Ana Sayfa Blog Sayfa 3457

Manisa Çaldağı’nda nikel madeni ile ilgili ÇED raporuna iptal

Manisa 2. Bölge İdare Mahkemesi, Turgutlu ilçesi sınırlarında kalan ve yaklaşık 2 milyon ağacın kesilmesinin öngörüldüğü bildirilen Çaldağı’nda nikel cevherinin çıkartılmasıyla ilgili hazırlanan ikinci Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporunun iptaline karar verdi.

Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP) mahkemenin bu kararını basın açıklamasıyla duyurdu. Çaldağı eteklerinde faaliyete geçecek ilkel yöntemle nikel cevherinin çıkartılacağı gerekçesiyle tepkilere neden olan madenle ilgili firma tarafından bu yılın başlarında hazırlanan 2’nci ÇED raporu 27 Ekim’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onandı. Ancak rapor, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı odalar, Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), Turgutlu Çevre Platformu ve Ekoloji Kolektifi Derneği ile CHP Manisa Eski Milletvekili Hasan Ören’in tepkisine neden oldu.

13

Çevreciler tarafından raporun iptali için Manisa 2. Bölge İdare Mahkemesi’nde dava açıldı. Mahkeme geçen 9 Nisan’da kararı açıklayıp, madenin ikinci ÇED raporunun iptaline karar verdi. TURÇEP, bugün saat 18.00’de  Orta Park’taki Saat Kulesi önünde, basın açıklaması düzenleyerek, mahkemenin verdiği bu kararı kamuoyu ve basın mensuplarıyla paylaştı. Açıklamaya CHP Manisa Milletvekili Yıldız Tur Biçer, CHP Manisa Eski MilletvekiliHasan Ören, CHP ve MHP ilçe başkanları ve çok sayıda vatandaş da destek verdi.

TURÇEP Dönem Sözcüsü İsmail Alsaç, “Halkımızın 10 yılı aşkın zamandır vahşi madenciliğe karşı verdiği mücadelesinde bugün gelinen aşama, Çaldağı’nda işletilmek istenen nikel madeninin ÇED Raporunun mahkeme tarafından iptal edilmesi olmuştur. Mahkeme, bakanlığın verdiği ‘ÇED olumludur’ kararında hukuka ve kamu yararına uygunluk olmadığı kanaatine vararak, ÇED raporunu iptal etmiştir. Vahşi madencilik projesinin önceki ÇED raporu verilen mücadeleyle alkımız tarafından paçavraya çevrilip, tarihin çöplüğüne atılmıştı. Yeni bir senaryo olan ikinci ÇED raporu da bu kez mahkeme kararı ile tarihin çöplüğüne atıldı. Önce halkın, şimdi de yargının attığı tokattan sonra maden şirketinin yapması gereken tek şey artık Çaldağı’nı terk etmek olmalıdır” dedi. CHP Manisa Milletvekili Yıldız Tur Biçer de 11 yıldır mücadele eden, direnen Turgutlu halkına teşekkür edip, “Bence buradaki en çarpıcı nokta, mahkemenin, bakanlığın vermiş olduğu ÇED olumlu raporuna hukuksuz ve kamu yarına aykırı olarak değerlendirmesidir. Yani Çevre ve Şehircilik Bakanlığı suç işlemiştir” dedi. Açıklamanın ardından kalabalık, olaysız şekilde dağıldı.

 

(DHA, T24)

Özgecan Aslan’ın katili öldürüldü

Üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın öldürülmesiyle ilgili ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan hükümlülerden Ahmet Suphi Altındöken uğradığı silahlı saldırıda öldü, babası Necmettin Altındöken de yaralandı.

Ahmet Suphi Altındöken’in Adana E tipi kapalı cezaevinde uğradığı silahlı saldırıdan sonra kaldırıldığı hastanede öldüğü bildirildi. Saldırıda aynı cinayetle ilgili olarak hüküm giyen babası Necmettin Altındöken’in de karın boşluğu ve kalçasından yaralandığı belirtildi. Kalbine yakın bir noktaya kurşun isabet eden Ahmet Suphi Altındöken’in hemen ameliyata alındığı, ancak kurtarılamadığı ifade ediliyor.

Ahmet Suphi Altındöken, 'canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme' suçundan ömür boyu hapse mahkum edilmişti.
Ahmet Suphi Altındöken, ‘canavarca hisle veya eziyet çektirerek öldürme’ suçundan ömür boyu hapse mahkum edilmişti.

Adalet Bakanlığı olayı incelemek için iki müfettiş görevlendirdi. Özgecan Aslan’ın katilinin öldürülmesiyle ilgili konuşan hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş da, “Cezaevinde kim olursa olsun birinin öldürülmüş olması asla kabul edilemez” dedi.

Büyük yankı uyandıran Özgecan Aslan cinayetinden suçlu bulunan Ahmet Suphi Altındöken, babası Necmettin Altındöken ve arkadaşı Fatih Gökçe, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı.

Özgecan’ın annesi: Hiçbir şey kızımı geri getiremez

Özgecan’ın katilinin öldürüldüğü haberi üzerine Aslan ailesinden de açıklama geldi.

Doğan Haber Ajansı’nın (DHA) haberine göre Özgecan Aslan’ın annesi Songül Aslan, konuyla ilgili konuşmak istemedi ve “Olayla ilgili benim haberim yok. Hiçbir şey benim kızımı geri getiremez. Bu konuyla ilgili konuşmak istemiyoruz” dedi.

Özgecan’ın babası Mehmet Aslan da “Her konuştuğumuzda eskiye dönüyoruz. Konuyla ilgili bilgimiz yok. Öldülerse diyecek bir sözüm yok” diye konuştu.

Suphi Altındöken’in cezaevinde öldüğü haberiyle ilgili Habertürk TV’ye konuşan Özgecan Aslan’ın amcası Yaşasın Aslan da “Şu an çok net söylüyorum üzüldüm. Ölmemeliydi. Bu kadar basit ölmemeliydi, yaşamalıydı” dedi.

 

(BBC Türkçe)

Organik Pazarlar artık “Yeni” değil!

Türkiye’nin ilk organik pazarı Feriköy Organik Pazarı‘nın açılmasının üzerinden 10 yıl geçti. Yeşil Gazete, İstanbul Kadıköy Özgürlük Parkı’nda kurulan organik pazarda satıcılara gidişatı sordu. Genel kanı artık organik ürünlerin daha çok talep gördüğü ve fiyatların eskisi kadar tepki almadığı yönünde.

Ürünlerini Çanakkale Eceabat’ta kendi tarlasında yetiştiren ve eşiyle birlikte Feriköy ile Kadıköy pazarlarına getiren Nevin Söyler (39), emek bilen insanın fiyatlara pahalı tepkisini göstermediğini söylüyor: “Bunun emeği çok fazla. Hep çapalama, sulama. İlaç kullanamıyorsunuz. Ancak ısırgan otuyla kompost yapıyoruz, tarlanın başına fesleğen otu ekiyoruz sinek kovucu olarak. Sadece hayvan gübresi kullanıyoruz. Bu şekilde ürün alması güçleşiyor. Hem ürün kilo olarak da az alıyorsunuz.” Mevsimine göre meyve ve sebze satan Nevin Söyler’in tezgâhında bugün ara mevsim ürünleri olan kıvırcık, taze soğan, pırasa, kabak gibi sebzeler var.

Bugün en çok talep gören ürünü ise kereviz.

“Organik pazarda bulunmak bir sevda”

Bahçecik Organik ürünlerinin temsilciliğini yapan Resul Çelik, tezgahından oldukça gururlu. Özellikle elmalarının ünlü olduğunu söylüyor: “Bahçemizde 17 çeşit elma yetişir. Elmalarımız Konya Akşehir’de üretiliyor. Biz sepetlerimizle tanınırız. Bazen ellerindeki listede ‘sepetli elmacıdan elma al’ yazanlar geliyor. İstanbul’un tüm organik pazarlarına gidiyoruz.”

Resul Çelik organik pazarda bulunmanın bir sevda olduğunu anlatıyor. “Ben burayı bir pazar değil de bir aile ortamı olarak görüyorum. Sonuçta herkes geliyor ve güvenerek bir şey satın alıyorlar. Evet, ticaret yapıyoruz ama çok da umurumuzda değil. Astronomik zengin olalım yok. Bu bir sevdadır. Doğaya da zarar vermiyorsunuz, insana değer veriyorsunuz. Her yönüyle. Düşünsenize ilaçsız bir şey üretiyoruz. Kanser oranları yükseliyor. Neden? Hormonlu ürünleri, GDO’lu ürünlerle insanların sağlığıyla oynuyorlar. Bunu ticari bir ranta çeviriyorlar. Biz bunları yıkmak için buradayız ve bunları sonuna kadar sürdürmeyi düşünüyoruz.”

Resul Çelik de pazar müşterilerinin bilinçli olduğundan bahsediyor: “İnsanlar zaten üreticileri tercih ettikleri için nerelerden alacaklarını biliyorlar. Biz sadece ürünümüzü sergiliyoruz. Bundan 1-1,5 sene önce çok pahalı olduğunu söyleyenler vardı. Ama artık organik ve market fiyatlarını arasında pek bir farkın kalmadığını ve hatta bizim fiyatlarımızın daha uygun olduğunu söylüyorlar. Hatta şunu söyleyenler de var: ‘Biz size sahip çıktığımız sürece sizin satışlarınız iyi oldu mu siz bunu devam ettireceksiniz.’ Onlar bu şekilde yaklaştığı için bizim de satışlarımız artıyor ve fiyatlar düşebiliyor.”

Bahçecik Organik’in ürettiği elmaların aynı zamanda soğuk analizlerinin yapıldığını da anlatıyor Resul Çelik: “En dayanıklı elma hangisi, posaya dönüştürüldüğünde hangi elma özelliğini yitirmiyor, bebek hangisini daha rahat sindirir gibi bir sürü bilgi ediyoruz. Aromasına kadar her şeyi ölçülüyor.”

Resul Çelik’in bugün en çok satan ürünü ise övündüğü elmaları.

“Bilenler hakkını veriyorlar.”

Tezgahında mevsimlik sebzeler satan İbrahim Serter tepkilerin zaman zaman devam ettiğini söylüyor. “Bazen pazarla kıyaslıyorlar ama bu işin ne kadar zahmetli olduğunu da biliyorlar açıkçası. Bilenler hakkını veriyorlar.”

İbrahim Serter, yandaki fotoğrafta son kalan karnıbaharıyla.

 

“İnsanlar organik pazara bilinçle geliyorlar”

Tezgâhında tavuk, süt, peynir, paketli kuru yiyecekler, yumurta gibi ürünler bulunan Oktay Hafız Halil (27) de insanların organik pazara bilinçle geldiklerini söylüyor: “Yeni bir sektör olmadığı için, insanlar bilerek geliyorlar artık. Burası yaklaşık 4 yıldır var. En eski pazar Feriköy, 10. yılında bu sene. Bu nedenle birçok kişi ne ile karşılaşacağını bilerek geliyor, isteyerek ya da istemeyerek. Belli yerlerde olduğumuz zaman müşteri direk geliyor ama farklı bir meydanda olduğumuz zaman gelip geçenler de soruyor, ‘ne özelliği var’ diyorlar.”

Bu tezgâhın bugün en çok satan ürünlerinden biri ise yumurta.

“Onlar beni büyüttü ben onları büyüttüm.”

Neredeyse 10 yıldır tezgâh açan Esin Demirci (36), Türkiye’de kurulan ilk organik pazardan beri bu işi yaptığını anlatıyor: “O zaman organik üretim yapan bir şirkette çalışıyordum. Birkaç ay geçtikten sonra kendim tezgâh açmaya başladım. Türkiye’nin birçok yerinden üreticilerle onların ürünlerini temsil ederek yaptım bu işi. Onlar beni büyüttü ben onları büyüttüm.” 

Esin Demirci, son dönemde fiyatlara tepki gösterenlerle karşılaşmadığını söylüyor: “İlk zamanlardaki gibi tepkiler almıyoruz tabi artık. İnsanlar da organik ürünün fiyat farkının farkındalar. Biz organik pazarın kurulduğu ilk senelerde, yeni açılan her pazarda bu tepkiyi alıyorduk. Süreç ilerledikçe onlar da bilinçlenmeye başladı. Bilinçli bir tüketiciye sahibiz artık.”

Esin Demirci’nin tezgâhında bugün en çok enginar satılmış.

Organik pazarlar İstanbul Kadıköy, Feriköy, Beylikdüzü, Kartal, Bakırköy, Küçükçekmece, Zeytinburnu ve Maltepe; Eskişehir Tepebaşı; Bursa Nilüfer; İzmir Bornova ve Bostanlı; Ankara Çayyolu ve Ayrancı; Antalya; Samsun ve Konya Meram’da kuruluyor.

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

 

 

Akkuyu için Erdoğan’dan imza – Çiğdem Toker

Çiğdem Toker’in bu yazısı cumhuriyet.com sitesinden alındı

Yaklaşık beş ay geçti. İlk andan belliydi.
Türkiye’nin sınır ihlali gerekçesiyle Rusya uçağını düşürdüğü günden bu yana, diplomatik krizin en yüksek faturasının ekonomiye çıkacağı.
Nitekim veriler somutlaştıkça, turizm alanındaki kayıplar da görünür hale geliyor.
Rusya’dan gelen turist sayısındaki düşüş dramatik düzeyde.
Antalya Kent Konseyi Turizm Çalışma Grubu Başkanı Recep Yavuz, yılın ilk üç ayında Rusya’dan gelen turist sayısındaki kaybı yüzde 70 olarak açıklıyor.
2015 Şubatı’nda 8 bin 307 Rus turistin geldiği Antalya’da bu yıl aynı ayda gelen turist sayısı sadece 55. Yazıyla elli beş.

***

Bu verileri aktarmamın nedeni var elbette. Vatandaşlarına Türkiye’yi ekonomik kayba uğratma saikiyle “Türkiye’ye gitmeyin” çağrısında bulunan Rusya, bu hamlesinin “acı meyvelerini” toplarken, diğer yandan da çıkarlarını en yüksek düzeyde koruma yolunda sağlam adımlarla ilerliyor.
Akkuyu Nükleer Güç Santralı (NGS) projesinden söz ediyorum.
Belki anımsarsınız, Rusya’nın, Türkiye uçağını düşürdü diye Akkuyu NGS’den vazgeçmeyeceğini, krizin başlarında nedenleriyle aktardım.

En pahalı elektrik
İki ülke arasındaki anlaşmaya göre, Türkiye, Akkuyu’da üretilecek elektriğin kilovatsaatini 12,35 sent üzerinden satın alacak.
Memleketteki gelmiş geçmiş en yüksek elektrik tarifesi olan bu birim fiyat, 15 yıl süreyle geçerli olacak.
Sayıştay’ın 2014 yılı denetim raporuna göre, bu fiyat üzerinden yapılacak ödemeler, TETAŞ’ın (Türkiye Elektrik Ticaret A.Ş) mali gücünün çok üzerinde.
Fakat Sayıştay raporları Meclis’te tartışılmadığı için kimsenin bu uyarıları dinlediği filan yok tabii.
Çocuklarımızı cinsel istismardan nasıl koruruz diye düşünüp dururken biz, hükümet acele kamulaştırma kararlarını arka arkaya alıvermiş bile.
Sadece bu hafta sonu alınan acele kamulaştırma kararının sayısı 19.
10 Nisan tarihli Resmi Gazete yayımlanan 12 acele kamulaştırma kararının üçü Akkuyu NGS için. Altında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Başbakan Davutoğlu’nun ve Bakanlar Kurulu üyelerinin imzaları bulunuyor.
“Neyi imzalamışlar?” derseniz..
Nükleer santralın üreteceği elektriği tüketime sunmak üzere taşıyacak nakil hatlarının “direkleri” için almışlar bu acele kamulaştırma kararını.
Çünkü projeye göre Akkuyu’da nükleer santralın üreteceği elektrik, yaklaşık 200 km uzunluğundaki iletim hatlarıyla Konya’ya, Ermenek’e, Seydişehir’e taşınacak. Bu kararla birlikte, iletim hatlarının inşaatı başlayabilecek.
Bakanlar Kurulu kararının eklerine baktığınızda, son derece özensiz, gelişigüzel çizgilerle adeta laf olsun diye eklenmiş amatör bir haritayla karşılaşıyorsunuz. Fakat ne önemi var değil mi?
Kaza riskleri, depremsellik analizi, soğutma suyunun etkileri gibi temel alanlarda topluma bilgi verildi de sanki, bütün iş direk yeri kamulaştırması için özenli haritaya kaldı…
Sözün özü: Rusya’nın ambargosuyla turizmde kayıp yaşayan Türkiye, “teşekkür”ünü Akkuyu için iletim hattı direklerinin yerini kamulaştırarak etti dün. Büyük ülke olmak böyle bir şey olmalı.
Şimdi ufukta NGS inşaat alanındaki canım zeytinlikleri ortadan kaldıracak yasa değişikliği var.
Ki, o da muhtemelen turizm sezonuna yetişir. Turizm dibe vururken, biz de Akkuyu’daki zeytinliklerin kesilişini izleriz.

Çiğdem Toker – Cumhuriyetcigdem toker

İnsanlık için iki rapor – Ferhat Kentel

Geçtiğimiz günlerde Mazlum-Der Cizre Raporu’nu açıkladı. Bunun yanısıra Barış Vakfı bünyesinde Cuma Çiçek ve Vahap Coşkun tarafından hazırlanan “Dolmabahçe’den günümüze çözüm süreci: başarısızlığı anlamak ve yeni bir yol bulmak” raporu da kamuoyuna sunuldu.

Mazlum-Der, mazlumların kökenini sormadan, zulmü dert edinen bir kuruluş… Vahap Coşkun ve Cuma Çiçek ise Kürd meselesinde süren çatışmanın “bağnaz bir tarafı” olarak asla nitelendirilemeyecek iki akademisyen.

Mazlum-Der Raporu hazırlamak için çok sayıda insanla görüşmüş; raporda YPGH’nin ve güvenlik güçlerinin Cizre’de insani, ahlâki ve maddi olarak ne tür bir yıkıma sebep olduklarını düşünmemiz için çok sayıda veri sunuyor.

Öte yandan Çiçek ve Coşkun, 21 Mart 2013’te devletin de dahil olduğu, bir milyon insanın katıldığı, TV kanallarının yayınladığı bir şenlikte, Öcalan’ın, barışa çağrı yapan meşhur Newroz konuşmasıyla başlayan çözüm sürecinin nasıl sona erdiğini olabilecek en objektif bir dille anlatıyorlar.

Mazlum-Der ve Coşkun-Çiçek’in raporları birbirini tamamlıyorlar. Ve iflah olmaz “ölüm” kutsayıcıları bir kenara bırakılırsa, “normal” insanları biraz olsun aklıselime davet ediyorlar ve her şeye rağmen, barışı yeniden düşünebilmemize imkan sağlıyorlar.

Mazlum-Der’in hazırladığı rapor, savaşın sebeplerini ya da kazanmak ve kaybetmek etrafında şekillenen “reel siyaset”i değil; Cizre’deki insanlık trajedisine odaklanıyor.

Mesela, “YDGH’nin, “evlerin yanına ya da altına döşediği patlayıcı düzeneklerin sivillerin can güvenliğini açıkça tehdit ettiğine”, “bazı mahallelerde halkın ilçeyi terk edişini zor kullanma suretiyle engellemeye çalıştığına”, “Neredeyse karakol görüntüsü verecek şekilde polis merkezi gibi kullanılan hastaneye gidip tedavi olmaya çekinen, çünkü şüpheli olarak tanımlanmaktan korkan sivil halktan kişilere” dair iddiaları önümüze koyuyor.

Raporun sonuçlarından şunu anlıyoruz: raporda yazılmasa bile, gerçekten barışı tesis etmek istiyorsak, yani Cizre halkının gerçekten varolan devlet ve toplum yapısına bağlı kalması (ya da “yeniden bağlanması” demek lazım belki) isteniyorsa, mesela;

“Cizre’ye geri dönen kişilerin ilçeye girişte aramadan geçerken maruz kaldığı tahkir edici tutumları”, “İzinsiz kullanılan evlerdeki eşyalarının tahrip edilmesi, nefret içerikli duvar yazılarının yazılması”, “bazı evlerin içinin hakaret kastıyla kirletildiği iddiası”, “Güvenlik güçlerinin bilgisi dâhilinde beyaz bayrakla sokağa çıkan sivillerin vurulması” gibi insani hususların soruşturulması gerekiyor:

Mazlum-Der’in raporu, Cizre örneğinden çıkarak, yaşanan korkunç pratikleri önümüze sererken, Çiçek ve Coşkun’un hazırladığı rapor ise çok daha makro ve siyasal düzeyde yapılan hataları gösteriyor.

Rapordaki şu tespitler acıklı sonucu göstermeye yetiyor:

“Kent çatışmaları gri alanları dikkate değer ölçüde daralttı, tarafları eleştirme olanaklarını azalttı ve çatışmanın tarafları dışındaki aktörleri susturarak taraf olmaya zorladı/zorluyor.”

“Çocukların ve gençlerin karşı karşıya kaldığı militarizm büyük toplumsal riskler üretmeye gebedir. Azımsanmayacak sayıda çocuk ya silaha ve şiddete maruz kaldılar, ya da silahı ve şiddeti kullandılar.”

Bu köşeye sığdırmak mümkün değil; ama rapora göre bugün hem devletin hem de PKK’nin “çıkmaz bir yolu” var ve “PKK şiddete başvurarak bu savaşı kazanamaz. Lakin devlet de bu savaşı kazanamaz.”

Sonuç olarak çözüm sürecinin, barışın yeniden düşünülebilmesi için tabii ki “çatışmasızlığın ivedilikle sağlanması”, “dokunulmazlıkların kaldırılması gibi adımlardan kaçınılması” gibi öneriler dile getiriyor rapor.

Ama belki de, insan olduğumuzu hatırlatacak bir şeyler yapmak gerekiyor…

Mesela “Çatışmasızlık sonrasında kaybedilen yaklaşık 2 bin yurttaş için ülke genelinde bir ya da üç günlük yas ilan edilmesi” gibi…

“Dili silahsızlandırmak” gibi…

Ferhat Kentel – basnews.comFerhat Kentel

 

Yandaşın topuzu kaçtı: A Haber’den ‘evlere şenlik’ ZDF baskını!

Almanya’nın ikinci devlet televizyon kanalı ZDF’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili hazırladığı şarkının ardından, iktidara yakın A Haber televizyonu harekete geçti.

15

A Haber’de yayınlanan “Yaz Boz” programı muhabiri, Almanya’da ZDF binasının önüne giderek çekim yaptı. Güvenlikçilerin kendisine müdahale etmesi için büyük çaba sarf eden muhabir beklediği gibi bir karşılık alamayınca, kanalın önünde duran çalışanların yanına giderek “gördüğünüz gibi elleri cebinde” ifadelerini kullandı.

https://youtu.be/B3HJjGgrBk0

Ancak tüm çabalara rağmen bir müdahale ile karşılaşmayan muhabir, “görüyorsunuz bu şekilde tavır sergiliyorlar. Bu mudur misafirperverlik” dedi.

 

(T24)

Türkiye’nin 11. Sakin Şehri Uzundere HES tehdidi altında

İtalya’da geçen Mart ayında yapılan Uluslararası Cittaslow İcra Kurulu toplantısında Türkiye’nin 11’inci ‘Sakin Şehri’ (Citta Slow) seçilen Erzurum’un Uzundere ilçesi’nde yaşanan sevinç ‘HES yapılacak’ haberi ile yerini endişeye bıraktı.

DHA’da yer alan habere göre, Uzundere’den geçen Tortum Şelalesi’nden döküldükten sonra Çoruh nehrine karışan Tortum Çayı üzerine HES yapılma kararını eleştiren Uzundere Belediye Başkanı AKP’li Halis Özsoy, “HES yapılırsa Dünya sakin kentler birliği Cittaslow tarafından ‘sakin kent’ ilan edilen Uzundere’nin sakin kentliği kalmaz“ dedi.

14

Erzurum- Artvin karayolunun 84’üncü kilometresinde, Tortum Çayı vadisinde deniz seviyesinden 1050 metre yükseklikte kurulu bulunan ve 1987’de ilçe olan Uzundere, yıllardır hayal ettiği sakin şehir unvanını sevinçle karşıladı. Karadeniz ikliminin hüküm sürmesi nedeniyle Erzurum’un sebze ve meyve ambarı olarak nitelendirilen Uzundere, turizmde de öncülük ediyor. Tortum Şelalesi, Tortum Gölü, Öşvank Manastırı, Yedi Göller’i bünyesinde bulunduran Doğu’nun incisi Uzundere bölgenin en güzel ilçelerden biri. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin 11’inci ‘Sakin Şehri’ seçilen Uzundere’nin bu sakinliğini, ilçenin içinden geçen Tortum Nehri’ne yapılması planlanan HES’in bozacağından endişe ediliyor.

Uzundere’nin gerçekten bir cennet ve huzurun adı olduğunu söyleyen Belediye Başkanı Halis Özsoy, sürdürülebilir enerjiye taraf olduklarını ancak buraya yapılması düşünülen HES’e karşı olduklarını söyledi. Tortum Nehri’ne HES yapılmasının bir süre önce alınan ‘Sakin Kent’ unvanının yok olmasına neden olacağını belirten Başkan Özsoy şöyle konuştu:

“Uzundere içerisinden nehir akan bir yerleşim alanı. HES 12 kilometre boyunca bu nehrin hem yatağını değiştirecek hem de suyun önemli bir kısmını alarak elektrik üretiminde kullanacak. Biz bununla ilgili tüm zeminlerde mücadelemizi sürdürdük. Hatta bu proje ile ilgili ÇED, ‘Gerekli değildir’ kararı verdi. Türk yargısı böyle bir kararın olmayacağını ispat etti ve Danıştay da bunu onayladı. Fakat şimdi çevresel etki değerlendirme süreci yeniden başladı. Biz buraya HES yapıldığı zaman turizm merkezi olan, Bakanlar Kurulu Kararı ile turizmi merkezi hiçe sayıldığı, kırsal turizmin önemli bir destinasyon olan Uzundere ilçesinin yok edileceğini ve tüm gelirini turizminden sağlayan insanların çok ciddi zararlar içerisine düşeceğini görüyoruz. Halk olarak bu nehir üzerinde HES yapılmasına şiddetle karşıyız.“

 

(DHA, T24)

Almanya’ya, “Erdoğan’a hakaret eden komedyeni yargılayın” talebi

Türkiye, Cumhurbaşkanı ile ilgili şiiri nedeniyle Alman komedyen Jan Böhmermann‘ın yargılanması talebinde bulundu. Top şimdi Almanya’da.

Türkiye, Almanya’nın kamu kanalı ZDF’teki programında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında okuduğu ‘satirik şiir’ (Schaemgedicht) nedeniyle Alman komedyen Jan Böhmermann’ın hakim karşısına çıkması için ilk resmi adımı attı.

12

Federal hükümet çevrelerinden alınan bilgilere göre, Türk hükümeti Alman Dışişleri Bakanlığı’na Böhmermann’ın hakim karşısına çıkması yönünde sözlü nota verdi. Alman hükümetinin Türk hükümetinin talebini inceleyeceği, Böhmermann’ın yargılanıp yargılanmayacağı konusunda titiz bir inceleme yapılacağı ve olabildiğince hızlı bir şekilde karar verileceği bildirildi.

Konuyla ilgili olarak Başbakanlık, Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’ndan uzmanların bir araya gelmesi bekleniyor.

Soruşturma başlatıldı

ZDF kanalının bulunduğu Mainz kentindeki savcılık, geçen hafta Alman Ceza Yasası’nın 104’üncü maddesi uyarınca Böhmermann hakkında ‘yabancı devlet adamına hakaret etmek’ iddiasıyla soruşturma başlatmıştı. Ancak dava açılabilmesi için söz konusu ülkenin şikâyetçi olması ve Alman hükümetinin de yabancı devlet adamı olması sebebiyle dava açılmasına onay gerekiyor.

Jan Böhmermann’ın tartışmalı mizah programı “Neo Magazin Royale” 31 Mart tarihinde yayınlanmıştı. Programın yayınlanmasının ardından ZDF kanalı, yayıncılık ilkeleri ile bağdaşmadığı gerekçesiyle programı internetteki arşivinden çıkarmıştı.

Başbakan Angela Merkel de metnin ‘kırıcı şekilde kasten kaleme alındığını” belirtmişti.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

“Ergene’de Yalana, Trakya’da Talana Son”

Lüleburgaz Demokrasi Platformu’nun öncülüğünde Pazar günü yapılan Büyük Ergene Yürüyüşü’nde yaşam savunucuları haykırdı: ‘Ergene’de Yalana, Trakya’da Talana Son!’.

10

KOS (Kuzey Ormanları Savunması) Medya’nın haberine göre Yoğun yağışa rağmen “Ergene’de Yalana, Trakya’da Talana Son” mitingine Trakya’nın değişik il ve ilçelerinden, çevre örgütlerinden, siyasi partiler, sendikalar ve diğer demokratik kitle örgütlerinden yoğun katılım gerçekleşti.

11

“Trakya kapitalizmin çöplüğü değildir. Ergene’yi kirletenler temizlesin”, “Ne nükleer, ne termik, rüzgar, güneş bize yeter”, “Ölüm bacaları istemiyoruz”, “Havama, suyuma, toprağıma dokunma” gibi pankartların taşındığı, “Trakya’daki talanı durdurmazsanız her yer Cerattepe her yer Gezi olacak!” anonsunun yapıldığı mitingte halk, termikçilere, nükleercilere, HESçilere, RESçilere, rantçılara, taşçılara, betonkafalara karşı Ergene’yi, Trakya’yı ve onun yaşam kaynağı olan Kuzey Ormanları’nı savunmak için buluştu.

 

(KOS Medya)

 

28 AB ülkesinin 7’si kömürü sıfırladı

Kyla Mandel’in EcoWatch‘ta yayımlanan yazısını Yeşil Gazete ekibinden Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

AB’de devam eden kömürden çekiliş, Belçika’nın da son kalan Langerlo’daki kömürlü termik santralini kapatmasıyla devam ediyor. Böylece AB ülkelerinin dörtte biri kirli enerji kaynağından tamamen çekilmiş oldu.

Görsel: Wikimedia Commons
Görsel: Wikimedia Commons

Kıbrıs, Lüksemburg, Malta ve Baltık ülkelerinin ardından Belçika da son kömür santralini kapattığı duyurusunu 30Mart’ta yaptı.

Langerlo’daki bu kapanış İskoçya’nın Longannet’te bulunan Britanya’nın en büyük kömür santralini kapatarak İskoçya’yı da kömürsüz bir gelecek beklediği sinyalini vermesinin hemen akabinde gerçekleşti.

Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN)’ndan Joanna Flisowska’ya göre Britanya ve Avusturya’nın 2025’te, Portekiz’in ise 2020’de kömürden tamamen arınma planları da düşünüldüğünde, kömürün altın çağı sona erdi.

Flisowska, “Belçika’nın kömürden çekilmesi, fosil yakıtlar aleyhindeki kaçınılmaz dönüşümün önemli bir adımı.” diyor.

Avrupa İklim Eylem Ağı’na göre, kömür santrallerinin kapanması Belçika için 2,000,000 ton CO2 azaltımı demek ki bu da ülkenin toplam sera gazı salımının yüzde birinden fazlasına tekabül ediyor.

Avrupa, sağlık, su ve iklim üzerinde ciddi boyutta olumsuz etkileri olan kömürden uzaklaşma yolunda Çin ve ABD’yi  takip etmekle kalmayıp Peabody gibi önemli şirketlerin iflasında yol açan rekor seviyelerdeki üretim düşüşlerini deneyimlemeye devam ediyor.

Yine de, tüm AB ülkeleri kömüre elveda demekte aynı ölçüde istekli değil. Özellikle Polonya, rüzgar enerjisi yerine kömür ve bioyakıt destekleyici yeni düzenlemeleriyle daha bile fazla kömür tüketimine devam ediyor.

Sektör ise ayakta kalma çabasına devam ediyor. Yakın zamanda gerçekleştirilen bir çalışmaya göre, kömür ile üretilen elektrik talebindeki düşüşe rağmen dünya genelinde 1 trilyon dolar değerindeki yeni kömür santralleri yapım aşamasında.

DeSmog UK’nin haberine göre, Avrupa’nın ana kömür lobisi EURCOAL Kanada’lı iklim değişikliği inkarcısı Patrick Moore’a Avrupa Parlamentosu “İklim şeytanları ya da tanrıları: Kömür sanayisi geleceğine sahip çıkıyor” başlıklı samimi bir akşam yemeği müzakeresi sırasında konuşması için para ödedi.

Fakat Belçika’nın kömürden arınan yedinci AB üyesi ülke olmasının ardından kömürün geleceği git gide daha da kasvetli bir hal alıyor.

“Kömür için daha da zorlu günler kapıda.” diye belirtiyor Flisowska. “Bu, iklim için iyi bir haber. İklim değişikliğinin en korkunç etkilerinden kaçınabilmek için AB kömür santralleri kaynaklı karbon salımını şimdi olduğundan daha hızlı keseceğini garanti altına almak zorunda.”

Uzmanlar, Paris İklim Anlaşması’nda uzlaşıya varılan 2C’lik sıcaklık artışını aşmamak için rezervlerde bulunan kömürün %80’inin yerin altında bırakılması gerektiğini vurguluyor.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazı: Kyla Mandel

(Yeşil Gazete, EcoWatch)