Ana Sayfa Blog Sayfa 3459

“Genç Çiftçilere Hibe” projesinin detayları belli olmaya başladı

Özellikle kırsala geçiş yapmayı düşünen genç şehirliler nezdinde büyük heyecan yaratan ve “Genç Çiftçilere 30 bin TL Hibe” diye bilinen projenin detayları hakkında beklenen tebliğ 5 Nisan Salı günü Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi.

1 kırsal yaşamdan öyküler 4

Tebliğ’in tamamı bu adresten okunabilir.

40 yaşına kadar

Tebliğde öne çıkan maddeleri ve “esas merak edilenleri” Yeşil Gazete olarak yetkililerle de görüşerek sizler için derledik.

  • Kırsalda yaşayan veya kırsala yerleşmeyi planlayan,
  • Herhangi bir ücretli işte çalışmayan VE öğrenci olmayan,
  • 18 – 40 yaş arası tüm bireyler,

hibe projesine başvuru hakkına sahip.

12 Nisan’da başlıyor

Tebliğden de görüleceği gibi tarımsal üretim açısından geniş bir yelpazeye denk gelen ürün ve üretim kalemleriyle ilgili temel detaylar içinse Bakanlık tarafından hazırlanmakta olan “Uygulama Rehberi” bekleniyor.

Yeşil Gazete olarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın bir taşra teşkilatıyla yaptığımız görüşmede aldığımız bilgilere göre, 12 Nisan Salı günü itibariyle tüm İl ve İlçe Tarım Müdürlükleri’ne bireysel olarak müracaat edebilecek, aklınızdaki projenin detaylarını paylaşıp bunun hangi harcama kalemlerinin hibeye uygun olduğunu görebileceksiniz.

Hibelere başvurmak için gerekli başvuru dosyalarının oldukça sade, kolay doldurulabilecek şekilde hazırlandığı görülüyor.

İki yıl boyunca yerinde kontrol

Hibelere başvurmak için arazi sahibi olma koşulu yok; ancak bazı projeler için kira sözleşmesi yoluyla kiralanmış olduğu gösterilecek araziler gerekiyor. Hibe kapsamında gerçekleştirilecek projelerin 2 yıl boyunca yerinde kontrol edileceği de tebliğde geçen bilgiler arasında.

Küçükbaş ve büyükbaş alımlarının TİGEM (Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü) çiftliklerinden yapılacağı öngörülüyor. Bu, projenin aynı zamanda kültür ve melez “damızlık” ırkların yaygınlaşması sürecini de kısmen de olsa destekleyeceği anlamına gelebilir.

Yine aldığımız bilgilere göre projeye başvurmak için son tarih olan 11 Mayıs’a kadar yapılan bütün başvurular toplanıp tek seferde İl Tarım Müdürlükleri’ndeki değerlendirme komisyonlarına gönderileceği için projeye en baştan ya da sona doğru başvurmanız bir fark yaratmayacak.

Proje çerçevesinde hangi bölgelere ne kadar bütçe ayrılacağı ise TÜİK verilerine göre belirlenecek.

(Yeşil Gazete)

Bahar Ayini – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Bir Bahar Akşamı Dünyada…

Bahar patlaması dünyamızın bazı kesimlerinde şöyle yaşanıyor:

Suriye’de 5 yıllık katliam sonunda güç bela sağlanabilen ateşkese rağmen hastaneler ve okullar bombalanıyor, onlarca çocuk ve kadın ölüyor… Nüfusunun yüzde 12’sine yakını ölmüş ya da yaralanmış, neredeyse yarısı da yerinden olmuş bu ülkede ömür beklenti süresinin 5 senede 15 yaş düştüğü, tüketici fiyatlarının % 53 arttığı açıklanıyor, ama veriler eşit dağılmış değil, varlıklı kesimin etkilenmediği, savaş ve krizin sadece yoksul kesimi vurduğu da belirtiliyor…

Yemen’de ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan, kendi açtığı savaşı kazanamadıkça öfkeleniyor, halı bombardımanları ve İnsansız Hava Aracı İHA (drone) bombardımanları ile yaptığı katliamlar ivme kazanıyor, 23 milyonluk ülke nüfusunun yarısının açlık ve kıtlık içinde olduğu BM kuruluşları tarafından resmen açıklanıyor.

Türkiye’nin Güneydoğu’sunda 8 aydır süregelen savaş durumu artık rutine dönüyor ve neredeyse her gün onlarca kişinin (sivil, asker, polis, militan) hayatını alarak devam ediyor, Güneydoğu’da yakılıp yıkılan kadim şehirlerde “acele kamulaştırma” kararı ile acele “kentsel dönüşüm” hamlesine geçiliyor…

İstanbul’un kalbi İstiklal Caddesi’nde gezen İsrailli turistleri, onları saatlerce takip eden intihar bombacısı teröristler paramparça ediyor…

Türkiye’de barış için bildiri yayınlayan akademisyenler kovuşturuluyor, bir kısmı işten atılıyor, bir kısmı da kendi teslim olduğu halde, kaçma tehlikesine karşı tutuklanıyor, “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla yargılanıyor…

Yine Türkiye’de bir haberi yeniden yayınladıklarında casuslukla suçlanıp 3 ay tutuklu kalan iki gazeteci, AYM tarafından serbest bırakıldıktan sonra yargılanmaya başladıkları zaman içte ve uluslararası alanda basın özgürlüğü için geniş çaplı destek görünce, bu sefer mahkeme tarafından tutuklanmıyor…

Pakistan’ın ticari merkezi Lahor’da Paskalya bayramında lunaparkta eğlenen çoğu çocuk ve kadın 70’in üzerinde insan, 15 yaşında intihar bombacısı bir çocuk tarafından “Hıristiyan diye” paramparça ediliyor…

İsrail askerinin biri, Hebron’da sokakta yerde baygın yatan yaralı Filistinli genci herkesin gözü önünde kafasından vurup infaz ediyor, görüntülerinin yayınlanmasıyla tutuklanmak zorunda kalınan bu katil subay, olayın hemen ardından sosyal medyada kahraman ilan ediliyor…

Somali’de bir Türk okulunun servis aracına yapılan terör saldırısında öğretmenler, şoförler, tercümanlar otomatik silahlarla taranarak öldürülüyor ama Türkleri hedef alan bu korkunç olayı, cemaate bağlı bir okul olduğundan olsa gerek, pek az mecra haber yapmaya layık görüyor…

IŞİD’den geri alınan antik Roma kenti Palmyra’da bulunan toplu mezarda, başlarından vurularak ya da başları kesilerek öldürülmüş sivil, çocuk ve kadın cesetleri çıkıyor…

Irak’ta pazar yerlerinde evlerine yiyecek almaya çalışan siviller kadın-erkek-çoluk-çocuk intihar bombalarıyla paramparça ediliyor…

ABD, çekildiğini ilan ettiği  Irak’ta askeri varlığını sürdürme yolundaki üstü örtülü kararını açıkça ilan ediyor…

ABD Afganistan’daki askeri varlığını azaltma kararından vazgeçiyor ve bu varlığı artırarak sürdürme kararı alıyor…

Wahhabi Suudi Arabistan’da da, onun can düşmanı Şii İran’da da idamlar ve infazlar hızlanarak ve artarak devam ediyor, taşlama ve kırbaçlamalar da…

Azerbaycan’ın ve Ermenistan’ın aynı anda üzerinde hak iddia ettiği Dağlık Karabağ bölgesinde, Azeri ve Ermeni silahlı kuvvetler arasında alevlenen çatışmada ölen onlarca asker arasında  bir çocuk da bulunuyor ve, her 2 tarafa da milyarlarca dolarlık silahı daha yeni satmış olan Rusya, her iki tarafa da itidal telkin ediyor…

BM, dünya çapında 87 milyon küçük çocuğun savaş ve çatışma bölgelerinde büyüdüğünü ve bu ortamın çocukların genetik yapısını etkileme tehlikesinin bulunduğunu açıklıyor…

ABD’de –zaten Ortaçağ’da yazıldığında da yoğun şiddet içeren– klasik çocuk masallarına bu bahar silahlı versiyonlar ekleniyor: Hansel ile Gretel, ellerindeki yarı otomatiklerle cadıları ve düşmanları paramparça etmeye hazırlar…

ABD’nin Iowa eyaletinde 4 yaşın altındaki miniklerin de ateşli silah kullanmasına izin verilmesini öngören yasa tasarısı Meclis’e sunuluyor – ebeveynin sürekli gözetim ve denetimi altında olmak şartıyla tabii!

Washington, DC’de dünya siyasi liderleri Nükleer Güvenlik Zirvesi için toplanıyor, Erdoğan’ın korumalarının protestoculara ve gazetecilere saldırdığı konuşuluyor ve yazılıyor…

Obama, “[Erdoğan’ın] basına  karşı benimsediği yaklaşımın, Türkiye’yi çok rahatsız edici bir yola sürükleyebileceğine inanıyorum. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’a söyledim,” diyor…

Erdoğan da buna karşılık Obama’yı şu sitemkâr sözlerle ossaat yalanlıyor: “Gıyabımda o tür bir açıklama yapıldığını duyunca üzüldüm. […] görüşmemizde o konular gündeme gelmedi. Bana o türden bir şey söylenmiş değil.”

Obama’nın Erdoğan’ı eleştiren sözleri Erdoğan’ı destekleyen basında yer almıyor, Erdoğan’ın, Obama’nın Erdoğan’ı eleştiren sözlerini yalanlayan sözleri ise Erdoğan’ı destekleyen basında manşet oluyor…

Nükleer zirvede işte bu ve buna benzer sayısız söz âfakı sarıyor; ama ne hikmetse nükleer silahların ortadan kaldırılması konusuna kimseler girmiyor. “Nükleer bomba varken nükleer güvenlik olmaz” diyen lider çıkmıyor.

Öte yandan, muhtemelen, Erdoğan, hem ABD’ye, hem AB’ye, hem de Rusya’ya eşzamanlı olarak karşı çıkan tek siyasi lider unvanını işte bu bahar kazanmış oluyor… (Çin konusunda ise “rivayet muhtelif: Ortaklaşa füze yapımı projesi iptal  zaten ve ayrıca arada Sincan Türkleri yüzünden bir tatsızlık da yok değil.)

AB ile Türkiye arasında varılan “taş yürekli” ve “illegal” anlaşma ile bire bir mülteci takasının Nisan başında yürürlüğe girmesi beklenirken, anlaşmanın mültecilere hayatı büsbütün çekilmez hale getirdiği görülüyor. Zorla Türkiye’ye gönderilmesi öngörülen Suriyeli mülteci ve göçmenlerden yüzlercesi, Sakız adasında bulundukları kampta isyan çıkarırken, Pire’de hasım etnik gruplar birbiriyle kıyasıya çatışmaya giriyor ve Yunanistan tümden kaosa sürükleniyor…

“Suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyen ve entelektüelleri “oluk oluk kanlarını akıtacağız”, “kanlarıyla duş alacağız” söylemleriyle tehdit eden suç örgütü lideri, “reis” lakabıyla maruf Sedat Peker’e Türkiye Gençlik Ödülleri etkinliğinde “En İyi İş Adamı” ödülü veriliyor…

Ülkenin dört bir yanında kömür yakıtlı 80 termik santral, ayrıca dev barajlar, havalimanları, karayolu köprüleri inşa projeleri hızla sürerken, Kanal İstanbul planlanırken, Güney Kutbu’nda iklim değişikliği, buzullar vb. konularında bilimsel araştırmalar yapmak üzere bir Türk ekibi Antarktika’ya gidiyor ve Türk bayrağını Güney Kutbu bölgesine bir kez daha dikiyor.

Orman ve Su İşleri Bakanı 2071’e kadar, dünya nüfusuna eşit sayıda, yani 7 milyar ağaç dikileceğini açıklıyor, ama mühendis olmasına rağmen, tanesi 10 TL gibi imkânsız ucuzlukta olsa dahi, mesela 70 milyar TL gibi bir paranın kimin vergileriyle ya da nasıl başka bir yolla bulunacağını açıklamıyor.

Gene aynı Bakan, Türkiye’nin de aralarında olduğu Doğu Akdeniz ülkelerinde son 900 yılın en kötü kuraklığın yaşandığını açıklayan Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi’ne (NASA) sert çıkıyor ve lafı çakıyor: “NASA da kim? Biz onlardan iyiyiz!”

* * *

O Sırada Paralel Evrende…

Büyük çaplı bir uluslararası araştırmada Antarktika ve Grönland’da (yani hem Güney, hem de Kuzey Kutuplarında), buzulların daha önce bilim insanlarınca hesaplandığından çok daha hızlı hareket ettiği, her iki kutuptaki buz örtülerinin bir daha geri döndürülemez şekilde dağılıp gitme tehlikesine çok yakın olduğu belirtiliyor.

Geniş çaplı yeni bir NASA araştırması Filistin, İsrail, Kıbrıs, Lübnan, Suriye, Türkiye ve Ürdün’ü içeren Doğu Akdeniz havzasında son 900 yılın en şiddetli kuraklığının hüküm sürdüğünü ortaya koyuyor. 1998’de başlayan kuraklıkta “parmak izi”nin, yani insan kaynaklı iklim değişikliğinin önemli payı saptanıyor: “Doğu Akdeniz bölgesi, gezegenin insan tarafından ısıtılmasının etkilerini şimdiden hissediyor” diyor araştırmacılar!

23-nasa_drought

Çok ayrıntılı ve kapsamlı bir başka araştırma, aynı bölgede, medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’da, güney Irak’ta 5 bin yıldır yeşerip yaşayan saz-bataklık kültürünün (Ma’dan) insan kaynaklı iklim değişikliği yüzünden sonsuza dek yok olmaya doğru hızla gittiğini ortaya koyuyor. Araştırmada, yeryüzünün en büyük su sıkıntısı çeken 33 ülkesinden 14’ünün bulunduğu Orta Doğu bölgesinde, iklim değişikliğinin asıl kadınları vuracağı vurgulanıyor.

Büyük çaplı bir başka araştırmada Gezegenin, bundan 11-12 bin yıl önce buzul çağından çıkarken yaşadığından 50 kat hızlı ısındığı açıklanıyor! Geçen Aralık’ta Paris zirvesinde varılan anlaşma uygulanır ve 2 derecelik ısınma eşiği aşılmazsa bile New York, Londra, Venedik, Rio, Kahire, Jakarta, Kolkata, Şanghay gibi yeryüzünün belli başlı tüm liman şehirlerinin sular altında kalacağı (evet, İstanbul’un da!), dünya nüfusunun 1/5’inin (evet, 1 buçuk milyar insanın!) mecburen yerini yurdunu bırakıp karaların iç kısımlarına kaçacağı belirtiliyor.

İnsan kaynaklı küresel ısınmayı ilk açıklayan iklim bilimci, NASA eski direktörlerinden Dr. James Hansen, birçok meslektaşı ile birlikte kaleme aldığı kapsamlı araştırmada, fosil yakıtların bu hızla yakılmaya devam edilmesi halinde denizlerin metrelerce yükselerek dünyanın tüm sahil kentlerini – ve onların tüm tarihlerini! –  sular altında bırakmasının, daha önce söylendiğinin aksine yüzyıl sonunu bulmayacağını, bunun genç kuşağın ömür süresi içinde “birkaç on yılda” (yani 40-50 yılda) gerçekleşebileceğini öngörüyor!

Yine NASA, Gezegen’de ölçülen en yüksek ortalama sıcaklığın geçen Şubat ayında meydana geldiğini açıklıyor. Yani, 200 küsur yıl önce endüstri çağının başlamasından 2015 Ekim’ine kadar geçen sürede gezegeni 1 derece ısıtan insanlığın, o tarihten bu yana geçen sadece 4 aylık süre içinde 0.57 C derece daha ısıttığı belirtiliyor!

Bir başka önemli uluslararası araştırma da kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlardan atmosfere boca edilen karbon salımlarının, 66 milyon yıl önceki dinozorlar çağından beri en yüksek seviyeye çıktığını söylüyor!

Karbon salımları konusundaki son araştırmalardan birinde ise, gezegenin tarihinde kaydedilmiş en yüksek yıllık karbondioksit salımı artışına tanık olunduğu, atmosferdeki sera gazı seviyesinin de milyonda 404 parçacık (ppm) seviyesini aştığı bildiriliyor! (Hansen ve meslektaşları, gezegenin bildiğimiz gezegen olmaktan çıkmasını önlemek için bu seviyenin 350 ppm’e çekilmesinin şart olduğunu daha önce açıklıyordu.)

Kuzey Kutbu’nda yerlilerin geleneksel İditarod kızak köpeği yarışmalarının, tarihinde ilk kez kar yokluğu nedeniyle yapılamadığı, yüzlerce kilometre öteden taşınan tonlarca kara rağmen yarışın ancak sulu kar – çamur bulamacı içinde bin bir zorlukla yapılabildiği bildiriliyor.

Kuzey Buz Denizi’nin rekor bölümünde bu kış donma olmadığı, deniz buzlarının yüzölçümünün, kayıtların tutulmasına başlandığı 1979’dan bu yana en düşük kış seviyesine düştüğü belirtiliyor. Buz örtüsünün böylece 14.54 milyon kilometre kareye düşmesinin, artık Kuzey Kutbu’nun deniz buzlarının sürekli küçülme sürecine kilitlenmesi anlamına geldiği bilim insanlarınca ortaya konuyor – hem de daha 2016 erime mevsimi başlamadan!

Yeni yayımlanan kapsamlı bir diğer bilimsel araştırmada Kuzey Kutbu’nda Grönland’daki buz ve buzul erimesinin olağanüstü yoğunluk ve hızından dolayı erimenin artık “kendi kendini beslediği” saptanıyor. Yani, Grönland buz(ul)ları “kendi kuyruğunu yiyen yılan” durumuna düşüyor! (Sadece Grönland adasındaki buz örtüsünün tamamen erimesinin, dünya denizlerinin seviyesini 6 metre yükselteceği de bu arada hatırlatılıyor.)

Başka yeni araştırmalarda Sibirya’da buz örtüsü üzerinde birbiri ardından pıtrak gibi ortaya çıkmaya başlayan –kimi 30 metre çapındaki– dev kraterlerin, saatli iklim bombasının gittikçe daha yüksek çıkan “tiktak”ları olduğu belirtiliyor – “Arktiktak!” Arktik bölgelerin artık baş döndürücü –hatta insanın boynunu kıracak – bir hızla ısındığı, bu yüzden de sürekli donmuş toprak tabakasının (permafrost) çözüleceği, bu çözülmenin salacağı metan gazının da karbondioksitten 25 kat daha büyük sera etkisi yaratacağı rapor ediliyor.

ABD başkanı Obama, işte bu gibi sebeplerle, Arktik bölgenin (Kuzey Kutup bölgesi) iklim değişikliğinin “sıfır noktası” (ya da “patlama merkezi”) olduğunu söylüyor, ama hemen ardından da Atlantik Okyanusu’nda balinalarla diğer deniz canlıları için “patlama merkezi” olduğu bilinen su altı sismik petrol-doğal gaz aramalarına ruhsat vermeyi planlıyor.

Buzlarda erime mevsimi başlamadan erime rekorları kırılırken, orman yangınları mevsimi başlamadan orman yangınlarında kırılan rekorlara da rastlanıyor. ABD’nin Kansas eyaleti, eyalet tarihinin en büyük orman yangınında –Oklahoma ile birlikte– yalnızca bir hafta içinde 160 bin hektardan fazla orman alanını yangınlara kaptırıyor – ve daha baharın başındayız! (“Baharı görmeden yaz geldi geçti” türküsü bir kez daha zihinlerde çalınıp söyleniyor.)

***

… Ve Baharda 3-G! Ya da Paralelin Paraleli

Yoksa 4,5 G mi demeli? Ya da 3 Y?

Baharla birlikte dünyanın dört bir yanında ve elbette ülkede de müthiş kararlı mücadeleler sürüyor: Yerel-yatay-yavaşça. ABD’de 20 eyaletin başsavcıları dev petrol şirketine ceza ve tazminat davası açıyor. Aktivistler, “Exxon, İklim Değişikliği hakkında her şeyi hep biliyordu, ama 40 yıl gizledi ve biz bilmeyelim diye her şeyi yaptı, ama işin sonuna yaklaşıyoruz” diye ‘afişe çıkıyor’…

Çocuklar ve gençler, iklim değişikliğinin etkilerinden koruyacak tedbirleri almadı diye ABD’de devleti dava ediyor. Kuzey’de Karadeniz’de Artvin Cerattepe madenlere topyekûn direniyor, Ardanuç’ta HES istemiyor, Güney’de Akdeniz’de Mersin’de, Arsus’ta ve birçok yerde yeni kömür santralleri projelerine, Ege’de Aliağa’da madenlere ve atıklara direniş hızla örgütleniyor…

Öte yandan, iklim değişikliğini durdurmak için çok geç kalınmadığı, üstelik yenilebilir enerjiye geçişin süper-ucuza geleceği bilimsel raporlarda ortaya konuyor…

İklim değişikliğini durdurma mücadelesinin ön safında yer alan ve fakat genellikle sesleri pek az duyulan kadınlar, insanlığın doğduğu kıta olan Afrika’dan başlayarak bu durumu yavaş yavaş değiştirmeye başlıyorlar…

Avrupa’nın en büyük kömür yakıtlı termik santrali Longannet, 46 yıllık faaliyet sonunda herkesin gözü önünde kapatılıp mühürleniyor ve böylece, 115 yıl sonra İskoçya nihayet kömürden tamamen arınmış bir ülke oluyor. Üstelik bununla da kalmıyor ve bundan sadece 4 yıl sonra, 2020’de enerji ihtiyacının tümünü yenilenebilir kaynaklardan elde etmeyi taahhüt ediyor…

Baharda işte böyle dönüyor dünya ve devran.

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

24-Ömer-Madra

 

Ömer Madra

Petrol devleri iklim politikalarını engellemek için yılda 115 milyon ABD Doları harcıyor

Bir İngiliz kar amacı gütmeyen araştırma örgütü Influence Map’e göre, ExxonMobil, Royal Dutch Shell ve üç petrol endüstrisi grubu iklim değişikliği politikalarını engellemek için yılda toplam 115 milyon ABD Doları harcıyor.

20

Bu rakamları elde etmek için Influence Map (Türkçe karşılığı Etki Haritası) ilk önce “etki”nin ne demek olduğunu tanımladı. Bunun için, 2013 yılında Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan bir raporda bahsedilen ve şirketlere iklim değişikliği politikalarını lobicilik ve iletişim stratejilerine adapte etmelerine yardımcı olmak için yazılmış bir çerçeveyi kullandı. Bu çerçeve, sadece doğrudan lobicilik faaliyetlerinin yanı sıra reklam, pazarlama, halkla ilişkiler, politikacılara yapılan bağışlar, düzenleyici kuruluşlar, ticaret kurumları da içeren geniş bir bakış açısını içeriyor.

21Influence Map’in incelediği beş kurum bunların tümünü kullanıyor. Rapora göre, ExxonMobil’in “iklim değişikliğine mukavemet etmek amacıyla yaptığı direk harcama” yılda 27 milyon ABD Dolarını bulabiliyor. Shell’in tahmin edilen harcaması 22 milyon ABD Doları. Petrol endüstrisinin ABD’deki ticaret örgütü The American Petroleum Institute yılda 65 milyon ABD doları harcıyor olabilirken, daha ufak iki birlik –States Petroleum Association (WSPA-Batı Eyaletleri Petrolcüler Birliği Western) ve Australian Petroleum Production & Exploration Association’ın (Avustralya Petrol Üretim ve Sondaj Birliği)- birlikte 9 milyon ABD Doları harcadığı tahmin ediliyor.

Buna karşın araştırmacılara göre güçlü iklim politikalarını destekleyen yatırımcı gruplar yılda bu doğrultuda 5 milyon ABD Dolarından daha az harcıyorlar.

Rapor, Drexel Üniversitesi Sosyoloğu Robert Brulle tarafından 2013’te tanımlanan kara para yani düşünce kuruluşları ve enstitülerini kapsamıyor. Bugünkü yetersiz kalan açıklık standartlarından dolayı araştırmacılar bu grupların nasıl finanse edildiklerini belirleyemediler.

Influence Map bu raporla beraber tahminleri hesaplamak için kullandığı üç aşamalı metodolojiyi de yayımladı. İlk aşamada, toplam harcamayı hesaplamak için araştırmacılar lobicilik kayıtları, ABD gelirler idaresi (IRS) belgeleri ve yıllık raporlarını inceleyerek karar alıcıları etkileyebilecek belirli faaliyetlere baktılar. İkinci aşama, bu toplamın ne kadarının iklim konularına kullanıldığını tahmin etmek oldu. Son aşamada ise iklimle ilişkili faaliyetleri incelediler ve bunları iklim politikalarını “destekleyici ya da engelleyici” olarak ayırıp, derecelendirdiler.

19

350.org’un kurucusu, iklim aktivisti ve yazar Bill McKibben bu rapora desteğini verdiğini 350.org aracılığyla ve kendi sosyal medya hesabından açıkladı.

Kaynaklar:
http://influencemap.org/index.html
http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-04-07/trying-to-put-a-price-on-big-oil-s-climate-obstruction-efforts?utm_content=buffer15d04&utm_medium=social&utm_source=twitter.com&utm_campaign=buffer
https://www.unglobalcompact.org/docs/issues_doc/Environment/climate/Guide_Responsible_Corporate_Engagement_Climate_Policy.pdf
http://link.springer.com/article/10.1007%2Fs10584-013-1018-7
www.exxonmobil.com/climate
http://www.nature.com/nclimate/journal/v6/n4/full/nclimate2875.html

 

 

Haber: Ayşe Bereket
(Yeşil Gazete)

Nükleer Karşıtı Platform, Japon gazetesine konuştu, “Nükleere geçit yok!”

Japonya’da yayınlanan Tokyo Shinbun Gazetesi, Fukuşima’nın 5. yıl anması etkinliklerine katılmak üzere Nükleer Karşıtı Platform adına Türkiye’den Japonya’ya giden Sinop Nükleer Karşıtı Platform koordinatörlerinden Metin Gürbüz ve İstanbul Nükleer Karşıtı Platform bileşeni Nükleersiz.org Proje koordinatörü – Gazetemiz İklim ve Enerji  editörü Pınar Demircan ile Türkiye’deki nükleer santral projelerine ilişkin bir röportaj gerçekleştirdi.

Röportajı, Japonca aslından Pınar Demircan’ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

“Japonya ile nükleer anlaşmaya imza atan Türkiye’den gelen konuklar da antinükleer forumda konuştu. Japonya’da çıkan nükleer haberleri Türkçe’ye tercüme ederek yorumlayan, internet üzerinde paylaşımlarda bulunan Istanbul Antinükleer Platform’dan Nükleersiz projesinin temsilcisi Pınar Demircan, Fukuşima kazasından sonra Japonya’da nükleer santrallerin devreden çıkarılmasına bağlı olarak bu şirketlerin arayışlarını yurtdışına yönelttiğini, nükleer santral teknolojisini ihraç etmek suretiyle iktisadi fayda sağlamaya çalıştığını söyledi.

16

Türkiye’ye nükleer santral ihraç edilmesi için bir konsorsiyum oluşturan Japon Mitsubishi ve Fransız Areva şirketleri, Türkiye’nin kuzeyinde Karadeniz bölgesindeki Sinop şehrine 4 reaktörlü bir nükleer santral kurma hazırlığında ve Karadeniz’de araştırmalar yapıyor.

15Türkiye’den gelen diğer bir konuk Sinop Antinükleer Platform’un temsilcisi Metin Gürbüz’e göre: 1986 yılında meydana gelen Çernobil felaketinden dolayı Karadeniz’de tarım ve balıkçılık fazlasıyla olumsuz etkilendi. Kuş uçuşu 1.000 kilometre mesafede olan bölgeye radyoaktif yağmurlar yağdı ve Çernobil bölgesinden nehirlere karışan radyoaktivite de Karadeniz’e karıştı. O zaman politikacılar “Biraz radyasyondan zarar gelmez” diyordu ve insanlar korunmadı.Çernobil’den sonra yaşananlar Fukuşima’dan sonra yaşananlarla benzerlik gösteriyor. Bunun sonucu olarak yerli üretim olan fındık ve çay mahsullerinin iç maruziyete sebep olarak yıllar sonra hemen her ailede kanser vakaları duyulmaya başlandı. Kazanın yaşandığı Nisan ayının her yıldönümünde Sinop’ta büyük miting organize ediliyor.

En son geçen yıl 30 binden fazla insan Çernobil’in yıldönümü anmasında Sinop’ta bir araya gelerek yeni nükleer santral planına karşı olduklarını haykırdı. Fukuşima kazasının ardından gençlerin protestolara katılımı artmış. Türkiye de Japonya gibi deprem ülkesi. Gürbüz, Fukuşima’daki tsunami felaketini televizyonda görünce felaketin kendi şehrinde olduğu hissine kapılmış.

Fukuşima kazasının sebep ve etkileri çözümlenerek ortaya konamamışken Japonya’nın nükleer santral teknolojisini ihraç etme girişimini ziyadesiyle haksız buluyoruz diyen Demircan ise öğrenim hayatına Japonya’da devam etmiş, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının etkileriyle de ilgileniyor. Japonya ile Türkiye arasında imzalanan nükleer anlaşmanın ardından nükleer santral özelindeki araştırmalarına ağırlık vermiş.

17

Demircan uluslararası anlaşmalarla gerçekleştirilmeye çalışılan nükleer projelerin karşısındaki yerel hareketlerin uluslararası dayanışmalarla başarıya ulaşabileceğini de ifade ediyor.”

Röportajın Japonca aslına buradan erişim mümkün: Tokyo-Gazetesinde Nükleer Karşıtı Platform röportajı

 

Japoncadan çeviren: Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Maraş’ta Aleviler mültecilere mi karşı – Hayri Tunç

1978 Maraş katliamı sırasında Alevi halkı Maraş’ta çoğunluğu elinde bulunduran bir halktı. Katliam aslında Alevilerden çok Maraş’ın tarihsel kökenine de damgasını vuran direniş kültürünün yıkılması için yapılmıştı. Zaten katliamın ilk adımı olan 2 öğretmenin katledilmesi olayında katledilen öğretmenlerden biri Türk ve Sünni kökenli bir öğretmendi. Katliam aslında Maraş’ın sosyalist muhalefetine yönelikti ve katliam için Maraş dışında yüzlerce kontra eleman getirilmişti ancak Maraş’ın özellikle Sünni kesiminin içinde bulunduğu gerici tavır ve Alevi halkının sosyalistleri özümsemesi, devlete muhalif tavırları katliamı Alevilere de yönlendirdi ve Maraş’ta hem toplumsal hem de mezhepsel büyük bir soykırım saldırısı yaşandı.

Bu kırım saldırısında yüzlerce Alevi vahşet sınırlarını aşan büyük bir kırımdan geçirildi. Bu kırımın baş aktörleri ise kapı komşularıydı. Katliam sonrası birçok Alevi aile Maraş’tan göçtü. Bazıları çevre illere hatta İstanbul gibi batı illerine giderken bazıları da yurtdışına geçmek zorunda kaldı. Katliamın travması ise hem Maraş’ta kalan Alevilerin hem de göç edenlerin üzerinden hiçbir şekilde geçmiş değil. Maraş katliamı ile ilgili 2 büyük çalışmaya ima atan araştırmacı Aziz Tunç bu travmadan bahsederken, katliamı yaşayan insanların halen o anın korkusunu yaşadığından, bazılarının yıllarca uyuyamadığından, bazılarının ölene kadar ölen yakınlarını beklediğinden ve katliamı hiç anmadıklarından bahsediyordu.

Bunların dışında, son yıllarda yeniden gelişen muhalif hareketler ve Alevilerin yeniden geçmişle yüzleşip hesap sormaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Maraş Alevileri son birkaç yıldır katliamın yıldönümünde Maraş’a gitmeye, katliamla yüzleşmeye çalışmakta buna karşılıkta Maraş’ta hem Maraşlı gericiler hem de katliam sonrası yerleştirilen ve bugüne kadar Maraş’ta yerleşik bir hayat süren gerici faşist kesimler tarafından saldırılara uğramaktadır.

Gelelim bugüne; Maraş’ta katliamdan yıllar sonra Aleviler yeniden kendilerine ait olanları almaya, kendi topraklarına dönmeye, yeniden yerleşmeye başladığı şu günlerde AFAD Kampı adı altında Alevilerin topraklarına yeniden el konmaya çalışılmakta, Aleviler üzerinde yeniden baskılar arttırılmak istenmektedir.maraş

Burada olayın başka bir boyutuna, AFAD kamplarına kısaca bakalım. AFAD kampları mülteciler için kullanılan kamplar değil. Bu uzun zamandır bilinen ve hem ulusal hem de uluslararası basına ve kurumlara yansıyan bir durum.

AFAD mülteci kampları açıldığından beri adı hiç iyi anılmayan kamplar aslında. Özellikle Kobane savaşı sürecinde adından sıkça söz edilen AFAD kampları ile ilgili o süreçte yapılan haberlerin yoğunluğu kampın sağlıksız koşullarından çok DAİŞ, El-Nusra gibi cihatçı örgütlere adam devşirmesi ve mülteci kadınların para karşılığı zengin Türk erkeklerine satılması üzerineydi.

AFAD kampları açıldığı günden beri zaten zan altında olan kamplardır. Ki bir süre sonra da zaten kampların içerisinde yaşananlar gün yüzüne çıkmaya başladı.

30 Haziran 2015 tarihli Taraf gazetesi haberinde Osman Baydemir’in bir İŞİD çetecisinin üzerinde çıkan AFAD kartını AFAD’ın kabul ettiği yazıyordu
http://www.taraf.com.tr/osman-baydemirin-isid-iddiasini-afad-kabul-etti/

Yine 29 Haziran 2015 tarihli T24 haberinde de HDP’li vekil İbrahim Ayhan’ın mecliste üzerinde AFAD kartı çıkan İŞİD çetecisini kurula taşıdığı haberi yayınlandı
http://t24.com.tr/haber/hdpden-soru-onergesi-isid-mensubuna-afad-karti-verildi-mi,301229

Bu haberlerden bir kaç ay sonra DİHA’da yayınlanan bir haberde bir İŞİD çetecisinin itirafları içinde AFAD kampı içerisinde örgütlendiğini belirten cümleler vardı.
http://www.evrensel.net/haber/263279/canli-bomba-listesindeki-tatar-sinirdan-isid-icin-acilan-yoldan-suriyeye-gectik

Ağustos 2015 tarihinde Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze karşı Hukuki Yardım Bürosunun açıkladığı “Savaş Mağduru Sığınmacı Kadınlar” raporunda AFAD kamplarında İŞİD çetecilerinin eşleri ve çocuklarının yerleştirildiği yazılıydı
http://kazete.com.tr/haber/isid-militanlarinin-es-ve-cocuklari-afad-kamplarinda-mi_38188

Bunların yanında AFAD kampları kadınlara ve çocuklara yönelik tecavüz, ucuz iç gücü olarak çalıştırma gibi olaylarında yaşandığı yerler olarak da bilinmektedir. Zaten daha bir ay önce bile HDP vekilleri ve gazeteler fuhuş olayı ile ilgili açıklamalar, haberler yapmışlardı.

http://www.evrensel.net/haber/274488/afad-kamplarinda-kadinlar-fuhusa-zorlaniyor

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/7939/suriyeli-multeci-kadina-kampta-tecavuz

http://ilerihaber.org/afad-kamplarinda-hirsizlik-ve-tecavuz-var/17426/

http://tr.sterk.tv/9932-multec-kampinda-tecavuz-olum-getrd.html

AFAD kampları sadece kamp içinde yaşayanların yaptıkları veya yaşayanlara yapılanlarla ilgili kötü değil aslında. AFAD kamplarına çoğunlukla parası olan zengin Suriyeliler, İŞİD çetecileri yerleştiklerinden kampın yapıldığı bölge halkı üzerinde de olumsuz birçok etkisi var bu kampların. Hali hazırda sadece Ceylanpınar ve Hatay örnekleri üzerinden bile değerlendirilse bu daha iyi anlaşılacaktır.

Gelelim yeniden olayın Maraş kısmına; Maraş 1978 katliam sonrası devlet tarafından faşist bir merkez olarak yeniden örgütlendirilmiş bir il. Son dönemde Kürdistan’da yaşanan şehir savaşlarında Maraş’a giden asker ve polis cenazelerine ve bu kişilerin rütbelerine baktığımızda bu daha iyi anlaşılacaktır. Savaşta yaşamını yitirip Maraş’a giden asker ve polislerin hepsi belli bir rütbeye sahip ve savaş konusunda uzmanlaşmış kişilerden oluşuyor. Bunun yanında İŞİD’in Türkiye üzerinde örgütlendiği büyük bir kaç merkezden biri de Maraş.

Maraş’ın katliam sonrası yeniden şekillenen yapısı ve bu yapı içerisinde özellikle Merkez ve yakın ilçelerde oluşan faşist yapılanma İŞİD çetecileri için bulunmaz bir nimet olarak duruyor. Alevi düşmanlığı üzerinden İŞİD’e katılan bu kişilerin çoğu Rojava’da yaşanan savaşta öldüler ve içlerinden gelenlerin cenazeleri de sessizce gömüldü. Son dönem İŞİD üzerine yapılan polis operasyonlarının merkezinde de yine Maraş bulunmakta zaten.

Hayri Tunç – direnisteyiz3.org

Danıştay’dan Kırklareli’nde “Çed gerekli değildir” kararına veto

Kırklareli’nde Kırtaş Madencilik tarafından yapılması planlanan Kalker Ocağı, Kırma-Eleme Tesisi Kapasite Artışı ve Hazır Beton Tesisi projesi ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliği’nin 17. maddesi gereğince Kalker Ocağı, Kırma-Eleme Tesisi Kapasite Artışı ve Hazır Beton Tesisi projesi’ne Kırklareli Valiliğince “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararını bozulması için açılan dava Doğal Yaşamı Koruma Vakfı ve doğa korumacıların zaferi ile sonuçlandı. Mahkeme, “Çed Gerekli Değildir” kararını iptal etti.

22

Değirmencik, Taşağıl, Karabayır, Yeniköy köy muhtarlıkları, Kırklareli Kent Konseyi ve DAYKO Doğal Yaşamı Koruma Vakfı Kırklareli İl Temsilciliği tarafından açılan dava sonucunda Edirne İdare Mahkemesinin iptal kararının bozulması için Kırklareli Valiliği ve Müdahil olarak katılan firmanın temyiz aşamasında kararın bozulması yönünde verdikleri dilekçe üzerine Danıştay Ondördüncü Dairesi oy birliği ile “Mahkeme kararı ve dayandığı gerekçe, hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir sebep de bulunmadığından, temyiz isteminin reddi ile anılan kararın onanmasına, temyiz giderlerinin istemde bulunan üzerinde bırakılmasına, dosyanın mahkemesine gönderilmesine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 20/A maddesi uyarınca, karar düzeltme yolunun kapalı olduğunun duyurulmasına 23/02/2016 tarihinde oy birliği ile karar verildi” sonucuna ulaştı. Alınan bu karar ile “Çed gerekmez” savunusu yapanların hukuki olarak çıkış yolları da kalmadı.

23

DAYKO Doğal Yaşamı Koruma Vakfı Kırklareli İl Temsilcisi Göksal Çidem, mahkemenin bu kararını, “Gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak için mücadele eden yaşam savunucuları yine kazandı” sözleri ile değerlendirdi.

Anayasa’nın 56. maddesine göre sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamanın herkesin hakkı olduğunu vurgulayan Çidem, “Çevreyi korumak ve kirlenmesini önlemek ise devletin ve vatandaşların ödevidir. Anayasa’nın 36. Maddesindeki hak arama hürriyetine dayanarak, dava açan yurttaşlar, Muhtarlar ve DAYKO Vakfı “çevre hakkı ve ödevi”nin gereğini yerine getirmektedirler” diye konuştu.

24

Çidem sözlerini, “Yaşam alanlarını korumak için Yurttaşlar, Muhtarlar, Kent Konseyleri ve Sivil Toplum Örgütleri olarak, bilim ve hukuk ile işbirliği içerisinde yaşamı savunmaya devam edeceğiz.”diyerek sonlandırdı.

 

(Yeşil Gazete)

Hollanda’daki halkoylamasında AB karşıtlarının dediği oldu

Hollanda’daki halkoylamasında AB ile Ukrayna arasındaki ortaklık anlaşması açık farkla ret edildi. Referandum sonucu bağlayıcı olmasa da hükümet açısından büyük bir yenilgi olarak değerlendiriliyor.

13 milyon kayıtlı seçmenin bulunduğu Hollanda’daki halkoylamasına katılma oranı yüzde 32’yi buldu. Referandumun geçerli olabilmesi için katılma oranının en az yüzde 30 olması gerekiyordu. Katılanların yüzde 61’i Avrupa Birliği (AB) ile Ukrayna arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin geliştirilmesini öngören ortaklık anlaşmasını ret etti. AB dönem başkanlığını yürüten Hollanda ortaklık anlaşmasını henüz onaylamamış olan tek AB ülkesi.

Bağlayıcı olmasa da hükümet açısından büyük bir yenilgi

20

Referandum sonucunun bağlayıcı olmamasına rağmen Hollanda hükümeti anlaşmanın onaylanmasının ertelenebileceğini duyurdu. Başbakan Mark Rutte ‘referandum sonucunu dikkate almak zorunda olduklarını’ ve AB ile konuyu görüşeceklerini açıkladı.

AB’nin benimsenmesi açısından da bir yoklama

Ortaklık anlaşmasının halkın oyuna sunulabilmesi için Avrupa karşıtı iki girişim grubu 400 bin imza toplamıştı. Anlaşmaya karşı olanlar, ortaklık anlaşmasının Ukrayna’nın AB üyeliğine alınmasının ilk aşaması olacağını ve bu ülkenin AB’ye katılmasını istemediklerini belirtiyorlar. AB karşıtlarlı oylama sonucunun aynı zamanda Birlik Avrupa’sına ders verme amacını taşıdığını da gizlemiyorlar. Karşıtlar referandum kampanyası sırasında Ukrayna’daki yolsuzluk ve silahlı anlaşmazlığı gerekçe göstermiş ve AB’nin ‘demokratik olmamasına’ ve ‘yayılma emellerine’ direnmek gerektiğini savunmuşlardı.

‘Hayır’cılar sevinç içinde

21

Halkoylaması kampanyasını başlatanlardan Hollanda Demokrasi Forumu üyesi hukukçu Thierry Baudet ‘sonucun görmezden gelinemeyeceğini ve artık farklı bir AB’nin tartışılacağını’ söyledi. Sağ popülist politikacı Geert Wilders ise ‘halkın büyük çoğunluğunun ortaklık anlaşmasına karşı çıkmasının muhteşem bir sonuç olduğunu’ söyledi.

‘Hollanda açısından bozgun’

AB ile Ukrayna arasındaki ortaklık anlaşmasından yana olanlar referandum sonucunun kendilerini hayal kırıklığına uğrattığını gizlemiyorlar. ‘Evet’çi kanat anlaşmanın ticari avantaj sağlayacağını ve Ukrayna demokrasisinin güçlenmesine katkıda bulunacağını savunmaktaydılar. Anlaşma hükümet tarafından imzalanmış ve Hollanda parlamentosunda da onaylanmıştı. Referandum sonucu aynı zamanda, AB’nin kurucu üyelerinden Hollanda açısından da bozgun anlamına geliyor.

Başbakan halkı sandık başına çağırmıştı

Başbakan Rutte oylama sabahı halkı sandık başına gitmeye çağırmış ve anlaşmanın AB’nin dış sınırlarına güven kazandıracağını söylemişti. Başbakan Rutte, ‘hukuk devleti ve demokrasi yolunda Ukrayna’ya yardım etmek zorunda olduklarını’ da ifade etmişti.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

Fransa para karşılığı seksi yasakladı

Fransa Parlamentosu, para karşılığı seksi yasa dışı ilan eden yasayı onayladı. Yeni yasa uyarınca para ödeyerek cinsel ilişkiye giren kişilere 3 bin 750 euroya kadar varan para cezaları kesilebilecek.

Hüküm giyenler ayrıca seks işçilerinin içinde bulunduğu duruma dair eğitim seminerlerine de katılmakla yükümlü kılınacak.

18

Yaklşaşık iki yıldır Fransa Parlamentosu’nun gündeminde bulunan tartışmalı yasanın oylanması, milletvekilleri arasındaki görüş ayrılıkları ve sert tartışmalar nedeniyle sürekli olarak erteleniyordu. Yasa Parlamentonun alt kanadında 12 ret ve 11 çekimser oyuna karşı kullanılan 63 kabul oyuyla kabul edildi. Yeni yasa uyarınca suçlu bulunan kişiler ilk başta 1500 euro para cezasına çarptırılacak. Eğer suç tekrarlanırsa para cezası da artacak.

Parlamento’daki son oturum sırasında, parlamento binası önünde toplanan seks işçileri yasayı protesto etti. Sayıları 60’ı bulan protestocuların ellerindeki pankartlarda “Beni özgürleştirmeyin, başımın çağresine bakabilirim” yazıyordu.

Yasada ‘insan kaçakçılığıyla mücadele’ vurgusu

Seks işçileri sendikası Strass üyeleri, yeni yasanın tüm seks işçilerinin hayatını olumsuz yönde etkileyeceğini vurguladı.Fransa’da 30 bin ila 40 bin seks işçisinin olduğu tahmin ediliyor. Ancak yasayı destekleyen gruplar, yeni düzenlemeyle birlikte insan kaçakçılığına karşı daha etkili bir mücadele verilebileceğini ifade ediyor.

17

Yasanın savunucuları, Fransa vatandaşı olmayan seks işçileri için yasaya eklenen maddeye dikkat çekiyor. Yeni yasa uyarınca, yabancı ülke vatandaşı seks işçilerinin başka alanlarda iş aramayı kabul etmeleri halinde geçici oturum izinlerinin çıkarılmasında kolaylık sağlanması öngörülüyor.

Associated Press haber ajansına konuşan Sosyalist Parti Milletvekili Maud Olivier, “Bu yasanın en önemli yanı seks işçilerine destek olması. Seks işçilerinin yüzde 85’i insan kaçakçılığının kurbanı konumunda” dedi.

Para ödeyerek cinsel ilişkiye girenlerin cezalandırılması ilk kez İsveç’te yürürlüğe giren bir yasayla gündeme gelmişti. İsveçli yetkililer, yasanın yürürlüğe girmesinden bu yana Stockholm’de sokaklarda çalışan seks işçilerinin sayısının önemli ölçüde azaldığını ifade ediyor.

 

(BBC Türkçe)

NASA’dan Eroğlu’na, “Hava tahminleri için sizi şöyle alalım!” yanıtı

AMERİKAN Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Orman ve Su işleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun NASA’nın hava tahmini konusundaki çalışmalarını yetersiz bulduğuna yönelik sözlerine cevap vererek NASA’nın hava tahmini işlerine bakmadığını söyledi.

15

TBMM’de bir grup gazeteciyle sohbetinde, geçen ay açıklanan bir araştırmaya göreNASA’nın Türkiye’yi de Doğu Akdeniz bölgesinde 1998 yılında başlayan ve halen süren kuraklığın son 900 yılın en kötüsü olduğu yönünde bir sonuca ulaştığı haberlerini değerlendiren Eroğlu, “NASA’nın meteorolojik hava tahminleri, bizim gerimizde, geçen yıl yaptıkları tahminleri tutmadı mesela. Bizim teknolojimiz onlardan ileri. NASA da kim oluyor” demişti.

Hava tahmini için Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne (NOAA)

16

NASA Sözcüsü Sean Potter, yaptığı açıklamada, kuraklık konusunda yürütülen araştırmanın resmi bir NASA raporu olmadığını belirterek şöyle dedi: “Bahsettiğiniz araştırma, NASA araştırma merkezinden bir bilim insanı da dahil, bir grup bilim insanı tarafından yürütüldü. Resmi bir NASA raporu değildir.”

Sean, ayrıca Eroğlu’nun “NASA’nın meteorolojik hava tahminleri bizim gerimizde” şeklindeki sözlerine ilişkin olarak ise “NASA, hava tahmini uydularının kontrolünü yürütmez ve uygulamaya dönük hava tahminleri yapmaz. Bu Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nin (NOAA) sorumluluğudur” dedi.

 

(Hürriyet)

Çanakkale’de köylü kadınlardan yol kapatma eylemi

Çanakkale’nin Yenice ilçesinde Davut köyü içinden geçerek Çan Termik Santrali’ne kireç taşı götüren maden kamyonlarının yollarını bozduğunu öne süren köy sakinleri yolu trafiğe kapattı.

14a

Maden kamyonlarının geçişine izin vermeyen köy sakinleri, kamyonların güzergahının değiştirilmesini istedi. Geçen sene de aynı şekilde eylem yaptıklarını, söz verilmesine rağmen aynı sıkıntının devam ettiğini söyleyen köy sakinlerini muhtar da yatıştıramadı. Köy muhtarı Zeki Özel, “Yolu köy dışına almak için mücadele ediyoruz. Ben muhtar olarak yolun köy içinden geçmesini istemiyorum. Şu anda görüşmelerimiz sürüyor. Burada toz çilesi çekmeyeceksiniz” dedi.

Köylü kadınlar ise bir yıldan beri bu meselenin çözülmediğini söyledi. Bu esnada köy sakinlerinden Fahrettin Sencer ile muhtar arasında arbede yaşandı. Sencer’in yakını Serpil Sencer sinir krizi geçirerek bayıldı. Sencer’in hastaneye kaldırılmasının ardından olay yerine jandarma geldi.

14b

CHP Yenice ilçe Başkanı Mehmet Gerçek, CHP Çan İlçe Başkanı Av.Ümran Aydın ile İda Dayanışma Derneği üyesi Metin Ümit Ural da köylülere destek vermek üzere köye geldi. Kamyonların geçemediğini öğrenerek köye gelen nakliye firması yetkilisi, yarın sabahtan itibaren yolu sıcak asfaltla kaplayacaklarını söyledi. Vatandaşlar ise yolun köy dışına çıkarılmasını talep etti. Köy muhtarının bu konuyla ilgili çalışma yapacağına söz vermesi üzerine köylüler yolu yeniden trafiğe açtı. Köy içinde bekleyen kamyonlar jandarma nezaretinde tonaj kontrolü için kantara götürüldü.

 

(Çanakkale Aynalıpazar.com)