Hafta SonuManşet

Kendi dünyalarının Don Kişot’ları (Bölüm 4) – Mem Çelik

Çocukluktan üniversiteye, Mardin’den Van’a uzanan bir yolculuk…

Mem’in yolculuğu…

6 bölüm, 6 hafta…

4. Bölüm

Birinci bölümü okumak için tıklayın.

İkinci bölümü okumak için tıklayın.

Üçüncü bölümü okumak için tıklayın.

***

O kadar utandım ki! Kapitalizmi bilmiyordum, verecek cevabım yoktu. Ve Fırat anlatmaya başladı. Kapitalizmin kötü bir şey olduğunu ve yaşamın her alanına yayıldığını, kapitalizme karşı mücadele etmemiz, savaşmamız gerektiğini söyledi. Ben hâlâ kapitalizmin ne olduğunu anlamamıştım, ama artık kötü bir şey olduğunu biliyordum. Ya da iyi bir şey olmadığını diyelim…

Bir şeyler söyledim, ama ne konuştuğumu hatırlamıyorum. Artık her ne söylediysem, herkes bana çocukmuşum gibi davranıyordu. İlgi odağı olmuştum bir anda. Ne desem sanki doğruymuş gibi, sanki onlara ana bacı küfretsem yine güleceklermiş ve beni yine seveceklermiş gibi bakıyorlardı. Neredeyse ben bir deliymişim gibi yaklaşıyorlardı.

Fırat, o ufak boyuyla bana göre kayda değer olmayan kişi, hep güzel şeyler söylüyor ve o güne kadar yerleşmiş algımı yerle bir ediyordu. Ben aslında o algıyı yıkmak istemiyordum, ama o yıkıyordu ve elimden bir şey gelmiyordu. Çok güzel konuşuyor, doğruları söylüyordu. Artık konu benden çıkmış, çok farklı yerlere gelmişti, ben sadece dinliyordum.

Fırat şöyle bir şey söyledi: “Biz çocukluğumuzu yaşamayan bir nesiliz. Bizden öncekiler de yaşamadı, ama bizden sonrakiler umarım ki yaşar. Bu basit bir şey değildir dostlar, bu önemlidir. Çocukluğunu yaşamamış bir insan hayatını yaşamamış demektir.”

Fırat konuşmaya devam etti, ama o an beynimdeki bütün sesler kesildi artık. Artık sadece acaba ben çocukluğumu yaşadım mı, yaşamadım mı diye düşünüyordum. Tekrar tekrar aynı noktaya takılıyordum. Lisedeyken, okulun en fiyakalı kızı yanımdan geçerken, esmer tenim bok renkli tuğla rengine dönüşmüştü. Ben orada hamallık yapıyordum. O iki saniyelik bir bakışla bugüne kadar gelmiştim. Acaba hata sadece orada mıydı, yaşanmamışlık orada mıydı diye kendi kendime soruyordum. Çocukluğuma gidiyor, ama hiçbir şey hatırlamıyordum. Demek ki ben bir hayat yaşayamıyordum. Kendi kendime ‘ben hiçbir zaman yaşayamayacak mıyım’ diye soruyordum. Fırat’ın dedikleri beni o kadar etkilemişti ki! Mardin’den Van’a gelişim ve yaşadığım bu duygu değişimleri onu doğruluyordu.

***

Bir anda baktım, birisi elinde bir bardak çay: “Memed! Memed! Çay alsana, bak kaçaktır, güzeldir.” Herkes gülüp bana bakıyor. O kadar dalmışım ki, başka insanlar gelmiş, içerisi başka insanlarla dolmuş. Rengarenk, saçları uzun insanlar, küpesi olan erkekler, sakalları bir acayip birçok farklı insan. Hani Mardin’de görsem, ‘bu ne be!’ diyeceğim cinsten insanlar. Onları görmemişim bile. Meğer o insanların elini sıkmışım ama hatırlamıyorum. O kadar kendi dünyamda çatışıyorum.

Çayı alıp içmeye başladım. Mustafa hâlâ bana gülüyor:“Ulan, iyi ki tanımışım seni!” İçeride küçük küçük gruplar oluşmuş. Her grup bir şeyler tartışıyor. Bugüne kadar televizyonda duyduğum her konu başlığını tartışıyorlar. Birileri sanat, başkaları siyaset, başkaları devlet sistemi, bazıları izlediği filmin analizini yapıyor. Yere çöp atan ve atmayan kişinin sevgi anlayışının nasıl olduğuna kadar tartışmalar yapıyorlar.

Şaşkınlığımı gören Fırat “Haydi mutfağa gidip kendimize çay yapalım”dedi. Ben, Mustafa, Deniz ve Fırat mutfağa gittik. Bana sürekli sorular soruyorlar. Ben hiçbir soruya doğru dürüst cevap veremiyorum. Yeni geldim Van’a, bir şey bilmiyorum. Söyleyecek hiçbir şeyim yok. O kadar ruhum sıkışıyor ki, normalde kaçmam gerekir. Ama kaçmıyorum. Bir tarafım da yüzleşmen gerekiyor diyor bir yandan. Paradoksun ta kendisini yaşıyorum.

***

Akşam oldu, yurdun yolunu tuttum. Odaya girer girmez İbo’yu uyandırdım. “İbo kalk, kapitalizm nedir ne değildir, bana bütün detaylarıyla anlat” dedim. İbo o kadar çok şey söyledi ki, beynimde bir yere oturtamıyordum. Sadece şunu anladım: Kapitalizmin çoook büyük bir kötü olduğunu…

Her şeyi unutmuşum. Kaç gün geçti anlayamadım. Zihnimde  hep aynı sorular tekrarlanıp duruyor. Kimseye de soramıyorum. Cevap bulamıyorum. Ailemi, okulu unutmuş, okula geldiğim ilk günün heyecanı uçup gitmiş, millete hoca demeyi unutmuşum. Yaptığım tek şey kendimle çatışmak. Ama şunu iyi hissedebiliyordum: Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ve olmayacaktı.

Bir an her şeyi bırakıp Mardin’e geri mi dönsem diye düşündüm. Ama hayır. Zihnim o kadar karışmıştı ki, Mardin’e de gitsem bir işe yaramayacaktı. Sadece şunu biliyordum: Tanıştığım insanlar güzel insanlardı. Okulda onlara devrimci diyorlardı. Oda arkadaşlarım İbo, Şaban ve Mahmut’a sordum. Üçü de onları överek konuştu: “Doğru olanı, olması gerekeni yapıyorlar.” Cümlelerin sonunda ise ‘ama’ vardı, ‘tehlikeli bir şeydi’ onlar gibi yürümek…

“Ama doğru bir şey yapıyorlar, diyorsunuz. Niye tehlikeli?” İbo “Doğru olanı yapıyorlar ama, ya soruşturma açar okul sana, okuldan atarlar, ya da en iyi ihtimalle uzaklaştırma alırsın. Ailene haber verirler ve okul hayatın biter” dedi.

Devrimcilerle konuşmak bir şeylerden ödün vermek gibiydi. Algılayamıyordum. Birileriyle konuşmanın nasıl bir bedel gerektirdiğini anlayamıyordum. Ve ben, delikanlı Mem nasıl olurdu da korkardım böyle bu durumdan?

Artık derslerden arda kalan zamanlarda onların sohbetlerini aramaya başladım. Yalan söylemeyeyim, dersleri bile asmaya başladım. Sırf o sohbetleri dinlemek için. Gel zaman git zaman, artık kabıma sığmamaya başladım. Fırat ve Deniz niye kitap okumuyorum diye beni eleştirmeye başlamışlardı. Niye kitap okuyacaktım ki? Ve okumadım da.

***

page_ugur-kaymaz-da-utanc-muzesi39nde_670606115

Ta ki Uğur Kaymaz haberini duyana kadar. Yurttaki odamda uyuyordum. Mahmut telaşla beni uyandırdı. “Ne oldu?” dediğimde “Duydun mu, olaylar var.” dedi. “Ne oldu?” dedim. “Uğur’u vurdular.” dedi. “Uğur kim,  tanıyor musun?” dedim. “Yok, Kızıltepe’de vurmuşlar.” “Anlat hele” dedim. “On iki yaşında bir çocuk. On üç kurşun sıkmışlar. Bizimkiler toplanıp basın açıklaması yapacaklar. Sen gidecek misin?” dedi.

Ne diyeceğimi bilemedim. Gayriihtiyari “Evet gideceğim” dedim. Mahmut normalde ders çalışan ve bana devrimcilerden uzak dur diyen basın açıklamasına gidiyordu. Beraber gittik. O gün kampüste kimsenin yüzü gülmüyordu. Hiçbir kafede müzik çalmıyordu. Gittiğimizde Fırat ve Denizler oradaydı. Beni görür görmez hoş geldin dediler. Mustafa “Memed, biz basın açıklaması yapacağız. Kimimiz pankart kaldıracağız. İstersen sen de al bir tane “dedi. Aldım hemen bir pankart. Pankartta şu yazıyordu:

“Vurmayın dedi Tanrı, çünkü o daha bir  çocuk.”

Baktım etrafıma, yüz, yüz eli kişi vardık. Çevremizde de daha önce Amerikan filmlerinde gördüğüm savaş arabaları. Kampüsün ortasında paletli tanklar, çeşit çeşit askeri araç. Koca koca üniformalı adamlar. Tek sıra halinde etrafımız sarmışlar. Ellerinde coplar. Hiçbir hocamız yok.

Birinin elinde kazma sapı vardı ve sırıtıyordu. Onların arkasında ise yüzlerce öğrenci. Onlar da bizim gibi üzgündü. Ama niye yanımızda değillerdi, düşünemiyordum. O güne kadar hayatımın en uç korkusunu yaşıyordum. Askerler bana öyle bir nefretle bakıyorlardı ki. Belki de ben öyle düşünüyordum. Bir an kaçmak istedim. Etrafıma baktım. Fırat, Mustafa, Süleyman, Deniz, herkes buradaydı. Korksam da gitmeyeceğim dedim.

Elimdeki pankartı defalarca okumaya başladım.  Fırat kadar ufak tefek bir arkadaş elindeki metni okumaya başladı. Öyle bir haykırdı ki, oradaki binlerce kişi yokmuş gibiydi. Sanki o tek varmış gibi. Kimseden ses çıkmıyordu.

“Hangi mantık, yaşından daha fazla kurşunu bedenine…”

Bildirge okundu, yavaş yavaş dağıldık. İki asker kameraya çekiyordu. Birkaç gün sonra fakültenin kapısında ismimi gördüm. Bir anda ne kadar da önemli bir kişi olmuştum. Bize soruşturma açılmıştı.

43-Mem Çelik

 

(Devam edecek)

Mem Çelik

Kategori: Hafta Sonu