Ana Sayfa Blog Sayfa 3324

Contemporary İstanbul Sanat Fuarı 2016 izlenimleri – Merve Damcı

Yoğun ve yorucu bir gündemin ortasındayken şehrin en değerli çağdaş sanat etkinliklerinden biri olan Comtemporary İstanbul, hepimize bir nebze olsun nefes aldırmayı başardı.  Bu yıl 11’inci yaşına giren  fuar sanat piyasasını canlandırmakla kalmadı, dünyanın farklı coğrafyalarındaki galerilerden çarpıcı eserleri de biz sanatseverlerle buluşturdu.

3-6 Kasım 2016’da İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleşen fuarda 20 ülkeden 70 galeri, 520 sanatçıdan 1500’ü aşkın eser vardı. Geçtiğimiz yıl da görme fırsatı bulduğum fuara katılım bu yıl da hayli yüksekti. İş yoğunluğundan dolayı birçok İstanbullu gibi hafta sonu arkadaşlarımızla beraber gidebildiğimiz için aşırı kalabalık bir süre sonra yordu. Bazı galerileri inceleyemeden turumuzu bitirmek zorunda kaldık. Buna rağmen çağdaş sanatla ilgilenen ya da ucundan da olsa merak edenlerin buraya akın etmesi hem organizatörlerin başarısı hem de sanatsal etkinliklere olan gereksinimin arttığının bir göstergesi.

Çin Sanatının Olağanüstü Güzelliği

Farklı dünya görüşlerine sahip sanatçıların ufkumuzu açan eserlerini inceleme fırsatı yakaladığımız fuarı gezerken, her defasında Uzak Doğu eserlerine doğru çekiliyor bedenim. Bu seneki fuarda da Çin çağdaş sanatına ne kadar önem verildiği hissediliyordu. Çinli çağdaş sanatçılardan oluşan zengin bir seçki vardı. Australia China Art Foundation’a ait bölümde ülkenin dünyaca ünlü isimlerinden Ling Jiang portreleri muazzamdı.

Eserlerinden etkilendiğim bir diğer sanatçı da Güney Kore’den Sun Tai Yoo… Fuardaki en favori tablolarımın bunlar olduğunu söylemeliyim. “Kelimelerim”  adını verdiği serisini incelerken gözümü alamadım. Metaforik öğelerle gerçeküstü bir anlatımı benimsemiş olan Sun Tai, insanın doğa olan ilişkisini, günlük hayatımızın parçası olan dört yaşam elementi hava, su, toprak ve ateşle anlatıp üç boyutlu resmederek kişisel olarak yorumlamış. Uzak Doğu felsefesi, etrafımızdaki her şeyin yin ve yang enerjilerinden oluştuğunu; yin’in (kadın, su, hava, karanlık, durgunluk), yang’ın (erkek, ateş, toprak, aydınlık, devingen) birbirine karşıt olduğunu ama bütünleştiğinde birbirini tamamlayan enerjiler olduğunu söyler. Sun Tai de bu felsefeyi eserlerine yansıtmayı başarmış.

Daha fazla video art

Ressam ve grafik tasarımcı Yılmaz Aysan’ın bazı çalışmaları da Comtemporary İstanbul’daydı. Eskizler adlı çalışmalarında birbirinden farklı kadın figürlerini üçüncü boyutta çizerek konu mankeni olarak kullanmıştı. Çocukluğumuzda teli kıvırarak şekiller oluşturmaya çalıştığımız basit bir oyunu Aysan ileri bir boyuta taşımış. Aysan’ın anlattığına göre, demir telin sanatla buluşması, 1926’da Paris’te bir oyuncak tüccarının ürettiği oyuncak sirkle ortaya çıkmış. Tüccarın tel-heykel adını verdiği bu icat  daha sonra çağdaş sanatçılar tarafından ifade biçimi olarak kullanılmış. Floresan boyalar ve çeşitli aydınlatma teknikleriyle eserlerini renklendiren Aysan kadın ruhunun değişken hallerini gözler önüne sermeye çalışıyor. Bunlardan birini sevdiğim birine hediye etmeyi isterdim.

63

Video her geçen yıl hayatımızda daha fazla yer kaplamaya devam ediyor. Sosyal medyada da fotoğraf yerine üretilen videolar daha fazla takip edilip paylaşılıyor. Video çekip paylaşmak ihtiyacımız, hayatlarımızı kamuyla paylaşma açlığımızı beslemeye imkan yaratırken, sanat dünyasında da “video art” kavramı izleyiciyle bambaşka bir dil kurarak kendine yeni bir ifade alanı yaratıyor. Bu yıl ki fuarda çalışmalarını gururlanarak takip ettiğim yönetmen ve video sanatçısı arkadaşım Aykut Cömert bu alanda kendini geliştiren isimlerden biri. Kefen adlı projesi için oyuncu Gün Akıncı ile çalışan Aykut, bireysel ve toplumsal sorunlara yönelik eleştirilerini metaforlarla ifade ediyor. Daha önce Bebek, Taş-Kağıt-Makas, Kuşak, Yaka, Burka, Künye ve Saç gibi videolarıyla kadını merkezine oturtan Aykut, kadının toplumdaki kimliğini kültür, din ve sosyal yapı üçgeninde irdelemeye çalışıyor. Çalışmalarının bir kısmını YouTube’dan takip edebilirsiniz.

 

Zamanın dar eserlerin bol olduğu fuardan aktarılacak çok şey var aslında. Ama hepsini bir yazıda toplamak mümkün olmasa da en azından akılda en kalıcı olanları paylaşmak istedim. Son olarak eklemek istediğim bir çalışma daha var. Türkiye’de bir nebze daha artan çevre bilinci ile kurumlarda geri dönüşüm çalışmalarına dair projeler yürütülmeye başlandı. Çekilen bazı reklam filmlerinde de mutlaka tüketiciye çevre korunmasına yönelik bilgilendirici mesajlar veriliyor. Bu tür kamusal paylaşımların eğitici ve öğreticiliği yadsınamaz. Bu kapsamda Arçelik de hoşumuza giden bir girişimde bulunmuş. Geri dönüşüm tesislerinde elde edilen malzemeleri toplayıp Türkiye’nin önde gelen sanatçılarına vermiş, böylece ortaya Contemporary İstanbul’da ilk kez sergilenen “Cycles” isimli bir sergi çıkmış. Geri dönüşüm bilincinin çok daha yaygınlaşması ve bu tür projelerin daha fazla kurum ve kuruluşu teşvik etmesini temenni ediyoruz.

58

Fotoğraflar: Merve Damcı

47-merve-damci

 

Merve Damcı

Marakeş’ten notlar: İşte bu Trump her şeyi değiştirir

Katıldığım ilk iklim zirvesi 2008’de Poznan’da yapılan COP 14 idi. Bali’yle Kopenhag arasında önemli bir ara durak olsa da, Poznan bildiğimiz gösterişli ve popüler COP’lardan biri değildi. Bu anlamda Pazartesi günü başlayan ve Paris sonrası az dikkat çeken bir iklim konferansı olan Marakeş zirvesine (COP 22) benziyor. Ama çarpıcı bir benzerlik daha var.

indir

Barack Obama, ABD başkanı olarak ilk kez 6 Kasım 2008’de, Poznan’dan üç hafta önce seçildi. Bu nedenle Bush’un başkanlığı sırasında iklim müzakerelerinin en sevilmeyen ekibi olan Amerikan delegasyonu, Obama henüz görevi devralmamış olduğu halde Poznan’da müthiş bir şekilde rahatlamış, Amerikalılar Poznan’da başı dik dolaşmaya başlamıştı. Hatta Al Gore zirvede coşkulu bir konuşma yaptı, sonradan boşa düşse de, Kopenhag için umutlar bilendi.

Obama seçildiği gün Yeşil Gazete’de, bazı arkadaşlarım tarafından naif bulunan ve eleştirilen “Obama İklimi” diye bir yazı yazmıştım. Eleştirilerin temel nedeni tanıdıktı: Amerika’da başkanların değişmesinin ABD politikalarını değiştirmeyeceğini bilmiyor muydum? Bir ABD başkanının iklim değişikliğiyle ilgili politikaları bizim bile olumlu bulacağımız ölçüde değiştireceğini nasıl söyleyebiliyordum?

ABD’de Donald Trump, Marakeş iklim zirvesinin ikinci gününe denk gelen 8 Kasım seçimiyle başkan seçildi. Trump, cinsiyetçi, kadın düşmanı ve ırkçı olmasının yanı sıra yeminli bir iklim inkarcısı, fosil yakıt destekçisi ve iklim politikası düşmanı olduğunu her fırsatta tekrarladı. Şu anda Marekeş’te Poznan’a çok benzer, ama tabii tam ters yönde bir hava esiyor. Amerikan delegasyonu ortadan kaybolmuş durumda. Amerikalı katılımcılar şokta. Bazı iklim aktivistlerinin seçim gecesi sonuçları gözyaşları içinde izlediği anlatılıyor. Trump’ın Paris anlaşmasını baltalaması, ABD’nin verdiği sözleri rafa kaldırması, hatta Sözleşme’den çekilmesi ihtimali bir karabasan gibi konuşuluyor. Yani en azından iklim politikaları açısından kim başkan olursa olsun ABD bildiğin ABD’dir fikrinin pek de doğru olmadığını söylemek zorundayız.

donald_trump_climate_change-1024x538

Bunun için önce Obama Bush’un yerine geldiğinde ne yaptı, Trump şimdi başımıza ne çoraplar örebilir ona bakmak gerekiyor.

Obama neleri yapabildi?

George W. Bush dünyanın en büyük kirleticisi olan ABD’nin aslında imzaladığı ve azaltım hedefi aldığı Kyoto Protokolü’nü çöpe atarak işe başlamıştı. İklim değişikliğiyle ilgili bütün uluslararası çabaları baltalayarak ve ulusal bir politika geliştirilmesini önleyerek devam etti. Hatta işi NASA gibi en önemli iklim bilimi kuruluşlarını sansürlemeye, çalışmalarını engellemeye kadar vardırdı.

“Yes we can!” sloganıyla başkan olan Barack Obama’nın ilk yaptığı şey ise daha önce ülkelerin en fazla bakan düzeyinde temsil edildiği iklim zirvelerinin en önemlisi olan 2009 Kopenhag konferansına katılmak oldu. O geldi diye pek çok ülkenin devlet başkanı da oradaydı. Kopenhag başarılı olamadı, ama Obama ABD’nin iklim müzakerelerindeki pozisyonunu neredeyse tamamen değiştirdi. Diğer ülkeler ABD’nin değişen pozisyonu sayesinde daha olumlu tavır almaya başladı. Yıllar sonra Paris’ten yeni bir iklim anlaşmasının çıkmasında ABD ile Çin arasında imzalanan ikili anlaşmanın payı büyüktü.

Obama aynı zamanda daha önce ABD’de hiç yapılmayan bir şey yaparak (iklim değişikliğini durdurma anlamında yetersiz de olsa bir adım olarak önemli olan) Başkan’ın iklim planını hazırladı. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Kongre’den geçiremeyeceğini bildiği için de attığı bütün adımları Başkanlık kararnameleriyle yürüttü. ABD’nin 2025’e kadar sera gazı emisyonlarını 2005 seviyelerine göre %25-28 oranında azaltması hedefini ilan etti. Otomobillerden ve enerji santrallarından kaynaklanan emisyonları kontrol etmeyi öngören yönetmelikler çıkartıldı. Yeni kömür santrallarının yapımı durduruldu. ABD iklim hareketinin en büyük zaferi olan Keystone XL petrol boru hattının durdurulması yine Obama’ya uygulanan baskı sayesinde oldu. Yenilenebilir enerjinin önü açıldı, yüksek hedefler kondu. Gerçi çevreye ve iklime zararı olan kaya gazının yaygınlaşması da etkili oldu, ama sonuçta ABD’nin yıllık emisyonları düşmeye başladı. Obama ayrıca sık sık iklim değişikliğinin dünyanın en önemli sorunlarından biri olduğuna dair güçlü konuşmalar yaptı.

Yani sera gazı emisyonlarını kontrolsüzce artırmaya devam eden dev bir sanayi ülkesi, sekiz yılda en azından emisyonlarını düşüşe geçirmeyi ve yeni bir uluslararası iklim anlaşmasının önünü açmayı Obama yönetimi sayesinde başardı.

Trump geriye götürebilir

Şu anda iklim savunucuları ABD’de büyük bir piyasa haline gelen ve giderek ucuzlayan yenilenebilir enerjinin önünü kesmenin mümkün olmadığını söylüyor. Yani her şeyi kökünden değiştirip geriye döndürmek kolay değil. Ama bu kısmen doğru. Obama’nın Bush’tan sonra gelip ülkenin pozisyonunu tamamen değiştirmeyi başarması, Trump’ın tam ters yönde yapabilecekleri konusunda ciddi bir kaygı oluşmasına neden oluyor.

Örneğin Naomi Klein, Trump’ın ABD’nin ulusal fosil yakıt (yani kömür, petrol, doğal gaz) üretimini ikiye katlama ve aynı anda yoksul ülkelere olan ekonomik desteği kesme vaatlerini gerçekleştirmesinin, iklim değişikliği nedeniyle deniz seviyeleri yükselirken, ahlaksız ve gaddar bir politika olacağını söylüyor.

ABD basını Trump’ın bakan olarak atamayı düşündüğü isimleri bir korku filmi senaryosu gibi yazıyor. Örneğin toprak yönetiminden, milli parklardan ve doğal hayatı koruma alanlarından sorumlu İçişleri Bakanlığı’na petrol şirketi Lucas Oil’in kurucusu iş adamı Forrest Lucas‘ın ya da eski Alaska valisi yeminli iklim düşmanı Sarah Palin’in getirilmesi söz konusu. İklim inkarcısı kampanyanın başını çeken Competitive Enterprise Institute’un Enerji ve Çevre Merkezi müdürü Myron Ebell, Trump’ın Amerikan Çevre Koruma Ajansı EPA’yı tamamen ortadan kaldırma planlarının başını çekiyor. Enerji Bakanlığı’na en favori aday ise kendini Amerika’nın petrol şampiyonu olarak tanımlayan petrol ve doğal gaz şirketi Continental Resources’un CEO’su Harold Hamm.

Trump’ın “vaatlerinden” biri de ABD’nin gelişmekte olan ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için finansal yardım sağlamak amacıyla oluşturulan Yeşil İklim Fonu’na bundan böyle beş kuruş vermeyeceği idi. 2020’den itibaren sanayileşmiş ülkelerden yılda 100 milyar dolar akması (ve dağıtılması) gereken Yeşil İklim Fonu, sadece AB ülkelerinin sağlayacağı paralara mahkum kalabilir yani. Üstelik ABD’nin katkısı kesilen bir fona diğer zengin ülkeler de para vermek istemeyebilir. Bu da gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerjiyle ve enerji verimliliğini artırarak gelişmesini ya da teknik ismiyle düşük karbonlu gelişme stratejileri uygulamalarını zorlaştırır.

Dolayısıyla iklimin değiştiğine bile inanmayan, iklim değişikliğinin Amerikan ekonomisine zarar vermek isteyen Çinliler tarafından uydurulmuş bir palavra olduğunu düşünen bir adamın ABD Başkanı olması, Paris’ten sonra biraz olsun yola girmeye başlayan uluslararası iklim politikalarına ciddi zararlar verebilir. Üstelik bu kafayla en büyük iki kirletici olan ABD ile Çin arasındaki ikili anlaşmanın geleceğinin ne olacağı da meçhul. Zira muhtemelen Trump’ın vereceği en büyük zarar, Kyoto döneminde diğer ülkelerin çıkarıp durduğu “ABD iklim için bir şey yapmıyor, biz niye yapalım” kartının yeniden ortaya çıkması olacak.

Yeni yollar, yeni araçlar

Elbette tek bir kişinin işleri bu kadar zora sokacağına ihtimal vermeyenler de var. Trump ne saçmalarsa saçmalasın ekonominin düşük karbonlu bir yola girdiğine, Paris anlaşmasından sonra fosil yakıtlar devrinin sonunun yakın olduğuna ve bu kaçınılmaz gidişin durdurulamayacağına inanlar da çok sayıda. Yerel yönetimlerin, şirketlerin ve toplulukların etkisinin artık devletlerden daha fazla olduğu yeni bir döneme girdiğimiz de çokça dillendiriliyor. Umarım öyle olur.

Marakeş’te iklim müzakerelerinin birinci haftası Trump şokuyla kapanıyor. İkinci hafta bakalım delegasyonlar işleri rayında götürecek anlamlı kararlar alabilecekler mi? Uluslararası politikalar ve diğer ülkelerin kararlılığı Trump’ın seçilmesinden ne ölçüde etkilenecek göreceğiz.

Tabii kesin olan bir şey var. İklim hareketinin, yani sivil toplumun, bilim çevrelerinin ve aktivistlerin işi artık her zamankinden daha zor. Trump şokunun yeni bir iklim felaketine dönüşmemesi için yeni yollar, yeni araçlar bulmak gerekiyor.

Ümit Şahin – Marakeş (Yeşil Gazete)

Zarların hileli olduğunu bilmiyorduk, çünkü L.Cohen henüz o şarkıyı yazmamıştı

“Bu adamın her bir şarkısını dinlediğimde bir roman okumuş kadar yoruluyorum” demişti romandan ve müzikten anlayan bir arkadaşım. Yanlış hatırlamıyorsam “famous blue raincoat” bitmiş, cigaralarımıza derince asılmış, dibi görünen tabii kanyak şişemizdeki son damlaları hak geçmesin diye bardaklarımıza yavaşça pay etmiştik. Sıradan bir Ankara akşamıydı.

49

Ankara’daki mütevazı öğrenci evimizdeki toplam beş plaktan ikisi Leonard Cohen’di de diğerleri nedense aklımda kalmamış. Geceler boyunca usanmadan Chelsea Hotel’i, Suzanne’ı, Who by fire’ı tekrar tekrar dinlerdik. Her defasında yeniden sarsılırdık, her defasında farklı bir ayrıntının tadını çıkarırdık.

Çok gençtik, heyecanımız henüz törpülenmemişti. Aşklarımız ve hayallerimiz bizi diri tutuyordu. Devrime inanıyorduk inanmasına ama yaklaşan kara bulutların da farkındaydık. 1 Mayıs 77 sonrası Ankara’ya dönüp evimize sığındığımızda, Maraş’tan, Çorum’dan, Bahçelievler’den sonra pikapta mutlaka Leonard Cohen’in bir şarkısı çalınıyor olurdu.

Biz henüz zarların hileli olduğunu, iyilerin kaybettiği savaşın bittiğini, oyunda şike olduğunu, kayığın dibinin delik olduğunu ve kaptanının bizi kandırdığını“ henüz bilmiyorduk, çünkü masumduk, kaybetmeye yazgılıydık ve üstelik Leonard Cohen henüz o şarkısını yazmamıştı.

51

Hayat hepimizi farklı yerlere savurdu ama L.Cohen ardımızdan gelmeye devam etti. Cohen’le ilgili haberler kulaktan kulağa yayılarak bize kadar ulaşıyordu. Nerede ne zaman konser vereceğini biliyor, albümlerinin arası uzadıkça derin bir merak içine düşüyorduk. Tabii bir de kitapları vardı, hepsi başucumuzdaydı uzun süre.

Çıkan her albümünü bir yerlerden duyuyor, edinmenin yolunu bir şekilde buluyorduk. Her bir albümünü nereden ve nasıl edindiğimi zihnime tüm açıklığıyla kaydetmişim. Şarkılarını ilk kez kimlerle, hangi ortamda dinlediğimi nasıl unutabilirim.

Zamanlar değişti; plakları, kasetler, onu cd’ler devraldı. Leonard Cohen’in her plağını, kasetini, diskini sakladım, gittiğim her yere götürdüm. Elimin altında mutlaka bir albümünün olması beni gittiğim her yerde kendi evimde hissettirdi.

52

Leonard Cohen’i canlı olarak ilk kez Berlin’de dinleme fırsatı buldum. O karanlık ve puslu Berlin akşamında konser salonuna akan ve Avrupa’nın her yanından gelen kalabalığın arasına karıştık. Koca salonda çoğu orta yaş üzeri hayranlarıyla hep birlikte  bir ayine katılan insanlar gibiydik. Cohen’in şarkılarını dinlerken neredeyse salondaki herkesin ağladığına, insanların birbirlerine sarıldıklarına şahit oldum. Sevgilim de omzumda usulca ağlıyordu ve ben neden diye sormamıştım. Konser bittiğinde uzun süre yerimizden kalkamamıştık.

Leonard Cohen’i daha sonra İstanbul ve New York’ta da dinleme şansım oldu. Her seferinde her sözcüğünü ezbere bildiğimiz şarkılarını ilk kez dinliyormuş gibi heyecanlandım.

Son albümüyle ilgili haberler sızmaya başlayınca bir mucizeye inanmaya başladım. Yeni bir turneye çıkar ümidine sarıldım. Marianne’a yazdığı veda mektubu aslında kendi vedası gibiydi. Yine de bizi yeni şarkılarından mahrum bırakmayacağına inanmak istedim.

50

“You want it darker” albümü yayınlandıktan sonra kendisiyle yapılan son görüşmelerden birinde artık gitmeye hazır olduğunu söylemişti. Oysa biz henüz veda etmeye hazır değildik.

53

 

Mahmut Boynudelik

Popülizmin büyüsü – Evren Balta

Evren Balta’nın yazısı www.gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

“Bu düzende hile var.” Trump’a hiç kimsenin beklemediği bir zaferi kazandıran ana slogan bu oldu. Trump’a göre seçimler, hukuk, anayasa, uluslararası düzen ve piyasalar sıradan Amerikalıları aldatmak üzerine kurulmuş bir gösteriden ibaretti. O bu gösterinin kurallarını iyi bilen, o kurallara göre oynayarak kazanmış bir liderdi. Eğer seçilirsem diyordu Trump, bu gösterinin kurallarını sizin lehinize değiştireceğim. Seçkinlerin elinizden aldığı başrolü size geri vereceğim.

Trump’ın kampanyasında cisimleşen sağ otoriter popülizm en temelinde bir duygu siyaseti. Farklı nedenlerle endişeli, sisteme öfkeli ya da kırgın sıradan insanları “yeniden güçlenme” vurgusu üzerinden harekete geçiren bir siyasal söylem. Popülizmin “yeniden güçlenme” “kaybedileni geri alma” söyleminin öznesi ise “millet, halk, Amerika” gibi son derece muğlak (ve inşa edilmiş) kolektifler. Bu kolektifler içerilerinde çok farklı çatışmaları, kimlikleri ve sınıfsal gerilimleri barındırıyorlar.  Ama bu gerilim ve çatışmalar duyguların seferber edilmesiyle görünmez kılınıyor.

Popülist partilere oy verenler fabrikalar kapanır, istihdam yok olur, sendikalar buharlaşır, siyahlar başkan olur, gay evlilikleri  yasallaşırken onlara sadece demokrasi ve oy hakkı vaat eden sistemle dalga geçiyorlar. Popülizm müesses nizama karşı çok farklı grupların çok farklı sebeplerle hissettiği hayal kırıklığı, öfke ve korkuyu örgütlüyor. Bu farklıkları görünmez kılmak için kamuoyu tartışmalarını sabote edip, anti-entelektüelizmi ön plana çıkarıyor, en karmaşık konularda en basit (ama yalan yanlış) bilgileri veriyor. Ana akımın temel değerlerini kendi sınırlarına çekip radikalleştiriyor. Pek çok sağ popülist parti (ve bu partilerin liderleri) sınırları belli siyasal bir programa sahip olmadıkları gibi, önemli konularda da tutarsızlıklar sergiliyorlar. Normal koşullarda siyasi partiler için sorun olabilecek bu tutarsızlık, popülizmin muğlak kolektifler yaratabilmesinin anahtarı olarak iş görüyor.

Tam da bu muğlaklık nedeniyle popülist siyasal partilerin “asıl” tabanı hep bir tartışma konusu. Kim bu yalan yanlış bilgiler ve tehlikelerle dolu bu değişim talebine oy veriyor? Zenginler mi yoksullar mı? Kadınlar mı erkekler mi? Nitekim bu partiler birbiri ile gerçek bir çıkar çatışması içinde olması beklenen çok farklı gruplardan tamamen farklı nedenlerle oy alıyor. Örneğin sanayi kapitalizminin ayrıcalıklı grubu olan beyaz erkekler popülist partilerin hem Avrupa’da hem de Amerika’da ana gövdesini oluşturuyor. Bu yüzyıla hem bir “erkek” ve “beyaz” olarak statülerini hem de bir işçi olarak gelirlerini kaybederek girdikleri için endişeli ve öfkeliler. Sanayisizleşme süreci ile  giderek boşalan, insansızlaşan kasabalarda yaşayanlar bu partilerin bir başka önemli destekçi grubu. Tıpkı güvencesiz işlerde çalışanlar, gelir eşitsizliğinden mağdur olanlar gibi.

Ama sağ popülizm sadece “kaybedenler” yüzünden güçlenmiyor. Pek çok verinin gösterdiği gibi en yoksulların yanında en fazla kazananlarda pek çok ülkede popülist  partilerin destekçisi olabiliyor. Kültürel çoğulculuğun, gay evliliklerinin, göçmenlerin, kürtajın, siyah (ve sonra da kadın) bir başkanın  toplumunun tüm değerlerini alt üst ettiğini düşünen her gelir grubundan muhafazakarlar da otoriter popülizmi “değerlerini” muhafaza etmek için destekliyor. Dolayısıyla popülizm hem ayakta kalma kaynaklarını kaybeden en alttakilerin korkusuna hem de ayrıcalıklarını kaybettiğini düşünen en üstekilerin öfkesine ve hayal kırıklığına hitap ediyor.

Sağ popülist partilerin dünyanın her yerinde en az oy aldıkları grup ise iyi eğitimli, büyük kentlerde yaşayan, dışa açık sektörlerde çalışan “hareketli” gruplar. Nitekim günümüz popülizmi en fazla “hareket”ten nefret ediyor. Popülist siyasal partiler “yüce” kolektiflerini ancak ve ancak bu hızı ve yoğunluğu olağanüstü düzeyde artan fikirlerin, insanların, kültürlerin “hareketine” kapatarak yeniden inşa edebileceklerini düşünüyorlar. Trump Meksikalılara, Avrupa Suriyeli göçmenlere, Türkiye fikirlere kapısını kapatıyor. Bunu küresel hareketliliğin yarattığı değişim karşısında bir savunma mekanizması olarak da tanımlayabiliriz. Değişimi durdurmak isteyen bir değişim talebi. “Kapanıyorum öyleyse varım” diyen ve kimi zaman insanlara, kimi zaman fikirlere sınırları kapatarak “yerli ve milli” olanı inşa etme çabası belki de.

Üstelik sağ popülizm neredeyse dünyanın pek çok ülkesinde karşısında gerçek bir siyasal alternatif olmadan yükseliyor. Anaakım siyasal partiler insanlar evlerini, işlerini, ayrıcalıklarını, hayatlarını kaybederken hiçbir değişim önermeden eski düzeni olduğu gibi koruma siyasetine sıkı sıkı sarılıyorlar. Tam da bu düzen savunuculuğu  popülist partilerin sadece kendilerinin değişimden yana olduğu savının kitleler nezdinde çok gerçek olarak algılanmasını sağlıyor. “Bari mevcut düzen bozulmasın” zihniyetiyle siyaset yapmak bütün dünyada kapanarak, dışlayarak, savaşarak, öldürerek “düzeni bozmak” isteyenlere güç kazandırıyor.

Sağ popülizm hınç, öfke ve korkunun bir araya geldiği ve bu duyguların “umut ilkesi” ile dönüştürülemediği bu karanlık dönemlerin siyaseti. Düzeni nasıl dönüştüreceğini izah etmeyen ve öfkeyi değil gelecek umudunu örgütleyemeyen her güç bu karanlık içinde kaybolmaya mahkum. Kısacası artık ehven-i şer siyasetin zamanı bitti. Popülizmin büyüsü onu bitirdi.

Evren Balta – gazeteduvarevren-balta

Benim adımlarım, senin bağışların şah kartallara kanat olsun! – Yaz Güvendi

38. İstanbul Maratonu Pazar 13 Kasım’da (yarın) gerçekleşecek. Maraton öncesi her sene olduğu gibi İyilik Peşinde Koş Platformu projelerine destek bekleyen sivil toplum kuruluşları için koşmak isteyen gönüllüleri bir araya getirdi. Ben de bu yıl şah kartalları koruma çalışmalarına destek vermek için Doğa Derneği adına koşacağım.

İyilik Peşinde Koş Platformu, Adım Adım’ın desteklediği sivil toplum kuruluşlarının projeleri için koşmak isteyen gönüllülerin kullanacağı bir yardımseverlik koşusu web platformu. Adım Adım’ın 8 yıl boyunca koşan 7.000 koşucusu ve 66.000 bağışçısı sayesinde biriktirdiği tecrübeleri sonucunda ortaya çıkmış.

45

İyilik Peşinde Koş ekibi: “Projeni seçerken, toplumda seni daha çok rahatsız eden, üzen ve hatta ortadan kaldırma gücün olsa ilk değiştirmek isteyeceğin sorunu düşün. Böylece antrenmanlarına bile daha güzel bir anlam ve motivasyon sağlamış olursun” diye öneriyordu.

Türkiye’de 80 milyon insan yaşarken üreyen sadece 100 şah kartal olduğunu duyduğumda projemi seçmem çok da zor olmadı: Hemen adımlarımı şah kartallar için, Doğa Derneği adına atmaya karar verdim.

Kampanya mektubumda kuşlarla olan bağımı, şah kartalların durumunu, bağışların ne için kullanılacağını yazdım. Aşağıda paylaşıyorum. 

Merhaba sevgili doğa dostu,

5. kez katılacağım Avrasya Maratonu’nda ilk kez adımlarım bir işe yarasın, bir canlının yaşamasını kolaylaştırsın istedim. 80 milyon insanın yaşadığı ülkemizde sadece 100 çift üreyen şah kartal kaldığını biliyor muydun? Ben bu sayının artmasını istiyorum ve bu yıl maratondaki her adımımı şah kartal yavrularının kanatlanması için atacağım.

42

Sana biraz kuşlarla olan bağımdan ve şah kartal projesinden bahsedeyim:

Ben etrafımdaki kuşları tam 2 yıl önce fark etmeye başladım. Meğerse kalabalık bir şehirde çevremdeki güzellikleri görmeden yaşıyormuşum. O gün bugündür kuşları gözlemliyorum. Yaşadığım kocaman şehirde beni her seferinde şaşırtıyor, ayaklarımı yerden kesiyor, özgür hissettiriyorlar.

Kuş gözlemi, doğanın her parçasına daha çok köklenmemi sağlıyor. Bu özel ve gizemli canlılar için bir şey yapıyor olmak ise beni çok heyecanlandırıyor.

Şah kartallar tehlikede

41

Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin (IUCN) tehdit altındaki türlerin bulunduğu Kırmızı Liste’sinde yer alan şah kartallarının nesli dünya ölçeğinde tehlikede. Türkiye’deki üreyen popülasyonunun ise yaklaşık 100 çift olduğu tahmin ediliyor. Her yıl Anadolu ve Trakya’da en az 100 noktada şah kartal yavruları doğuyor ama çok azı hayatta kalıyor.

Neden?

Şah kartalların ölüm sebeplerinin tamamı insan kaynaklı. Binlerce yıldır insanla tamamen barışık yaşayan, hatta kültürümüzün önemli bir parçası olan bu canlılar yanlış tarım ve enerji politikaları nedeniyle yok oluyor. Tek tip istilacı tarım, orman bozkır geçişinde yaşayabilen bu canlılar için yuva kurabilecekleri ağaç bırakmamış. Üreyebilecek bir ağaç bulanlar ise ya yuvalarını kaybediyor (yuva yaptığı ağaç kesiliyor, yuva fırtınada yıkılıyor), ya da elektriğe çarpılıyor.

Yaptığın bağışla ne yapılacak?

43

Bu kartalların tek koruyucusu yörede kartallarla birlikte yaşayan çobanlar ve çiftçiler. Toplanan bağışlarla onlarla birlikte hareket edilecek ve üreme bölgelerinde belirlenen uygun ağaçlara kartal yuvaları yerleştirecek, yıkılma tehlikesi olan yuvalar desteklenecek, kesilme tehlikesi olan yuva ağaçları korunacak ve elektrik çarpılması gibi diğer tehditler için önlemler alınacak.

Sen de yavru şah kartalların kanatlanmasını istemez misin? Hadi gel, benim adımlarım, senin bağışların onlara kanat olsun.

Kampanya sayfam: https://ipk.adimadim.org/kampanya/CC12048

Kuşlarla,

44-yaz-guvendi

 

Yaz Güvendi

Kimya hocamın şerefine elma sirkesi

Bugünlerde bakterileri anmadan geçirdiğimiz günümüz yok gibi. Evin muhtelif yerlerinde kümelenmiş envaiçeşit cam kavanozun içindeki suyun akıbeti neden bu anmalara.

Bayramiç’in meyve bahçeleri ve üzüm bağları ile çevrili bir köyüne yerleştiğimizde ilk iş elma sirkesi kurmak oldu. 5 kavanozla başladığımız süreçte 31 kavanoza ulaşmış durumdayız ki elimizdeki elmaları eritebilmiş değiliz. Daha önce bu süreci deneyimlemiş,  geldiğimizde tanıştığımız arkadaşlarımızın tavsiyeleri ve internet aramaları sonucu öğrendiklerimizle başlattığımız süreçte her şey yolunda gidiyor; koku şahane, sinekler heyecanlı, sirke anası oluşuyor.  Ancak bir noktada tıkandığımızda ezbere gidilmemesi gerektiğini, işin içine gözlemin de muhakkak eklenmesi gerektiğini farkettik. Çünkü tıkandığımız noktaya tarifler(*) net olarak cevap veremiyordu. Gözlemin yanı sıra internet aramalarımız “elma sirkesi nasıl yapılır”dan “sirke oluşum süreci”ne dönüştü ve kendimizi organik kimya sularında lise anılarımızla yüzerken bulduk. Lise kimya hocam Nurten hanımı andığım bugünlerde “bu bilgiler ne işimizi yarayacak yea” derken bulduğum liseli halime terlik fırlatmak istiyorum onca geçmiş yıl mesafesinden, çarpmanın etkisi ile kendine gelsin diye.

elma-sirkesi-2

Efendim neyse olan oldu. Geçmişten çıkıp mevzuya dönelim. Gelelim tıkandığımız noktaya ve elma sirkesi yapımı sürecine.

Muzaffer abinin (köyden arkadaşımız) bahçesinden topladığımız elmaları kasalarla toplayıp verandaya getirdiğimizde temel sorulara cevap vermiştik. Mesela neyin içinde yapacağız sorusu epey bir akşam gitti geldi aramızda. Ölçeğimiz büyük olsa da cam kavanozda yapmak seçimimiz oldu. Hangi sirke yapma yöntemi seçilecek; dilimleyip suya atma mı elma suyuyla mı? Elma suyu ile yapmayı seneye erteleyip bu sene dilimleyerek yapma yöntemini seçtik. Şimdi başlamak için önümüzde bir engel kalmamıştı. Elma var, kavanoz var, su var, yapmak için enerji ve niyet var, Muzaffer abi var. En önemlisi Muzaffer abi onu ikna ettin mi doğru yoldasın demektir.

Muzaffer abi elmalara her hangi bir ilaç atmadığını söylediğinde sirke fikri çıkmıştı ortaya ama yine ne olur ne olmaz diye elmaları sirkeli su ile yıkadık. Elmaların kabuklarını soymadan dörde bölüp çekirdek yataklarını çıkardık. Elmaları yıkadığımız için bir müddet yani hafif kahverengileşene kadar beklettik(faydalı bakteri oluşumu için). Sonra kavanozun yarısına kadar bu dilimleri doldurup üzerine su koyduk; kavanozun boğumuna kadar. Kavanozun ağzına iki kat tülbent koyup lastikle tutturduk; sinek girmesin diye. Ev yapımı sirke ekledik; maya niyetine. Buraya kadar yapılanlar, tariflerin hepsinde 3 aşağı 5 yukarı aynı. 3 gün sonra köpükler artıyor, 1 hafta sonra sinekler geliyor,  elmalar koyulaşıyor, elma kokusu renk renk değişiyor, köpükler azalıyor, elmalar dibe iniyor, beyaz bir tabaka oluşuyor(sirke anası), koku değişiyor, tat keyifli bir elma şarabından sirkeye dönüşüyor. Artık damak tadı ile keskinliğine karar verip fermantasyonu durdurmaya karar verene kadar bekleyeceğiz. Elmaları süzüp şişeleyeceğiz.

photo_2016-11-12_12-01-15
Soldan sağa 1 günlük, 3 haftalık, 1 aylık

Şimdi kavanoza biraz daha yakından bakalım ve hikayenin özünü anlamaya çalışalım. Sirke oluşumu iki aşamalı bir fermantasyon sürecidir. İlk aşamada mayalar oksijensiz solunumla meyvedeki şekerin oksijenini kullanır ve şekeri parçalar. Açığa karbondioksit ve alkol(etil alkol) çıkar. Yani hava çıkışı olduğu sürece kavanozu kapalı tutabiliriz.

Organik kimyacası;

C6H12O6  (Şeker)  →  2C2H5OH (Etil alkol)  +   2CO2

Gaz çıkışının durması ve elmaların büyük çoğunluğunun dibe çökmesiyle ilk aşamanın tamamlandığını anlıyoruz(2-3 hafta sonra). Alkol oranı yükseldikçe mayalar yaşayamıyor ve fırsat bu fırsat diyen asetik asit bakterileri sahneye çıkıyor. Bu bakteriler de alkolü asetik asite yani sirkeye dönüştürüyor. Asetik asit bakterileri oksijenli solunum yapıyor o nedenle hava alacak şekilde tülbentle kapatıyoruz.

Organik kimyacası;

C2H5OH (Etil alkol)+ O2 → CH3COOH(asetik asit) + H2O(su)

Bu noktadan sonra tadına bakarak fermantasyonun durdurulması gerekiyor(3-4 hafta sonra). Yoksa başlangıç noktasına yani suya geri dönülebilir.

Organik kimyacası;

CH3COOH(asetik asit) + O2 → H2O (su)+ CO2

Yaa, işte bunlar hep kimya. Tıkandığımız nokta elmaları ne zaman süzeceğimizdi. Şimdi doğru noktayı bulmak için tadını kontrol ediyoruz.

Endüstrinin tabii ki böyle haftalar süren bir beklemeye tahammülü yok, 1-2 günde süreci hızlandırarak işin içinden çıkıyor ve finalde önümüze cansız bir sıvı çıkıyor.

Sirke malumunuz yemeklerde; salatalarda; turşu yapımında; gıda, ev temizliğinde(evde yapılana kıyamayız tabii); saç bakımında, sabahları aç karnına 1 bardak suya 1 kapak koyarak kullanılabilir. Şimdi sessizce raflardan satın aldığınız sirkeyi bir kenara bırakın ve canlı, yaşayan bir sirke yapımı için kolları sıvayın. Kimya hocanızın şerefine içeceğiniz sirkeniz olsun.

* Gördüğüm en ciddi ve net tarif burada. Buradan MeyveliTepe’ye sevgiler.

(Yeşil Gazete)

‘Solucanlar hakkında herşeyi öğrenmek istiyorum, gelebilir miyim?’ – Başak Şekercioğlu Güver

‘Solucanlar hakkında birkaç şey öğrendim, gidebilir miyim?’ – Başak Şekercioğlu Güver

Solucanlarla başbaşa

***

Alper ilk bana “yazar mısın?” dediğinde “Abi ne yazması, ben yazmaktan ne anlarım?” demiştim ama şimdi karşınızdayım. Ben kim miyim?

34

2014 yılında Birgün Gazetesi’ndeki kısa bir paragraf ile başladı benim yolculuğum, Permakültür konuşulacaktı İstanbul’da. Ben de çıktım yola İzmir’den, peşimden kocamı da sürükleyerek ve peşi sıra geldi eğitimler: Marmariç’te Permakültür Tasarım Eğitimi, Anadolu Meraları’nda Bütüncül Yönetim Eğitimi, Şaduman Karaca’dan Aromatik ve Tıbbi Bitki Yetiştiriciliği. Biraz çiftlik gezeyim, biraz kalıp çalışayım. Teknik Ressamım, Eko Mimariye de ilgi duyuyorum, Roket Soba (Kızıltepe), Sezgisel ve Doğal Yapılar Atölyesi (Yeniköy) derken kaldım mı işsiz. Zaten çokta çalışmak istemiyordum, bu kadar toprak ile alakalı iken bir yerde çalışmak ne kadar da manasızdı. Bir yandan da hayatın gerçekleri vardı “Biz ne yiyeceğiz?”, onu geçtim, “Kiramızı nasıl ödeyeceğiz?”

Permakültür Eğitimi. Musfata Fatih Bakır ile
Permakültür Eğitimi. Musfata Fatih Bakır ile
Anadolu Meraları’nda Bütüncül Yönetim Eğitimi. Durukan Dudu ile
Anadolu Meraları’nda Bütüncül Yönetim Eğitimi. Durukan Dudu ile
Yeniköy'de Sezgisel ve Doğal Yapılar Atölyesi
Yeniköy’de Sezgisel ve Doğal Yapılar Atölyesi

Biraz birikmiş paramız vardı, ama ne yuvamız olmasını istediğimiz toprağı almaya yetiyordu ne de hayallerimizdeki yeri bulabiliyorduk. Seni çok iyi anladığını iddaa eden emlakçı muhabbetleri, döne döne çıkarken kustuğun köy yolları, İstanbullu yazılı yazar kasa gözüyle bakan amcalar insanın keyfi kaçırmıyor değil ama hala umudumu yitirmedim, bizim yuvamız olmayı sabırla bekleyen bir yer var.

Baktım para kazanmam lazım ama bir elimde topraktan çıksın istemiyorum. Bahçemden meyveve sebzelerimi toplamak, fazlasını satmak kimseye muhtaç olmamak istiyorum. Neyse ki böyle saftirik hayaller kurarken beni gerçekci düşünmeye davet eden bir kocam var. Konuştuğumuz çiftçiler ve şehirden köye göç eden sonradan olma çiftçiler de aynı şeyi söylüyorlardı, ikna olmuştum. Eeee nasıl para kazanacaktım?

Rüyalarımda sürekli kocaman bahçemde hayvanlarımla birlikte gezdiğimi görüyordum. Artık gerçek olsun istiyordum bu rüya. Bu arada kapımın önünde bir şeyler yetiştiriyor, evde ve dışarıda olmak üzere çeşitli kompost denemeleri yapıyordum. Birden “Neden solucan olmasın ki?” dedim. Biraz araştırma yaptım. İlk aşamada bir yer satın almak zorunda değildim, devasa kapalı bir alana ya da büyük ve pahalı makinalara da ihtiyacım yoktu. Küçük bir alanda çok fazla gübre ve çay üretebilir, hatta şansım iyi giderse satıp para bile kazanabilirdim.

İkna olmuş hatta ikna etmiştim. Şimdi işe koyulma zamanı idi, günlerce internette araştırma yaptım, videolar seyrettim, bu işi yapanlara mail attım cevap alamadım. Kafa karışıklığından başka bir işe yaramadı, mevzu sadece nasıl yetiştireceğin değil ki. Bunun yasal prosedürü nedir, bir sertifika almak gerekli midir, hangi sistemi kullanmak daha etkili ve verimlidir gibi zilyon tane soruya cevap bulmak mevzu.

Bir de Mehmet’e (Mehmet Gürmen) bir danışalım dedik, belki bir bildiği vardır. İyi ki de aramışız Kompost Ana lakaplı Huriye Kara isminde bir araştırmacıdan bahsetti ve iletişim numarasını paylaştı.

Bir gün bekledim aramak için, ne denir ki? İnsan bir telefon görüşmesinde kendini, niyetini, yapmak istediklerini nazıl izah edebilir ki? Bir de karşı taraftan bakalım düşünsenize hiç tanımadığınız biri bir şekilde bulmuş numaranızı, arıyor sizi ve “Ben solucanlar hakkında herşeyi öğrenmek istiyorum, gelebilir miyim?” diyor? Ne cüret!

O gün Huriye Hoca ile telefonda 40 dakikadan fazla konuştuk. İnsan sarrafı derler ya, bütün saçmalamalarıma hatta cümle kuramamış olmama rağmen beni anladı. Tek derdimin para kazanmak olmadığını, bu işin hakkını vermek istediğimi, doğru ve güzel işler yapmak istediğimi, ellerimi toprağa sokup hiç çıkarmamak istediğimi sezdi. “Önce dersine çalış ondan sonra konuşuruz” dedi ve bana 2013 yılında Tema Vakfı Ulusal Vermikültür Çalıştayının Bildiri Kitabını pdf formatında gönderdi. 2 kere hatta 3 kere okudum ve notlar aldım. Meğer ne kadar çok şey varmış bilmediğimiz ve doğru bildiğimiz yanlış varmış. Artık hazırdım, gidebilirdim ve 10 gün sonra tekrar konuştuk.

Adana’ya uçtum, uzun bir karayolu ile de Mersine. Neyse ki Alper beni Mersin’de karşıladı, yedirdi içirdi ama Yeşil Gazete’ye yazı sözünü de aldı ve Huriye Hoca’ya teslim etti.

Kompostana Huriye Hoca (Kara) ile Çeşmeli, Mersin'de
Kompostana Huriye Hoca (Kara) ile Çeşmeli, Mersin’de

Bu arada Huriye Hoca’nın kardeşi Mehmet Amca’dan da bahsetmeden olmaz. Sanki şehir dışına okumaya gitmiş kızları, eve gelmiş de uzun bir süre görüşemenin hasretini gideriyormuşuz gibi. Bu iki koca gönüllü insan beni kendi kızlarından ayırt etmiyorlar, aynı evimde gibiyim.

Huriye Kara’nın yanında yeni doğmuş bebek gibisinizdir, o kadar çok öğrenecek şey var ki gözlerinizi bir an olsun ayıramaz, can kulağıyla dinlersiniz. Not bile alamıyorum sadece dinliyorum.

33

Sadece solucanlar da değil, geldiğimden beri yağlık zeytin topladım, nar yedim, çeşit çeşit portakal ve mandalina yedim (daha tür isimlerini aklımda tutamıyorum) ve benim için önemlisi yediğim önümde yemediğim arkamda avokadolar.

Sahada çalışmak kolay değil tüm bu türlerin tadına bakmak lazım arasındaki farkları anlayabilmek için. Hayatımda en büyük ve görkemli avokado ağacını da burada gördüm.

En büyük avakado ağacı
En büyük avakado ağacı

Geleli sadece bir kaç gün oldu, daha yeni başladım önümde bir kırmızı solucan deryası var.

29-basak-sekercioglu-guver

 

 

Başak Şekercioğlu Güver

Şimdi ben kalkıp COP22’ye gidiyorum, e gideyim o zaman – Elif Cansu İlhan

12 Kasım’dan sonra, Yeşil Gazete’nin yeni çaylağı olarak, COP22 Taraflar Konferansı’nda sokaktaki “taraflar”ı izlemek ve anlatmaya çalışmak için Marakeş’te olacağım…

Taraflar Konferansı başlayalı bir hafta oldu. Konferanstan bir hafta önce,  “Acaba bu yılki People’s Climate March (Halkarın İklim Yürüyüşü) nasıl geçecek? Orada olup anlatanlar olur mu?” diye düşünürken,  Sivil Düşün aklıma geldi, bir miktar gaza geirildikten sonra, çok az vakit kaldı olmaz ama bir deniyeyim diyerek destek talep ettim. Pazar günü yaptığım başvuru için pazartesi dönüş yapıp çarşamba onay verdiler.

O kısımın nasıl geliştiğini Alper benden çok daha güzel bir şekilde şurada anlattı.

37

COP22, iklim için bir dönüm noktası olacağı düşünülen ya da olması umulan Paris Anlaşmasının nasıl uygulanacağını belirlemeyi ve işlemesini garanti etmeyi amaçlıyor. Paris Anlaşmasında küresel sıcaklık artış ortalamasının 2 dereceyi geçmemesi, mümkünse bilim insanlarının sınır olarak belirlediği 1.5 derece sınırında kalması hedeflenmişti ama konferansa katılan ülkelerin verdiği INDC (ulusal katkı niyet beyanı)’ler tam olarak uygulansa bile ortalama artışın 2.9 ile 3.4 derece arasında olacağı hesaplanıyor. Marakeş’te bütün ülkelerin katılacağı konferansta sivil toplum kuruluşları baskıyı arttırarak niyet beyanlarında iyileşme sağlamayı hedefliyor.

COP22’de ülke temsilcilerinin katıldığı “mavi alan” ve sivil toplum örgütlerinin katıldığı “yeşil alan” kısımlarında ne olduğunu benden çok daha yetkin insanlar yıllardır olduğu gibi anlatıp yorumlayacak. Ben de bütün tecrübesizliğim ve hevesimle dünyadan yana taraf olan aktivist ve örgütlerin sokakta ne dediğini anlatmaya çalışacağım.

36

Neyse ki ilk COP deneyimime, sıradan bir aktivist değil, ilk günün “Günün Fosili” ödülünü bileğinin hakkıyla almış bir ülkenin vatandaşı olarak gidiyorum. Geçen yıl bir ikincilik ödülümüz vardı ama bu yıl Türkiye, sera gazı emisyonunu azaltmayı değil arttırmayı hedefleyen INDC’sini, konferans gerçekleştiği sırada yapılan toplu kömürlü termik santral açılışını ve imzacı olsa da Paris Anlaşması’nı onaylamamış olmasını umursamadan ilk gün ekonomik destek talep ederek hiç şüpheye yer bırakmadan günün birinciliğini aldı.

Büyük ödülü almış olsak da, South Park ve Simpsonlar’ın bile uyarılarını ciddiye almayarak, iklim değişikliğine inanmadığını belirten Trump’ı başkan seçen Amerikalıar da, Marakeş’te Türkiyeliler kadar popüler olacak gibi görünüyor. Trump seçim konuşmalarında, seçilirse Paris Anlaşmasından vazgeçeçeğini söylemişti ama anlaşma imzalandıktan sonra (3 +1) dört yıl çekilmeme zorunluluğu var, üstelik bu, iklim postasından gördüğüm kadarı ile oradaki diğer ülkeleri ve stk temsilcileri bu durumun Paris Anlaşması’nın başlattığı dönüşümü ve müzakereleri etkilemeyeceğini söylüyor.

35

O sırada benim de ilk heyecanım, bu yıl 13’ünde yapılacak olan İklim Yürüyüşünü izlemek olacak. Geçen yılki yürüyüşe Fransa’daki OHAL yüzünden çok ciddi polis müdahalesi olmuştu ama bu yıl daha renkli olacak gibi duruyor. Bir gün buralarda bir arada yaşamayı başarırsak yaşayabileceğimiz bir dünya hala var olsun umuduyla sonuna kadar yürüyüşe katılıp slogan atmak istesem de, sorumluluk sahibi bir yetişkin gibi bir süre sonra fotoğraf çekmeye ağırlık vereceğim.

Şimdi ben kalkıp gidiyorum, Sivil düşün durur mu onlar da uçak biletlerini alıyorlar.

Marakeş’te görüşmek üzere…

38-elif-cansu-ilhan

 

 

Elif Cansu İlhan

350.org COP22’nin ilk haftasını özetledi: Marakeş’te neler oluyor?

22. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP22), Fas’ın Marakeş kentinde devam ediyor. 8 – 18 Kasım arasında gerçekleşecek iklim zirvesinde 5. güne ulaştık. COP22’nin ilk günü akşamında İklim Eylem Ağı (CAN) tarafından tüm zirvelerde günlük olarak belirlenen ve iklim değişikliği çalışmalarına en çok sekte vuran ülke ya da kuruluşa verilen Günün Fosili ödülünü de Türkiye kimseye bırakmadı.

350.org, COP22 Marakeş İklim Zirvesi’nin ilk haftasıda olanları derleyen bir bilgi notu yayınladı. ABD Seçimleri sonucunda Paris İklim Anlaşması’nı tanımatacağını seçim kampanyası boyunca deklare eden Donald Trump’ın başkan olmasının COP22’ye etkilerinin de ele alındığı “Marakeş’te Neler oluyor?” bilgi notunu aynen paylaşıyoruz.

Marakeş’te Neler Oluyor?

33

Marakeş İklim Zirvesi 5. gününde hızla devam ediyor. Müzakerelerin ilk haftasının sonuna geliyoruz. Özellikle Paris Anlaşması’nın 4 Kasım’da yürürlüğe girmesiyle zirvenin önemi daha da arttı. Keza Paris İklim Anlaşması bir çerçeve anlaşma ve birçok detay üzerinde müzakere edilmesi gerekiyor.

Harekete Geçme Zamanı:

Paris Anlaşması taslağının hazırlanması esnasında, anlaşmanın yürürlüğe girmesinin (Entry in Force – EIF) birkaç yıl alacağı var sayılmıştı. Bu sebeple pek çok karar ve yükümlülük EIF ile aynı zamanda gerçekleştirilmek için sıraya kondu.

Ancak Anlaşma beklenmeyen bir hızla 4 Kasım’da yürürlüğe girdi. Böylece, aslında daha uzun vadede atılması planlanan adımlar öne çekilmiş oldu. Marakeş müzakerelerinin önemi arttı; iklim değişikliği konusunda daha erken harekete geçme fırsatı doğdu.

Bitmemiş İşler:

Anlaşma çerçevesinde ortak bir iklim eylemi için bir kural kitabına ihtiyacımız var. Çünkü  farklı tipte azaltım, finans ve uyum taahhütleri veren yeni aktörlerle birlikte, detayları ortaya koymak ve bir düzen yaratmak için daha iyi ve daha tutarlı sistemlere ihtiyacımız var. Kural kitabının ne zamana bitirileceği üzerine ise bir taahhüt bulunmuyor. Paris İklim Zirvesi’nde, kural kitabı konusunun yine aynı öngörüyle, daha uzun vadede ortaya konması planlanıyordu.

Anlaşma’nın yürürlüğe girmesi ile kural kitabının ne zaman yazılacağı konusunda da bir an önce uzlaşılması gerekliliği doğdu. Anlaşma’da, kurallara son hallerinin verilmesi için birçok zaman çerçevesi, “anlaşma yürürlüğe girdikten sonra yapılacak ilk iklim zirvesinde” olarak planlandı. Yani Anlaşma’nın Marakeş İklim Zirvesi başlamadan hemen evvel yürürlüğe girmesi tesadüf değil. Marakeş’te kurallara dair zamanlamaların ortaya konulması gerekiyor.

ABD Seçimi Zirve’yi Nasıl Etkiledi?

32

Donald Trump’un ABD seçimini kazanması, Marakeş’te gündemin birinci maddesi oldu. Donald Trump seçim kampanyası sırasında ısrarla iklim değişikliğini inkar eden söylemlerde bulunmuştu. Ancak, korkulan olmadı, iklim müzakereleri son hızıyla devam ediyor. Trump’un seçilmesine rağmen hem ülke temsilcileri hem de sivil toplum kuruluşları müzakerelerin etkilenmeyeceğine dair açıklamalarda bulundu.

“Amerika’nın yeni seçilmiş başkanı Donald Trump geçtiğimiz yıl sürekli olarak iklim değişikliği ile ilgili çok sayıda yaygara çıkaran birisi oldu, ama artık seçim kampanyası sona erdi ve lider olmanın gereklilikleri ortaya çıktı. Umuyorum ki iklim değişikliğinin hem kendi halkına ve ülkesine, hem de benim ülkemin de aralarında olduğu ABD ile aynı denizleri paylaşan diğer bütün ülkelere karşı oldukça önemli bir tehdit olacağını anlayacaktır. Paris Anlaşması çok hızlı bir şekilde yürürlüğe girdi çünkü iklim değişikliğine karşı harekete geçmenin bütün ülkeler için çok önemli ulusal düzeyde faydaları var. Bu gerçek ABD seçimi yüzünden değişecek değil. Marshall Adaları için ise, iklim değişikliği ile güçlü mücadele hayatta kalabilmek ve gelişebilmek anlamına geliyor. Sayın Trump’un hem kendi halkına karşı hem de dünyadaki diğer insanlara karşı sorumluluğunu sahiplenmesini ve onlara düşük karbonlu ekonomilerin daha çok ve iyi işler, daha güçlü bir ekonomi ve daha iyi bir sağlık sunan fırsatlarını göstermesini dört gözle bekliyorum”. (Hillary Heine, Marshall Adaları Cumhuriyeti Başkanı).

Sivil toplumdan gelen yorumlar ise, iklim değişikliğinin tek bir ülkenin tekeline bırakılamayacak kadar önemli olduğu ve ABD’nin kim yönetirse yönetsin kendi çıkarları için küresel dönüşümün parçası olacağı şeklindeydi:

“Yeni seçilmiş başkan Trump’un iklim değişikliği ile mücadeleyi daha da kolaylaştırma ve yatırımcılara gücünü yenilenebilir enerjiden alan dönüşümü devam ettirmeleri için önemli bir sinyal verme fırsatı var. Çin, Hindistan ve diğer ekonomik rakipleri dünyanın küresel temiz enerji süper güçleri olmak için yarışırken ABD geride kalmayı istemez.”  (Tina Johnson, ABD İklim Eylem Ağı, Politika Koordinatörü)

Trump’un seçilmesi sonrası müzakerelerdeki gelişmeler de devlet temsilcileri ve sivil toplumu destekler nitelikteydi. İklim değişikliği politikaları konusunda kötü şöhreti ile ünlü Avustralya, Trump’un seçilmesinden hemen sonraki gün Paris İklim Anlaşması’nı onayladığını açıkladı. 1 sene önce, Paris İklim Zirvesi sırasında, Germanwatch tarafından yapılan araştırma; Avustralya’nın en kötü iklim politikası olan üç ülkeden biri olduğunu gösteriyordu.

Buzdolabındaki Türkiye

Avustralya’nın da Paris Anlaşması’nı imzalaması ile Anlaşma’yı onaylayan ülke sayısı 105’e çıktı. Şu anda küresel emisyonların yüzde 75’i, anlaşmayı onaylayan ülkeler tarafından salınıyor.

İklim değişikliği konusunda diğer kötü şöhretli ülkelerden biri olan Japonya da 8 Kasım 2016’da anlaşmayı onaylamıştı. Böylece, dünyanın en büyük 20 ekonomisinin temsil edildiği G20 ülkelerinden sadece Türkiye, İtalya, İngiltere ve Rusya henüz anlaşmayı onaylamadı. Fakat İtalya ve İngiltere, Avrupa Birliği (AB) üyesi. AB, anlaşmayı 4 Ekim’de onayladı; böylelikle İtalya ile İngiltere de anlaşmanın yükümlüğü altına girdi. Türkiye, G20 ülkeleri içinde anlaşmanın parçası olmayan iki ülkeden biri olarak kaldı.

Paris Anlaşması süreci ve iklim müzakereleri hız kaybetmeden ilerliyor, her gün anlaşmayı onaylayan ve sürecin parçası olan ülke sayısı artıyor. Türkiye “özel koşulları” ile müzakerelerde yine “değerli yalnızlık” durumunda kalabilir.

Türkiye’nin hafta başında gündeme “finansa erişim” tartışmasının eklenmesi önerisi ise şu anda buzdolabında; ülkeler küresel meselelere odaklanıyor.”

 

(350.org. Yeşil Gazete)

Trump’ın galibiyetini açıklamaya çalışmak

160302005451-trump-and-hillary-exlarge-169Türkiye için 9 Kasım sabahına gelinceye kadar, 2016 Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık Seçimleri’ni Hillary Clinton’ın kazanacağından çoğu kişinin kuşkusu yoktu. Hem anketlerin seyri, hem diğer rakibin Donald Trump olması, hem de Demokratik Parti’nin oylarını bölüp, Cumhuriyetçi adayı öne çıkartabilecek bir üçüncü adayın olmaması gibi sebepler olası kuşkuları ortadan kaldırıyordu. Kimi yorumculara göre Clinton’un seçimi tarihi bir farkla kazanma ihtimali ile, Donald Trump’ın seçimi kıl payı kazanma ihtimali aynı oranda olasıydı. Yani tahminlerin merkezi Clinton’dan yana kaymıştı. Fakat ABD 8 Kasım’a uyurken, Türkiye 9 Kasım’a uyanırken ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump oluverdi. Trump’ın gerekli delege sayısına ulaşmasından sonra toplam oyda Clinton rakibini geçmiş olsa da tüm temsili demokrasilerde olduğu gibi bu sonuç da bir “enteresanlık” olarak kaldı sadece.

Peki bu nasıl oldu? Trump açısından gelen bu zaferi açıklamaya çalışırsak neler söyleyebiliriz? Benim elimde üzerinde durmaya değer gördüğüm üç neden var.

Öncelikde Demokratik Parti’nin Obama’dan bu yana gelen fikri bir güçlü tarafı var. Bazen Türkiye’de ABD’nin Başkanı seçilen kişinin Ortadoğu’dan sorumlu bakan olarak seçildiği düşüncesi hakim olsa da, Obama’nın ABD Sağlık Sistemi’nde ya da buna benzer sıradan bir Amerikalı’nın hayatını ilgilendiren konularda önemli adımlar attığını biliyoruz. Zaten Obama’nın halen büyük bir destek görmesi de bunun işareti. Kısaca seçime Demokratlar, Cumhuriyetçilere nazaran daha güçlü girdiler. Fakat, burada liderlik konusu önemli bir etken ve üzerinde de durulmalı. Trump ile ilgili söylenmedik söz kalmadı. Kendi partisinden gelen eleştiriler bile hakaret düzeyine ulaştı fakat bu Trump’ı bir kesim için bir nefret öznesi yaparken; diğer kesim için ise bir lider konumuna soktu. Bununla birlikte liderlikle ilgili sonucu değiştiren kısmın ben Demokratlarda olduğunu düşünüyorum. Fikren güçlü olmasına rağmen, rüzgar kendisinden esmesine rağmen lider çıkartamayan yapılar, tüm bu güçlü özelliklerine ile birlikte kaybediyorlar. Üstüne üstlük fikren güçlü partiler, kendi iç mücadeleleri ile ortaya doğru kişiyi çıkartamadıklarında bu sürecin getirisi olarak da güç kaybediyorlar. Güçlü partinin içinden çeşitli aşamalardan geçerek aday olan Clinton, güçsüz ve dalga geçilen bir kişiye kaybedebiliyor. Bu durum sadece ABD için de geçerli değil. İç çekişmeleri zaferle atlatan ve burada dahil olduğu araca liderlik etme hakkını kazananlar, aynı kıvraklığı topluma liderlik etmeye gelince yapamıyorlar. Yani bürokratik liderliği ele geçirenler, karizmatik liderlik yarışlarını kaybedebiliyorlar.

Bir başka neden olarak değişim isteğinin üzerinde durulabilir. Obama 8 sene önce bir değişim talebinin üzerine gelmişti ve “Yes We Can / Yapabiliriz” diyerek ortaya çıkmıştı. İkonik afiş tasarımı bile hala akıllardadır. Yukarıda değinmeye çalıştığım gibi yapabildiği kadar da yaptı. Bu sene Trump da aynı güdüyle ortaya çıktı. “Make America Great Again / Amerika’yı Tekrar Muhteşem Yap” sloganı da bir değişime işaret ediyor. Obama’nın bilinmezliğe yönelik değişimi temsil eden sol sloganına karşı, Trump’ın geçmişe vurgu yapan sağ sloganı. Ne olursa olsun, değişim burada altı çizilecek kelime. Peki tüm bunlara karşın Clinton neyi temsil ediyordu? 40 yıllık bir politik kariyeri, 8 yıl Beyaz Saray’da oturmuş bir soyadını, bakanlığı, FBI desteğini vs. Değişim? Umut (ki bu da Obama’nın sloganlarından bir tanesiydi) ? Vizyon? Bunların yerine bir statükonun devam etmesi önerisi vardı. Bu öneri kaybetti. Bernie Sanders’ın ortaya koyduğu değişim heyecanının yanına bile yaklaşamadı Clinton. Bu yüzden de yanlış bir adaydı.

Son neden açıklaması  ve kabul etmesi en sıkıntılı olanı. O da çoğunluk politikası. Amerikan siyasetini açıklamaya çalışırken üçüncü cümlede söylemezseniz cahil görülebileceğiniz bir kavram var: WASP. Yani, Beyaz, Anglo Sakson ve Protestan. ABD’li bir makbul vatandaşın bu özellikleri taşıması gerektiği söylenir. Bu eleştirilerek söze başlanır. Fakat burada atlanan bir nokta var ki bu seçimlerde de bu ortaya çıktı. Bu bir olgu. Böyle bir grup var ve bu insanlar çoğunluk. Bunun Türkiye, Fransa, Almanya ya da Malezya karşılığı da vardır ve onlar da çoğunluklar. Siz eğer siyaseti sadece azınlıklara yönelik yaparsanız ve sonunda temel kuralı “Çoğunluk olan kazanır” yazan bir yarışa girerseniz kaybedersiniz. Ki öyle bir durum ki bu, bir kişi size göre ya da nesnel verilere göre azınlık olabilir ama kendisini azınlıkta hissetmeyebilir ve azınlık politikanıza da yanıt vermeyebilir. Azınlığı gözeten, çoğunlukla olan ilişkisini de sadece “vicdan” üzerinden kuran siyasi girişimler kaybetmekteler. Trump’ın ABD’nin çoğunluğuna kendisini bu kadar rahat anlatması ve seçildikten sonra çeşitli sosyal, politik ve etnik azınlıkların bu duruma tepki göstermelerinin altında da bu yatıyor. Burada önemli olan azınlığı gözeten ama çoğunlukla vicdan dışında bir bağ da kurabilen, onları da gözeten politikalar ortaya koyabilmekte. Clinton bunu da yapamadı.

Sonuç olarak, bir şaka gerçek oldu ve ABD’nin başına Trump geçti. Enis Batur’un New York’u anlatan kitabının başlığı ile söylersek: “Amerika büyük bir şaka, sevgili Frank, ama ona ne kadar gülebiliriz?” Belki de gelecekle ilgili çıkartılacak dersler vardır bu şakanın içerisinde.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

https://twitter.com/Urbarli