Ana Sayfa Blog Sayfa 2740

İklim değişikliği Japonya’da etkili oldu: Son 25 yılın en şiddetli tayfunu Jebi 10 kişinin ölümüne yol açtı

İklim değişikliği yıkıcı etkisini Japonya’da gösterdi. Jebi Tayfunu Hyogo bölgesinin Kobe kenti ile Shikoku adasının Tokushima bölgesini vurdu. Japon hükümeti tayfunda 10 kişinin yaşamını yitirdiğini, 300 kişinin de yaralandığını açıkladı.

Tayfun nedeniyle 2 milyon insan için tahliye emri verildi. Bir milyondan fazla eve elektrik verilemediği belirtildi. Japonya’da son 25 yılda görülen en şiddetli tayfun nedeniyle çok sayıda ev ve işyeri hasar gördü. Osaka körfezi açıklarında bulunan Kansai havaalanının pisti ve terminal binasının zemin katı su altında kaldı.

Yüzlerce uçuş ve tren seferleri iptal edildi. Mahsur kalan 3 binden fazla yolcu botlar ve otobüslerle dışarı çıkarıldı. Meteoroloji uzmanları tayfunun bu sabah itibariyle etkisini azalttığını bildirdi.

Saatteki hızı 216 kilometreye ulaşan Jebi tayfunu Temmuz ayında 200’ün üzerinde kişinin yaşamını yitirdiği aşırı yağış, sel ve toprak kaymalarının ardından geldi.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

 

(The Guardian, NTV)

Danıştay’dan İzmir – İstanbul otoyolu kararı: Çevreyi tahrip etmiş olsa da sosyal hayata katkı yapıyor

İzmir Barosu’nun çevre sorunları yaratacağı gerekçesiyle İzmir-İstanbul Otoyolu’nun yapımına karşı açtığı davada Danıştay 14. Dairesi, 7 yıl sonra karar verdi.

Yusuf Özkan’ın Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım tarafından ÇED aranmaksızın temeli atılan Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyol Projesi’ne karşı İzmir Barosu 2011 yılında yargıya başvurmuştu. Daha sonra Konak Belediye Başkanı seçilen Baro Başkanı Sema Pekdaş’ın imzasını taşıyan başvuru dilekçesinde, yaklaşık 421 kilometre uzunluğundaki projede ÇED aranmamasının, ileride giderilmesi olanaksız çevre zararları oluşturabileceğine dikkat çekilmişti.

Projenin yüzde 98 oranında tamamlandığı belirtilen Danıştay kararında, “Bu yatırımların ekonomik ve sosyal hayata yaptıkları katkıyla çevreye zarar verme durumları karşılaştırıldığında, üretim ve işletmelerinden vazgeçilmesinin, giderilmesi mümkün olan çevresel etkilerden daha olumsuz etkilere yol açacağından, hukuka ve kamu yararına aykırılık bulunmamaktadır” denildi.

İzmir Barosu avukatlarından Senih Özay, “Bu hukukta görülmüş duyulmuş şey değil” yorumunu yaparken, baronun yeni yönetiminin karara tepki göstermemesini de kınadı.

 

(Cumhuriyet)

Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum: Türkiye Kurallar kitabı tamamlanıncaya kadar Paris Anlaşması’na taraf olmazsa uyum sağlaması güç olacak

İklim değişikliği yıkıcı etkisini her geçen gün daha fazla gösterirken, 197 ülkenin imzaladığı ve 180 ülkenin taraf olduğu Paris Anlaşması’nın önemi daha da artıyor.

Bugün başlayan (4 Eylül) ve 9 Eylül’de sona erecek olan Bangkok İklim Müzakereleri’ne aralarında Türkiye’den de delegelerin bulunduğu iki bin kişi katılıyor.

Bilim insanları tarafından hazırlanan kritik 1,5 derece raporu da müzakerelerden bir ay sonra, Ekim 2018’de Kore’de kamuoyu ile paylaşılacak.

Müzakereler 6 gün sürecek

Paris Anlaşması çerçevesinde hazırlanan bu rapor, küresel iklim değişikliğinin etkilerini ve iklim değişikliğini engellemek için ne kadar sürede ne kadar sera gazı azaltımı yapılması gerektiğini gözler gönüne serecek.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 24. Taraflar Konferansı (COP24) ise Polonya’nın Katoviçe kentinde Aralık 2018’de düzenlenecek.  Bu toplantıda, tarihi Paris Anlaşması’nın uygulama kılavuzu, yani Paris Kural Kitabı’nın tamamlanması bekleniyor. Bu yol haritası, tüm ülkeleri adil ve etkin bir biçimde desteklemek ve düşük karbonlu bir yaşam için gerekli olan küresel dönüşümü sağlamak için temel bir referans belge olacak.

“Taraflar arasında büyük görüş ayrılıkları var. Bunların başında da finans geliyor”

Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum, Bangkok İklim Müzakereleri’ni Yeşil Gazete’ye değerlendirdi. Mazlum, taraflar arasında büyük görüş ayrılıkları olduğunu söylüyor.

“Bangkok İklim Müzakereleri Paris Kurallar Kitabı’nın nihai hale getirilebilmesi için BM İklim Değişikliği 24. Taraflar Konferansı öncesindeki son aşama. O nedenle çok önemli. Görüldüğü kadarıyla Katoviçe kentinde düzenlenecek 24. Taraflar Konferansı’nda kuralların kabul edilebilmesi oldukça güç görünüyor. Çünkü taraflar arasında belli başlı konularda büyük görüş ayrılıkları var. Bunların başında da finans geliyor. Gelişmekte olan ülkeler Paris Anlaşması’nın 9. maddesinin 5. paragrafına göre uzun vadeli iklim finansmanının miktarını önceden bilmek istiyorlar. Gelişmiş ülkelerden önden rapor vermesini istiyorlar. Gelişmiş ülkeler de bu önden raporlama uygulamasına itiraz ettikleri için keskin pozisyon farklılıkları ortaya çıkıyor.  Gelişmekte olan ülkeler iklim finansmanı konusunun sonuca bağlanmasını, diğer maddelerin sonuca bağlanmasının koşulu olarak gördüğü için müzakereler biraz ağır ilerliyor.

Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum

“Gelişmekte olan ülkeler kapsamlı raporlar vermeyi yük olarak görüyorlar”

“İkinci önemli başlık ise ulusal katkılar. Paris Anlaşması’na taraf devletler hangi eylemleri yapacaklar, hedeflerin türü ne olacak, sektörel kararlar ne olacak, ekonominin tümünü kapsayacak hedefler mi olacak? Bunları tamamen devletler kendileri belirliyorlar. Bu bağlamda Paris Anlaşması’nın en önemli kuralına göre; ülkelerin 5 ya da 10 yıllık ulusal katkı belgelerinde sundukları hedeflerin hangi varsayımlara dayandığının, hangi sektörlerde nelerin nasıl yapılacağının önceden raporlanması, anlaşmaya taraf devletlerin bununla ilgili bilgi sunması isteniyor. Fakat bununla ilgili ayrıntılarda bu kurallar kitabı müzakerelere bırakılmış olduğu için özellikler gelişmekte olan ülkeler bu kadar katı bir raporlama istenmesine uygun bakmıyorlar. Gelişmiş ülkeler Kyoto’dan bu yana böyle bir raporlama yükümlülüğü altında oldukları için bu uygulama iklim rejiminin altında onların halihazırda yürüttükleri bir şey. Gelişmekte olan ülkeler bu kadar kapsamlı raporlar vermeyi hem bir yük olarak görüyorlar hem de yükün gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere kayıyor olmasının bir başlangıcı olarak değerlendirdikleri için bu noktada itiraz ediyorlar.”

“Katılım eksikliği ve saydamlık önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkabilir”

Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum, Katoviçe’de Paris Kurallar Kitabı kabul edilirse ve Türkiye’nin anlaşmaya taraf olmaması durumunda daha sonra uyum sağlamasının daha da güç olacağı görüşünde.

“Bugün katılımcı listesini gördüm. Müzakerelere katılan heyetin sayısı oldukça azalmış. Son yıllarda müzakerelere, özel sektörden temsilcilerinin de bulunduğu  geniş heyetler gidiyordu. Bangkok oturumunun daha uzmanlık gerektiren bir oturum olmasıyla da ilgili olabilir. Ama Türkiye gelişmekte olan bir ülke olarak kabul edilmek istemesinin bir sonucu olarak belki ilgisini Katoviçe’ye döndürmüş olabilir. Paris Kurallar Kitabı müzakereleri bağlamında Türkiye ulusal katkıda gelirin içeriği konusunda saydamlık ve uygunluk mekanizmasının nasıl işleyeceği konusunda görüşler sundu. Bunlar genel olarak gelişmekte olan ülkelerin görüşlerine yakın görünüyor. Paris Anlaşması’nda aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ülkeler şunu söylüyor: ‘Zaten biz bu kuralları Paris Anlaşması ile koyduk. Anlaşmanın ötesine geçen daha ayrıntılı kurallar getirmeye gerek yok. Ülkeler kendi katkılarını belirleyip gönderiyor, bunları uygulayacaklar.  Gelişmiş olan ülkelerin talep ettikleri ayrıntılar Paris Anlaşması’nı yeniden müzakere etmek anlamına geliyor.’ Türkiye’nin pozisyonuna geri dönersek Katoviçe’de gelişmekte olan ülke olarak değerlendirilmek yönünde müzakere edeceğini anlayabiliriz. Ama Katoviçe’de Paris Kurallar Kitabı kabul edilirse ve Türkiye anlaşmaya taraf olmazsa daha sonra uyum sağlaması daha güç hale gelecek. Son müzakere aşamasına gelinmiş olduğu için sivil toplum katılımının görece daha daraltıldığı anlaşılıyor. Bu da sürecin saydamlığı açısından, Paris Anlaşması’nın alametifarikası olarak öne sürülen saydamlık açısından sıkıntı yaratabilir. O nedenle daha dikkatli izlemekte yarar var, katılım eksikliği ve saydamlık önemli bir eksiklik olarak karşımıza çıkabilir.”

Bangkok İklim Müzakereleri ne içeriyor?

Küresel düzeyde iklim değişikliği müzakarelerinin merkezinde, Taraflar Konferansı ve yılda iki defa yapılan ara iklim müzakereleri bulunuyor. Bu sene, Kurallar Kitabı hazırlıkları yoğun ve detaylı bir çalışma gerektirdiği için iki ara müzakereye ek olarak, Bangkok’da iklim müzakerecileri kritik COP24 toplantısı öncesi hazırlıklarını tamamlamak için bir araya geliyor. Kapsayıcı, anlaşılır ve etkin bir Paris Kural Kitabı için, müzakerecilerin teknik detaylarda ilerleme sağlamaları gerekiyor. Bangkok’ta masaya yatırılacak konular ise şöyle:

-Ülkelerin iklim planlarını nasıl ve hangi formatta iletecekleri ve iklim değişikliği konusunda attıkları adımların sonuçları nasıl raporlanacak?

-Ülkelerin emisyon azaltımı, iklim değişikliğine uyum ve iklim finansmanını arttırma konusunda attıkları adımların nasıl gözden geçirilecek ve bu konuda hangi mekanizmalar kurulacak?

-Ülkeler arasında iş birliklerinin yapısının nasıl olacağı ve diğer ülkelere verilecek olan finansal desteğin nasıl sağlanacağı gibi kritik konuların teknik detayları ne olacak?

Bangkok İklim Müzakereleri’ni UNFCCC sitesinde buraya tıklayarak takip edebilirsiniz

Toplantı içeriği ve gündemini buraya tıklayarak takip edebilirsiniz -Paris Anlaşması Kural Kitabı için Gerçek İlerleme Zamanı

Toplantı içeriği ve gündemini buraya tıklayarak takip edebilirsiniz – Paris Uygulama Kitabı’nı Çözümlemek ve Tasarlamak

Toplantıyı BM İklim Değişikliği Twitter hesabından da takip edebilirsiniz 

 

(Yeşil Gazete, İklim Haber)

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Kabataş Martı Projesi’nin iptal edildiği haberine yalanlama

2 yıldır çalışmaları süren Kabataş Martı projesinin iptal edildiği iddia edilmişti. Politeknik.org’da çıkan haberde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, ‘Kabataş Transfer Merkezi’ olarak sunduğu ve Dolmabahçe-Fındıklı kara ulaşım trafiği beton dalış tünelleri içeren Kabataş Martı Projesi’nin, imalatının 2’nci yılında denize yapılan beton iskelelerin ardından iptal edildiği bilgisine yer verildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Kabataş Martı projesinin iptal edildiğine dair çıkan haberler hakkında açıklama yaptı. Açıklamada, “Kabataş Meydan Düzenlemesi iptal edilmemiştir, en kısa sürede İstanbullulara hizmet vermeye başlayacaktır” denildi. İBB yetkililerince yapılan açıklamada şu bilgilere yer verildi:

“Kabataş Meydan Düzenlemesi ve Transfer Merkezi (Martı) projesinde iptal söz konusu değildir. Proje karayolu trafik akışını yer altına almaksızın yeniden düzenlenecektir. Kabataş Meydan Düzenlemesi ve Transfer Merkezi en kısa sürede tamamlanarak İstanbulluların hizmetine sunulacaktır.”

Artı Gerçek’ten Rıfat Doğan’a konuşan Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi ÇED Danışma Kurulu Sekreteri Mücella Yapıcı, ““Zaten ortada bir onaylı proje ve imar planı yok. Projenin bütünü İstanbul 2 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nda görüşülüyordu ancak halen onay verilmedi. Proje onaylanmadan çalışmalar başladı. Dolayısıyla ortada iptal edilecek bir proje de yok” dedi. Kabataş’taki şantiyenin güvenlik görevlisi ise “Proje iptal mi edildi? Bu konuda içerinden bir yetkiliyle görüşebilir miyiz?” şeklindeki soruya “İçeride kimse yok, çünkü inşaat yılbaşından bu yana devam etmiyor. Hiçbir çalışma yok” diye yanıt verdi.

Ne olmuştu?

Kabataş Martı Projesi olarak bilinen Kabataş Transfer Merkezi Projesi, mimar Hakan Kıran tarafından tasarlanmış ve İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde 13 Mayıs 2016 tarihinde kabul edilmişti. Kabataş iskelesi, martıya benzediği için ‘martı projesi’ diye anılan transfer merkezi projesi nedeniyle 10 Ağustos 2017 yılında ulaşıma kapatılmıştı. Projeyle ilgili “ÇED Gerekli Değildir” kararı ise 24 Ekim 2017 yılında çıkmıştı. Kıran tarafından projeyi eleştiren ve durdurmak için işlem başlatan Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Sami Yılmaztürk, yine Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nden Mücella Yapıcı, inşaat mühendisi Prof. Dr. Zerrin Bayrakdar, Cihan Uzurçarşılı Baysal, Politeknik ve Politeknik Yönetim Kurulu Başkanı inşaat mühendisi Ersin Kiriş hakkında dava açmıştı. Politeknik Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Kiriş’in beraat ettiği İstanbul 23. Asliye Hukuk Mahkemesi, Martı Projesi’nin, topluma mal olmuş ve her kesimi ilgilendiren geniş kapsamlı bir proje olduğunu, kamunun eleştiri hakkı bulunduğunu ve Kıran’ın katlanma yükümlülüğü olduğunu belirtmişti.

İstanbul Kent Savunması 10 maddede “Kabataş Martı Projesi’ne Hayır” dedi

Kabataş Martı Projesi: Betona karşı yaşamı savunmak gerek

Kabataş rıhtımındaki “beton martı” projesinin kara bölümü inşaatı durdu

Kabataş Martı Projesi’nin mimarının Cihan Uzunçarşılı Baysal’a açtığı dava ertelendi

 

(Yeşil Gazete, Artı Gerçek)

Yeşil Düşünce, İklim için Kilyos’tan ses veriyor!

“İklim hareketinin sesi yerelden yükselir” sloganıyla yola çıkan “İklim için Ses Ver” hareketi, 12-14 Eylül tarihleri arasında ABD’nin Kaliforniya Valisi Jerry Brown’ın çağrısıyla Kaliforniya’da düzenlenecek Global Climate Action Summit (Küresel İklim Eylemi Zirvesi) öncesi 8 Eylül’de hayat bulacak.

Dünya’nın ve ülkemizin pek çok noktasında eş zamanlı gerçekleştirilecek “İklim için ses ver!” eylemlerinin Kilyos durağı Sarıyer Belediyesi’nin düzenlediği 2. Kilyos Çevre ve Sanat Günleri kapsamında gerçekleşiyor.  Kilyos Meydanı’nda saat 14:00’de başlayacak forum Yeşil Düşünce Derneği’nin moderasyonunda hayata geçecek.

14.00-17.00 arası düzenlenecek iklim forumunun katılımcıları ise Açık Radyo’dan Ömer Madra, Yeşil Düşünce Derneği’nden Ümit Şahin, Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği’nden Menekşe Kızıldere ile Açık Radyo Sudan Gelen programını hazırlayarak sunan Dr. Akgün İlhan.

Sunumlardan ardından ise  Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’ndan Ömer Ongun’un kolaylaştırıcılığındaki atölyede de iklim için ses çıkartılacak.

Naomi Klein’in “Bu Her Şeyi Değiştirir” belgeseli de Sarıyer’de

Sarıyer Belediyesi’nin iklim değişkenliğine dair farkındalığın artmasına yönelik desteği Yeşil Düşünce Derneği forumu ile sınırlı da kalmadı.

İklim değişikliği konusunda dünyanın önde gelen araştırmacılarından ve aktivistlerinin arasında yer alan Naomi Klein’in iklim konusunda gerekli adımları zamanında atamaz isek karşılaşacaklarımıza dair belgeseli “Bu Her Şeyi Değiştirir” (This Changes Everything) 6 Eylül Perşembe akşamı 19:30’da Haydar Aliyev parkında gösterime sunulacak.

“İklim için Ses Ver” hareketi kapsamında dünyada 500’ü aşkın, Türkiye’de sekiz etkinlik düzenlenecek

Kadıköy İklim Elçileri’nin düzenlediği “İklim İçin Ses Ver” etkinliği Eylül ayında başlıyor

Kapadokya’dan İklim için Ses Ver’meye davet var!

8 Eylül’de kendi yerelinizden “İklim İçin Ses Ver!”meye var mısınız?

 

(Yeşil Gazete)

 

Faytonları protesto etmek için Büyükada’ya burnu kanayan at heykeli dikildi

İstanbul Büyükada’da faytonlarda kullanılan atların ölümüne dair farkındalık oluşturmak amacıyla Büyükada İskele Meydanı’na burnundan kan gelen at heykeli dikildi.

1 Eylül Cumartesi günü hayvan özgürlüğü savunucusu sanatçı/aktivist bir grup tarafından, dikilen heykele halk yoğun ilgi gösterdi.

Faytonlarda atların kullanılmasını eleştiren grup heykelin alt kısmına da bildiriler yerleştirdi.

Grup şu şekilde konuştu:

“Hayvan sömürüsü yanı başımızda devam ediyor. İstanbul Adalarda atlar çok kötü şartlarda faytonları, onca ağır yükü, saatlerce doğru düzgün dinlendirilmeden çekmek zorunda bırakılıyor. Köleliğin sonuçlarını acı çekerek canlarıyla ödüyorlar. Bir sanatçı grubu buna dur demek için kamusal alanda çoğunlukla iktidarın kullandığı bir disiplini kullanarak, kamusal alana heykel dikerek protesto ediyor. Fark yaratan sanat, uzlaşan değil, bize dünyayı göstermek yerine uzlaşmayan, onu değiştiren sanattır.”

Uzun yıllardır faytonlarda atların kullanılmasına karşı eylemlere sahne olan Büyükada’da 16 Eylül Pazar günü  sekiz oluşum tarafından ortak olarak düzenlenen “Kitlesel Büyükada Eylemi” de gerçekleştirilecek.

Hayvan özgürlüğü aktivistlerinden Büyükada eylemine çağrı: Faytona son, atlara özgürlük!

 

(Yeşil Gazete)

 

Halkbank’tan düşük kur açıklaması: Hatanın tekrar etmemesi için tedbirler alındı

Halkbank, 31 Ağustos Cuma gecesi sistemlerinde düşük kurdan dolar satışı yapılmasıyla ilgili Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) açıklamada bulundu.

Halkbank düşük kurdan döviz alım satımına ilişkin “Bankamız, hatanın tekrar etmemesi için gerekli hukuki ve teknik tedbirleri almış olup, hatalı veri sağlayıcı kuruluş hakkında her türlü yasal haklarını saklı tutmaktadır” dedi.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Yapılan ilk incelemede, sorunun bankamıza veri sağlayan dış veri kaynağından otomatik olarak alınan kura esas verilerin hatalı olmasından kaynaklandığı anlaşılmıştır.

“Bazı müşterilerimiz, dijital kanallardan yaptıkları döviz alım satımlarını kısa bir süre ile bu hatalı kurlar üzerinden gerçekleştirmiştir. Sorunun tespiti üzerine, döviz alım satım işlemleri geçici olarak kapatılmış, kısa sürede alınan tedbirlerle sistemde doğru kurların uygulanması sağlanmıştır.

“Piyasa koşullarının tamamen dışında, teknik bir hatadan kaynaklandığı görülen bu işlemler nedeniyle banka dışına herhangi bir döviz ya da lira kaynak çıkışı olmamıştır.”

‘Mağduriyet oluşmadı’

Halkbank, Cuma gecesi 256 müşterilerinin 3.3 milyon dolar, 124 müşterilerinin 539 bin euro, 383 müşterilerinin de diğer döviz cinslerinde 689 bin dolar tutarda döviz alım satım işlemi gerçekleştirdiğini belirtip;

“Bu işlemlerin dolar cinsinden toplam büyüklüğü 4,6 milyon dolar civarındadır. Yapılan detaylı incelemeler sonrasında, hatalı kurlardan yapılan işlemler iptal edilmiştir. Gerçekleştirilen düzeltme çalışmaları sonucunda bankamızın ya da müşterilerimizin mali anlamda mağduriyeti oluşmamıştır” dedi.

 

(BBC Türkçe)

Sözün büyüsü – Berkay Erkan

“ Zamanın ta başlangıcında

İnsanlarla hayvanlar paylaşırken yeryüzünü,

İnsan isterse hayvan olabilirmiş, hayvan isterse insan.

Ama ayrım yokmuş,

Aynı dili konuşurlarmış.

……..

Söz büyüymüş o zamanlar;

İnsan ruhunun güçleri varmış,

Rastgele söylenen bir söz

Garip sonuçlar doğurur

Canlanırmış o anda. “(1)

İklim değişikliğine karşı geniş kitleleri kapsayan bir hareket oluşturmak her gün daha büyük önem kazanıyor. Bunu sağlayacak temel aracın dil olduğunu düşünürsek, onun üstünde durmanın önemi daha iyi anlaşılabilir. Zamanın azalması, yani dünyanın iklim değişikliği açısından geri dönülmez noktaya çok yaklaşması ise bugün yapılacakları daha da kritik hale getirdi. Geçmiş deneyimler ışığında, artık kitlesel bir hareketlenme yaratmak için çok daha inandırıcı, daha etkileyici ve harekete geçiren bir dile ihtiyacımız var. Çok geç olmadan sözün büyülü etkisini gösterecek bu dile sahip olmalıyız. Geleceği kazanmak için en acil olan şey bu belki de. Elbette bu, kendiliğinden ve kolay olmayacak. Bunun için uğraşmak gerek..

Yazmak, konuşmak, düşünmek, hepsi, dil sayesinde yapabildiğimiz şeyler. Sözün büyülü gücü ise artık farkında olmasak da çok eskiden beri biliniyor. Gelgelelim eskiden çok doğal sayılan bu güce, zamanla sadece mitlerde, efsane ve masallarda rastlanır oldu. Oysa dilin gücü hiç eksilmedi, aksine belki daha da arttı. Sadece bunu göstermesi için koşullar daha zorlu ve dil de buna uygun olarak gelişti, daha girift, kompleks bir yapıya dönüştü. Dün tanrıların sahip olduğu bu güce, şimdi günümüz egemenleri sahip çıkıyorlar.

Halen kullandığımız dil, bilindiği gibi mevcut sistem içinde oluşan bir dil. Her sistem, her dönem, kavramların içeriğini kendi koşullarına göre anlamlandırdığı bir dile sahiptir. Sadece bu da değil, aynı zamanda o dilin kullanılışı da aynı verili koşullara göre şekillenir. Bu bağlamda, biz henüz kapitalist sistemin içeriğini belirlediği kavramlar ile konuşuyor, yazıyor, daha da önemlisi düşünüyoruz. Peki, iklim değişikliğine karşı büyük bir hareket oluşturmak için gerekli olan yeni bir dil yerine, bizzat bunun sorumlusu olan sistemin ürettiği ve kendisi de sistemin yeniden üretimine hizmet eden mevcut dili kullanmak, bu işe ne kadar uygun olabilir? Açık ki, sistemin anlam taşıyıcılığını yapan bir dil, bu işi değil desteklemek, tam tersi, ancak engeller. O halde onu aşmak, yerine, geleceğin sistemini de kuracak yeni dile doğru bir değişimin gerçekleşmesi zorunlu. Tam olarak bir ideolojik mücadele süreci olan bu değişimin başarılması bir geleceğin de tarifi anlamına gelecektir. O zaman insanlar yeni içerikle, yeni anlamların peşinde buluşabilirler. Gelecek bugünden farklı olacaksa, kendisini ifade eden anlam çerçevesini oluşturan bu yeni dili şimdiden kullanmayı öğrenmek gerekli. Ancak bu nasıl yapılacak? Bu soruya geçmeden, dil ve gücüne dair perspektifi biraz daha genişletmeye çalışalım.

Tanrıdan gelen

Dilin, ya da sözün gizemli gücünün çok eskilerden beri bilindiğini söyledik. Daha ilk topluluklar ona büyülü bir güç atfetmiş hep. Dili ustaca, insanlar üzerinde belli bir etki yaratacak şekilde kullananlar ise her daim güç sahibi olmuşlar. Ya da tersi, güç sahibi olanlar onu bu şekilde kullanmayı bilmişler aynı zamanda. Bu şekilde dil, eski çağların Homeros gibi ozanlarından, tanrıların mesajını ileten metinlere kadar hep bir güce, zamanla kutsallığa ve onun gücüne de ait olmuş.

“Başlangıçta söz vardı ve söz Tanrıdaydı ve söz Tanrıydı”  diye başlayan  Yuhanna İncil’inde bu mistik, yaratıcı olarak bir anlam kazanır.

Tevrat da ise Babil kulesini yapan insanlara kızan Tanrı, onların bu yaptıklarını kibirli ve bir öykünme olarak değerlendirir, çok kızar. Ama onları öldürmez, hastalıklar, kıtlık ya da savaşlar ile cezalandırmaz. Başka bir şey yapar, onların dillerini bozar.

 “ Gelin inelim ve birbirlerini anlamasınlar diye onların dilini orada karıştıralım. Ve Rab onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı ve bina yapmayı bıraktılar. Ve bundan dolayı onun adına BABİL denildi. Çünkü Rab bütün dünyanın dilini oradan karıştırdı.”

Babil sözcüğü bu yüzden “Tanrı kapısı“ anlamına geldiği gibi dillerin karıştığı yer anlamında karışıklık, karmaşa ya da kaos da demektir.

Dünyanın hali o günden bu yana ne kadar değişti tartışılır ama dile atfedilen bu tanrısal gücü, sonraları insanların pek çok öykünmesinde görürüz.  Her kültürde “abra kadabra”, ya da “ hokus pokus “ vb. ile başlayan büyülü sözlerin, devasa kayaları yerinden oynatışını, mucizevi şeyler gerçekleştirişini hatırlayın. “Açıl susam açıl” gibi örneklerin bütün kültürlerde benzerlerinin olması, büyük ve olağanüstü olaylar içeren mitlerin, efsanelerin, mutlaka benzer söz dizimleri içermesi bir rastlantı değildir. Söz hep bir büyü aracı olmuştur. Çünkü büyü ile en zorlu işleri bir anda yapmak, inanılmaz, olağanüstü bir şeyi gerçekleştirmek isteyen, mutlaka önce “büyülü” sözleri bulup söylemek zorundadır. Uzun sözün kısası, dilin insanlık tarihi boyunca bir güç, tanrısallık olarak görülmüş olması onun ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir.

İnsanlığın en büyük buluşu

Dilin ortaya çıkışı bile sonuçları açısından bir mucize sayılmayı hak eder. O olmadan insanlıktan bahsetmek mümkün olabilir miydi? Dialogo adlı yapıtında Galileo, dili “ İnsanların altı üstü yirmi dört tanecik harfin kağıt üzerinde farklı şekillerde yan yana dizilmesiyle en gizli düşüncelerini ifade etmelerini sağlayan bu iletişim aracının keşfi“ olarak tanımlar ve hayranlıkla  “insanlığın en büyük buluşu “ olarak niteler. (2) Haklı da. Birbiri ile iletişim kurabilmek, anlaşabilmek, bir arada yaşamanın en önemli şartı. Dil olmasaydı toplumsal hayat da olmazdı uygarlık da. Bir başka deyişle, dil olmasaydı “biz” olmazdık!

Bu yanı ile dil, her zaman toplumsal olayların içinde de yer alan bir unsur. Sosyal hayatta bazen tek bir sözün insan ya da kitleler üzerinde birden büyük değişimlere neden olacak kadar derin etki yarattığı örnekler çoktur. Söz, belki de bu etkiye neden olacak koşulların üzerinde bir kaldıraç etkisi yaratarak, aniden, o anki durumla kıyaslanmayacak değişimlerin tetikleyicisi oluyor, tıpkı masallardaki gibi. Tarihte büyük değişimlere neden olan bütün hareketlerde, kitlelerin enerjisini açığa çıkaran kıvılcımı hep o yakmış.

Ancak dilin bunu sağlayabilmesi, eskimo deyişinde de olduğu gibi iki şeyin olmasına bağlı. Bunlar, topluluktaki her bireyin aynı dili konuşması yani ortak bir simge ya da temsil sistemine sahip olmaları ve aynı zamanda bu simgelerin istenen anlamı taşıyabilmesi.

Dilde anlam

Dilin ortak olması, kullanılan işitsel ya da görsel simgelerin, göstergelerin aynı şekilde bilinir olması demek. Ancak bunlar tarafların aynı anlamı yükleyeceği ve anlayabileceği şekilde kodlanmış değilse, beklenen sonucu vermez. Bu anlam kodlaması ise başarılı bir iletişimin ana amacıdır. Bu ise, dilin biçimlendiği kültüre, siyasal, sosyal duruma, ekonomik ilişkilere, bölgeye, hatta yaş, cinsiyet vb pek çok şeye göre gerçekleşebilir. Bu da bizi yine dilin ideolojik boyutuna getirir.

Kolayca çıkarsanacağı gibi bu “anlam” konusu, iklim mücadelesinde de özel bir öneme sahip. İklim değişikliğini anlatmanın ideolojik mücadelede karşılığı, yeni anlamlar oluşturma, yani, bir anlam değişimi sürecidir. Dilde anlam değişimi ekseninde, eski ile yeninin, bu düzen ile başka bir dünyanın mücadelesi netleşip ayrıştıkça, geleceğin temelleri de ortaya çıkmaya başlar. Bugün mücadele içinde kendiliğinden böyle bir değişim süreci doğmuş durumda zaten. Fosil yakıtlara, adaletsizliğe, doğanın talanına karşı çıkarken aslında iktidarların icraatlarına gerekçe olan her şeyde başka bir tercihi ve dolayısı ile hayata verilen başka bir anlamı savunmuş oluyoruz. Sorun bu süreci daha bilinçli hale getirmek ve dili savunulan yeni anlamlara daha uygun ve etkili kullanmayı becermek. Bu noktaya geleceğiz daha sonra.

Fark edileceği gibi anlam meselesi konumuz açısından hayli önemli. Çünkü, kavramların içeriğindeki ideolojik açılımlar, anlam olarak ortaya çıkar. Öte yandan dilde anlamın da pek çok boyutu var ve bunlar bize anlamın iletişimde nasıl farklı bir içeriğe karşılık gelebileceğinin çeşitli örneklerini verir. Bunların kimisi gündelik dilde hemen telafi edilebilirse de çoğu bu kadar kolay asıl mesaja ulaşmamızı sağlayamaz.

Yaptığı balık resmine sergide bir süre bakan biri, Picasso’ya:

“Bunun neresi balık?” der.

Picasso, cevap verir: “ O balık değil, resim.”

Soruyu soran ve Picasso, aynı dilde konuşuyor ama anlamda buluşamadıkları için anlaşamıyorlar. Hoş, Picasso bunu biraz da hınzırlığına yapar. Anlam konusu, böylece bizi sorunun en önemli kavşağına getirmiş oldu. Buradan devam edeceğiz.

  • Şiir tapınağı-Sait Maden, Adam yayınları 1985
  • Doğa ve Dil Üzerine- Noam Chomsky, Sözcükler yayınları-2015

 

Berkay Erkan

Avrupa’da elektrikli araç satış oranları yüzde 40’ı aşarak 1 milyonu geçti

Elektrikli araç sayısı artıyor. Avrupa’da elektrikli araçların satış oranları, bu yılın ilk yarısında %40’ı aşan bir artış gösterdi ve Avrupa’daki araç sayısı 1 milyonu geçti.

İklim Haber’de çıkan habere göre Avrupa, çok daha büyük bir otomobil pazarına sahip olan Çin’den yaklaşık bir yıl sonra böyle bir noktaya ulaşırken, bu yılın sonunda Tesla’nın son modeline olan ilginin etkisiyle dönüm noktasına ulaşması beklenen ABD’nin ise önünde yer alıyor.

Ocak-Haziran ayları arasında AB, İzlanda, Lihtenştayn, Norveç ve İsviçre genelinde 195 bin elektrikli araç satılırken, bir yıl önceki aynı dönemle kıyasladığında satışlarda %42’lik bir artış görülüyor.

Sektör analisti EV-Volumes’a göre, büyüme hızlandığında kümülatif toplamın yıl sonuna kadar 1,35 milyona ulaşması bekleniyor.

Grubun piyasa analisti Viktor Irle konu hakkında şunları söylüyor: “1 milyon elektrikli araç stoku, elektrifikasyon ve emisyon hedeflerinin karşılanması yolunda önemli bir kilometre taşı ancak elbette yeterli değil”.

Rakamlar, tamamen elektrikli otomobil ve kamyonetlerin yanı sıra şarj edilebilen hibritleri de içeriyor.

Elektrikli araç satışları hızla artıyor fakat bu araçlar yılın ilk yarısında Avrupa’daki tüm yeni otomobil ve kamyonet kayıtlarının sadece %2’sini oluşturdu. Bu payın yıl sonunda %2,35’e çıkacağı tahmin ediliyor.

Norveç, 36.500 satış rakamı ve yeni araç kayıtlarında elektrikli araçların sahip olduğu %37’lik pay ile bu alandaki liderliği elinde tutmaya devam ediyor.

 

(İklim Haber)

HDP’li vekilden Çevre Bakanı’na Foça’daki petrol sızıntısına dair soru önergesi

HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, İzmir’de yaşanan ve sahillere kadar ulaşan petrol sızıntısı hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili ve Ekolojiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Murat Çepni, 30 Ağustos’ta İzmir Aliağa’da denize sızan ham petrolün kaynağını Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a sordu.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir Milletvekili ve Ekolojiden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Murat Çepni

Çepni, Anayasa’nın 98’inci ve İçtüzüğün 96’ncı ve 99’uncu maddeleri gereğince yazılı olarak cevaplandırılmasını arz ettiği soru önergesinde sızıntının Yeni Foça ve Gencelli arasındaki sahillere kadar ulaştığını hatırlatarak şunları kaydetti:

“Çevre felaketini fark eden vatandaşlar konuyu ilgili yerlere bildirmişlerdir. Kamuoyunda Panama bandıralı bir gemiden 10-15 ton petrolün denize karıştığı söylentisi vardır.

“Petrol sızıntılarından kaynaklanan kirlilik hem anlık, hem uzun vadede büyük çevre felaketlerine, toplu ölümlere, tahribatlara neden olmaktadır. Aliağa bölgesi plansız ve denetimsiz sanayileşme nedeni ile çok ciddi sanayi kirliliği altındadır ve bu da ekolojik dengeye telafisi imkansız zararlar vermektedir.

“Daha önce de benzer facialara yol açan denetimsiz petrol taşıyan gemilerin neden olduğu çevre katliamları devam edecek gibi görünmektedir.”

Bu bağlamda;

1-Petrol sızıntısı nedeni belirlenmiş midir? Petrolü taşıyan gemi kimlere aittir? Sorumlular hakkında işlem başlatılmış mıdır? Ne gibi yaptırımlar uygulanacaktır?

2-Petrol sızıntısı kaç kilometrelik alana yayılmıştır? Yayılması engellenmiş midir? Temizleme çalışmalarının planlaması nasıldır? Ne şekilde yapılmaktadır? Yapılan çalışmalar yeterli midir?

3-Petrol sızıntısı ham petrolden etkilenen canlıların toplu ölümlerinin engellenmesi için ne gibi çalışmalar yapılmaktadır? Canlıların ne derece zarar gördüklerinin verileri mevcut mudur? Denize verilen zararın telafisinin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz?

Sızıntı Yeni Foça sahilindeki denize girilen bölgeyi bu hale getirdi.

4-Bölge halkında, petrol sızıntısı nedeniyle kusma ve baş ağrısı vs. görülmüştür ve bu da büyük paniğe yol açmıştır. Bu belirtilerle kaç kişi sağlık kuruluşlarına baş vurmuştur? Basın ve halk, kirlilik hakkında yeterince bilgilendirilmiş midir?

5-Petrol taşıyan gemilerin çevreye daha fazla zarar vermemesi için daha etkin denetim mekanizmaları getirmeyi, çevre katliamlarıyla mücadele için Çevre Mühendisler odası gibi kuruluşlarla işbirliği yapmayı düşünüyor musunuz?

 

(Bianet)