Ana Sayfa Blog Sayfa 2741

Veteriner Hekimleri Birliği’nden ‘şarbon’ açıklaması: Bakanlık 6 aydır veteriner görevlendirmiyor

Türk Veteriner Hekimleri Birliği (TVHB) Hukuk Bürosu, ithal hayvanlarda şarbon hastalığına rastlanılmasının ardından çıkan haberlerde, tüm sorumluluğun veteriner hekimlere yüklenmesine tepki gösterdi.

Yabancı hastalıkların ülkemize taşınmasındaki en önemli etkenin, ‘hayvanların laboratuvar sonuçları tamamlanmadan ülkeye sokulması’ ve ’21 günlük karantina işlemlerinin, yurt içindeki hayvancılık işletmelerinde yapılması’ olduğu belirtilen açıklamada, “Bu uygulama ile hayvanlarda şayet hastalık varsa, zaten ülkeye sokulmuş olmaktadır.” denildi.

6 aydır Tarım ve Orman Bakanlığının veteriner hekim görevlendirmediğini kaydedilen açıklamada şu bilgiler yer aldı:

“30 Ağustos 2018 tarihli basında yer alan bir haberde, ithal hayvanlarla ilgili veteriner hekimlerin yaptığı kontrol ve denetimlerle ilgili değerlendirmeler yer almaktadır. Ve yabancı ülkelerden ithal edilen hayvanlarla ülkemize giren hastalıkların sorumluluğu veteriner hekimlere yüklenmektedir.

Türk Veteriner Hekimleri Birliği olarak, hayvan ve hayvansal ürün ithalatının sektör üzerinde yarattığı olumsuz etkiler her dönemde detaylarıyla dile getirilmiştir.

İthalatın, yetiştiriciyi haksız rekabet ortamına iteceği ve sürdürülebilir bir hayvancılık ortamını yok edeceği. Bunun sonucu ülke hayvancılığının üretim kapasitesinin her geçen gün geriye gideceği, gerekçeleri ile izah edilmiş, çözüm önerileri sunulmuş ve ithalatın, ülke hayvancılığını yok edeceği dile getirilmiştir. Diğer taraftan, diğer ülkelerde görülen ancak ülkemizde görülmeyen birçok hastalığın ülkemize taşınabileceği, bunun da, hayvan ve insan sağlığı açısından önemli riskleri olduğu belirtilmiş ve ithalatın çözüm olmadığı aksine, ülke hayvancılığına büyük zararlar vereceği her platformda dile getirilmiştir.

Bakanlık 6 aydır hayvan seçimlerinde veteriner hekim görevlendirmiyor

İthal edilecek hayvanlar, 6 ay öncesine kadar, ihracatçı ülkede Bakanlık çalışanı veteriner hekimlerin kontrolünden geçmekteydi. İthal edilecek hayvan damızlık amaçlı ise bu kontrollerde bir de zooteknist ziraat mühendisi de yer almaktaydı. İthalat aşamasında yapılan kontrol ve denetimler, hiçbir zaman %100 sağlık garantisi sağlamaz. Hastalıklarda klinik belirtilerin henüz ortaya çıkmadığı inkubasyon evresi vardır, subklinik (klinik belirti göstermeden) seyreden hastalıklar vardır. Laboratuvar sonuçlarında hata payı vardır. Bu nedenle, yapılan kontrol ve denetimlerden %100 emin olunamaz. Bu nedenle, veteriner hekim kontrolüne ilave olarak, sınır bölgesinde 21 günlük karantina uygulaması ve yeniden laboratuvar tetkikleri yapılmaktadır.

Yabancı hastalıkların ülkemize taşınmasındaki en önemli etken; Hayvanların laboratuvar sonuçları tamamlanmadan ülkeye sokulması ve 21 günlük karantina işlemlerinin, yurt içindeki hayvancılık işletmelerinde yapılmış olmasıdır. Bu uygulama ile hayvanlarda şayet hastalık varsa, zaten ülkeye sokulmuş olmaktadır.

Bakanlığın uyguladığı bu kadar büyük hatalar varken, tüm suçun, 5 yıldızlı otellerde kalıyorlar diye veteriner hekimlere yüklenmesi insafsızlıktır. Hayvan seçimlerinde veteriner hekim görevlendirilmemesi ithalat lobisinin talebiydi. Haberde yer alan sözler de ithalat lobisinin söylemini hatırlatmaktadır. İthalat lobisi talebini uygulamaya sokturmuştur. Ve 6 aydır hayvan seçimlerinde, Bakanlık veteriner hekim görevlendirmemektedir. Hayvan seçimleri ithalatçı firma tarafından yapılmaktadır.”

 

(ABC Gazetesi)

 

İstanbul’da 5 mahalle şarbon şüphesi ile karantinada

Silivri’de 5 mahalle şarbon şüphesi nedeniyle karantinaya alındı, bölgedeki 3 bin 500 hayvanın aşılanacağı öğrenildi.

Ankara ve Sivas’ta Kurban Bayramı sonrasında  büyükbaş hayvanların şarbon hastalığından ölmesinin ardından hastalık bu kez İstanbul’da insanlarda tespit edildi. Bakırköy Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne şarbon hastalığı şüphesiyle çok sayıda kişi başvurdu. İstanbul’un Silivri ilçesinde ise 5 mahallenin karantinaya alındığı belirtildi.

Karantinaya alınan mahalle sayısı 5’e çıktı

Karantinaya alınan Silivri Sancaktepe Mahallesi’nin Muhtarı Ömer Ercan, ilçede 5 mahallenin karantina altına alındığını ve veterinerler tarafından hayvanlara aşı yapılmaya başlandığını söyledi.

İstanbul Silivri’de dün akşam şarbon şüphesiyle Çanta köyü olarak bilinen Balaban ve Sancaktepe Mahalleleri karantina altına alınmıştı. Mahallelerde karantina devam ederken, Sancaktepe Mahallesi’nin muhtarı Ömer Ercan son durum hakkında bilgi verdi.

Muhtar Ercan, 5 mahallenin karantina altına alındığını ve veterinerler tarafından hayvanlara aşı yapılmaya başlandığını söyledi. Muhtarı Ömer Ercan, “Çanta Mahallesi’nde yaşayan bir arkadaşımızın hayvanında çıktı. Bu arkadaşımız hayvanı 3 ay önce alıyor. 6-7 tane hayvanı var ve evinde bakıyor. Böyle bir hastalık köyümüzde hiçbir yerde çıkmadı. Bu arkadaşımız da hayvanı Kurban Bayramı için farklı bir yerden almış. Benim bildiğim kadarıyla bu hastalık 15 günde tedavi oluyor. Köyümüzde bugüne kadar böyle bir şey olmadı. İnşallah devamı olmaz. Tabi Silivri İlçe Tarım Müdürümüz duruma el attığı için hayvanlarımıza aşı yapılmaktadır şuan. Şuan 5 tana mahallemizde karantina var. Çanta, Çeltik, Seymen, Değirmenköy, Gümüşyaka mahallelerine şuan veterinerlerimiz ilaçlama ve aşı yapıyor” diye konuştu.

Karantinaya alınan mahallelerde bulunan 3 bin 500 hayvan sabah saatlerinden itibaren aşılanacak. İstanbul’da dün şarbon şüphesiyle 22 kişi Bakırköy Dr.Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma hastanesi ve Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuru yapmıştı.

 

(Artı Gerçek)

On soruda şarbon salgını – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Şarbon nedir? Şarbon mikrobu insanlara nasıl bulaşır? Hastalığının belirtileri nelerdir? Şarbon hastalığında bulaşma nasıl önlenir? Şarbon nasıl kontrol edilir? Gıda güvenliğini sağlamak için ne yapmalı…?

1) Şarbon nedir?

Şarbon koyun, inek, keçi, deve gibi otçul hayvanlarda görülen ve insana da bulaşabilen bir hastalıktır. Şarbon hastalığı ölümcül bir hastalıktır. Hastalığa Bacillus anthracis ismi verilen sporlu bir bakteri neden olur.

2) Sporlu bakteri nedir?

Bakteriler tek hücreli canlılardır. Her canlı gibi yeterli besin varsa ve çevre şartları da uygunsa bakteriler de yaşamını devam ettirerek çoğalırlar; aksi durumda ise hayatlarını sürdürmezler. Bazı bakteriler ise olumsuz çevre koşullarına bile dayanabilir. Bu tip bakteriler sporlu bakteriler olarak nitelenir.

Sporlu bakteriler olumsuz çevre koşulları karşısında form değiştirebilen bakterilerdir.

Bu bakteriler hücre duvarı etrafında onları dış koşullardan koruyan koruyucu bir katman oluşturabilirler. Bu koruyucu katman bakteriyi sıcaklık, kuruluk ya da kimyasal maddeler gibi bakteriye zarar verme niteliği olan çeşitli dış etkenlerden korur. Sporlu bakteriler çok dayanıklıdır; kaynatma sıcaklığında ölmez ve örneğin 140 – 180 derece santigrat gibi çok yüksek sıcaklıklara bile bir süre dayanabilirler.

Şarbon hastalığına yol açan bakteriler oksijeni sevmez. Oksijenli ortamda derhal spor formuna geçerler. Bu nedenle şarbon hastalığı şüphesiyle ölen hayvanlara otopsi bile yapılmaz. Şarbon sporları toprakta, suda çok uzun süreler, bazen yüz yıllar boyunca canlılıklarını koruyabilir. Sonra uygun bir ortam bulduklarında yani bir hayvana ya da insana bulaştıklarında bakterinin hücre duvarını kaplayan koruyucu katman çözülür ve bakteri yaşamsal faaliyetlerine tekrar başlar; çoğalır ve hastalıklara neden olur.

3) Şarbon mikrobu insanlara nasıl bulaşır?

Hastalığa hasta hayvanın derisi, postu ya da yünü ile temas, şarbon basili bulaşmış etleri yemek ya da şarbon sporlarını solumak neden olur. Hayvancılıkla uğraşanlar, besiciler, çobanlar, veterinerler, kasaplar arasında şarbon hastalığı daha çok görülür. Şarbon mikrobu bulaşmış etlerin yenmesi de hastalığa neden olur.

4) Hastalığının belirtileri nelerdir?

Hastalık mikrobu vücuda girdikten sonraki 2 ile 7 gün içerisinde hastalık belirtileri ortaya çıkar. Şarbon hastalığının deri, bağırsak ve akciğer şarbonu olmak üzere üç farklı çeşiti var.

Hastaların yüzde 95’inde deri şarbonu görülür. Deri şarbonuna halk arasında kara çıban da denilir. Hastalık deride kızarıklıkla başlar ve deri bölgesi zamanla ortası siyah renkli bir yaraya dönüşür. Hasta hayvanlarla temas eden çobanlarda sık görülen bu hastalık zamanında tedavi edilmez ve hastalık mikrobu kana karışırsa ölüme neden olabilmektedir.

Şarbon mikrobu taşıyan etlerin yenilmesi ile bağırsak şarbonu denilen hastalık oluşur. Bulantı, karın ağrısı, kusma, iştahsızlık, ateş ve kanlı ishal tipik belirtilerdir. Bağırsak şarbonunda uygun tedavi zamanında yapılamazsa ölüm oranı yüksektir.

Şarbon sporları çok hafif oldukları için kolayca havaya karışabilir ve havada taşınabilir. Havadaki bu sporlar solunum yoluyla vücuda alınırsa akciğer şarbonu hastalığı açığa çıkar. Akciğer şarbonu ağır bir solunum güçlüğü yaratan, çok ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır ve genellikle 1-2 gün içinde ölüme neden olur.

5) Şarbon hastalığında bulaşma nasıl önlenir?

Şarbon otçul hayvanlardan insanlara bulaşan ancak insandan insana bulaşmayan bir hastalıktır. Hastalık hayvanlar arasında çok hızlı yayılır. Hastalığın görüldüğü sürünün çok sıkı bir şekilde karantinaya alınması gerekir. Hastalık etkeni kolayca toprağa karışabilir. Sonra rüzgâr ve yağmur suyu gibi etkenlerle başka bölgelere rahatlıkla taşınabilir.

Toprağın kuru olduğu yaz mevsiminde şarbon basilinin rüzgârla taşınması çok kolaylaşır. Hastalığı yayan en önemli etkenlerden biri hasta hayvanlara konan sineklerdir. Hastalık mikrobunu aldıktan sonra kondukları her yere bulaştırırlar. Sporlar taşındıkları bölgede yıllarca canlı kalacak ve hastalık yapma potansiyellerini koruyacaklardır.

6) Şarbon mikrobu biyolojik bir silah olarak kullanılabilir mi?

Kullanılabilir. Bu konuda geliştirilmiş çeşitli biyolojik silahlar da var. Şarbon sporlarının çok dayanıklı olması ve hafiflikleri nedeniyle havada kolayca taşınabilmeleri onların biyolojik silah olarak kullanılmalarını kolaylaştırmaktadır. Özellikle akciğer şarbonuna yol açacak şekilde tasarlanmış biyolojik silahlar yapılmıştır.

7) Şarbon nasıl kontrol edilir?

Hayvan sürülerinin düzenli olarak veteriner hekim kontrolünden geçtiği, aşılama hizmetlerinin periyodik olarak yapıldığı ülkelerde şarbon hastalığına rastlanması çok enderdir.

Şarbon mikrobu gerek hayvan sağlığı ve gerekse insan sağlığı açısından tehlike oluşturan etkenlerden biridir. Diğer tehlike etkenleri gibi şarbon etkeni de kontrol altına alınabilir. Ancak bu kontrol ancak iyi işleyen bir kamu sistemi ile mümkün. Kamu sistemi derken de bitkisel üretim ve hayvancılığın birbiri ile bağlantı içinde ele alındığı bir tarımsal üretim anlayışını ve hayvan hastalıkları ile mücadele hizmetlerinin iyi organize edildiği bir sistemi kastediyorum.

Ülkemizde gıda güvencesi ve gıda güvenliğini sağlamaya yönelik kamusal sistemse zaaf içinde. Çünkü böyle bir sistemin altyapısını oluşturabilecek kamu kurumları geçtiğimiz otuz yıl içinde ya özelleştirilerek ya da kapatılarak tasfiye edildi. Dolayısıyla şu sıralar yaşanan şarbon salgını bu tasfiyenin bir olumsuz sonucu olarak görülmelidir.

8) Şarbon hastalığını kontrol etmek ve gıda güvenliğini sağlamaktan hangi kurum sorumlu?

Ülkemizde şarbon hastalığını kontrol etmek ve tüketicilerin gıda güvenliğini sağlamaktan sorumlu kurum Tarım ve Ormancılık Bakanlığı’dır.

9) Şarbon sadece ithal hayvanlarda görülen bir hastalık mı?

Hayır; hem ithal ve hem de ülkemizdeki hayvanlarda şarbon görülebilir. Ülkemizde geçmişte de şarbon hastalığı gerek hayvanlarda ve gerekse insanlarda zaman zaman görülmekteydi. Ancak hastalığa yakalanan hayvan ve insanların sayısı bir ülkenin tarım ve gıda güvenliği politikalarının düzeyini gösterdiği için önemli denilebilir.

Şarbon hastalığının görülme sıklığının artışı gıda güvenliği politikalarında bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteren örnek olaylardan biridir.

10) Gıda güvenliğini sağlamak için ne yapmalı?

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ülkemize ithal edilen hayvanlarda gerekli kontrolleri yapmadığı anlaşılıyor. İthal etlerde daha önce de “E. coli O157” adı verilen bir hastalık mikrobu tespit edilmişti. Bu etken böbrek hasarına neden olur ve çocuklarla yaşlılar için ağır bir hastalık tablosu oluşturur.

Yine bir süre önce Polonya’dan ithal edilen etlerin deli dana hastalığı riski taşıdığı basına yansımıştı.

Bu hastalıkların hepsi de tehlikeli hastalıklardır ve eğer bunları zamanında tespit edecek mekanizmalar oluşturulamamışsa ya da kontrol mekanizmaları çalışmıyorsa ortada ciddi bir ihmal var demektir.

Son şarbon olayı da dikkate alınırsa genel olarak gıda güvenliğini sağlama açısından gerekli olan kontrollerinin uygun bir şekilde yapılmadığı anlaşılıyor. Tabipler Odası ve Veteriner Hekimler Odası tarafından yapılan açıklamalarda da bu vurgu var. Tarım Bakanlığı şarbon konusunda ortaya çıkan ihmallerin bir numaralı sorumlusudur.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

[Yeşil İşler] Pembe Hayat KuirFest festival koordinatörü arıyor

Pembe Hayat KuirFest, sekizinci senesi için çalışma arkadaşı arıyor. Festival Koordinatörü pozisyonunda tam zamanlı olarak çalışacak kişi, proje kapsamında 6 ay süreyle istihdam edilecek.

Festival Koordinatörü ilanı ile ilgili detay bilgi ve iş tanımı için pembehayat.org/ adresiniz ziyaret edebilirsiniz.

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

 

 

Dünya gezegenine elveda derken – Chris Hedges

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

İnsan medeniyetinin olağanüstü yükselişi –kurduğu tarım toplumları, şehirler, imparatorluklar ve, sulama teknikleri ile maden kullanımından tutun nükleer füzyona kadar yarattığı tüm endüstriyel ve teknolojik gelişmeler –son buzul çağından sonra, son 10 bin yıl içinde gerçekleşti. Buzlar çekilmeden önce Kuzey Amerika’nın büyük bölümü, Empire State Binası’nın sekiz katı yükseklikte buz örtülerinin altında gömülüydü. 4.5 milyar yıl yaşındaki gezegendeki bu minicik zaman dilimi, Holocene Çağı olarak biliniyor. Holocene Çağı, insan türünün yok olmasına sebep olabilecek karbon salımlarını ve kirleticileri ciddi oranda dizginlemeyi türümüzün reddetmesiyle birlikte sona erecekmiş gibi görünüyor. İnsanın sebep olduğu ekosistem değişikliği, en azından birçok bin yıl için biyosferi yaşam formlarının birçoğu için muhtemelen yaşanmaz hale getirecek.

Gezegen bizim şiddetli saldırımız altında Antroposen (İnsan Çağı) adı verilen bir döneme geçiş yapmakta. Bu çağ, şiddete dayalı fetihler, savaşlar, kölelik, soykırım ve, 200 yıl kadar önce başlayıp insanların kömür ve petrol biçiminde depolanmış yüz milyonlarca yıllık güneş ışığını yakmasına tanık olan Endüstri Devrimi’nin ürünü. İnsanların sayısı 7 milyarın üstüne tırmanmış durumda. Karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde olan hava, su, buz ve kayalar değişim geçiriyor. Hararet yükseliyor. Antroposen, büyük olasılıkla insanlar ve diğer türlerin çoğu için yok oluşla ya da kitlesel bir soy tükenişi ile sonuçlanırken, aynı zamanda bilinen yaşam biçimlerinin büyük çoğunluğunu devre dışı bırakacak iklim koşulları yaratacak. Küresel ısınma ilk olarak ta 1896’da İsveçli bilimci Svante Arrhenius tarafından saptanmış olmasına rağmen, biz toplu intihara doğru uygun adım yürüyüşümüzü aksatmadan sürdürmekteyiz.

Küresel ısınmayı sağaltma konusunda harekete geçilememesi, insanın ilerlemesi efsanesini ve biz insanların akıllı yaratıklar olduğumuz yanılsamasını olanca çıplaklığıyla açığa çıkarıyor. Biz geçmişin bilgeliğini de, gözümüzün önündeki yalın bilimsel gerçekleri de görmezden geliyoruz. Elektronik sanrılar ve vodvil tiyatrosu gösterileriyle büyüleniyoruz –ki kudret merkezlerinden çıkanlar da bunlara dahil– ve bunlar da sonumuzu getirmek için biçilmiş kaftan. Bu tatsız gerçeklikten bir kez söz etmeye görün, toplumun büyük kısmı tarafından kınanmanız işten değildir. Umut ve büyülü düşünce manyaklığı modern-öncesi toplumlarda olduğu kadar şimdi Endüstri Çağı’nda da baştan çıkarıcı.

Ate ile Nemesis, kadim Yunan tiyatrosunda zaman zaman yardıma çağırılan iki minör tanrıydı. Kendini beğenmişlik ve mağrurlukla (hubris) malûl olanlar, diye uyarıyordu Yunanlar, kutsal varlıklarla bağlarını koparır, kaderi ya da fortunayı alt edebileceklerini sanır, tevazu ve alçakgönüllüğü terk ederlermiş. Mağrurlar kendilerini tanrı sanırlarmış. Mağrurlukları onları insanın kendi sınırlılıklarına kör eder, tanrı Ate’nin kimliğinde cisimleşen intihar deliliğine sevkedermiş. Bu durum, tanrıların gazabına sebep olurmuş. Nemesis’in kimliğinde cisimleşen ilahî adalet insanı trajediye ve ölüme götürür, hubris ile zehirlenmiş olanların kökü kazındıktan sonra denge ve düzen yeniden kurulurmuş. “Antigone” oyununda Koro, kendini beğenmişliği ve mağrurluğu yüzünden ailesi ölen Thebes hükümdarı Kreon’a “Aklın yolunu çok geç gördün sen, çok geç” der.

“Evrende kurulan ilk medeniyet muhtemelen bizimki değil.” Rochester Üniversitesi astrofizik profesörlerinden biri ve “Yıldızların Işığı: Yabancı Dünyalar ve Yeryüzünün Kaderi” başlıklı kitabın yazarı Adam Frank, New York’ta buluştuğumuzda bana böyle dedi.

“Gezegeni tahrip etmekte olduğumuz fikri ise biz insanlara haddinden fazla prim vermek olur” diye devam etti. “Şüphesiz ki yeryüzünü yeni bir çağa girmeye zorluyoruz. Biyosferin tarihine, yeryüzünde hayatın tarihine bakacak olursak, uzun vadede yeryüzünün bu hayatı alacağını ve kendisi için ilginç olan neyse onu yapacağını görebiliriz. Yeryüzü yeni evrim deneyleri yapmaya devam edecektir. Gelgelelim, biz bu deneyin bir parçası olmayabiliriz.”

Muhtemelen evrenin başka yerlerinde de medeniyetler yükselmiş, karmaşık toplumlar oluşturmuş, ardından da kendi teknolojik ilerlemeleri yüzünden ölüp gitmişlerdir. Gece gökyüzünde gördüğümüz her yıldızın gezegenlerle çevrili olduğuna inanılıyor; Frank Drake gibi astronomlar bunlardan 10 milyar trilyon kadarının yaşama elverişli olduğunu hesaplıyorlar.

“Bizimki gibi endüstriel bir medeniyet geliştirirsen, varacağın yol aynı olacaktır” diyor Adam Frank. “O durumda iklim değişikliğini tetiklememek için bayağı zorlanacaksın.”

Astronomlar kâinat boyunca ileri medeniyetlerin kaçınılmaz ölümünü “büyük süzgeç” diye adlandırmaktalar. Robin Hanson, “Büyük Süzgeç –Neredeyse İçinden Geçmiş Olabilir miyiz?” başlıklı makalesinde, ileri medeniyetlerin bir duvara ya da engele çarptıklarını, böylece varlıklarını sürdürmelerinin imkânsız hale geldiğini söylüyor. Hanson’a göre insan toplumları evrimleştikçe daha “enerji yoğun” hale gelir ve kendi yokoluş ve silinişlerini garanti ederler. İşte bu yüzdendir ki kâinatta başka ileri medeniyetlere rastlamıyoruz diye bu durumu teorileştiriyor birçok astronom. Onlar kendilerini yok etmişler çünkü.

“Bir medeniyetin kendini nükleer savaşla yok etmek için birtakım duygusal özellikleri olması lazım” diyor Frank. “Bazı medeniyetlerin ‘Ben bu şeyleri [yani nükleer silahları] yapmıyacağım. Bunlar manyak şeyler’ dediğini düşünebilirsin. Ama iklim değişikliği başka. Ondan kaçamazsın. Bir medeniyet kuruyorsan, muazzam miktarda enerji kullanıyorsun demektir. Enerji gezegene geri besleme yapar, sen de kendini bir çeşit Antroposen’e (İnsan Çağı’na) zorla sokacaksın demektir. Muhtemelen evrensel bir durum bu.”

Frank, kendimizi kendi ömür sürelerimizin ötesinde bir geleceğe odaklamaktaki yetersizliğimizin, ağır iklim değişikliğinin gerçekliğini ve bunun yol açacağı şeyleri kavramamızı zorlaştırdığını söylüyor. Ağır iklim değişikliği senaryoları genellikle 2100 yılını odak alıyor ki bu, şu anda yaşayan yetişkinlerin çoğunun ölmüş olacağı bir tarih. İklim değişikliğinin gittikçe hızlanan oranına baktığımızda bu projeksiyonun aşırı derecede iyimser kaldığını görsek bile, bu yavaş gösterim toplumlara tsunaminin gerçekleşmekte olduğunu düşünmeme fırsatı veriyor; çünkü bu mühlet, şu anda yaşayan yetişkinlerin çoğunun ömür süresi dışında kalıyor.

“Biyosferin bir parçası olmadığımızı –onun üstünde olduğumuzu– ve özel olduğumuzu sanıyoruz” diyor Frank. Ve ekliyor: “Ama özel filan değiliz.”

“Biyosferin şu anda gerçekleştirdiği deneyin öznesi biziz” diyor Frank. “Yüz milyon yıl önce özne, otlaklardı. O zamanki yeni evrimsel yenilik [innovasyon] otlaklardı. Otlaklar gezegeni değiştirdi, gezegenin işleyişini değiştirdi. Ondan sonra gezegen yoluna devam etti ve onunla başka şeyler yaptı. Endüstri devrimi, onun gerçekleştirdiği son deney. Biz de ya bu deneyin bir parçası olmaya devam edeceğiz, ya da, biyosferi nasıl zorladığımıza bakılırsa, gezegen yoluna biz olmadan devam edecek.

“Son 60 yıldan beri güneş sistemi içindeki bütün diğer gezegenlere insansız uzay araçları gönderip duruyoruz” diye devam ediyor Frank. “Mars’ın üzerinde şuraya buraya gidip gelen gezgin araçlarımız var. Gezegenlerin nasıl işlediğini genel olarak öğrenmiş bulunuyoruz. Kontroldan çıkmış sera etkisini Venüs’ten öğrendik mesela. Venüs’ün sıcaklığı 800 derece. Orada kurşun eritebilirsin. Mars ise şu anda tamamen kıraç ve çorak bir dünya. Oysa bir zamanlar bir okyanusu vardı. Eskiden mavi bir dünyaydı o. Elimizde iklimi öngörebilmemizi sağlayan modeller var. Bu iklim modelleri aracılığıyla Mars’ta yarınki hava durumunu tahmin edebilirim. İnsanlar sanıyor ki iklimi anlamamızın tek yolu yeryüzünün şimdiki halini incelemek. Oysa bu tamamen yanlış. Bütün bu diğer dünyalar – yani Mars, Venüs, Titan falan, nasıl gezegen gibi düşünüleceğini öğretiyorlar bize. Hele Titan – Satürn’ün bir ayı olan Titan, şaşılacak kadar zengin bir atmosfere sahip. Bunlar bize jenerik olarak gezegenlerin nasıl davrandığını öğrettiler.”

Frank, yaşamamız için elzem olan o ekosistem şekillenmesinin ezelden beri gezegenin biyosferinin bir parçası olmadığını belirtiyor. Bu tespit, sıcak sularla sıcak havayı Florida’dan yukarıya Boston’a ve oradan Atlas Okyanusu boyunca ötelere taşıyan Gulf Stream (Körfez Akıntısı) için de geçerli.

“Yeryüzü’nün teknolojik olarak en çok ilerlemiş şehirlerinde yaşayan yüz milyonlarca insan Gulf Stream’in dağıtımını yaptığı ılıman iklime muhtaç durumda.” Frank, “Light of the Stars” (Yıldızların Işığı) adlı kitabında işte böyle yazıyor. Ve devam ediyor: “Oysa Gulf Stream, son buz çağı sona erdikten sonra Yeryüzü’nün içine yerleştiği belirli bir iklim durumu sırasında oluşmuş belirli bir dolaşım örüntüsünden (kalıbından) başka birşey değil aslında. Yani, gezegenin sabit bir donanımı değil o.”

“Yeryüzü hakkında düşündüğümüz her şey, onu önümüzde bulduğumuz şu tek andan ibaret aslında” diyor Frank. “Biz onu [yani gezegeni] itekleyip duruyoruz ve fena itekliyoruz. Bu geçişleri yapmak için fazla zamanımız yok. Artık şunu anlamamız lazım: İklim değişikliği bizim kozmik ergenliğimizden ibaret. Bunun böyle olacağını önceden bilebilmeliydik. Sorulacak soru ‘acaba iklimi değiştirdik mi?’ olmamalı. Soru şu olmalı: ‘Elbette değiştirdik iklimi. Başka ne olmasını bekliyorduk ki?’ Kendisine büyük güç bahşedilmiş olan bir ergen gibiyiz biz. Hani şu bizim oğlana ya da genç kıza arabanın anahtarlarını verirsin ve ‘Allah yardımcın olsun, inşallah başarırsın!’ filan gibi birşey dersin ya, işte tıpkı onun gibi. Halimiz tam da budur işte.”

“İklim değişikliği, bizim ileride başımızdan gitsin istediğimiz bir sorun değildir. Hani ergenlik çağını başımızdan defetmemiz diye birşey nasıl söz konusu değilse, bu da onun gibi işte” diyor Frank. “Gemiye kaptanlık etmemiz gereken tehlikeli bir geçiş bu. … Soru şu: kendi gücümüzün getirdiği sonuçlarla baş edebilecek kadar akıllı mıyız acaba? İklim değişikliği bir çevre kirliliği sorunu değil. Daha önce karşılaştığımız herhangi bir çevre sorununa benzer bir yanı yok onun. Bir anlamda, bir çevre sorunu değil, gezegende bir geçiş süreci. Gezegeni biz bunun içine itmişiz zaten bir kere. Temelde, bir medeniyet olmanın yeni bir yolunu bulmak zorundayız.”

“O grup davranışlarını hızlıca bulmak zorundayız üstelik; yoksa yeryüzü, ona yeni iklim halleri şeklinde verdiğimiz şeyleri alacak, kendi yoluna gidecek ve yeni canlı türleri yaratacaktır” diyor Frank.

Frank Gezegenin geleceğine ilişkin matematik modellerin üç yörünge içerdiğini söylüyor. Birincisi, insan nüfusunun belki yüzde 70’ini yokedecek bir kitlesel yokoluş ve ardından huzursuz, kaygılı bir istikrar sürecine giriş. İkinci yörünge, toptan çöküş ve yok oluş. Üçüncüsüyse, biyosferi korumak ve onu sadece insanlar için değil aynı zamanda gezegenin sağlığı için de daha çeşitlendirilmiş ve daha üretken hale getirmek üzere insan toplumunun dramatik bir yeniden şekillendirilmesi (konfigürasyonu). Bu konfigürasyon bizim fosil yakıt tüketimini durdurmamızı, bitki-temelli bir beslenme biçimini benimsememizi, hayvancılık tarımı endüstrisini hepten ortadan kaldırmamızı ve aynı zamanda çölleri yeşertip, yağmur ormanlarını geri kazanmamızı içerir.

Bir de uyarısı var Frank’ın: Zaman gelir, öyle bir devrilme noktasına ulaşılır, biyosfer öyle bir bozulmaya uğrar ki, kontroldan çıkmış iklim değişikliğini durdurmak için artık hiçbir insan faaliyeti kâr etmez olur. Frank, bu noktada yeniden Venüs örneğini veriyor.

“Venüs’teki su azar azar ortadan kayboldu” diyor. “CO2 birikti. Karbondiyoksiti atmosferden çıkarıp atmanın bir yolu yoktu. Venüs gittikçe ısındı. Isınma olgusu onun ısınmasını daha da arttırdı. Bu ısınma onu daha da çok ısıttı. İşte çöküş modelinde olacak olan da budur. Gezegenlerin kendilerine özgü düşünüş tarzları vardır. Süper-karmaşık sistemlerdir onlar. Topu bir kez yokuştan aşağıya yuvarlanmaya bıraktın mı. … İşte en büyük korku budur. İklim değişikliğinde 2 dereceyi aşmayı işte bu yüzden istemiyoruz. 2 dereceyi bir kez aştık mı gezegenin kendi iç mekanizmaları devreye girer çünkü. Nüfus bir taş gibi düşer. Tam bir çöküş olur. Tüm medeniyet kaybolur gider.”

Makalenin İnglizce aslını okumak için tıklayın.

(İngilizce aslından çeviren: Ömer Madra)

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Chris Hedges

İklim değişikliği orman yangınlarını da körüklüyor

2017 yılında Avrupa, ABD ve Kanada’da çok sayıda orman yangını meydana geldi. 2018’de yangın sayısı daha da arttı. Bu olağanüstü artışın başlıca nedeniyse mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklar.

ABD’nin Batı kıyılarında son iki ayda 20’den fazla orman yangını çıktı. Bazıları henüz tam olarak söndürülemedi. Sıcak ve kurak geçen yaz mevsimi nedeniyle orman yangını sezonu giderek daha erken başlıyor ve uzunca bir döneme yayılıyor.

2017 yılında özellikle Kuzey Kaliforniya, Oregon ve Washington’da etkili olan yangınlar, 41 kişinin hayatına mal oldu, 6 binden fazla ev tamamen ya da kısmen hasar gördü. Washington eyaletinin güneyindeki ünlü şarap üretim bölgesi Yakima Vadisi de yangınlardan nasibini aldı ve üzüm bağları büyük ölçüde kül oldu.

Kaliforniya’daki Yosemite Ulusal Parkı, bu yıl yangın nedeniyle adeta çöle döndü. Bölgenin kuzeyindeki bir başka yangında ise 81 bin hektar ormanlık ve ekili alan, bin dolayında ev ve 500 bina yandı. İki ayrı orman yangının birleşmesiyle meydana gelen Kaliforniya tarihinin en büyük yangın felaketinde ise 115 bin hektar arazi, 157 ev 120 bina küle döndü.

Kuzey Kutbu bölgesinde bile görülen yangınlar

Orman yangınları artık olağan bir hal almaya başlarken, gelecekte bunların azalması bir yana, daha da artması kuvvetle muhtemel görülüyor.

Geçen temmuz ayında Yunanistan’ın tatil beldesi Mati’de çıkan yangın sonucu 80’den fazla insan hayatını kaybetti. Atina’nın 28 km doğusundaki bölgede bin 500’den fazla ev tahliye edilirken, bunların çoğu oturalamaz hale geldi.

İspanya’nın Valencia kentinde 2 bin 500 hektarlık alanda etkilili olan yangın, 2 bin 500 dolayında kişinin tahliye edilmesine neden oldu. Komşu Portekiz’deki Monchique’de de uzun süre 40 derecenin üzerinde seyreden sıcaklar çok sayıda yangını da beraberinde getirdi.

Aşırı sıcaklar öyle bir hal aldı ki, Kuzey Kutbu’nun bazı bölgelerinde bile yangın çıktı. Arktika’da bu yaz sıcaklıklar, mevsim normallerinin 10 derece kadar üstünde seyretti. Son 250 yılın en sıcak temmuz ayını yaşayan İsveç’te da son yılların en büyük orman yangını felaketi meydana geldi. Hakeza Norveç, İsveç ve Letonya gibi kuzey ülkeleri de yagınlardan nasibini aldı.

Kanada’nın British Columbia bölgesinde yangınlar nedeniyle 15 Ağustos’ta olağanüstü hal ilan edildi. Binlerce insan tahliye edilirken 600 bin hektardan fazla arazi alevler içinde kaldı. Geçen yıl da British Columbia ve Alberta’da toplam 3 milyon hektardan fazla alanda orman yangını çıkmıştı.

Kuraklık artarken yangın mevsimleri uzuyor

Londra merkezli Grantham İklim Değişikliği ve Çevre Araştırmaları Enstitüsü’nün Politika ve İletişim Direktörü Bob Ward, orman yangınları genel olarak insanların dikkatsizlik ve ihmali ya da yıldırım düşmesi gibi etkenler nedeniyle çıkıyor. Ancak hızla yayılmasının ve kontrol altına alınamayışının en önemli nedeni olarak kavurucu sıcaklar gösteriliyor. Önümüzdeki yıllarda sıcaklıklıkların daha da artacağını öngören iklim araştırmacıları, orman yangınlarının da olağan hale gelebileceği uyarısını yapıyor.

Bob Ward, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Kuraklık, yangınların adeta itici gücü. Örneğin Kaliforniya’da, 2018’deki yangın sezonundan önceki kış mevsimi çok kuru geçti. Kuraklık aynı zamanda kurumuş odun anlamına geliyor. Bu da yangınların temel yakıtını oluşturuyor.”

Yunanistan’daki yangınları da değerlendiren Ward, Akdeniz’in kuzeyindeki ülkelerin giderek daha sık ve yoğun şekilde kuraklık dönemleri yaşadığını, bunun da iklim değişikliğinin bir neticesi olduğunu vurguluyor. Sera gazı salınımı nedeniyle önümüzdeki 30-40 yılda kuraklığın kontrol altına alınamayacağını belirten ikilmi araştırmacısı, son yıllarda yaşananların, gelecekte bizi bekleyen tehlikenin habercisi olabileceği konusunda da uyarıyor.

Londra King’s College’de yeryüzü gözlemcisi olarak görev yapan Prof. Martin Wooster ise dünyanın başka bölgelerinde yangınlar açısından çok daha vahim yılların yaşandığını hatırlatıyor. Örneğin üç yıl kadar önce El Nino adı verilen hava fenomeni, özellikle Endonezya’da bâkir ormanlarda büyük çapta yangınlara neden olmuştu. Bunların Amerika ve Avrupa’dakilerden çok daha şiddetli olduğunu kaydeden Prof. Wooster, aylarca süren yangıların, bugüne kadar meydana gelen en büyük hava kirliliğine neden olduğunu kaydediyor.

Görünen o ki orman yangını mevsimlerinin süresi giderek uzayacak ve yangıların şiddeti daha da artacak. Kuraklığın yanı sıra insan faktörüne de dikkat çeken iklim araştırmacıları, çoğu zaman gelişi güzel şekilde ormanda yere atılan sigara izmaritleri ya da söndürülmeyen mangal ve kamp ateşlerinin, büyük felaketlere neden olduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle hükümetler sadece iklimin korunmasına dair önlemler almakla yetinmeyip, yangın tehlikesine karşı daha bilinçli ve tedbirli olunması için halkı uyaran bilgilendirme kampanyalarına da büyük önem veriyor.

 

(DW Türkçe)

Hayvan özgürlüğü aktivistlerinden Büyükada eylemine çağrı: Faytona son, atlara özgürlük!

Hayvan özgürlüğü aktivistleri, özgürlük ve adaleti savunan herkesi faytonlarda atların kullanılmasının sonlandırılması için 16 Eylül Pazar günü saat 16.00’da Büyükada’ya çağırıyor.

Hayvan Hakları İzleme Komitesi’nin (HAKİM) raporuna göre, Adalar genelinde 272 fayton bulunuyor ve 1540 at bu faytonlarda kullanılıyor. Yılda 400 at ise fayton kazalarında ve/veya bakımsızlıktan ölüyor.

Faytonlarda atların kullanılmasının tamamen kaldırılmasının talep edileceği “Kitlesel Büyükada Eylemi” için Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi, Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu, Hayvanlara Adalet Derneği, Hayvanlarla Dayanışma İnisiyatifi, Vegan Aksiyon, Veganizm Özgürlüktür, Yıldız Teknik Üniversitesi Vegan Topluluğu, Ankara Vegan Platformu olmak üzere toplamda sekiz oluşum bir araya geldi.

16 Eylül Pazar günü 16.00’da Büyükada’da başlayacak eylem için saat 14.00’de Kadıköy’deki Adalar İskelesi önünde (Beşiktaş İskelesi yanında) toplanacak olan kitle, 14.20’de kalkan vapurla Büyükada’ya gidecek. Avrupa Yakası’ndan gelecekler ise, saat 14.00’de Eminönü’ndeki Adalar İskelesi’nden kalkan vapura (14.20’de Kadıköy’den hareket edecek vapurla aynı) binecek.

“Daha İyi Şartlar Değil; Faytona Son, Atlara Özgürlük!”

“Kitlesel Büyükada Eylemi” için yapılan çağrı metni ise şöyle:

“Adalar’da her yıl yüzlerce tutsak at ölüyor. Deniz, atların cansız bedenleriyle dolu. Buna ‘dur’ demek elimizde.

Kavurucu sıcaklarda dur durak bilmeden koşturuldukları için ayakları kanayan, kış olunca öylece bir kenara bırakılan, acısı ve çaresizliği ancak yorgun gözlerinin içine bakıldığında görülen, bir parça ot ve birkaç yudum su ile idare etmesini öğrenmek zorunda kalan, turizm ve nostaljinin köleleri atların, sırtlarında şaklayan kamçıdan azad olmaları için, vicdana, sağduyuya ve adalete sığmayan bu kanlı sektörün çarklarının durması için Adalar’da, Türkiye’nin diğer illerinde ve yeryüzünün herhangi bir noktasında kullanılan atların özgürlüğü için, “daha iyi” şartlar değil, atlar için bir zulüm olan faytonculuk sektörünün kaldırılmasını ve atların ömürleri boyunca kullanılmadan yaşaması için güvence talep edelim.”

 

(Yeşil Gazete)

Avrupalı araba üreticileri karbon emisyonu testi hilelerini sürdürüyor

Treehugger’da Lloyd Alter imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nilüfer Ağaç’ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Volkswagen’i nerdeyse batıran ve dizel motorlu araçlara zarar veren emisyon skandalından Avrupalı araba üreticilerinin bir şeyler öğrendikleri düşünülebilir. Ama aslında onlar hala aynı noktada. Ancak bu defa durum farklı, arabaları daha temiz yapmak yerine, daha kirli üretmeye çalışıyor görünüyorlar.

Avrupa Komisyonu araba üreticilerinden 2020 ve 2025 yılları arasında karbon salımını %15 azaltmasını istiyor. Bu nedenle, emisyonun göreceli olarak daha düşük görünmesini istemek yerine daha yüksek görünmesini istiyorlar. Böylece daha yüksek bir tavan puanından başladıklarında, indirimi istenen hedefe ulaşmak daha kolay olacak. Financial Times’dan Patrick McGee‘ye göre; komisyonun ortak araştırma merkezinin (JCR) bulduğuna göre test araçları emisyonu yüksek göstermek için yapılandırılmış.

İki araçtan alınan detaylı test verilerinde sonuçların kasten çarpıtıldığı bulundu. JRC nin yazdığına göre; “Testler bitmiş akü ile başlayarak gerçekleştirilmekte, böylece eklenen benzin test sırasında aküyü şarj etmek için tüketilmekte”. Durdur başlat fonksiyonu –emisyonu durdurmak için gereksiz olduğu zaman motoru kapatan sistem– devre dışıdır. Ayrıca vites değiştirme önergeleri vitesin karbondioksit emisyonunda önemli bir artışın olduğu vitese yönlendirildiği JRC tarafından bulundu.

Görünen o ki bu emisyonun normal konfigürasyondan yüzde 4,5 ile 13 daha fazla ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu konuda araba üreticileri hangisinin kötü adam olduğunu söylemiyor, otoriteler durumdan memnun olmayarak “Hilelerden hoşlanmıyoruz” diyor. Araba üreticilerinin deklare ettiklerini değil, ölçümlenen değerlerin ve uygulamanın izlenmesi arayışındalar.

2030 yılı itibariyle Avrupa Birliği emisyonların %30 azaltılmasını talep ediyor, verilen bu rakamlar çok anlamsız belki de 12  yıl içinde elektriğe dönebilmek için yüzde 100 azaltıma gidilmesi yönünde talebin yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor.

 

Makalenin İngilizce orijinali

Haber: Llyod Alter 

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç

 

(Yeşil Gazete, Treehugger)

 

Yıllık enflasyon yüzde 17,90 ile son 14 yılın zirvesinde

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre yıllık enflasyon Ağustos ayında yüzde 17,90’a çıktı. TL’deki değer kaybı enflasyondaki artışın başlıca nedeni olarak görülüyor.

Türkiye’de tüketici fiyatlarındaki aylık artış ise Ağustos’ta yüzde 2,30 oldu. Enflasyon verisinin açıklanmasının ardından Dolar/TL 6,63 seviyesinde işlem görüyordu. Bugün açıklanan verilerle, Türkiye en yüksek enflasyona sahip gelişen ülkeler arasında Arjantin’in ardından ikinci sırada kalmaya devam etti.

Merkez Bankası ise 2018 sonu enflasyon tahminini geçen ay yüzde 13,4’e yükseltmişti. Merkez Bankası’nın yılsonu enflasyon hedefi ise hâlâ yüzde 5 seviyesinde bulunuyor.

Ağustos ayında yıllık bazda en yüksek fiyat artışı yüzde 27,13 ile ulaştırma grubunda gerçekleşti.

Enflasyon sepetinde en yüksek ağırlığa sahip olan gıdada ise yıllık enflasyon yüzde 19,75 olarak gerçekleşti.

 

(Yeşil Gazete)

[Kedi-Siz] Lara Di Lara: Hayvanların yeri kalbimin, aklımın ve ruhumun tam ortası

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

İki mevsimlik bir aradan sonra yeniden en sevdiğim sanatçılar ile kedi konuşmaya başlamanın heyecanı var içimde…

Şanslıyım çünkü kimi seviyorsam onu konuk ediyorum Kedi-Siz ‘de…

Son zamanlarda ardı ardına dinlemek için tekrara aldığım albümlerden biri oldu ‘Hazineler İçindesin’…

Bir de Ceylan Ertem ile beraber okuduğu “Bencil” şarkısını ayrıca söylemeliyim.

Şöyle neler yazılmış diye bakarken şahane bir yazı buldum internette sizin ile paylaşmasam olmadı; “Bahar gibi bi’şey… Kimine göre son, kimine göre ilk. Her hali ayrı güzel ama. Şarkılarını alıp göğsüne basmalı” diyordu.

Bayıldım tabire…

Tuhaf bir dinginliği var, dinlerken hayal kurduruyor insana.

Lara Di Lara ( Dilara Sakpınar )

Müzikten, doğadan ve en çok kedilerden konuşacağız şimdi onunla… Heyecanlıyım.

Çünkü o Lara Di Lara

***

34 – Lara Di Lara: Hayvanların yeri kalbimin, aklımın ve ruhumun tam ortası

Tolga Öztorun:  Hayatına yer etmiş kedileri dinlemek istiyorum. Bu kadar sakinliğin altında mutlaka kedi hikâyeleri vardır. ☺

Lara Di Lara: Çocukluğumdan beri çok fazla kediyle vakit geçirmiş olsam da ilk yer eden, aslında çok kısa bir beraberliğimiz olmasına rağmen, mahallede oynarken duvar dibinde bulduğum yavru oldu.

Kendim de ufaktım, o daha da ufaktı. Neredeyse yeni doğmuş ve tam ne olduğunu anlayamadığım bir sorunu vardı. Etrafta annesini de bulamamıştım. Dayanamayıp bir kutu bulmuş, evdekiler ne der düşünmeden götürmüştüm. İlkokullu ben henüz kendim idare edemeyeceğim için babam veterinere götürmüş, sonrasında bir süre beraber bakmıştık. Fakat ne yazık ki hastalığı sebebiyle çok geçmeden aramızdan ayrıldı. Çok sevdiğini kaybetmenin gerçek hayatta ne olduğunu ilk o zaman yaşamıştım. Dolayısıyla kısa, üzücü ve fakat hayatımda yer etmiş, önemsiz görünebilecek çok önemli bir deneyimdi.

Sonrasında ve hala yazlıkta çok fazla kedi baktım bakıyorum ama evimde benimle beraber yaşayan kızım Milo’nun yeri bambaşka. Onunla tabi bir sürü anım var ama en sevdiğim şeylerden biri, beraber rutinlerimiz olması :) Akşam yatmaya hazırlandığımda resmen o da hazırlanıyor. Son bir yemeğini yiyor, su içiyor, tuvalete gidiyor ve gelip yanıma kıvrılıyor.

Bu sadelik ama birçok şeyin temeli, yaşamayı manalı kılıyor!

Tolga Öztorun:  Albümde doğaya, havaya, topraklara, inançlara neden teşekkür ediyorsun? Bu doğanın içinde senin için hayvanların yeri nedir?

Lara Di Lara: Çünkü yaşamı sağlayan, öğreten ve besleyen onlar. Hayvanların yeri kalbimin, aklımın ve ruhumun tam ortası.

Ayrıca kendimin de, hepimizin de hayvan olduğuna inanıyorum.

Tolga Öztorun: İçinden kedi geçen şarkıların var ( “Hepsini ve Her şeyi – Rüzgar” gibi). Bu edebiyat – müzik ve kedi bağlantısı nedir?

Lara Di Lara: 

Gözlem

Anı

ve

Gerçek…

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Lara Di Lara: Ben de teşekkür ederim, sen de iyi ki varsın.

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)