Ana Sayfa Blog Sayfa 2064

‘Demokrasi Yürüyüşü’ Ankara’da sona erdi

HDP’nin 15 Haziran’da Edirne ve Hakkari’den başlattığı yürüyüş Ankara‘da TBMM Parkı‘nda yapılan basın açıklamasıyla sona erdi.

HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan, Mithat Sancar, HDK, DTK yöneticileri ve milletvekillerinin katıldığı açıklama öncesi parkın çevresi polis tarafından kapatıldı. Parka giriş ve çıkışlar kontrol altına alınırken açıklamaya katılmak isteyenler tek tek arandıktan sonra alana alındı.

Milletvekilleri ile güvenlik güçleri arasında parti üyelerinin park alanına girişinin engellenmesi nedeniyle sık sık tartışma yaşandı. Birçok kişinin parka girişine izin verilmedi.

‘Darbe dönemi görüntüsü oluşturuldu’

Buldan ve Sancar tarafından okunan ortak basın açıklamasında, kente giriş çıkış yasaklarıyla ve çeşitli biçimlerde Yürüyüş’ün engellenmeye çalışıldığı ancak bu çabaların boşa çıktığı belirtildi:

Büyük bir demokratik olgunlukla ve sorumlulukla bu yürüyüşü gerçekleştirdik. Toplum, bütün halklarımız, HDP’nin bu tutumunu, demokratik siyasetteki kararlı ve taviz vermez duruşunu, neyin ne olduğunu gördü. Böylelikle halkımızın kararlılığı, iradesi ve umudu daha da büyüdü.

Bizleri engellemek için yürüyüş güzergahımızda bulunan 16 kente giriş çıkışlar Anayasa ve hukuk çiğnenerek yasaklandı. Yürüyüş güzergahımızda yapılan yığınaklarla bir darbe dönemi görüntüsü oluşturuldu. Milletvekillerimiz ve seçilmişlerimiz üzerine zaman zaman suç işleyerek, yasa ve anayasa çiğneyerek saygısızca saldırılar yapıldı.

‘Mücadeleyi bir üst düzeye çıkarıyoruz’

Yürüyüş boyunca barolar, insan hakları dernekleri, meslek örgütleri, sendikalar, siyasi partiler ve pek çok kurumla bir araya gelindiği belirtilen açıklamada “Bu kurum ve kuruluşların birçoğu bizimle birlikte, yan yana, omuz omuza yürüdü, ortak mücadeleyi büyüttü ve gereklerini yerine getirdi” denildi.

Açıklamada, Türkiye’de barışın sağlanmasının yolunun siyasi müzakerelerden geçtiği ifade edildi:

Toplumun en temel talebi ve hayati ihtiyacı olan şiddetin son bulması, toplumsal barışın gerçekleşmesi için her türlü sorumluluğu almaya hazırız. Çatışma kısır döngüsüne son verilmesi ve sorunların diyalog yoluyla çözülmesi çağrısında bulunuyoruz. Türkiye’de huzur ortamının tesis edilmesi isteniyorsa, bunun yolu demokratik siyasetten ve müzakereden geçmektedir. Bunu sağlayacak bütün adımların atılması için herkes üzerine düşeni yapmalıdır.

(…) Bu nedenle yürüyüşümüzü burada bitirmiyoruz, mücadeleyi bir üst düzeye çıkarıyoruz. Toplumsal sorunları çözene kadar da durup dinlenmeden yolumuza devam edeceğiz.

Açıklamanın sonunda ise partinin, yaklaşık 3.5 yıldır cezaevinde bulunan eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ anıldı:

HDP özgürlükler için, demokrasi için, barış için, adalet için, eşitlik için, iş ve aş için, doğa için, kadın özgürlüğü için yürüdü. Bizim tek derdimiz halkımızın hak ve hukuk temelinde, özgürce bir yaşam sürmesidir. Buradayız! Burada olacağız. Selahattin Demirtaş olarak, Figen Yüksekdağ olarak; cezaevlerindeki tüm üyelerimiz, yöneticilerimiz, milletvekillerimiz, belediye eşbaşkanlarımız ve seçilmişlerimizle birlikte buradayız ve daha güçlüyüz. Yolumuz açık olsun. Mutlaka kazanacağız.

Yoksa siz atların eziyet görmesinden mi yanasınız?

Bugüne kadar Adalar‘dan söz etmeyeyim dedim, hep kendi kendime. Bu hafta da başka bir konu üzerinde çalışırken, baktım olacak gibi değil. Konu gittikçe büyüyor ve üstelik göründüğünden daha derin. Bu yüzden oturdum, Adalar’da geçtiğimiz hafta yaşanan sorun üzerine yazmaya karar verdim.

Önce izninizle bir giriş yapayım, konumuzla ilgili olduğun düşündüğüm:

Adalar İstanbul‘da kalmış son sayfiye mekanı özelliği taşıyan yerleşim biçimine sahip yer. Geçmişte sur içi İstanbul dışındaki bütün semtler aşağı yukarı bu düzendeydi. 19. yüzyıldan sonra düzenli vapur ve tren seferlerinin başlamasından sonra bir çok semtte benzer bir yerleşim düzeni oluştu. Çekirdeğinde, transfer merkezi özelliği taşıyan istasyon veya vapur iskelesi ve onun çevresinde yürünebilir mesafede bitişik nizam bir yapı dokusu. Yeşilköy, Erenköy, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe… gibi semtlerde olduğu gibi burada çarşı, yani lokantalar, küçük ticarethaneler, üretim, marangozlar, bakkallar, kasaplar, manavlar… bulunurdu. Ayrıca orta sınıf konutları da burada yer alırdı ve her yere yürüyerek ulaşılırdı. Bu yerleşim dokusu içinde her mevsim sürekli bir nüfus yaşardı.

Ancak bir sayfiye mekanının asıl karakteristiğini oluşturan ayrık nizamdaki konut dokusu. Bunlar 19. yüzyılda zenginleşen burjuvaziye ve üst düzey yöneticilere (bürokratlara) ait.  Genellikle yalnızca yaz mevsiminde kullanılırlar. Bir bakıma İstanbul’da modernleşme döneminde, binlerce yıldır var olan ve ta Roma dönemine uzanan bir sosyolojik katmanlaşma (insula/domus tipolojik karşıtlığı gibi) sanki mekanda yeniden üretilmiş. Burada ilginç bir gelişme, şehrin yayılmasını, sur dışına çıkmasını sağlayan tarifeli seferlerin gerçekleştirilmesi ile, şehrin merkezi ile banliyöler ve sayfiye mekanlarının oluşumu.

Faytonlar geleneksel taşıma aracı mı?

Konumuz olan faytonlar ise bu toplu taşıma ve tarifeli seferler (vapurlar, banliyö trenleri) ile bağlantılı olarak gene bir şirket tarafından işletilmeye başlandı. Bu açıdan bakıldığında faytonlar, onlardan önceki atlı arabalar gibi geleneksel taşıma araçları değildi. Modern, dizisel olarak manifaktür sistemi (endüstriyel denebilecek hazır parçalar, fren sistemleri, süspansiyonları ) ile tasarlanmış ve üretilmiş araçlardı.

Toplu ulaşım sistemine eklemlenen bu ikincil taşıma sistemi bu ayrık nizam konut dokusu ile merkez arasındaki ilişkiyi kurmak için kullanıldı. Bu özellikleri ile faytonlar biraz günümüzdeki taksilere benzetilebilir. Bunlar 1980’lere kadar yer yer kullanımda kaldılar. O tarihlere kadar atlı arabalarla yük taşımacılığı da yapılıyordu.

Bu tarihlerde şehirdeki atlı arabaların yasaklandığı görüldü. Bu dönüşüm sırasında atların kıyma yapılmak üzere kesildiği yerlere baskınlar yapıldığı haberleri basında yer aldı. Salam, sucuk gibi yiyeceklerin de at etinden yapıldığı…. İstanbul’da bu dönüşümün yalnızca bir istisnası kaldı: Adalar. Adalar’da zorunlu hizmetler dışında motorlu araçlar yasaklanmış durumda. Koruma Kurulu kararı ile yalnızca fayton kullanımı öngörülüyor. 

Bu aynı zamanda sayfiye mekanı yerleşim morfolojisine de uyarlı bir yapı olarak 19. yüzyıldan günümüze kadar uzandı.

Ancak bugüne kadar korunmuş olan bu mekansal yapının değiştirilmesini isteyenler de var. 1980’lerden sonra bu ayrık nizam yapılar içinde koruma kurulu kararları esnetilerek bir imar seferberliği başladı. Çoğu ahşap köşkler yıkılarak yeniden yapıldı, kat sayıları artırıldı. Bahçelerine yeni apartmanlar yapıldı. 1999 depremi bu gidişi bir ölçüde frenledi. 2010’lardan sonra ise şehirdeki büyük dönüşüm furyasının etkileri Adalar’a da yansımaya başladı. Adalar için hazırlanan Koruma Planları’na kıyılardaki değerli parselleri Seferoğlu örneğinde olduğu gibi imara açacak koşullar kondu. Planlar iptal edilince, “Geçiş Dönemi Yapılaşma Koşulları” içine konmaya çalışıldı.

Ayrıca İstanbul için eşsiz bir değeri olan (Motola Evi gibi) modern mimarlık mirası yapıları çürük raporu alarak yıkmayı ve yerlerine çok katlı yapılar yapmayı sağlayacak yeni yöntemler icat edildi. İmara dayalı bu gelişme modelinin yerleşmesi için bir küçük engel vardı, o da Adalar içi ulaşım. İmar dışı alanların imara açılması ve değerlenmesi için faytonlardan (ya da onların yerini alacak başka küçük araçların) yerini alacak yeni bir toplu taşıma sistemine ihtiyaç vardı. Siyasetçiler, kendi meclislerinde ve partilerindeki organlarda yer alan bu çıkar grubunu temsil ediyorlardı. Onların taleplerini karşılamadan varlıklarını sürdüremezlerdi.  Nitekim bugün karşımıza çıkan bu otoyol ve otobüs projesinin Büyükşehir tarafından on yıldır hazırlanmakta olduğu duyuluyordu.

Denetimsiz gelişen piyasa yüzünden 600’a aşkın at öldü

Bu süreçte atların neredeyse üçte biri öldürüldü. 

Altı ay kadar önce ruam hastalığı bahane edilerek faytonlar yasaklandı. Başlangıçta yaklaşık 1700 at vardı ve bunlardan 500’e yakını bu süreçte hayatını kaybetti. İçlerinde sağlıklı atların da olduğu tahmin edilen 105 at canavarca yöntemlerle infaz edildi. Geriye atlardan yaklaşık 500 kadarı hapsedildikleri ahırlarda bağlı kalmış oldukları için hareketsizlikten öldü. Beslenme sonrası hareket edemedikleri için ölenler de oldu. Durum ancak ölümlerden sonra fark edildi.  Bugün geriye 1100 civarında at kaldı. Sonuçta neredeyse atların üçte biri bu operasyonda hayatını kaybetti.

Adalar’da toplam 277 fayton vardı. Fayton başına 300.000 T.L. ve at başına 4.000 T.L. ödenerek sahipleri razı edildi, 100 milyon T.L. civarında bir bütçe harcanarak operasyon tamamlandı.  Ulaşım araçlarına ne kadar para harcandığı bilinmiyor. Ancak ortada çok açık bir gerçek var: Bu süreç iyi yönetilmedi.

Sonra güya faytonlara alternatif olarak bu toplu taşıma projesi ortaya çıktı. Büyükşehir Belediyesi‘nin yaklaşık on yıldır Adalar’da toplu taşıma projesinin üzerinde çalıştığı duyuluyordu. Belki de fayton işletmeciliğinin karlı bir iş olduğunu düşünüp, tıpkı otopark meselesinde olduğu gibi bir çözüm düşünülmüş olabilir.  Yüze yakın şoför işe alındı, eğitimleri başladı. 60 adet 15 kişilik elektrikli minibüs, 30 adet 4 kişilik elektrikli taksi satın alındı. Yollara şeritler çekildi. Asfaltlar döküldü. Virajlara çelik bariyerler yerleştirildi. 

“Siz faytonları, atların eziyet görmesini mi savunuyorsunuz?” Adalar’da ulaşım için çalıştırılması öngörülen araçları, tek yönlü hale getirilen caddeleri, dökülen yüzlerce ton asfaltı sorgulayanlara böyle soruyorlar.  Atların eziyet görmesinin evet, şu anda Adalar’da uygulamaya konulmaya çalışılan ulaşım sistemi ile yok değil, bir alakası var.

Madem atların eziyet görmesinden söz ediyoruz. Evet, atlar eziyet gördü, çünkü yönetim her konuda olduğu gibi piyasanın denetimsiz gelişmesine seyirci kaldı. Gerekli adımları atmadı. Sorunun bu hale gelmesine yol açtı. Satın aldığı atları da koruyamadı. Ama buna karşılık atlara eziyet etmekle itham edilen bir dolu insan onların yaşam koşullarının iyileştirilmesi için olağanüstü çaba gösterdi, hala gösteriyor. Bugünün zor koşullarında bile her gün kapatıldıkları ahırlara gidip onlara yem götürenler, sağlıkları ile ilgilenenler var.

Evet, şimdi hayvan hakları açısından önemli bir konu var: Şimdi resmi olarak motorlu taşıt trafiğine açılan caddelerde daha önceki düzene alışmış yüzlerce sokak hayvanı ezilerek hayat vermesinin önüne geçmek gerekiyor.

“Siz faytonculardan yana mısınız? Yoksa atların özgürleştirilmesinden?” Böyle yaklaştığınız zaman meselelere süreç odaklı ilgilenmeniz, uğraşmanız gerekmiyor. Bir karar alınıyor, sonra sistem köhneyene kadar öyle kalıyor. Gelişmeleri karşıtlıklar içinde algılamak, kafalarını yormak istemeyenler için büyük bir kolaylık.

Bu durumun yarattığı konforun farkında olan ve bu imtiyazlarını korumak isteyen yöneticiler bu nedenle konulara hiç de süreç odaklı yaklaşmadılar.  Faytonlarda atların eziyet görmesinin, sonraki ölümlerin de asıl nedeni de bu. Görevlerini yerine getirmeyip olan biteni de seyredenler. Bu yüzden meseleye karşıtlık içinde bakmak, onları sorumluluklarını yerine getirmekten muaf hale getiriyor diye düşünüyorum. Çünkü hazırlanan planları, projeleri katılıma açmak zahmetli bir iş. Meseleleri çok boyutlu ve çok yönlü düşünmeyi gerektiriyor.

Adalar’da hiçbir süreç ‘sürdürülebilir’ değil

Adalar’da faytonların sürdürülebilir bir yönetim modeliyle yönetilmediğini zannedersem herkes görüyordu, biliyordu.  Ama bunu yönetime kimse anlatamıyordu. Hem yalnızca faytonlar mı? Bugün de Adalar’da imar konusu da, turizm de sürdürülebilir yöntemlerle yönetilmiyor. Çünkü alanlar ayrıcalıklı piyasa aktörlerine bırakılmış durumda.  Elbette ki onların katılımı da önemli. Ancak katılım denen şey yalnızca piyasa aktörleri ile sınırlı kalırsa, sonuç böyle oluyor. 

Ulaşım planlaması oldu bittiye getirilmemesi gereken, çok boyutlu bir yönetim konusu. Ulaşım kararları bir yerleşim alanındaki her türlü gelişmeyi etkiliyor ve yönlendiriyor. Bu nedenle ulaşımın planlanması şehircilikte temel bir konu.

Dar bir bakış açısıyla gerçekleştiren her uygulama “çözüm” zannedilen uygulamaları kısa zamanda soruna dönüştürüyor.

Onbeş kişilik otobüsler, motorlu araç trafiğine göre düzenlenmiş yollar Adalar’ın, şehirde eşine benzerine az rastlanır bir yerleşim alanın kısa zamanda şehrin diğer yerlerine benzemesine yol açabilir.

İmamoğlu acaba durumun farkında mı?

Sayın İmamoğlu 19 Haziran Cuma günü Adalar ilçesini ziyaret etti.

Öncelikle kendisine bir teşekkür etmek gerekiyor, Adalar’ın sorunlarıyla ilgilendiği ve uygulamaları yerinde görmeye geldiği için. Ama bu görüşmede nedense sivil toplum temsilcileri yer almadılar. Özellikle onlar dışarıda tutuldular. Konuşmalarına fırsat verilmedi.

Kendisini karşılayanlar içindeki önemli bir kalabalık Büyükşehir Belediyesi’nin gerçekleştirmeyi amaçladığı toplu taşıma sistemini eleştiren sloganlar sergiliyordu. Bu nedenle kendisini karşılayan büyük bir topluluğun ulaşımla ilgili aldığı kararı neden eleştirdiklerini anlamış değil. Orada bulunan topluluğu “faytoncuların savunucuları” olarak adlandırıyor. Belli ki birileri kendisine yanlış bir bilgi vermiş, katılımı yalnızca çıkar gruplarının ayrıcalık arayışı olarak görenler tarafından.

Bu arada bir kadın kızgınlıkla “Katil Başkan” diye bağırdı. “At Katili” diye bağrışını tekrarladı. Bence büyük bir hataydı, sistemdeki sorunu İmamoğlu’na mal etmek. Bu yüzden Adalar’a bu tepeden inme ulaşım modelini monte edilmesini protesto etmek isteyenler bu sloganı benimsemediler. Ama belli ki birileri benimsemiş ve tıpkı iktidardakilerin yaptıkları gibi algı yönetimini bu slogan üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu topluluğu “faytoncuların dostları” olarak itham ettiler. Oysa bu çaresiz topluluğu çoktan parayla razı etmişlerdi.    

Buradaki ötekileştirilen, dışlanan topluluğun amacı yapılana itiraz etmek değildi. Yönetimin daha başarılı olması, daha iyi yönetmesi için yalnızca “katılım” talep ediyordu ve bunun için çaba gösteriyordu.

Peki katılım nasıl olur? Adalar için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna yönetimin kendisinin tek başına karar vermesi ile olmaz. Alternatiflerinin bağımsız olarak gerçekleştirilmesi ve tartışılması gerekir. Karar alındıktan sonra “biz sizin için neyin uygun olduğunu düşündük” demekle olmaz. Yalnızca “araçların seçimi hatalı”, ya da “bu araçların tasarımı çok kötü” diye eleştirmek yerine  Adalar’ın özellikleri dikkate alınmadan dayatılan sistemi sorgulamak gerekir. Zannedersem İmamoğlu da durumun farkında. Olan oldu ama hem planlama hem tasarım için ileride yarışma düzenlemekten falan söz etti.

Adalar İstanbul için bir laboratuvar olmalı

Adalar’ın Büyükşehir’in farklı bir yönetim modelini deneyimlenmesi için, bir “pilot uygulama” gerçekleştirmesi için çok değerli bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Adalar Büyükşehir için bir laboratuvar olabilir.  “Pilot uygulama” ne demek? Başka uygulamalar için örnek alınacak, dersler çıkarılacak bir uygulama.

İmamoğlu’nun seçimlerde söz verdiği gibi “inşaata ve spekülasyona dayanan büyüme modeline karşı bir alternatif geliştirmesi” için bugüne kadar nispeten özelliklerini korumuş olan Adalar’ın uygun bir yer olduğunu düşünülebilir. Bu amaçla katılımcı bir yönetim uygulamasını göstermesi, yenilikçi bir şehircilik deneyimini somutlaştırması için bir fırsat olabileceği de.

Bu açıdan İmamoğlu’nun bu ziyaretinde Adalar Enstitüsü, ziyaretçi yönetimi, organik tarım, ekolojik onarım, kıyıların halka açılması gibi önemli konular ulaşımla ilgili bu sert tartışmaların gölgesinde kaldı. Oysa bu süreç katılımla gerçekleşmiş olsaydı, bu olumsuzlukların hiç biri yaşanmaz, İmamoğlu çok daha başarılı bir iş yapmış olurdu.

Açılışın yapıldığı gün bir de ayrıca kaymakamlığın bu araçların trafiğe çıkmasına izin vermediği açıklandı. Belki açılış günü olay başka bir mecraya çekilmek, açılış günü gerçekleştirilmek istenen gösterinin engellenmesi istenmiş de olabilir. Ancak trafik belgelerinin alınmadan açılışın yapılması da bir tuhaf. Eğer bu karar siyasi ise, İmamoğlu’nun arkasına Adalar halkını alması, katılımı önemsemesi iyi olurdu. Her konuda olduğu gibi.   

 

2019 yılında 29 milyona yakın ağaç kesildi

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, ormanlardan kesilen odun üretim miktarına ilişkin hedefin 15 milyon metreküpten 40 milyon metreküpe çıkarılması ve bu durumun ormanlardaki ağaç varlıklarının sürekli azalmasına neden olacağı yönündeki kaygıları Meclis gündemine taşıdı.

Gürer’in, Tarım ve Orman Bakanlığı’nca yanıtlanması istemiyle verdiği soru önergesinde, odun üretimi için kesilen ağaç miktarlarını ve çıkan yangınlardan sonra iyileştirme için dikilen ağaç sayısını sordu.

29 milyona yakın ağaç kesildi

Bir Gün’den Kardelen Tatar’ın haberine göre Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, Gürer’in sorularını yanıtladı. 2019 yılı üretim bilanço sonuçlarına göre 28 milyon 662 bin 997 metreküp dikili ağaç damgasına karşılık (kesilen ağaç) 22 milyon 113 bin 248 metreküp endüstriyel odun ve 5 milyon 589 bin 798 ster yakacak odun üretildiğini açıkladı.

Bakan Pakdemirli, 2015-2019 yılları üretim bilanço sonuçlarına göre ise 115 milyon 666 bin 722 metreküp dikili ağaç damgasına karşılık 90 milyon 362 bin 603 metreküp endüstriyel odun ve 24 milyon 739 bin 952 ster yakacak odun üretimi yapıldığını bildirdi. Pakdemirli, yangın zararı hesaplamalarında ağaç adedi değil, yangından zarar gören alan hesabının esas alındığını ve hektar olarak gösterildiğini açıkladı.

‘Yanan ormanlar tekrar onarılıyor’

Pakdemirli, orman yangınlarında zarar gören alanların tamamının, Anayasa’nın 169’uncu Maddesi gereği Bakanlık tarafından mevsim şartları ve arazi yapısına bağlı olarak aynı yıl veya en geç ertesi yıl içerisinde ormancılık teknikleriyle, rehabilitasyon, gençleştirme ve ağaçlandırma çalışmaları ile tekrar onarıldığını belirtti.

CHP’li Gürer ise orman amenajman planlarında, Türkiye ormanlarının yıllık 15-16 milyon metreküp üretimi hedeflenirken bu rakam önce 20 milyon metreküpe, sonra uygulanan amenajman planlarında ise 30 milyon metreküpe ve ardından 40 milyon metreküpe çıkarıldığını belirtti. Ormanlar hükümet eliyle yok ediliyor.

‘Madenlerin işgalinde’

Ormanların tehdit altında olduğunu söyleyen CHP’li Gürer, “Madencilik çalışmaları yüzünden, başta Kazdağları olmak üzere, Türkiye’nin tüm orman alanları tahrip edilmiş durumdadır. Örneğin Kazdağları’nda 350 bin ağaç kesilmiştir. 2004 yılında çıkan bir maden kanunu ile orman alanlarında her türlü madene izin verildi. Ülkemiz ormanları hükümet eliyle yok edilmektedir. İktidar, ayakta kalabilmek ve ekonomiyi güçlendirmek için inşaat ve orman ürünleri işleyen sektörü ayakta tutmaya çalışmakta ve bu sektörleri ayakta tutabilme pahasına da ormanları yok etmektedirler. İnşaat sektörüne malzeme sağlamak için, orman sahalarında maden alanları açarak odun üretimini 3 katı arttırılmıştır” diye konuştu.

Bursa’da sel felaketinde beş kişi öldü, bir kişi kayıp

Bursa‘nın Kestel ilçesinde Pazar günü akşam saatlerinde meydana gelen sel nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı beşe çıktı. Bir kişi ise hala bulunamadı.

Dudaklı ve Kayacık köyünde akşam saatlerinde etkili olan sel, onlarca aracı, traktörü sürükledi. Çok sayıda ev ile binlerce döküm ekili alan da sular altında kaldı. Sel suları Çınarcık olarak bilinen dağ yöresinden kaya parçalarıyla geldi.

Beş kişilik aileden dördü kayboldu

AA’da yer alan habere göre Dudaklı köyünün üst kısmındaki bir evde kalan 24 yaşındaki engelli Kader Akbaba sel sularından dışarı çıkamayarak hayatını kaybetti. Kayacık köyünde ise sel nedeniyle Bingöllü 5 kişilik aileden 4 kişi kayboldu, köyde 5 yaşındaki kız çoğunun cesedine ve ardından bir kişinin daha cenazesine ulaşıldı.

Böylelikle ilçede meydana gelen selde ölü sayısı 5’e yükselirken kayıp sayısı da 1 oldu. Kayıp kişiyi arama çalışmaları sürüyor.

Fotoğraf:AA

İçişleri Bakanı bölgede

Olay yerine AFAD, Jandarma, Bursa Büyükşehir Belediyesine bağlı İtfaiye Daire Başkanlığı ve AKUT ekipleri gelerek müdahale etti. Bursa Valisi Yakup Canbolat ile Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş selin yaşandığı her iki köyde de incelemelerde bulundu.

Bölgede arama kurtarma çalışması başlatıldı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla, Bursa’da selin etkili olduğu bölgeye hareket ettiği bildirildi.

Soylu yaptığı açıklamada “Arama çalışmaları devam ediyor. Deredeki debi seviyesi yağmurdan dolayı çok yüksek” dedi.

Fotoğraf: Bursa’da Bugün

Çalışmalar sürüyor

Bursa Valiliğinden olaya ilişkin yapılan ilk açıklamada yedi kişinin sele kapıldığı olayda iki kişinin kurtulduğu, beş kişinin sele kapıldığı bir kız çocuğunun da cansız bedenine ulaşıldığı söylendi. Çalışmaların devam ettiği belirtilen açıklamada şunlar söylendi:

Arama ve kurtarma faaliyetlerine 37 AFAD, 50 STK olmak üzere toplam 87 arama ve kurtarma personeli ile beraber 15 UMKE, 21 kişi 112 Acil Servis ekibi olmak üzere 36 sağlık personeli, Bursa Jandarma Komutanlığına bağlı 24 tim ve 1 JAK timi ile beraber toplam 134 jandarma personeli ile toplam 257 personelle arama ve kurtarma faaliyetleri yoğun bir şekilde sürdürülmektedir.

Kestel ilçemize bağlı Dudaklı, Narlıdere, Gölcük, Sarıkaya, Kayacık mahallelerimizde oluşan hasar nedeniyle her mahallemize ayrı ayrı olmak üzere 4 kamyon, 2 greyder, 4 kepçe görevlendirilmiş olup hem Orhangazi ilçemizde hem de Kestel ilçemizin bağlı mahallelerinde çalışmalar sabaha kadar bitirilecektir.

Yağışlar ülke genelinde etkili

Ülke genelinde 16 Haziran tarihinden bu yana etkili olan sağanak ve dolu yağışı, pek çok kentte hayatı derinden etkiledi. Aralarında Tekirdağ, Kırklareli ve Amasya‘nın bulunduğu pek çok ilde çiftçiler bir yıllık emeklerini kısa sürede bastıran yağış sebebiyle kaybetmişti.

Dün akşam gerçekleşen yağışlar sebebiyle Eskişehir’de bazı caddelerde su baskınları meydana geldi. Tepebaşı ilçesine bağlı Aşağı Söğütönü ve Yukarı Söğütönü mahallelerinde ceviz büyüklüğünde dolu etkili oldu. Aşağı Söğütönü’nde bazı binaların giriş katlarını su bastı.

Edirne’de, sağanak nedeniyle yoğun su birikintisinin oluştuğu Şehit Emniyet Müdürü Ertan Turan Caddesi’nde yolda çökme oluştu.

Ordu’da heyelan

Ordu’nun Korgan ilçesinde şiddetli yağış nedeniyle ilçe merkezi ve bazı mahalelerde hasar oluştu. Korgan Belediye Başkanı Tuncay Kiraz, can kaybı yaşanmadığını ifade ederek, yollarda ve bahçelerde kaymalar oluştuğunu belirtti.

Sebep iklim krizi

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), ABD Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve birçok bilimsel kuruluş iklim değişikliği yüzünden küresel ortalama sıcaklıkların artacağını ve bunun da kuraklık riskini, düzensiz ve aşırı yağış sıklığı ve miktarını ve fırtına gibi aşırı hava olaylarının sıklık ve şiddetini yükseltebileceğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de artan afetler

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “2018 Meteorolojik Afetler” raporuna göre Türkiye’de de iklim krizi bu afetlerin sayısını her geçen yıl artırıyor.

Buna göre Türkiye’de 2018 yılında 871, 2017 yılında 598, 2016 yılında 654, 2015 yılında 731 meteorolojik afet raporlandı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre de bahsi geçen bu dört yıl, 1940’lardan beri ülke tarihinde en çok meteorolojik afetin görüldüğü yıllar olarak ön plana çıkıyor.

Pazartesi’den itibaren maske takmayanlara 900 TL para cezası

İçişleri Bakanlığı‘nın valiliklere gönderdiği talimat doğrultusunda, maske takma zorunluluğuna uymayanlara 22 Haziran itibaren Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 282’nci maddesi uyarınca 900 lira ceza kesilecek.

Bakanlık, yeni tip koronavirüs (Covid-19) tedbirleri kapsamında maske kullanımı zorunluluğuna ilişkin talimatını 18 Haziran’da 81 il valiliğine göndermişti. 22 Haziran Pazartesi gününe kadar bu kuralı ihlal edenlerin uyarılıp bilgilendirilmesini, o tarihten itibaren de 900 lira idari para cezası uygulanmasını istemişti.

Bu kapsamda, kolluk kuvvetleri 4 gün boyunca ülke genelinde yaptıkları denetimlerde maske takmayanları uyarıp bilgilendirdi.

48 ilde maske zorunluluğu

Maskenin, 48 ilde hayatın tüm alanlarında, 33 ilde ise alışveriş merkezi, market, restoran, kafe ve kuaför gibi insanların toplu halde bulunduğu iş yerlerinde takılması zorunluluğu bulunuyor.

Alınan son kararla birlikte maske takmanın zorunlu olduğu iller şöyle:

Adıyaman, Afyon, Amasya, Ankara, Antep, Ardahan, Aydın, Balıkesir, Bartın, Batman, Bitlis, Bolu, Burdur, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Düzce, Elazığ, Erzurum, Eskişehir, Giresun, Iğdır, Isparta, İstanbul, Maraş, Karabük, Kayseri, Kırklareli, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Kütahya, Malatya, Mardin, Muğla, Muş, Nevşehir, Osmaniye, Rize, Sakarya, Siirt, Sivas, Şırnak, Tunceli, Urfa, Uşak, Yalova, Zonguldak

Türkiye’de koronavirüs: 1.192 yeni vaka, 23 can kaybı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınıyla ilgili güncel verileri sosyal medya hesabından paylaştı. Buna göre son 24 saatte 1.192 yeni vaka tespit edilirken, 23 kişi daha hayatını kaybetti. 

Böylece 11 Mart tarihinden bu yana toplam vaka sayısı 187 bin 685‘e, koronavirüs nedeniyle ölen kişi sayısı ise 4 bin 950′ye yükselmiş oldu.

24 saatte yapılan test sayısı 40 bin 496 olarak belirtilirken, iyileşen hasta sayısı da 1412 olarak paylaşıldı.  803 kişinin yoğun bakımda tedavisi sürerken, entübe hasta sayısı ise 327 oldu

Koca: Yoğun bakım sayısı düşük

Bakan Koca yaptığı açıklamada kimi illerdeki yoğun bakımdaki hasta sayılarını da paylaştı. Buna göre Ankara’da 84, Konya’da 46, Bursa’da 43, Batman’da 22, Siirt’te 8, Van’da 5 kişi yoğun bakımda. Paylaşımda “Bazı illerimizde, vaka artışına rağmen yoğun bakım hasta sayımız düşük” ifadeleri kullanıldı.

 

 

Başka gezegene kaçabilir miyiz?

II. Dünya Savaşı sırasında Almanların önemli hedeflerinden biri kendi kaynaklarını tüketmeden rakiplerinin hem kaynaklarına zarar verebilmek hem de morallerini bozabilmekti. Bunu sağlamak için de en önemli çabaları Almanya’dan fırlatılan füzelerle New York’u vurarak ABD’ye büyük kayıp verdirmekti. Ne yazık ki (ya da iyi ki) savaş V3 adı verilen bu füzeleri geliştirmelerine izin verecek kadar uzun sürmedi. Yalnız gene de yaptıkları füzelerle Baltık Denizi kıyısındaki üslerinden Londra’yı vurmayı başardılar.

Almanya savaşı kaybetmek üzereyken bir yanda ABD, diğer yanda da SSCB bu teknolojinin farkındaydı. Öyle ki bu, V2 projesinin başındaki Wernher von Braun’un ABD’nin en çok aranan Alman bilim insanları listesinin en tepesine konmasına yol açtı.

Savaş sona ererken ABD tüm bu bilim insanlarını ve onların planlarını, SSCB ise üretmiş oldukları füzeleri ve modelleri ele geçirerek bunların üzerinde çalışmalar yürütmeye başladı. Amaç; bu füzeleri ve bunların başlıklarına konulacak nükleer silahları kullanarak diğer ülkeyi yaralayacak silahlar üretmekti. Bunu her iki ülke de kısa sürede başardı, çünkü von Braun ve arkadaşları neredeyse çalışmalarını Almanya’dayken tamamlamışlardı. 

Sputnik kırılması 

Konu burada bitti diye düşünülürken 1957 yılında bir gün SSCB’den bir duyuru geldi. Tüm dünya ülkelerine bir frekansı duyurdular ve dediler ki “sadece kıtalararası balistik füzelerle yetinmedik ve daha yükseğe, atmosferin dışına bir uydu gönderdik. Bu uydu Sputnik; Dünya’nın etrafında dönüyor ve sizlere verdiğimiz frekansı yayınlıyor. Dolayısıyla, sizler de uydu sizin üzerinizden geçerken bu uydunun sinyalini dinleyebilirsiniz.” Bu ABD açısından korkunç bir haberdi. Sovyetler onlardan habersiz kendi ülkelerinin üzerinden bir uzay aracı uçuruyordu ve onların buna karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Onlar da aynı güce sahip olabilmek için uzay programına hız verdiler. O sırada von Braun ve arkadaşları da ABD adına çalışıyorlardı. SSCB ikinci büyük adımı da atarak 1961 yılında ilk kez bir insanı Dünya’nın yörüngesine gönderip geri getirmeyi başardı.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı NASA, uzaya ilk insanı Sovyetlerden bir ay sonra göndermeyi başardı. 1961-1969 arasındaki sekiz sene ABD ile SSCB’nin Ay’a önce insan gönderme yarışı halinde geçti. Bu yarış arasında konumuzla ilgisi açısından bahsetmemiz gereken olay, 23 Mart 1965’te NASA’nın Gemini 3 uzay aracı ile ilk defa aynı anda iki insanı uzaya göndermesidir. Bu noktadan sonra hızlanan NASA, Apollo 11 ile 20 Temmuz 1969’da Ay’a ilk kez insanı göndermeyi başardı. Apollo 17, 11 Aralık 1972’de Ay’a son defa insanları götürdü.

Tüm bunları neden anlattım? İnsanlığın bugüne kadar bu gezegenden en fazla uzaklaştığı nokta Ay’dır. Hatta insanların Dünya’dan en fazla uzaklaştıkları nokta 400 bin kilometredir (Apollo 13). Bu kadar uzaklaşabilmelerinin en önemli nedeni de ABD-SSCB arasında süren Soğuk Savaş’tır. Soğuk Savaş sırasında iki taraf da ekonomik sistemlerinin ve ideolojilerinin teknolojik üstünlüğünü kanıtlamak için çok önemli imkanları bu proje için sarf etmişti. Burada konu Ay’a gidebilmek değil, bu yolla üstünlüğünü diğer ülkelere göstermekti. Ancak Ay’a gidildiğinde ne öğrenildi? En başta, aslında Ay’a gitmenin tek faydalı tarafı Ay’a gitmeyi başaracak teknolojiyi geliştirmekti. Yalnız Ay’a bir defa gittikten sonra sürekli Ay’a gidebilecek teknolojiyi ayakta tutmanın fazla bir mantığı bulunmadığı kısa zamanda anlaşıldı. 

Uzay nereden başlar?

Ayrıca ABD gibi, NASA’nın yaptığı hataların kolayca herkes tarafından görülebildiği bir ülkede Challenger (1986) ve Columbia (2003) gibi mekik kazaları uzay programına ayrılan bütçenin de sorgulanmasına neden oldu. Meydana gelen bütçe kısıntıları sonucunda NASA 2011 yılında uzaya insan göndermeyi durdurdu. Bu noktadan sonra NASA Rus uzay şirketi Roscosmos’a astronotlarını uzaya taşıması için ücret ödemeye başladı. SSCB ve devamında Rusya ileri bir teknoloji geliştirmeden 1960’ların ortalarında geliştirdikleri roketleri benzer yöntemlerle kullandıklarından hala uzaya insan ve yük göndermeyi başarıyorlar. Bunun dışında Çin, AB ve Japonya da uzaya düzenli biçimde araç gönderebilen ülkeler. Bunun dışında da Hindistan, İsrail ve İran gibi ülkelerin de roket üretme ve uzaya araç gönderme çabaları var.

Şimdi biraz durup deminden beri lafını ettiğimiz “uzayın” ne olduğuna bir bakalım. Hepimiz bu gezegenin yüzeyinde yaşıyoruz ve uçağa binip yerden 11-12 km yukarıya çıktığımızda uzaya gittiğimizi düşünmüyoruz. Peki bu uzay neresi? Yerden yaklaşık 400 km yukarıda atmosferdeki gazların miktarı o denli azalır ki bu noktada bir aracı Dünya’nın yörüngesine sokacak olsak, bu araç sürtünmeden dolayı yavaşlayarak hemen dünyaya düşmez. Bu nedenle yaklaşık yerden 400 km yukarıya “uzay” dememizde fazla bir sakınca yok.

Dünyayı mahvedip Ay’a kaçmak?

Ama Ay’a gitmeye kalkacak olursak gidiş-geliş için yaklaşık 800 bin km yol kat etmemiz gerekir. Ayrıca Dünya’nın yörüngesindeyken nispeten güvendeyiz. Başımıza kötü bir şey gelecek olsa hızlıca geri dönme şansımız olabilir. Oysa Ay’a giderken başımıza bir şey gelirse kurtulmamız kolay olmaz. 400 km nere 400 bin km nere?

Yalnız biliyoruz ki Dünya’yı mahvettikten sonra yaşamak için Ay’a kaçmak da çok akıllıca bir fikir değil. O nedenle son zamanlarda “acaba gidip Mars’ta mı yaşasak?” düşünceleri ortalıkta dolaşmaya başladı. İşin astronomi ve uzay yolculuğunun problemleri kısmını bir sonraki yazıda anlatacağım ama şimdilik sadece yapmamız gereken yolculuğa bir bakmak istiyorum:

Dünya’nın yörüngesi 400 km, Ay ise 400 bin km. Buradan Mars’a yolculuk ise yaklaşık 600 milyon km yol gitmemizi gerektiriyor. Güneş’in etrafında Dünya da Mars da döndüklerinden buradan Mars’a düz bir çizgi üzerinde gidebilmemiz mümkün değil. Bu nedenle de yolculuk yaklaşık 6 ay sürüyor.

Şimdi gelelim bizim uzay becerimize: Geçtiğimiz ay, SpaceX’in uzaya gönderdiği iki astronotla herkes hop oturup hop kalktı da neden heyecanlandığınızı gerçekten biliyor musunuz? Bu iki astronot ilk iki dakika içerisinde yerden 200 km yüksekliğe eriştiler, sonra da yerden 400 km yüksekteki uzay istasyonuna 18 saatte vardılar, yani 200 km yüksekliği 18 saatte çıktılar. Neden daha hızlı çıkmadılar? Çünkü ellerinde o teknoloji henüz yok. Şu anda SpaceX’in ulaştığı teknoloji 1965 yılının 23 Mart’ında NASA’nın Gemini 3 ile vardığı teknolojiye eşit. Tek fark, orada bir devlet gücü bunu başarmıştı, şimdi devletten yardım alan bir özel şirket bunu yapıyor. Ama teknoloji olarak bakıldığında ABD şu anda 55 sene önce bulunduğu yere yeniden yükseldi. Bu arada, Rusya 1960’tan bu yana kullandığı Soyuz uzay aracıyla aynı işi, benzer sürede 140 sefer gerçekleştirdi. Dolayısıyla SpaceX propagandasına çok fazla kulak vermeyin.

Kapitalizmin tüm imkanlarını arkasına almış olan NASA, 23 Mart 1965 ile 20 Temmuz 1969 arasında kelleyi koltuğa alarak Dünya’nın yörüngesinden Ay’a gitmeyi başardı. Şu anda SpaceX’in arkasında öylesi bir güç yok. Reklam kampanyası ile bu maddi gücü toplamaya çalışıyorlar ancak daha alacakları çok uzun bir yol var. Benim tahminim de sizin tahmininizle benzer çalışacaktır, önümüzdeki dört sene içerisinde Ay’a insanlı uzay aracı göndermeleri imkansız olmasa da çok çok zor görünüyor.

Bir de bu Ay, yani 400 bin km. Mars ise 600 milyon km. Oraya insan taşıyabilecek bir uzay aracı sizce ne kadar zamanda geliştirilir? Belki de daha önemli soru, çevreyi böylesine hızlı yok ederken insanlığın ve bu gezegenin o kadar vakti kaldı mı?

Gıda en önemli müşterektir

Covid-19 doğanın insan merkezli modernist tüketim toplumuna öfkeli bir kusma sinyali oldu. Bu sinyallerden en önemlisi gıda güvencesi hakkında idi. Yerel olarak kendine yeterlilik konusuna tekrar dönmeliyiz. Gerek küresel iklim değişiminin, gerekse küresel sağlık krizinin sonucu olarak bir gıda kriziyle karşılaşma gerçeği gün gibi açık ve net hal aldı. Dolayısıyla en önemli müştereklerimizden olması gereken gıdamıza nasıl sahip çıkacağız? Elbette gıda demişken su hakkını da göz ardı edemeyiz. Ancak bu yazıda gıdaya odaklanacağız.

Besin değeri olmayan şeylerle beslenenleri de dikkate alarak, gizli açlık için Birleşmiş Milletler 2002 yılında herkesin sağlıklı ve yeterli gıdaya ulaşım hakkını ilan etti. Koronavirüsün hayvandan geçen bir hastalık (zoonatic) olması nedeniyle başta virüsün ortaya çıktığı Çin’de yabani hayvan ticaretini yasaklandı. Ancak bu durum doğayla uyum içinde yaşayan yerli toplulukları doğrudan etkiledi. Çünkü onların bazıları bu yabani hayvan denilen yaratıkları avlayıp satarak günlük geçimlerini sağlıyordu. Örneğin, İnüitler ve Amerikan yerlileri (Kızılderililer) için balık (özellikle somon) kültürlerinin önemli bir parçasıdır. Somon ulusu (Salmon Nation) diye çok önemsedikleri ritüelleri güçlü, sürdürülebilir şekilde avlanmayı bilen, güçlü bir topluluk dahi var. Oysa asıl mesele endüstriyel hayvancılığı masaya yatırmak olmalı. Çünkü endüstriyel hayvancılığın küresel iklim değişimine katkısının % 50’den dahi fazla olduğu tahmin ediliyor.

Koronovirüs vasıtasıyla küresel pandeminin nedeni hakkında çeşitli tartışmalar hala sürmekte. The Conservation haber portalı ‘Covid-19 mu yoksa biyoçeşitliliğe kötü davranmak mı pandemiyi yarattı?’ adlı bir yazı yayımladı. Yeni patojenler hakkında doğa tahribatının 1980-2000 arasındaki 20 yıllık sürede daha da hızlanarak 100 milyon hektardan fazla tropikal orman ve % 85 sulak alanın tahrip olduğu belirtildi. Buna son iki yılı da eklersek tablonun gerçeğini siz hayal edin lütfen. Covid-19’un müsebbibi aynı zamanda endüstriyel tarım ve et endüstrisidir. Tüm bunların toplamının küresel iklim değişiminde payının % 50’yi geçtiğini belirten araştırmacılar mevcut. Kapitalizmin kendini çevreciymiş gibi yeşile boyadığı, merkeziyetçi, monokültüre dayanan yönetimlerle biyo-yakıt endüstrisinde yeşil akaryakıt elde etmek için Asya ve Afrika’daki ekilebilir tarım arazilerini gasp etmesi de biyoçeşitliliği öldüren bir başka önemli etken.

Biyoçeşitliliğin yok olmasının, küresel sağlık krizine yol açtığı gerçeğini kabul ederek; yerelde Türkiye ölçeğinde neler yapılabileceğine biraz kafa yoralım. Yalnızca insan sağlığı değil toprak, su, hava ve tüm canlıları gözeten bir gıda sistemi nasıl yaratılmalı? İşte burada gıdanın toprak altındaki kökleriyle toprak üstünde bize sağladığı hayata tutunma enerjimizi sağlayan kısmı hepimizi ilgilendiriyor. Dolayısıyla gıdaya karşı sorumluluğumuz müşterekler listesinde en başta geliyor. Gıda özgürlüğü tohumla başlar. Tohumumuza ve toprağımıza sahip çıkmak ve ona karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek zorundayız.

Tohum da müşterektir

Covid-19 sürecinde gelecek yıllarda karşılaşabileceğimiz gıda krizi nedeniyle elbette bir şeyler yapmaya çalışanlar da var. Örneğin, bazı belediyeler kent meclislerinde aldıkları kararla ekilebilir kent kamusal alanlarını özellikle hububatla donattılar. Tunceli, İzmir bir de Eskişehir‘deki çalışmalar bir yana Antalya, Osmaniye ve Ankara Yenişehir belediyelerinin bu süreçte kamusal alanlara olabildiğince hububat ektiğini duymuştum. Sıradan halk ise balkonunda ya da köyle bağını kesmemişse orada neler yapabileceğine odaklandı. Bereket ki Anadolu’da azalsa da hala bir tohum hassasiyeti korunuyor. Ancak bu sağlık krizi döneminde geçmişte yapılan tohum takas ya da fide şenlikleri mümkün olamadı. Tohum takas gruplarının hiyerarşik olmayan şeffaf bir yapılanmayla şekillenmiş olmaması nedeniyle bazı insanlar istedikleri halde ekecek tohum ya da fide bulamadılar. Oysa tohum sürekli ekilerek yenilenerek canlılığını sürdürür. İnsanlardan bir kısmı bu gruplar tarafından beklenen hassasiyeti ve sorumluluğu göremediğini belirtti. Elbette bunlar yeni yapılanmalar ve daha gidilecek çok uzun bir yol var.

Tohum kütüphaneleri

Elbette yediğimiz bir şeyin bizi tadıyla ve kokusuyla kendine bağlaması sonra da o çağrışımla bizi başka yerlere götürmesi muhteşem bir şey. Fiziki olarak beslendiğimizi hissetmenin ötesinde ruhsal olarak da şifa bulduğumuzu hissederiz. Çocukluğumuzda yediğimiz bir yaban çileğinin tadı ya da taze Aydın incirinin kokusu bunlardan biri olabilir. Beslenmenin ötesinde eko-sistemsel bütünlüğü duyumsayıp sorumluluk almaya bir davettir bu aslında.

Gıdayı kontrol edenin coğrafyayı kontrol edebileceğine göre, tohumu kontrol eden tüm insanlığı kontrol altında tutabilir. Tohumumuz bildiğimiz gibi tehdit altında. Evladiyelik yerel tohumların yerine Monsanto, Cargil, Sygenta gibi tekeller, dayattıkları kısır tohumların yanında verdikleri böcek ve haşere öldürücülerle de toprağımızı ölü hale getiriyor. Öyleyse her mahalleye bir tohum kütüphanesi oluşturmayı artık geciktirmemeliyiz. Bakınız tohum bankası demiyorum. Çünkü o ekonomik terimler tam da karşısında durmamız gereken tekellerin dili. Bize kitap sayfaları gibi sıcak ve komşuluk dayanışması kokusu veren tohum kütüphaneleri lazım. Yerel biyoçeşitliliği geri getirmeye dayanan evladiyelik (tohumların kuşaktan kuşağa geçtiği) tohum özgürlüğünden söz ediyorum.

Öyleyse gıdanın bir müşterek olması tohumun müşterek olmasından başlar. Bu durumda oluşturacağımız tohum kütüphanelerimizin hiyerarşik yapılanmalarla birkaç kişinin tahakkümünde olmaması gerekir. Korona döneminde, gıdanın bir müşterek olması gerektiği hakkında dünyada bir uyanışın olması sevindirici bir durumdur. Bunu mahalle ölçeğinde oluşturacağımız tohum kütüphaneleriyle daha da kalıcı kılabiliriz. Bu durum doğrudan (katılımcı demokrasi) demokrasiye inanmaktan ve gereklerini yerine getirmekten geçecek. Bu da içimizdeki ve dışımızdaki tahakküm ilişkilerini yeniden tekrar gözden geçirmeyi sağlayacaktır.

Ne yapılabilir?

Bu yıl balkonumuzda/bahçemizde yetiştirdiğimiz, pazardan alıp tadını ve besin değerini beğendiğimiz meyve ve sebzenin tohumlarını saklayarak bir şeyler yapmaya başlayabiliriz. Belediyelerden okullar, spor kulüpleri vb kamusal alanların bir köşesini bu amaçla bize ayırmasını talep edebiliriz. Tohum hikâyeleri paylaşacağımız sanat faaliyetleriyle şimdiden oralarda şenlikli bir köşe yaratabiliriz.

Avrupa’da neler oluyor?

Avrupa, Covid 19 sürecinde Mart 2020 itibariyle geçen senenin aralık ayından beri masasında duran Yeşil Yeni Düzen (Eurepean Green New Deal) anlaşmasını yürürlüğe koymaya karar verdi. 2050’ye kadar karbon emisyonlarını sıfırlamayı hedefliyor. Elbette bu yeşil dönüşümün pratiğe nasıl geçirileceği radikal görüşlerce eleştiriliyor. Örneğin, kentlerin dönüşümündeki Just Transition adaletli bir geçiş mi? Yoksa yalnızca Avrupa’yı yeşile boyamaya mı yarayacak?

Yeşil denilen merkeziyetçi teknolojiyle karbonsuz bir Avrupa yaratmanın mümkün olmadığı bir gerçektir. Ekonomik olarak büyümemeye (Degrowth) radikal yaklaşanlar, yalnızca refahın dağıtılıp doğanın kendini onarmasına dikkat çekenler, çiftlikten çatala (Farm to Fork) olarak gıdaya da yer verilen bölüme önemli eleştiriler ve alternatifler sunmakta. Bunlardan biri de tohum özgürlüğü. Öyleyse gıda demokrasisine dikkat çeken La Via Capessina ve Agroekoloji hareketinde olduğu gibi, çiftçiden çiftçiye öğretim şiarıyla biz de bildiklerimizi ve elimizde olan tohumları yaratacağımız tohum kütüphanelerinde paylaşarak Vandan Shiva’nın yıllardır dikkat çektiği tohum özgürlüğü hareketinin kalıcı bir parçası olabiliriz.

“Küresel düşün yerel hareket et” şiarıyla biz de mahalle düzeyinde hiyerarşisiz tohum kütüphaneleri oluşturarak geleceğimizin genetik çeşitliliğine sahip çıkıp hastalıklara karşı dirençli ekosistemlerin onarılması ve parçası olmaya katkıda bulunmalıyız.

(Bu yazı ilk kez Sivil Sayfalar’da yayımlanmıştır.)

Türkiye ve Yunanistan Yeşiller’inden mülteciler için ortak çağrı: Kimseyi Arkada Bırakma

Türkiye ve Yunanistan’daki Yeşiller 20 Haziran Dünya Mülteci Günü dolayısıyla Avrupa Birliği Parlamentosu milletvekillerine gönderilmek üzere ortak bir mektup kaleme aldı.

Başta Türkiye-Yunanistan sınırı olmak üzere Avrupa sınırlarında yaşanan hak ihlallerinin endişe verici olduğu belirtilen mektupta milletvekilleri insan haklarına, dayanışma ve eşitlik prensiplerine uygun bir iltica işletme sistemi kurmaya davet edildi.

Genç Avrupa Yeşilleri Federayonu (FYEG) Sosyal Haklar Çalışma Grubu tarafından yapılan çağrıya Türkiye’den Yeşiller Meclisi de destek verdi. Milletvekillerine hitaben yazılan açıklamanın tamamı şu şekilde:

Kimseyi Arkada Bırakma

Aşağıda imzası bulunan kuruluşlar olarak Avrupa sınırlarındaki, özellikle Yunanistan sınırındaki mevcut durum ve Moria gibi kamplardaki durumlarla yakıdan ilgileniyoruz. İnsanlar kalabalık kamplarda mahsur kaldı ve hakları ihlal ediliyor.

Sıhhi tesislerin ve mültecilerin kişisel alanlarının eksikliği, küresel bir salgın patlak vermeden önce endişe vericiydi. Şimdi ellerini yıkamak için su bile bulamayan binlerce mülteciyi göz ardı ederken Avrupa’nın her yerinde sosyal uzaklaşma önlemleri hakkında konuşmak hiç mantıklı değil. İltica bir insan hakkıdır ve siyasi amaçlarla askıya alınamaz. Avrupa Birliği’nin kilit bir değeri dayanışmadır. Bu yüzden bu kıtanın sınırlarında koruma arayan mültecilere dayanışma içinde olmalıyız.

Şu adımları atmaya davet ediyoruz:

  • Yetersiz gemi veya tekne ve diğer tehditler nedeniyle Akdeniz’de meydana gelen toplu ölümleri sona erdirmek ve mültecileri sömürüye karşı korumak için tüm sığınmacıların Avrupa’ya güvenli bir şekilde girmesini sağlayın.
  • Eğer Üye Devletler, STK’ların veya diğer gemilerin kendi kıyılarına çıkmalarına izin vermezse Avrupa Komisyonu’nu harekete geçmeye davet edin. Deniz kurtarma çalışmaları suç değildir ve bu nedenle kurtarılan mültecilerin karaya geçişlerinin engellenmemesi gerekir.
  • Salgının mülteciler ve göçmenler üzerindeki kötü etkisini düşünün. Bu durum kamplardaki mültecilerin savunmasız ve bağımlı durumlarını, dış yardımın ve dayanışmanın önemini ortaya çıkardı. AB içinde üye ülkeler arasındaki dayanışmayı arttırın ve mültecilere yardım etmelerine yardımcı olun.
  • AB ile üçüncü ülkeler arasında daha güçlü bir işbirliği arayın. Bu, diyaloğu teşvik ederek ve birlikte çözüm arayarak gerçekleştirilebilir. Sorumlulukları reddetmeyi ve bunları üçüncü taraf ülkelere aktarmayı bırakın.
  • 2020 yılının ikinci çeyreğinde yayınlanacak olan AB Göç ve Sığınma Paktı, göç politikalarını iyileştirme ve daha insancıl bir yaklaşım sunma fırsatı sunuyor. Bunu bir dayanışma, adalet ve insanlık politikasını yürürlüğe koyma fırsatı olarak değerlendirin.
  • İltica talebinde bulunanlar için de sığınma için gerekli adımları, zaman çizelgesini ve gereksinimleri tanımlayan tüm AB Üye Devletleri için ortak bir prosedür uygulayın. Bunu yaparken Üye Devletlerin sığınmacıları mantıksız bir süre için bekletmediklerini doğrulamak için uygun bir kontrol sistemi de uygulanmalıdır. Sığınmacıları beklemeye alma prosedürü gizli geçişlerin oranlarının artmasına sebep olacaktır.
  • Toplu sınır dışı etmeleri sonlandırın ve geri göndermeme ilkesinin ihlal edilmediğinden emin olun. Devletler her bir vakayı incelemek ve doğrulamak zorundadır. AB göç politikalarına uymayan ve göçmen haklarını ihlal eden devletlerin hesap verebilirliğini güçlendirin. İltica hakkını askıya alan Yunanistan olağanüstü hal kararnamesi gibi politikalara son verin.
  • Sığınmacılar için yeterli yaşam standartlarını sağlayın ve uygun sağlık ve sıhhi tesisler olmayan kötü hava koşullarındaki geçici kamplara yerleştirmeyin.
  • İlgili dil kursları sunarak entegrasyonu kolaylaştırarak, sığınmacıların çalışmasına izin verirken mülteci statüsü kazanırken ve spor kulüpleri, resim dersleri ve müzik dersleri gibi mülteci kamplarında toplum hizmetleri sunarak yaşam kalitesini ve sığınmacıların beklentilerini iyileştirin kişiliklerini tam olarak ifade ederler ve en büyük potansiyellerine göre yaşarlar.
  • Sığınmacıların hayat kalitesini ve gelecekteki başarılarını geliştirmek için entegrasyon çalışmaları yürütün. Bu çerçevede sığınmacılara mülteci statüsü kazanana kadar çalışmalarına izin vermek için ilgili dil kursları sunabilirsiniz. Ayrıca sığınmacıların kendi kişiliklerini en iyi şekilde ifade edebilmeleri ve potansiyellerini gerçekleştirebilmeleri için spor kulüpleri, resim dersleri ve müzik dersleri gibi toplumsal hizmetleri sunabilirsiniz.
  • Avrupa Komisyonu, komisyon ve/veya STK’lar tarafından tespit edildiği durumda sığınmacıları yeterince gözetemeyen, desteklemeyen ve barındıramayan üye devletler üzerinde ciddi önlemler almalıdır.
  • Karar verirken sığınmacıların kişisel tercihlerini ve aile bağlantılarının nerede bulunduklarını dikkate ortak bir iltica işlemleri sistemi uygulayın.
  • İklim krizinin göç eğilimleri üzerindeki etkisini ele alan bir strateji oluşturun. Bu, iklim mültecilerinin geçerliliğinin tanınması ve gelecekteki göç politikalarını etkilemesi gerekir.

Avrupa’mız eşit değil. Avrupa’da insan hakları, dayanışma ve eşitliğin temel değerlerinin tüm kararlarımızı şekillendirdiğine ve desteklediğine inanıyoruz ancak sığınmacılar ve mülteci krizi söz konusu olduğunda ve yaşananlara baktığımızda bunun yanlış olduğunu görüyoruz. Bunlar harekete geçmekten ziyade sadece inanmak istediğimiz anlamsız kelimeler.

Bugün mülteci krizinden 5 yıl sonra iltica kamplarımızda hala yoksulluk, ıssızlık ve depresyon görüyoruz. Avrupa Birliği hareket edemedi, Birlik olarak rolümüz sadece sınırlarımız dahilinde yaşayan insanlara uzanmakla kalmıyor. Aynı zamanda ahlaki bir yükümlülüğümüz var. Çünkü insanlar olarak ortak insan çıkarlarına göre hareket etme ve politikalarımızı insan hakları, dayanışma ve eşitliği temek alarak düzenlemek için ahlaki bir yükümlülüğümüz var.

Eylem tarzımızı değiştirmenin ilk adımı, tam olarak neyi yanlış yaptığımızı anlamaktır. Mevcut iltica işleme sistemi ile ilgili sorunlar hakkında birçok makale, rapor ve fikir var. Yukarıda nasıl ilerleneceğine dair birçok fikri sunuyoruz. Bu eylemleri uygulayarak daha iyi bir geleceğe doğru ilerleriz.

Daha iyi bir gelecek sadece mümkün olmakla kalmıyor. Aynı zamanda yapılacak en doğru şey. Diğer güçler mültecilere nasıl bakılacağı konusunda kararsız kalırken ve tökezlerken biz doğru yolu seçerek Avrupa’yı küresel sahnede bir lider haline getirebilir ve doğru olanı yapabiliriz!

İmzacılar

  • Federation of Young European Greens (FYEG)
  • European Free Alliance Youth (EFAy)
  • Young European Socialists (YES)
  • Der Jugendrat
  • Οικολογική Συμμαχία (Oikologiki Symmaxia-Ecological Alliance)
  • Salvamento Marítimo Humanitario
  • Youth Express Network
  • Yeşiller Meclisi

 

 

 

İklim değişikliğini neden görmezden geliyoruz- Çağla Fadıllıoğlu

Son IPCC Sentez Raporu’nda da [1] açıkça belirtildiği gibi “İklim sistemi üzerindeki insan etkisinin varlığı tartışmasızdır. İklimi bozmaya devam ettiğimiz müddetçe etkiler artacak, şiddetlenecek ve geri dönülemez hale gelecektir.” Peki iklim değişikliğinin varlığı ve ciddiyeti ortadayken neden iklim değişikliğini görmezden gelmeyi tercih edebiliyoruz? İklim değişikliğine karşı eyleme geçilmesi konusunda Avrupa liderlerinden olan İngiliz Georg Marshall, ‘Don’t Even Think About İt: Why Our Brains Are Wired to Ignore Climate Change’ [2] adlı kitabında bu sorunun cevabını ele alıyor. Bu nedenleri birkaç başlık altında şöyle özetleyebiliriz:

1) Düşman kim?

Yapımız gereği ortada bir mücadele varsa iyileri ve kötüleri ayırt etmeye çalışıyoruz. İklim krizi için de düşman kim sorusunu sorup neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Peki gerçek düşman kim gerçekten? İklim değişikliğinin temel sebebi saldığımız sera gazları; bunu biliyoruz. O zaman düşman fosil yakıt şirketler mi? Belki… Ama şunu da biliyoruz ki, şirketler arz-talep dengesinde var olabiliyorlar. Yani biz talep ettiğimiz miktarda varlıklarını sürdürebilirler. Biz yenilenebilir enerji talebimizi arttırırsak yenilenebilir enerji şirketlerinin sayısı ve aktivitesi de hızlı şekilde artabilir.

Başka potansiyel düşman da karar organı olan devletler. Peki onlar mı gerçek düşman? Muhtemelen bu da doğru cevap değil…Devletler de benzer şekilde vatandaşların taleplerine yönelik kararlar alma eğilimindeler. Yani dönüşüme katkı sağlamak istiyorsak vatandaş olarak tercihlerimizi ortaya koymamız gerekiyor. Örneğin, elektriğimizin kaynağı için yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih edebiliriz. Zamanla buradaki artan talebe cevap vermek için devletlerin de yenilenebilir enerjiyi teşvik eden faaliyetlerini artırmaları beklenir.

Özetle esas düşman -oturduğumuz yerden etrafımıza sövdüğümüz sürece- bizleriz. Tercihlerimizin ve gücümüzün farkında olarak akılcı yollardan giderek iklim krizinin kurtarıcılarından biri olabiliriz.

2) Neden-sonuç ilişkisi

Günlük hayatta yaptıklarımızla iklim değişikliği arasındaki bağlantıyı kurmakta zorlanıyoruz. Beynimiz kolayca gözlenmeyen neden-sonuç ilişkilerini algılamakta zorlanıyor. Böyle durumlarda dışarıdan bilgi alıp neden-sonuç ilişkisi hakkında bilgi sahibi olması gerekiyor. Örneğin, işe veya okula giderken toplu taşıma veya bisiklet yerine kişisel arabamızı tercih ettiğimizde yaşadığımız bölgede sel görme olasılığımızın arttığını düşünmüyoruz; çünkü arada direk bir bağlantı yok. Tek bir kişinin tek bir tercihi tabii ki sorunun tek kaynağı değil; ama tüm bu yanlış tercihler insanların büyük çoğunluğu tarafından alınmaya başlandığı zaman esas sorun ortaya çıkıyor.

Neden-sonuç ilişkisini algılamamızı zorlaştıran başka bir etmen de yaptığımız tercihlerin faturasını uzun vadede ödeyecek olmamız. İnsan beyni karar verme anlarında kısa vadeli fırsat ve ödülleri olduklarından daha değerli görme eğilimindeyken, uzun vadeli risk ve zararları da olduklarından daha değersiz önemsiz görme eğiliminde oluyor. O yüzden de bugün hızlıca ve rahat bir şekilde arabasıyla işe gitmeyi, toplu taşımaya kolayca tercih edebiliyor.

3) Yanlış yorumlanan kavramlar

Bilimsel kavramları veya terimleri yorumlarken -bunlara pek alışık olmamamız veya bunları günlük hayat dilinde düşünmemiz gibi sebeplerden ötürü- yanlış yorumlayabiliyoruz. Bu ne demek? Örneğin, IPCC raporlarında ve makalelerde sıkça geçen “olabilmek (İngilizcedeki ‘may’)” kavramı, alışık olduğumuz dile göre, kafamızda farklı olasılık oranları belirmesine sebep olabiliyor. %90’ların üstündeki olasılıklar bilim insanları için “olabilir” iken, günlük dili kullanan bir insan için “kesine yakın” olabiliyor. Diğer yandan bilim insanı “olabilir” dediğinde bunu %30 oranda olacakmış gibi algılayıp iklim değişikliğinin var olmayabileceği gibi yanlış bir düşünceye kolayca kapılabiliyoruz. Bilimsel dilde yazılmış kaynakları değerlendirirken buna dikkat etmemiz gerekiyor. Konuyla ilgili kaynak üreten kişilerin de yazı yazarken ya da haber yaparken bu durumu göz önünde bulundurması önemli rol oynuyor.

4) Yanlış bilinenler

Yanlış kaynaklardan bilgi edinmiş olma, algılarken yanlış yorum yapma, yeterince sorgulamama gibi sebepler yüzünden -birçok konuda olduğu gibi- iklim değişikliği konusunda da birçok şeyi yanlış algılayabiliyoruz. Örneğin, insanların önemli bir kısmı iklim değişikliğini ozon deliğine sebep olmuş gazlarla özdeşleştirmiştir durumda. Ozon deliği sorunu ortadan kalkınca iklim değişikliği sorunu da onlar için ortadan kalkmış oluyor. Başka bir örnek de güneş lekelerindeki değişikliğe bağlı olarak iklim değişikliğinin doğal bir süreç içinde sürekli değiştiği ve bizi mini bir buzul çağının beklediğine inanan insanlar. NASA’nın da yazısında [3] teyit ettiği gibi insan kaynaklı ve sera gazına bağlı küresel ısınma o kadar yüksek ki, güneş lekelerinin azalışına bağlı minik soğumanın olduğu dönemde bile küresel net ısınma kaydedilmesine sebep oldu. Üstelik şimdi güneş lekelerinin arttığı, yani güneşin daha da aktif olarak daha çok ısıtacağı bir döneme giriyoruz.

5) Sorunu uzakta görmek

Sorunu iki şekilde uzakta görebiliyoruz: Zamansal ve mekansal olarak. Özellikle liderlerin kullandığı “iklim değişikliğinin önemli ve kötü sonuçları OLACAK” gibi cümleler iklim değişikliği sorunu gelecekte baş edeceğimiz bir sorun gibi algılamamıza yol açabiliyor. Oysa iklim değişikliğinin sonuçlarını çoktan hissetmeye başladık. Algıyı “İklim değişecek ve bunun sonuçları çok kötü olacak” tan “İklim değişikliği çoktan değişti ve değişmeye devam ediyor; bunun daha az değişip daha kötü sonuçları olması için bugün -geç olmadan- bir şeyler yapmalıyız”a doğru değiştirmek gerekiyor.

İklim değişikliğinin sonuçlarını yorumlarken yaptığımız başka bir hata ise sorunu başka ülkeleri veya bölgeleri etkileyecek gibi görmemiz. Unuttuğumuz nokta ise yaşadığımız global dünyada her şeyin birbiriyle bağlantılı olabildiği. Örneğin, Afrika kıtası kuraklığa ve sıcaklık artışına bağlı olarak yaşanmaz hale gelecek bölgelerin çok olduğu bir yer. Bu durum, Afrika’da beklenen nüfus artışı ile birleşince karşımıza kocaman bir göç sorunu ortaya çıkıyor [4]. Yani Afrika’daki kuraklık aslında hepimizi etkiliyor.

Çin’in Wuhan kentinde çıkan virüsün nasıl hızlıca ve birçok kişinin öngörmeyeceği kadar küresel ve her alanı etkileyen bir sorun olduğunu gördük. Atmosferdeki karbondioksit miktarı eşi benzeri görülmemiş seviyelerde artıyor. Bunun sonuçlarını hem zaman hem mekan olarak bizden uzak bir yerlerde konumlandırma yanlışına düşmemeliyiz.

6) Çevre sorunu (mu?)

Eskiden küresel ısınma sembolü olarak kutup ayıları kullanılıyordu. Şimdi bile internet arama motorunda aratınca ufak bir buzul üstünde mutsuz bir kutup ayısı görmemiz çok olası. Evet, eriyen buzullar küresel ısınmanın bir göstergesi; ancak sorunu eriyen buzullara indirgemek sorunu çözme konusunda yapabileceğimiz en büyük yanlışlardan birisi. Esas sorun buzulların erimesi değil küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği ve beraberinde getirdiği problemler. Hatta iklim değişikliğinin A’dan Z’ye her alanda hayatımızı olumsuz etkileyeceğinin ve durumun aciliyetinin altını çizmek için son dönemde “İklim Krizi” kavramı kullanılmaya başlandı. İklim krizi sadece bir çevre sorunu değil, tarımdan kuraklığa, spordan salgın hastalıklara, ekonomiden göç hareketlerine…, her alanda etkileri olan bir sorundur.

7) Tehditlerdense fırsatlara odaklanmak

İnsan doğası ve alışkanlıkları gereği taşın altına eline koyma vakti geldiği zaman adalet arayışı içinde olabiliyor. “Başkası bir şey yapmazken ben niye yapayım?” diyebiliyor. İklim krizinin ciddiyetinin farkında olan kişiler için günlük hayatlarında bu krize karşı eylemde bulunmak için “vicdan” yeterli iç motivasyonu sağlamaya yetiyor. Zaten küresel ve bilimsel düşünme konusunda hepimiz bu noktada olabilseydik muhtemelen bugün iklim krizi diye bir şey konuşuyor olmazdık.

Birçok kişi için dışarıdan bir motivasyon gerekiyor. İklim krizi ile savaş demek başkası evinde püfür püfür klimasıyla otururken bizim evimizde sıcaktan terleyerek çile çekmemiz olarak algılanmamalı. Alacağımız kararların yaratacağı birçok fırsat da olacağının bilincinde olmamız ve bu fırsatlara odaklanmamız işimizi çok kolaylaştıracaktır. İklim krizine karşı atılacak doğru adımlar bizim sırf gelecekte değil, şimdi de hayat kalitemizi arttıracaktır.

*

Kaynakça:

[1] IPCC (2014). Climate Change 2014: Synthesis Report. Contribution of Working Groups I, II and III to the Fifth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change [Core Writing Team, R.K. Pachauri and L.A. Meyer (eds.)]. IPCC, Geneva, Switzerland, 151 pp.

[2] Marshall, G. (2014). Don’t even think about it: Why our brains are wired to ignore climate change. Bloomsbury USA.

[3] NASA Global Climate Change (2020). There Is No Impending ‘Mini Ice Age’. Erişim tarihi: 16.06.2020. https://climate.nasa.gov/blog/2953/there-is-no-impending-mini-ice-age/

[4] Xu, C. et al. (2020). Future of the human climate niche. Proceedings of the National Academy of Sciences, 117(21), pp. 11350 LP – 11355. doi: 10.1073/pnas.1910114117.