Ana Sayfa Blog Sayfa 2065

O zamanlar kentlerde işçiler fabrikaları, öğrenciler rektörlükleri işgal ederdi

Tam 50 yıl önce, Türkiye kentleri o zaman kadar hiç görmedikleri bir şeyi gördü. Zaten böyle bir şeyi bir daha da görmedi. Türkiye diyorum ama aslında İstanbul demem gerek, belki İzmit-İstanbul da denilebilir. Diğer kentlerin gördüğü pek de “istisnai” sayılabilecek türden bir olay değildi.

Görülen neydi?

Bu tam olarak bir sınıfın, barışçıl bir biçimde kendi hakları için ayağa kalkması, yürümesi ve neyi isteyip-neyi istemediğini söylemek için, belki o zamana kadar kendisinin bile farkında olmadığı kendi gücünü ortaya koymasıydı.

Bunu bir sınıf hareketi olarak nitelerken, alışılmış bir kalıbı kullandığım için, öyle demiyorum. Bir “halk ayaklanması” değildi. Hatta buna bir “emek hareketiydi” demek de yeterli değil. Çünkü ortada örgütlenmiş ve bilinçli, ne yaptığını bilen ve nasıl yapacağı konusunda hazırlanmış ve örgütlenmiş, kitlesel bir hareket vardı. İşçi sınıfı sınıf çıkarı için, başka diğer bütün yollarla iletmeye çalıştığı ama anlatamadığı isteğini, böyle anlatmaktan başka bir yol kalmadığı için grev, işgal, yürüyüş, gösteri ve sonuç olarak, hepsinin toplamı sayılabilecek ve inanılmaz derecede güçlü ve sade bir toplumsal dayanışma ve toplumsal bilinç gösterisi olan direnişi gerçekleştirdi.

Haziranın tam ortasında, kentin gördüğü bu göz kamaştırıcı soyluluktaki direniş o kadar çok yönüyle incelenmeyi ve aydınlatılmayı hak ediyor ki, ben bunlardan hiç birisine, kısacık bir yazı ile değinebileceğimi düşünemem bile. Buna karşılık Haziran, üzerinde çok çalışılmamış, anlamak için özel ve derin, çoklu bir çalışma yapılmamış bir olgu olarak, önümüzde duruyor hala.

Belki akademik ve entelektüel çevre bu olayı küçümsedi de üzerinde durmadı, ya da tehlikeli bir alan olarak gördü? Belki sendikalar zaten yapılması gerekeni eylemli olarak fabrikanın kapısının önünde, yollarda ve meydanlarda söylemiş oldukları için gerisini, yani bunun anlamı üzerinde çalışmayı başka gruplara bıraktılar? Belki Türkiye, her zaman yaptığı gibi, bu olayın toplumsal ve politik karşılığını bulamak üzere tartışmaların yapılabileceği siyasi ortamı ve partileri yok ettiği ve askeri bir zorbalıkla “temizlediği” için, bu alandaki tartışma güdük kaldı. Aslında bu nedenlerin hepsi ve daha fazlası nedeniyle işçi sınıfının tarihi, ancak bu kadar toparlanabiliyor…

Dünya değişse de hak arayışı biter mi?  

Zafer Aydın, “İşçilerin Haziranı”nı yazmasaydı (Ayrıntı Yayınları, 2020), bugünün kentlileri belki anımsamayacaktı bile, 50 yıl önce İzmit’ten İstanbul’a, Haliç köprülerini açtıracak kadar güçlü bir biçimde gelen insan selini… İşçi sınıfı gerçeğini…

“Gerçekten anlayabilmek, 1970 Haziran’ını, ne işe yarayacak?” diye düşünülebilir. Dünya değişti, kentler değişti, kapitalizmin tarzı ve üretim biçimleri değişti, üretim teknolojisi değişti, üretim örgütlenmesi-biçimi değişti, sınıf tanımı/ sınıflar değişti, çalışma biçimi değişti. Eski işçi sınıfı tanımına göre örgütlenmiş işçiler artık yok ve bugünün işçilerinin örgütlenme biçimleri de değişti, sendikalar değişti… Her şey değişti ve neden bakalım Haziran ayına?eşit

Ama insanların, toplumsal sınıfların, baskıya karşı, politik olarak üzerine gelinen insanların güçsüzleştirilmesine, yoksullaştırılmasına, demokratik olarak sahip olmaları gerekenlerin ellerinden alınmasına karşı duruşu da değişti mi? Direnmek yok mu artık? Karşı çıkış, isyan?

Bugünün dünyasında, bugünün kentinde nasıl karşı çıkılıyor, doğanın-insanın ve bunca yılda birikmiş kültürün sömürüsüne karşı? Hak arayışı demokratik bir toplumda biter mi? Eşitlik arayışı? Koruma arayışı? Onarma arayışı ve daha iyi olacağını zannettiğimiz bir dünyanın arayışı?

Peki ama insanlar, bireyler ve toplumlar, kadınlar ve erkekler, nasıl arıyor özgürlüklerini ve incinen eşitlik duygularına göre yapılması gereken davranışları? Bu, her defasında tarihin o anında başlayıp o anın hemen ertesinde de bitip-giden bir şey mi? Kentlerdeki direnişlerin, isyanların bir geçmişi/ tarihi ve belirli örüntüleri, binlerce ayrıntısı değişse bile ana ekseninde çok daha ağır değişen bir özü olmadığı söylenebilir mi? Böyle bakıldığında, “Haziran’ı hazırlayan kentler nasıl yerlerdi?” sorusu, biraz daha anlam kazanmış oluyor.

Sorular…

O işçi sınıfı nasıl oluştu? Sınıf, nasıl bir şeydi/ ne tür nitelikleri/ özellikleri vardı? Kimlerden oluşuyordu/ kimdi o kadınlar ve erkekler? Kentin neresinde yaşıyorlar, nasıl evlerde oturuyorlardı? O evleri ve mahalleri kim yapmıştı ve nasıl yapmıştı? Evin bahçesi, oradaki toprak nasıl kullanılıyordu? Aile kimlerden oluşuyordu? Yaşlılar da var mıydı o evde, çocuklar nasıl büyüyordu, nasıl ve ne kadar eğitiliyordu, çocukların sorumluluğu kimdeydi? Nerede oynuyordu çocuklar arkadaşlarıyla?

Hasta olduğunda ne yapıyordu, bakımıyla ilgili masraflar, ilaç nasıl karşılanıyordu? Sınıfın içinde Kürtler, Lazlar, Türkler, Müslümanlar, Aleviler, Hristiyanlar ve inançsızlar var mıydı? Hemşerilik ne kadar önemliydi? Aralarındaki dayanışmayı etkiler miydi bu farklar? Sınıf dediğimizde, toplumsal bir kategori olarak sınıfın özelliklerini bütünüyle bilmek ve onu, o Haziran gününde bu kadar gözü pek davranmaya yönlendirebilecek sınıfsal geri-plan nasıl bir şeydi?

O eve giren gelir, sadece parasal bir gelir miydi? Parasal gelir nasıl kazanılıyordu ve ne kadar yeterliydi? Parasal olmayan gelirler neydi ve güvenilirliği neydi? Giderleri neydi, paranın nerelere harcanması gerekiyordu ve hiçbir para harcamadan sağlanabilecekler nelerdi? Evdeki emek türleri, kadınların yaşlıların çocukların emek süreçleri içindeki yerleri, üretimleri, işçi sınıfının evde-fabrikada-atölyede ve sokaktaki toplam üretimi, sınıfı nasıl kuruluyordu?

Sonuç olarak, toplam hane gelirlerinin bileşenleri nasıl oluşuyordu ve kentteki gelişmelerle nasıl ve ne kadar uyuşuyordu? Borcu var mıydı, varsa bu borç örüntüsü ne biçimde oluşuyordu? Birikimi var mıydı? Varsa bu birikimin amacı neydi ve nasıl birikiyordu? Mülkü-malı var mıydı? Evi, motosikleti, otomobili, köyünde tarlası-toprağı?

İş aramak, iş bulmak, fabrikaya girmek ve fabrikada çalışmak, daha bir-kaç yıl öncesinde kırın o dağınık ve eziyetli tarlasında çalışmakta olan kadınlar ve erkekler için ne anlama geliyordu? İşe girince sendikaya girmek, sendikadaki örgütlenmenin inandırıcı ve güvenilir bir bağ haline dönüşmesi? Bir başka fabrikadaki bir başka insan ona yabancı mıydı, yoksa aynı sınıfın benzer kaygıları içindeki bir arkadaşı, tanımadan/ gözü kapalı güvenebileceği ve birlikte yola düşebileceği biri miydi?

Politika ne anlama geliyordu? Politik partiler ve politik fikirler, havalarda uçuşan sosyalizm sözcüğü, işçi sınıfının toplumdaki yerinin ne olması gerektiği, haklar ve hak elde etmenin gerektirdiği uğraş, bunun için nelerin göze alınabileceği? Kahvedeki sohbet, aile içinde sofra başındaki sohbet ve ücret, sendika konuları; direniş, dayanışma terimlerinin kullanılma biçimleriyle ilgili bilgiler…

Radyodan, belki televizyondan dinledikleri nasıl etkiliyordu yaşamını ve siyasi düşüncesi nasıl oluşuyordu? Üniversitelerin çok canlı ve sürekli toplumla bütünleşen mesajları ve öğrencilerin isyancı ve kural tanımaz davranışları? Amerikan bayrakları ve “emperyalizm”, “sömürü”, “üçüncü dünya” sözcükleri? Meclisteki tartışmalar, ne düşündürüyordu ona, üniversitedeki olaylar, kentlerin o çok heyecanlı ve sürekli değişkenlikler içeren, öğretici ve genç havası…

İşçi sınıfını böyle kanlı-canlı insanlar, kadınlar-erkekler, çocuklar ve yaşlılar ve bir yaşam çevresi olarak tanımadan, onun Haziran’daki davranışını, nasıl anlayacağız ve değerlendireceğiz? Bu sınıfı kim nasıl koşturabilirdi, Dağlarca’nın sözüyle “omuzlarında gök yarısı bayraklar”la sokaklarda, kan-ter içinde ve büyük özverili bir dayanışma içinde?

İşte, o kenti bilmem ve anlatabilmem gerekiyor, o işçi sınıfını ve o müthiş direnişi anlayabilmek için…

O işçi mahallelerinde nasıl bir toplumsal sermaye oluşuyor ve birikiyordu? Sanat alanları daha çok ilgilendi bu insanlarla, sınıfın ve direnişin oluşumuyla: Arkadaşlıklar, komşuluklar nasıldı? İnsanlar sokaklarda birbirini ne kadar tanıyordu, dayanışma örüntüleri nasıldı? Delikanlıları baştan çıkartan “arkadaş ıslıkları” nasıl çalınıyordu akşamları? Orhan Kemal anlatıyor. Başka romanları da var gecekondunun, yoksulluğun ve giderek kentin bir parçası olmanın…

Orhan Pamuk anlatıyor, yoğurtçunun “başındaki bir tuhaflığı”… Şiirden, öyküden, romandan ve türkülerden, müziğinden doğru tanıyoruz işçi sınıfının insanlarını ve yaşamını. Yoksulların resimlerini yapan ressamlar, filmini çeken ve öyküler anlatan sinemacılar var elbette. Lütfi Akad ve niceleri, anlatıyordu onların destansı öykülerini… Onların duyarlığı ve inceden inceye anlattığı sade yaşamın değişimindeki geçitler, bizi biraz yaklaştırıyor Haziran ayının işçi sınıfına…

Bunca soru içinden nasıl bir yanıt bulduysa ve kendini nasıl tanımladıysa işçi sınıfı, Haziran’da çıktı fabrikalardan, birbirine bağlanan kar tanecikleriyle büyüyen bir kartopu gibi, giderek bir çığ gibi, kapladı İstanbul’un üstünü…

Timur Selçuk, İhsani’den öğrendiği en güzel şarkısını söylüyor, piyanosunun başında: “Yürüdü… Yürüdü… Yürüdü…”

[email protected]

Ege’nin efsanevi gayığı tırhandil

Denize övgü tırhandil. Denize en yakışan tekne, nakış gibi işlemeleriyle denizle dans eden evrensel bir güzellik. Tirhandili sevmenin ilk koşulu denizi sevmek, denizi hayranlıkla seyretmek, denizin duyguları belli olmayan bir âşık gibi yaşadığını bilmek.

Akdeniz’e özgü tırhandil. Ege’nin ve Akdeniz’in binlerce yıldır mutlulukla misafir ettiği ahşap yelkenli. Akdeniz dalga aralığına en uygun tekne, yani tam dalga aralığında kaldığı için deneyimli denizciler kendilerini bu teknede evinde ve güvende hissediyor.

Tırhandil. Kıçı başı benzer, yelken ile yürütülen, dayanıklı ve zarif ahşap tekne. Namı diğer gayık. Bodrum’da tırhandile gayık deniyor, gayık adı çok yakışıyor tırhandile. Zaten artık kaç kişi gayıkla geziyor ki bu güzelim denizleri? Tırhandilin tarihi çok eskilere dayanıyor, bazı ustalara sorsan 3000 yıllık, tarihçiler ise bilimsel kanıt aradıkları için o kadar eski değil diyorlar. Muhtemelen arada formu değişmiş olsa da tırhandil gerçekten çok eski bir tekne. Yoksa bu denizi nasıl bu kadar iyi tanıyabilirdi ki?

Bodrum’un ilk tırhandil ustalarından Ziya Güvendiren birçok tırhandil ustası yetiştirmiş.

Sadece Bodrum’da üretilen tırhandil eskiden develerle birlikte Bodrum’un bütün yükünü, süngerini, incirini taşırmış, evlere ekmek getirirmiş. Bodrum’un Gayıkları kitabında Saner Gülsöken tırhandili şöyle anlatmış:

“Tirhandil ya da Bodrum ağzı ile söylendiği gibi tırhandil kelimesi; Grekçe üçe bir anlamına gelen ‘’tria-kena’’ dan türetilen ‘’trikandini’’ kelimesinin zaman içinde değişmesiyle ortaya çıkmış olduğu düşünülüyor. Bu, tırhandillerin en büyük özelliği, eninin boyuna oranının yaklaşık olarak üçte bir olmasını, anlatan bir terim. Bunun yanı sıra tırhandil için kullanılan ‘’ İki başı bir’’ tabirinden de anlaşılacağı gibi, başı ve kıçı simetrik, hilal şeklinde bodoslamalarıyla geniş bir karın ve yuvarlak bir gövdeye sahiptir. Alçak omurgası, parampeti ve kavisli gövde yapısı, tekneye estetik bir duruş ve denizci olma özelliği katar.

Bodrum’da eski bir tırhandil. Fotoğraflar: Ali Şengün arşivinden.

Tırhandiller, geniş karnı, sağlam yapısı ve fırtınalara karşı duruşuyla, yıllar boyunca yük taşıma amaçlı kullanılmıştır. Ayrıca, eniyle boyu arasındaki oran sayesinde üstün bir manevra yeteneği olan tırhandil, yekeyi basınca hemen cevap vermesi ve neredeyse boyu kadar yerde dönebilmesi özelliğiyle de, sünger avcılarının gözdesi olmuştur. Birçok tırhandil ustasının vazgeçemediği, bodoslamalarındaki ay şeklinde oyuntu ve ay-yıldız oymaları tekneye ayrı bir zarafet katar.”

Bodrum’un ilk Tırhandil ustası Namilerin Mehmet (Uyav)

Tam anlamıyla bir yelken teknesi olan tırhandil, ilk üretim yıllarında tek direkli ve Latin yelken donanımlıydı. Seyir ve kullanım avantajları nedeniyle, günümüzde Latin yelken çok tercih edilmezken, tırhandillerde randa ve özellikle marconi donanımlar yer almaya başlamıştır. Bodrum’da tırhandiller, özellikle mübadele sonrası Giritlilerin gelişiyle daha çok görülmeye başlar ve süngerciliğin yaygınlaşması ile birlikte giderek artar.

Bodrum’un ilk tırhandilini de Girit doğumlu Namilerin Mehmet yapmış. Hikâyeye göre Kalimnos’ta bir ağaca tırmanıp oradaki tırhandil ustalarını günlerce seyretmiş ve Bodrum’a dönüp ilk tırhandili inşa etmiş.

Sonra yeni ustalar çıkmış Bodrum’da, bunlardan biri de Ziya Güvendiren. Tırhandil sadece ustalıkla yapılıyor, planı projesi olmadan, sadece deneyim, göz ve yetenekle yapılabilen, her biri bir diğerinden farklı sanat eserleri. Ziya Güvendiren tezgâhında başka ustalar yetiştiriyor: Küçük Ziya, Erol Ağan, Hüseyin Yıllıkçı, Uğur Susam. Şimdilerde ‘Kıvırcık’ Mustafa Cengiz, Mazlum Ağan, Mahir Top ve en genç nesil ‘Hacı’ Mustafa Özkeskin Bodrum’da kalan sayılı ustalardan bazıları. Mustafa Özkeskin kendinden sonra yeni bir usta gelecek mi bilmiyor, onun da endişesiyle birbiri ardına efsanevi gayıklar üretmeye devam ediyor.

Tırhandil ustası Ziya Güvendiren.

Ama gençler maalesef bu kültürden artık tamamen uzak, Starbucks’ta kremalı kahvelerini yudumluyorlar. Tabii bu durum onların da suçu değil. Zaman böyle bir zaman. Belki bu pandemi bize bu konuda bile bir şeyler anlatmıştır. Neden olmasın?

Kaç kişiydik o zamanlar, kaç kişi kaldık şimdi? 

Eskiden marina yokken tırhandiller limanda dururmuş. Şimdi motoryatların, dev guletlerin, günübirlik tur teknelerinin, havalı yatların arasında 1-2 tırhandili görmek bile insanı mutlu etmeye yetiyor. Önünden son model mercedesler, bwm’ler onları hiç görmeden geçip gitse de.

 

Karantina döneminde Bodrum Belediyesi ara ara hoparlörden şarkılar çalıyor, MFÖ’den hayatımız boyunca dinlediğimiz Bodrum Bodrum da bunlardan biri. Bütün Bodrum’da belediye hoparlörlerinden aynı anda bu şarkıyı dinliyoruz, bazısı duygulanıyor, bazısı ağlıyor. İster şehirden göçüp gelin, ister Girit göçmeni olun, ister buraya âşık olup ülkesini bırakıp yerleşmiş bir ‘cavur’, ister iş için burada yaşayan biri olun, ister doğma büyüme Bodrumlu, hep eski Bodrum’u özlüyor herkes, hepimiz. Tırhandili yaşatmak o yüzden önemli. Çünkü tırhandilin üzerinde, denizin ortasındaysan zamansız bir zamanda, yani istediğin zamanda, tam da o anda olabiliyorsun.

Bodrum’un son süngercisi Aksona Mehmet.

“Nedir tırhandil? Dağdaki çobana sorsan Köroğlu’nın kıratını bilir, efsane Küheylan’ı. İşte Köroğlu’nun dillere düşmüş efsane kıratının denize yansımış versiyonudur tırhandil.”

Son süngerci Aksona Mehmet, Tırhandil Cup adı verilen tırhandil yarışının ödül töreninde bu sözlerle anlatıyor tırhandili.

Tirhandil Cup başlıyor

Gerçek denizciler bu gayığı çok seviyor. Bütün yaz turizm sezonunda çalışan deneyimli kaptanlar, denizciler, gemiciler kış olsa da tırhandillerine kavuşsalar diye gün sayıyor. Ve her kış toplam altı etap düzenleyerek Tırhandil Cup yarışlarında bir araya geliyorlar. Uluslararası yelken yarışlarının kurallarıyla yarışsalar da bu bir yelken yarışından çok daha fazlası. Bu tamamen bir kültürü yaşatmak, yaşamaya devam etmek, korumak için düzenlenen bir organizasyon.

 

30 yıldır Bodrum’da eski adı Bodrum Kupası olan The Bodrum Cup yelken yarışı düzenleniyor. Bodrum Cup zamanı Bodrum’un en heyecanlı, en hareketli olduğu zamanlardan biri. Yüzlerce tekne yarışıyor, eğer karadan onları seyretme şansı bulursanız inanılmaz bir deneyim yaşıyorsunuz. Yarışa katılmak ise tabii ki bambaşka bir duygu. Günlerce süren çok büyük bir organizasyon Bodrum Cup. Tırhandiller son yıllarda bu yarışta kendilerini iyice göstermeye başladılar. Bu gayıkların daha hızlı gitmesi, daha dayanıklı olması için ustalar ve denizciler sürekli çalışıyor. Küçük eklemelerle, bakımlarla tırhandillerin performansı artırılıyor. Ve geçen yıl Mustafa Özkeskin yapımı Hızır 1, bu devasa yarışı kazanan ilk tırhandil oluyor.

Tırhandilciler arasında omuz omuza bir dayanışma var. Yeni bir tırhandil yapılırken herkes elbirliğiyle yardım ediyor. Kimi hediye getiriyor, kimi gelip çalışıyor. Sonra tatlı tatlı rekabet edebilmeleri için bile önemli bu yardımlaşma. Bodrum Cup sırasında da genellikle bir tek Tırhandilciler isyan ediyor, içlerinden biri hakeme ya da organizasyona tepki gösterirse, hepsi gösteriyor. Bodrum Cup’ın desteğiyle de kendi yarışlarını düzenlemeye karar veriyorlar bir süre sonra.

Yarış sabahları limanda inanılmaz bir manzara, meydana bakan liman yan yana tırhandillerle dolu. Onları böyle görmek normal zamanlarda imkânsız. Bodrum’un simgesi, inci oyalı tırhandiller orada burada, sağa sola dağılmış, eskinin varoluş mücadelesini kocaman teknelerin arasında kaybolarak veriyor. Yoklar, görünmüyorlar. Bir tek yarış günü birlikte yan yana limanda durma hakları var. Neyse, güzelliklerden bahsedelim biz.

O gayıkların ruhlarının olduğunu gayet iyi bilen, birbirinden çok hayat hikâyesi biriktirmiş bir avuç deneyimli denizci, heyecanla yarışa hazırlanıyor.

Toplamda 10-11 tekne sportmence yarışıyor. İmece usulü yapılan bir organizasyon bu, organizasyon başkanı Deniz Mutlu’nun söylediği gibi: Bu bir yelkenli yarışı değil, bu bir kültür. O yüzden büyük bir sponsorları olmasa bile biri kumanyayı hazırlıyor, biri ödül töreni için mekânını açıyor, biri diğerine yelken hediye ediyor, buranın yerelleri de çekilişe küçük katkılar sunuyor, mesela 10 metre halat gibi. Sonra çakıl taşlarına gayıkların adı yazılıyor, bir poşetten çekiliş yapılıyor. Kim kazanırsa kazansın herkes mutlu oluyor.

Fotoğraf: CodeZero Medya.

İşte eğer bir gayıkta yani bir tırhandilde olma şansına ulaşabildiyseniz, bu denizcilerin hikâyelerini dinlemek, denize onların gözüyle bakmaya çalışmak, gözlerinin kenarlarındaki kırışıklara hayran olmak, denize duydukları saygı gibi onlara saygı duymak gerekiyor…

Ege’nin efsanevi gayığı tırhandilin hikâyesi burada bitmesin, herkesin tek dileği o.

 Ahh tırhandil, denizin üstüne nasıl da yakışıyor.

Şimdinin Yatağan ilçesine adını veren Yatağan isimli tırhandiliyle Ege’yi karış karış gezen Halikarnas Balıkçısı, aganta burina burinata’da diyor ki:

“Denizciler derler ki büyük fırtınalarda karanlığın ortasından bir ses onları adlarıyla çağırırmış. İşte o çağıran ses kendi kaderleri imiş. İnsanın yaradılışı kendisini ‘Gel!’ diye çağırdı mı durabilen kim? Ben denizcilerin bu sözüne kulak asmazdım ama bu fırtına yok mu, nerdeyse inanacağım. Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin. Sen benimsin, ben seninim, anladık. Fakat acaba birbirimizden öte birbirimizden başka şeylere muhtaç değil miyiz?”

Denize muhtacız. Vira.

Aganta!..

*

Editörün notu:

BodrumLokal üç yıl önce Bodrum’un yok olan doğal ve kültürel değerlerini belgelemek, var olan değerlerini korumak amacıyla ortaya çıkan bir belgesel sinema hareketi. Melis Birder ve Selva Bayyurt’un başlattığı hareket bugüne kadar çeşitli katılımlarla altı belgesel üretti. 2018’de Tırhandil Ustaları yayımlanan ilk belgeseldi. Tırhandili konu alan Tırhandil Cup, Ege’nin Efsanevi Gayığı belgeseli 2020’de yayımlandı.

Bayyurt, Birder, Tırhandil Cup Organizasyonu Başkanı Deniz Mutlu ve Tirhandil ustası Mustafa Özçelik, 22 Haziran Pazartesi, saat 13.00’de Açık Radyo’da Ercüment Gürçay‘ın Babil’den Sonra programına konuk olacaklar. Programı şuradan dinleyebilirsiniz. 

 

Dünya balıkçılığının durumu-2

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 yılında yayınlandığı raporun avcılıktan gelen kısmına geçen hafta değinmiş ve avcılıkta meydana gelen artışın yanı sıra balık stoklarında da azalma meydana geldiğini belirtmiştik. FAO’nun raporunda göze çarpan bu artışın bir diğer ayağının da yetiştiricilikten gelen balık miktarlarında olduğundan bahsetmiş ancak detaylarını bu yazıya bırakmıştık.

Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı gerilemeye devam ediyor. Çünkü soframıza gelen balıkların hemen hepsi (%78.7) bu stoklardan sömürülen balıklardan oluşuyor. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi de artmaya devam ediyor. Bu durum da sucul ekosistemleri destekleyen yaklaşımların değil onları tahrip eden ve sömüren yaklaşımların belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.  Aksi halde sınırlı bir kaynağın bu derece hunharca tüketildiğinin değil de güçlendiğinin istatistiklere yansıması gerekirdi.

İşte bu azalışa çözüm olabileceği iddiasında olan ve sucul ekosistemlerde yaşayan tüketimlik canlıların, o ekosistemden alınmaması için önerilen en önemli alternatiflerden biri de o canlıların kültür ortamına alınıp yetiştirilmeye çalışılmasıdır (Tabii burada kesin çözüm alternatifi olan veganlığı ve vejetaryenliği konumuz dışında olduğu için değerlendirmiyorum). Ancak bu durumun da mevcut şartlarda iddia edilen neticeyi sağlayamadığı açıktır. Çünkü hala dünya su ürünleri üretiminde başı çeken balık türleri uzun yıllardır aynı balık türleri olarak takılıp kalmış. Tabii yetiştiriciliğin başka önemli hedefleri de yok değil. Örneğin, artan nüfusun hayvansal protein ihtiyacını karşılamak bunlardan en önemlisidir. Ancak görünen o ki bu konuda da ciddi eksiklikler söz konusu. Bunun da bir nedeni sofralık balık fiyatlarının tüm dünyada yüksek seyretmesi. Yani ortada ucuza üretilebilecek (ya da üretilmek istenen) bir balık yok. Sonuçta üretimi gerçekleştiren küresel şirketler ve kar etmek de bu şirketlerin en önemli hedefi. Diğer iddialar laf-u güzaf. Bu kısma bir sonraki yazıda daha detaylı değineceğim için burada bırakıyorum.

1.114 milyon tonluk rekor

FAO raporunda derlenen su ürünleri yetiştiriciliği ile ilgili en son istatistiklere göre, dünya su ürünleri yetiştiriciliği üretimi 2018’de 114.5 milyon tona ulaşmış. Bu değeri FAO bir rekor olarak değerlendiriyor. Bu üretimin 82.1 milyon tonu sucul hayvanlardan (balık, karides, yumuşakça vb.) geliyor. Sucul hayvanlar kısmının da rekortmeni, 54.3 milyon ton ile balıklar!

Dünya su ürünleri yetiştiriciliği, 2001-2018 döneminde yılda ortalama yüzde 5,3 oranında büyürken, 2017 yılında sadece yüzde 4 ve 2018’de yüzde 3,2 büyüdü. 2018 yılındaki son olarak gerçekleşen düşük büyüme oranına Çin‘deki üretim yavaşlaması neden olmuştur denilebilir. ABD ile Çin arasındaki küresel rekabette bazı kısıtlamalar, (ithalat yasakları vb.) balık üretim sektörünü de doğrudan etkiledi. Tüm dünya için konuşacak olursak, yetiştiricilikten gelen artışta da aslında göreceli bir azalış söz konusu! Her ne kadar küresel ölçekte meydana gelen yetiştiricilik artışındaki seyir azalsa da, Endonezya, Bangladeş, Mısır ve Ekvator’da tam tersi bir durum gerçekleşmiş. Bu ülkelerde üretimde önemli bir artış söz konusu!

Raporda belirtilen diğer bir dikkat çekici husus da timsah gibi çeşitli canlıların da etleri için bazı ülkelerde yetiştirildiğini ancak buna dair veri eksikliği olduğunun belirtilmesidir. Timsah ve benzeri hayvanların tüketimi, bu tarz diğer hayvanların da tüketileceği ihtimalini yaratıyor. Bu da Covid-19 sürecinde sıkça tartışılan beslenme alışkanlıklarımızın yarattığı felaketleri akla getiriyor. Mevcut sınırlı kaynaklar ve hali hazırda yetiştiriciliği yapılan türlerin miktarı ve çeşitliliği ile “dünya gıda talebini karşılıyoruz” gerekçesinin tam olarak sağlanamaması, klasik yetiştiricilik canlılarının yanına başka canlıların da (karasal kökenli, amfibi vb.) eklenebileceği ihtimalini ortaya çıkartıyor. Tüketim alışkanlıkları ile salgın hastalıklar arasındaki ilişki için daha detaylı okuma için şu yazı okunabilir.

Her alanda olduğu gibi balıkçılıkta da bazı kilometre taşları olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız. Bunlardan biri avcılıkla yakalanandan daha çok ürünün yetiştiricilikle üretilmesi iddiasıdır. Başlıca tür gruplarının zaman serisi verilerine dayanarak bir değerlendirme yapılan FAO raporunda, bu kilometre taşına 1970 yılında sucul algler için, 1986’da tatlı su balıkları için, 1994’te yumuşakçalar için, 1997’de diadrom balıklar için ve 2014’te de kabuklular için ulaşıldığı belirtiliyor. Ancak bu kilometre taşına küresel su ürünleri yetiştiriciliğinin artan üretimine rağmen, deniz balıkları açısından ulaşılması pek olası görünmüyor. Bunun nedeni olarak da kaynakları kurutmaya yeminli küresel avcılık sektörü ve deniz balıkları yetiştiriciliğindeki ana türlerin sayısındaki sınırlılık söylenebilir.

Bir diğer kilometre taşı ise yetiştiricilikte kullanılan balık yemi içeriğindeki balık unu miktarının %11-%23 seviyelerinden (farklı balık türleri için farklı balık unu kullanım gerekliliğinden dolayı bu fark mevcut) %6 seviyelerine düşürülmesidir. Bu denli büyük bir azalışın meydana gelip gelemeyeceğini henüz bilmiyoruz, ama 2000’li yıllardaki %19-%40 oranlarından bugünkü oranlara gelinmiş olunması bir umut ışığı yaratmıyor değil. Bu çerçevede farklı yem katkı maddeleri ya da balık ununun yerine kullanılabilecek alternatifler üzerine yapılan araştırmaların sayısındaki artış, bu kilometre taşına ulaşma arzusunun güçlü olduğunu gösteriyor. Normal şartlarda herhangi bir sektörün çevre adına bu tarz bir arzuya sahip olduğu pek görülmez.

‘Balık unu’ sömürüsü 

Su ürünleri sektörü için de benzer bir durum söz konusu. Çünkü yem içeriğindeki balık unu miktarının azaltılması, balık yetiştiriciliğinin çevre üzerindeki yükünün azaltılması anlamına gelse de bu sektörün kaygısı bu anlamdan ziyade maliyet ile ilişkili. Bunun böyle olduğunu, balık unu üreticilerinin ucuz balık unu getirmek için Afrika kıtasının balığını sömürmeye devasa filolarla koşmaları gösterilebilir.

Balık ununun balık yemindeki önemini anlamak açısından bazı değerler vermekte fayda var. Bunu yaparak hem doğal balık stoklarının neden bu denli sömürüldüğünü hem de balık yetiştiriciliğinden gelen üretimin uzun erimde neden avcılıktan gelen üretimi çok da fazla aşamayacağını anlayabiliriz.  Çünkü henüz kesin ve etkili bir alternatif olmadığı için artan yetiştiricilik aynı zamanda artan balık unu tüketimi anlamına da gelecektir. Bakın, sadece 2018 yılında üretilen balığın 22 milyon tonu yalnızca balık unu ve balık yağı için kullanılmış. Mesela 2019 yılında sadece Türkiye’de avlanan çaça balığı miktarı neredeyse 39 bin ton civarında gerçekleşmiş. Çaça balığının çoğunlukla balık unu üretimi için kullanılan bir tür olduğunu unutmamak lazım.

Tekrar balık yemlerindeki balık unu oranının yetiştiriciliği yapılan balık türlerine göre değişimine dönecek olursak:

  • Yılan balığı %40-%80
  • Salmon %20–%50
  • Alabalık %15-%55
  • Deniz Balıkları %7-%70
  • Karides %5–%40
  • Tatlı su kabuklusu %5-%25
  • Kanal kedi balığı %3-%40

oranlarıyla karşılaşırız. Bu oranlar hali hazırda balık yetiştiriciliğinin sürdürülebilir olmasının önündeki en önemli engellerden biri olarak da görülebilir. Balık yeminin, yetiştiricilikteki en önemli harcama kalemi olduğunu düşünürsek, ucuz balığa erişimin anahtarının da yukardaki oranlarda yattığını anlamış oluruz.

Buna bir de aşırı avcılık ve bozulan/kirlenen/tahrip edilen çevreden kaynaklı oluşan stok azalışlarını eklersek, bazı şeyleri oturup yeniden düşünmemizin zamanının çoktan geldiğini söyleyebiliriz. Balık unundan tamamen bağımsız başka alternatiflerin yem içeriğindeki oranlarını arttırmanın bir yolunu bulmamız şart. Zaten bu yönlü çok fazla girişim var. Bu girişimlerin balık yeminden balık ununun tamamen çıkarılmasını sağlayamasa da minimize edilmesini sağlayıp sağlamayacağını kısa süre içinde anlayacağız. Eğer ki bu sağlanamazsa gerek iklim krizi gerekse de stoklardaki azalış, su ürünleri üretiminde ciddi bir arz krizini en azından deniz ürünleri açısından beraberinde getirecektir.

Sonuç olarak, yetiştiricilikten kaynaklı balık üretimindeki artış aynı zamanda stoklardaki azalışı da beraberinde getiriyor. Bu sebeple tüketim alışkanlıklarımızı ve miktarımızı da gözden geçirmemizde fayda var. O halde bir sonraki yazıda da balık tüketimini arttırmak ya da arttırmamak üzerinden, ortaya çıkabilecek durumları yine FAO’nun raporu üzerinden değerlendirmeye devam edelim.

‘Zaman bilinci’ çevre krizinin antidotu olabilir mi?

Lawrence Üniversitesi’nden jeolog Marcia Bjornerud’un kaleme aldığı “Yeryüzünün Zamanı: Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilir miyiz?” (Timefulness: How Thinking Like a Geologist Can Help Save the World) çevre krizinin aciliyeti ve kapitalist küreselleşmenin sürdürülemezliği üzerine bir bilim insanının, bir jeoloji hocasının bakış açısını bizlere sunuyor:

Gezegende bir asırdan kısa bir süre içinde ‘başarılan’ insan kaynaklı değişimlerin büyüklüğü, jeolojik zamanda öteki sınırları belirleyen büyük kitlesel yok oluşlarda görülenlerle aynı düzeyde. Ne var ki, Kretase sonunda meteorit darbesiyle gelen hariç, bunlar on binlerce yıllık sürelerde gerçekleşmişti.”

Raşit Gürdilek’in çevirisiyle bu ay Metis Yayınları’ndan çıkan “Yeryüzünün Zamanı: Bir Jeolog Gibi Düşünerek Dünyayı Kurtarabilir miyiz?” kitabı, bir taraftan çok bilinmeyen bir alandan yola çıkarak çevre krizine dair önermelerde bulunuyor, bir taraftan da jeoloji konusunda hiç bilgisi olmayanlar için zengin bir giriş kitabı niteliğinde.

Marcia Bjornerud, yıllar içinde edindiği ders anlatma deneyiminin izlerini taşıyan, herkesin anlayabileceği bir dille yazılmış, çevre ve iklim krizine bambaşka bir açıdan yaklaşan bu eserde “zamanın bilincine varmanın” öneminin altını çiziyor. Bir yandan da, gezegenin tarihini, jeolojik olayların “muazzam zaman ölçeğini” gözler önüne seriyor.

Dünya’nın yaşı 19. yüzyıla kadar belirsizliğini korudu. Marcia Bjornerud, bir taraftan kıtalar, okyanuslar ve yanardağların analizi üzerinden Dünya’nın nasıl meydana geldiğini anlatıyor, bir taraftan da bizi bugün bildiklerimize getiren araştırma serüveninden bahsediyor. Bjornerud, bize dünyanın tarihini ve “Derin Zaman”ı anlatmaya, 1789 yılında İskoç doktor James Hutton’ın, kendi arazisinde toprak üzerine çıkmış bir kayaya bakarak jeolojik zamanın “muazzam ölçeğini” fark etmesi ve bu şekilde Dünya’nın tarihinin yeniden yazılmasıyla başlıyor. Canlı ve fosil yaşam formlarını inceleyerek Dünya’nın yaşının en az bir milyar yıl olduğunu iddia eden Darwin’e yapılan saldırılara, 1897’de keşfedilen radyoaktivitenin kayaların yaşını belirlemede kullanılmasına ve ancak 1911’de Darwin’in sezgisinin doğrulanmasına,  sonunda ise 1960’larda levha hareketleri kuramıyla birlikte Dünya’nın nasıl işlediğinin açıklanmasına giden yolu bize tane tane ve keyifli bir dille anlatıyor.

Yeni bir çağ başlıyor: Antroposen

Antroposen adı verilen yeni bir çağda yaşıyoruz. Bjornerud bunu şöyle açıklıyor:

Geçtiğimiz yüzyılın bir noktasında, insanların yol açtığı çevresel değişim hızlarının, birçok doğal jeolojik ve biyolojik sürecin hızlarını geride bıraktığı eşiği geçtik. Bu eşik zaman çizelgesi için önerilen yeni bir çağın, Antroposen’in başlangıcını temsil ediyor. Nobel Ödüllü atmosfer kimyacısı Paul Krutzen tarafından 2002 yılında konan ad, gezegenin davranışının insan etkinliğinin tartışmasız damgasını taşıdığı benzeri görülmemiş bir dönem için bir kısaltma olarak kısa sürede hem jeoloji literatürüne hem de popüler kullanıma girdi.”

Antroposen’in beş özelliği bulunuyor:

  • Bunlardan ilki, insanların dünyanın tüm nehirlerince yapılanın 10 katı hızlı şekilde erozyon ve tortu birikimine yol açması.
  • İkincisi, 7 bin yıldır sıfıra yakın seyreden deniz seviyesindeki yükselişin son 100 yılda 0.3’ü bulması (2100’de bunun iki misli olması bekleniyor).
  • Üçüncüsü, binlerce yıldır değişmeyen okyanus kimyasının 0.1 PH daha asitli hale gelmesi.Dörd
  • Dörüncüsü, arka plan hızların bin ila 10 bin katı olan yok oluş hızları.
  • Beşincisi ise, atmosferik karbondioksit miktarının son 4 milyon yıldır, yanı Buz Çağı’nın öncesinden beri en yüksek seviyeye ulaşması.

Bjornerud, insan etkinlikleri sonucunda oluşan karbondioksitin dünyadaki tüm yanardağların ürettiğinden 100 kat fazla olduğunu belirtiyor ve tarım, tarımsal gübreler, orman katliamı gibi nedenlerin de bu durumu giderek kötüleştirdiğini gözler önüne seriyor.

Zaman bilinci ya da Derin Zaman’ın farkına varmak

Marcia Bjornerud, yazar Kurt Vonnegut’un son röportajında söylediği “Şimdiye kadar hiçbir kabinede bir Gelecek Bakanı olmadı ve ne torunlarım ne de torunlarımın torunları için düşünülmüş bir plan yok” sözünden yola çıkarak kendi yarattığımız iklim felaketine karşı ne yapabiliriz sorusunu soruyor. Yaşadığımız gezegeni tanımadığımızı, dünyaya gelip gezegenin tarihine ve kültürüne önem vermeden, onun kadim dilini dinlemeden boş boş dolaşan turistlere benzediğimizi söyleyen yazar, Chronophobia (zaman fobisi) ve Time Literacy (zaman okuryazarlığı) gibi kavramları kullanarak zamanın öneminin altını çiziyor.

Bjornerud, jeoloji eğitiminin müfredata girmesinin, gezegenin oluşumundaki milyarlarca yıllık süreci kavramamızı, dolayısıyla da dünyaya başka türlü bakmamızı sağlayacağını, dolayısıyla zaman okuryazarlığının bilinç yükseltmekteki en büyük etken olacağını düşünüyor. Çevre ve iklim krizinin başlıca nedenlerinden birini Dünya’nın geçmişinin “muzzam ölçeğinin” farkına varmayan insanlığın, “geniş zaman”a değil, bugüne odaklı yaşamasında buluyor. Yazar yukarıda saydığımız kavramlara bir de Timefulness (zaman bilinci) kavramını ekliyor. Bu kavramı da zamansızlığın tam tersi olarak tanımlıyor. Bizler jeolojik bir zamanda yaşıyoruz ve dünyanın oluşumunda ve gelişiminde bir devamlılık var, bunun bilincinde yaşamamız lazım. Bjornerud, zaman okuryazarı olan, Dünya’nın oluşumundaki uzun süreci ve devamlılığı gözden kaçırmayan bir toplumun geleceği şekillendirmekte çok önemli olacağını vurguluyor.

Son sözü Bjornerud’un keskin kalemine bırakalım:

Holosen’deki karlı günümüz sona eriyor; yarın artık Antroposen. Hepimiz bencilce ve hiçbir şeyi umursamadan oynadığımız oyunlara devam edebileceğimiz, canımız isteyip içeri girince de yemeğimizin önümüze koyulacağı ve hiçbir şeyin değişmemiş olacağı fantezisinden çok memnunduk. Ama evde bizimle ilgilenecek hiç kimse yok. Artık büyüyüp kendi yolumuzu bulmamız, kaybettiğimiz bunca zamanı telafi etmek için Geçmişin Atlası’ndan en iyi şekilde yararlanmalıyız.”

Marcia Bjornerud hakkında

Bjornerud, Minnesota Üniversitesi’nde jeofizik okuduktan sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde yapısal jeoloji alanında doktora yapıp uzmanlaşmış, Byrd Kutup Araştırma Merkezi’nde çalışmış, Miami ve Lawrence üniversitelerinde görev almış bir akademisyen. Bugün, jeoloji ve çevre araştırmaları profesörü olarak depremlerin ve dağ oluşumunun fiziği üzerine çalışıyor. 2018 yılında basılan Yeryüzünün Zamanı, geçtiğimiz yıl Amerikan Yayıncılar Birliği’nin verdiği PROSE (Mesleki ve Akademik Başarı) Ödülü’ne, “popüler bilim ve popüler matematik” dalında layık görüldü. Makaleleri, The New Yorker, New York Times ve Wired gibi gazete ve dergilerde yayımlanan Bjornerud’un dilimize henüz çevrilmemiş “Kayaları Okumak: Yeryüzünün Otobiyografisi” (Reading the Rocks: The Autobiography of the Earth) adlı bir kitabı daha bulunuyor.

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-1

Bugün Cahit Külebi’nin 23’üncü ölüm yıldönümü. Ozanın 1917’nin 20 Aralık günü Tokat Zile’de başlayan hayatı 20 Haziran 1997’de Ankara’da son buldu. Fakat 80 yıllık bu onurlu yaşam biz hayranları için, sayıları çok olmasa da şiirler, denemeler, yaşanmış ve yazılmış anılar bıraktı.

İtiraf etmeliyim ki ilk gençlik yıllarımda Külebi’yi tanımadım. Daha doğrusu yakından tanımadım, çok fazla dikkatimi çekmedi. Ne zaman ki sevgili dostum Erdoğan’dan[1] şu dizeleri duymaya, hem de öyle böyle değil, sık sık, yerli yersiz duymaya başladım, Külebi’ye olan ilgim, ilgimle birlikte bilgim ve sevgim arttı[2];

“Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Niksar’da evimdeyken

Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti,

Anladım bu şehir başkadır

Herkes beni aldattı gitti.

Yine kamyonlar kavun taşır,

Fakat içimdeki şarkı bitti.”

Cahit Külebi aslen Erzurum kökenlidir. Ama çocukluk yılları Tokat’ın Zile (Çeltik köyü), Artova (Çamlıbel) ve Niksar ilçelerinde geçer. Liseyi Sivas’ta okur. Anadolu’nun göbeğinde geçen bu yıllar onda hem halk hem de doğa sevgisini perçinler. O bir halk ve doğa ozanıdır. Sanırım bunda henüz lise yıllarındayken bazı büyük ozanlarla tanışma şansını yakalamış olmasının etkisi büyüktür. Külebi Sivas Lisesinde öğrenciyken Ahmet Kutsi Tecer[3] bu okulda hem öğretmen hem de müdür yardımcısıdır. Okula sık sık bazı ozanları getirtmekte ve öğrencilerin onlarla sohbet etmesini sağlamaktadır. Cahit Külebi o dönemi şöyle anlatır[4]:

Ozanların çalıp çağırdıkları toplantılara gidebilme olanağı bulamamıştık ama Kutsi Bey okulda onlara konser verdirirdi. Daha da önemlisi okulun bahçesinde taşların üzerine onlarla oturur, günlerce konuşurduk. Kimi arkadaşlar da katılırlardı. Veysel, Ali İzzet, Talibî, Meslekî, Ağa Dayı. Günlerce bana ışık saçtılar.”

Bir başka büyük ozan Gülten Akın[5] onun için “O bir Anadolu çocuğudur. Bunu hiç unutmadı. Şiirlerini kendi toprağından, birikmiş halk kültüründen gelen gelenekten besledi” der. Muzaffer İlhan Erdost[6] Külebi’nin şiirini şöyle niteler: “…Dolayısıyla, halkın özlemini yansıtan yalın söyleyişi, içten konuşma dili, Külebi şiirinin sesine belirleyici olarak girmekle kalmıyor, halkın yaşam felsefesini (anlayışını) şiire yansıtmakta da önemli bir etken oluyor.”

Emin Özdemir[7] de Külebi’nin şiirinden derlediği yerel halk terimlerine örnekler vererek onun halkçı yanını ortaya koyar:  “Teker, emmi, hayın, bıldır, güleş, gömeç, akça, fışkı, zemheri, arık, güleç, yalaz, ışkın, çaşı, teç, lavaş.”

Aslında Külebi’nin halktan nasıl beslendiğini doğrudan kendi dizelerinde de bulabiliriz. Bakalım Şiir Yöntemim adlı şiirinin ilk kısmında iki ustasından birini nasıl anlatıyor ozan.

“İlk ustam oldu benim halk,

Belleğimde akıp giden ırmak.

Köylü diliyle türkü çağırdım

Onlarla gülüp ağlayarak

…”

Külebi, içinde yaşadığı halkın sorunlarını daima şiirinde ön planda tuttu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında doğup Kurtuluş Savaşı ile büyüyen, devrimleri yaşayan bir ozanın tarihte benzeri az görülebilecek bu büyük halk direnişine tepkisiz kalması düşünülemez. Nitekim kalmamıştır da. Atatürk sevgisini her ortamda açıkça vurgulayan ozan 1950 yılında, Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı 13 bölümden oluşan dördüncü şiir kitabını yayımlar. Kuşkusuz bu eserin yazılış ve yayımlanış tarihi ile karşı devrim arayışlarının güçlenmesi arasında bağ kurulabilir. Kitabını “Atatürk’e, birlikte savaşanlara ve çocuklarına” adayan Külebi, pek çoklarına göre kısa bir destan[8] olan bu eserine şöyle başlar:

“Edirne’den Ardahan’a kadar

Bir toprak uzanır,

Boz kanatlı üveyikler üstünden uçar

Ardahan’dan Edirne’ye

Edirne’den Ardahan’a kadar…”

Ozan eserde (destanda) daha sonra sırayla ulusun durumunu, karamsar tabloyu, Samsun’a yanaşan gemiyi, ulusun özgürlük aşkını, vuruşmaları, zaferi ve Ata’ya minneti anlatır. Destanın son iki dizesi şu şekildedir:

“Binler yaşa, yurdumuza hizmeti büyük!

Kemal Paşa! Ölümsüz insan! Şanlı Atatürk!”

Cahit Külebi’nin yaşamı ozanlığının dışında değişik kamu görevleriyle ve Türk Dil Kurumu çalışmalarıyla geçer. Külebi’nin çok fazla şiir yazdığı söylenemez. Tüm yaşamı boyunca 150 civarında yayımlanmış şiiri bulunmaktadır. Kuşkusuz yayımlanmamış olanlar da olmalı. Ozan halk diliyle, yalın bir anlatımı tercih ettiği gibi az sözle çok şey anlatmayı seçmiş olmalı. Daha önemlisi ise ozanın ilk şiirleri ile son şiirleri arasında gerek tarz gerekse içerik yönünden neredeyse hiç farkın bulunmamasıdır. Bakın son dönem şiirlerinden Acı Dönem-II’de halkının durumunu nasıl anlatıyor:

“…

Ve halkın değil mi baştan başa

Yoksul, umutsuz, bezgin?

Bir ağaç gibi kurumuş

Suyu çekilmiş ülkemizin.

İnsanın değeri yok sinek kadar,

Yalan, kandırmaca, vurgun,

Halkımızın bir ucu savurmacada,

Bir ucuysa dibinde yoksulluğun.

…”

Külebi’nin kalbinin yarısı halkı için atmış, dizeleri, ustası olan halkını anlatmıştır. Diğer yarı ise halkın içinde yaşadığı, parçası olduğu doğaya, Külebi şiirinin ikinci ustasına ait. Haftaya diğer yarıya göz atacağım…

*

[1] Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyesi.

[2] İstanbul adlı şiir, ilk kitabı Adamın Biri’nden.

[3] Ahmet Kutsi. Soyadı Yasası çıkınca Sivas’ı çok sevdiği için Tecer Dağı’ndan dolayı Tecer soyadını almıştır.

[4] İçi Sevda Dolu Yolculuk, Bilgi Yayınevi, 2007, s. 61.

[5] Külebi’nin Şiirine Genel Bir Bakış- Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 11.

[6] Cahit Külebi’nin Şiirinde Anadolu -Cahit Külebi’ye Saygı,  Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 29.

[7] Halk Şiiri ve Cahit Külebi. Cahit Külebi’ye Saygı,   Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 19.

[8] Atatürk Kurtuluş Savaşında”nın Özellikleri ve Önemi, Ali Püsküllüoğlu, Cahit Külebi’ye Saygı. Edebiyatçılar Derneği Yayını, 1998, s. 53.

İlyada Destanı’nı bir de Briseis’den dinleyin!

İlyada ve Odysseia destanlarının yeniden yorumlandığı “Ben, Kirke” ve “Akhilleus’un Şarkısı”ndan sonra, zincirin üçüncü halkası da İthaki Yayınları’ndan çıktı: Pat Barker’dan “Kızların Suskunluğu / Silence of the Girls.

Seda Çıngay Mellor’un çevirisiyle 19 Haziran’da raflarda yerini alan roman, Guardian tarafından “21. yüzyılın en iyi 100 kitabından biri” olarak seçildi. Meşhur olaylar ve mitolojik isimlerin yeniden hayat bulduğu kitapta, yazar Barker, Troya Savaşı’nı Akhilleus, Odysseus ve Agamemnon gibi intikam peşindeki erkeklerin değil, onların gölgesinde kalan bir kadın olan Briseis’in gözünden anlatıyor. 

Kitabın tanıtımında, şu ifadeler yer alıyor: 

Kızların Suskunluğu, Briseis’in hayal ettiği yeni şarkı: Savaşın kadınlar için ne anlama geldiğini anlatan bir anlatı… Ama bu hikâye savaşın nasıl şanlı olduğunu, erkeklerin ne kadar cesurca çarpıştığını anlatmayacak… o defalarca yapıldı. Hayır, bu, tarihte unutulmaya zorlananların hikâyesi. Yine de unutulmayacağız, yıllar sonra bile anneler çocuklarına Troya şarkılarını söyleyecek, biz de onların rüyalarından eksik olmayacağız… kâbuslarından da.”

Pat Barker hakkında

1943’te doğan İngiliz yazar Pat Barker, Man Booker ve Guardian ödüllerine layık görülmüş Regeneration Üçlemesi’yle edebiyat dünyasında önemli bir yer edindi. Eserlerinde genellikle savaş, hafıza, travma ve hayatta kalma gibi konulara değinen yazar, dolaysız, lafını sakınmayan üslubuyla dikkat çekti. Son romanı Kızların Suskunluğu (2018) ile kariyerinin son döneminde yeni bir zirve yaşayan Barker, bu kitapla Women’s Prize ve Costa Kitap Ödülü’ne aday gösterildi, Guardian’ın seçtiği 21. Yüzyılın En İyi 100 Kitabı listesinde kendine yer buldu. Yazar, Durham’da yaşamını sürdürüyor.

Türkiye’de koronavirüs: 23 kişi hayatını kaybetti, toplam ölüm sayısı 5 bine yaklaştı

Sağlık  Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 23 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1214 yeni vaka tespit edildiğini açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 4 bin 905’e toplam vaka sayısı 185 bin 245’e yükseldi.

Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle: 

İSTANBUL ve ANKARA, son bir haftanın en düşük vaka sayısı başarısını gösterdi. Ülke genelinde yeni vaka sayısı azalmaya devam ediyor. İyileşen vaka sayımız dün olduğu gibi bugün de yeni vaka sayısının üstünde. Tedbir, karşılıklı olursa sonuç veriyor.”

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana vaka ve ölüm sayıları şu şekilde: 

11 Mart: 1 vaka
13 Mart: 3 vaka
14 Mart: 6 vaka
15 Mart: 18 vaka
16 Mart: 29 vaka
17 Mart: 51 vaka, 1 ölüm
18 Mart: 93 vaka, 1 ölüm
19 Mart: 168 vaka, 2 ölüm (1.981 test)
20 Mart: 311 vaka, 5 ölüm (3.656 test)
21 Mart: 277 vaka, 12 ölüm (2.953 test)
22 Mart: 289 vaka, 9 ölüm
23 Mart: 293 vaka, 7 ölüm (3.672 test)
24 Mart: 343 vaka, 7 ölüm (3.952 test)
25 Mart: 561 vaka, 15 ölüm (5.035 test)
26 Mart: 1196 vaka, 16 ölüm (7.286 test)
27 Mart: 2069 vaka, 17 ölüm (7.533 test)
28 Mart: 1704 vaka, 16 ölüm (7.641 test)
29 Mart: 1815 vaka, 23 ölüm (9.982 test)
30 Mart: 1610 vaka, 37 ölüm (11.535 test)
31 Mart: 2704 vaka, 46 ölüm (15.422 test)

1 Nisan: 2148 vaka, 63 ölüm (14.396 test)
2 Nisan: 2456 vaka, 79 ölüm (18.757 test)
3 Nisan: 2786 vaka, 69 ölüm (16.160 test)
4 Nisan: 3012 vaka, 76 ölüm (19.664 test)
5 Nisan: 3015 vaka, 73 ölüm (20.065 test)
6 Nisan: 3148 vaka, 75 ölüm (21.400 test)
7 Nisan: 3892 vaka, 76 ölüm (20.023 test)
8 Nisan: 4117 vaka, 87 ölüm (24.900 test)
9 Nisan: 4056 vaka, 96 ölüm (28.578 test)
10 Nisan: 4747 vaka, 98 ölüm (30.864 test)
11 Nisan: 5138 vaka, 95 ölüm (33.170 test)
12 Nisan: 4789 vaka, 97 ölüm (35.720 test)
13 Nisan: 4093 vaka, 98 ölüm (34.456 test)
14 Nisan: 4062 vaka, 107 ölüm (33.070 test)
15 Nisan: 4281 vaka, 115 ölüm (34.090 test)
16 Nisan: 4801 vaka, 125 ölüm (40.427 test)
17 Nisan: 4353 vaka, 126 ölüm (40.270 test)
18 Nisan: 3783 vaka, 121 ölüm (40.520 test)
19 Nisan: 3977 vaka, 127 ölüm (35.344 test)
20 Nisan: 4674 vaka, 123 ölüm (39.703 test)
21 Nisan: 4611 vaka, 119 ölüm (39.429 test)
22 Nisan: 3083 vaka, 117 ölüm (37.535 test)
23 Nisan: 3116 vaka, 115 ölüm (40.962 test)
24 Nisan: 3122 vaka, 109 ölüm (38.351 test)
25 Nisan: 2861 vaka, 106 ölüm (38.308 test)
26 Nisan: 2357 vaka, 99 ölüm (30.177 test)
27 Nisan: 2131 vaka, 95 ölüm (20.143 test)
28 Nisan: 2392 vaka, 92 ölüm (29.230 test)
29 Nisan: 2936 vaka, 89 ölüm (43.498 test)
30 Nisan: 2615 vaka, 93 ölüm (42.004 test)

1 Mayıs: 2188 vaka, 84 ölüm (41.431 test)
2 Mayıs: 1983 vaka, 78 ölüm (36.318 test)
3 Mayıs: 1670 vaka, 61 ölüm (24.001 test)
4 Mayıs: 1614 vaka, 64 ölüm (35.771 test)
5 Mayıs: 1832 vaka, 59 ölüm (33.283 test)
6 Mayıs: 2253 vaka, 64 ölüm (30.303 test)
7 Mayıs: 1977 vaka, 57 ölüm (30.395 test)
8 Mayıs: 1848 vaka, 48 ölüm (33.687 test)
9 Mayıs: 1546 vaka, 50 ölüm (35. 605 test)
10 Mayıs: 1152 vaka, 47 ölüm (36.187 test)
11 Mayıs: 1114 vaka, 55 ölüm (32.722 test)
12 Mayıs: 1704 vaka, 53 ölüm (37.351 test)
13 Mayıs: 1639 vaka, 58 ölüm (33.332 test)
14 Mayıs: 1635 vaka, 55 ölüm (34.821 test)
15 Mayıs: 1708 vaka, 48 ölüm (38.565 test)
16 Mayıs: 1610 vaka, 41 ölüm (42.236 test)
17 Mayıs: 1368 vaka, 44 ölüm (35.369 test)
18 Mayıs: 1158 vaka, 33 ölüm (25.141 test)
19 Mayıs: 1022 vaka, 28 ölüm (25.382 test)
20 Mayıs: 972 vaka, 22 ölüm (20.838 test)
21 Mayıs: 961 vaka, 27 ölüm (33.633 test)
22 Mayıs: 961 vaka, 27 ölüm (37.507 test)
23 Mayıs: 1186 vaka, 32 ölüm (40 .178 test)
24 Mayıs: 1141 vaka, 32 ölüm (24.589 test)
25 Mayıs: 987 vaka, 29 ölüm (21.492 test)
26 Mayıs: 948 vaka, 28 ölüm (19.853 test)
27 Mayıs: 1035 vaka, 34 ölüm (21.043 test)
28 Mayıs: 1182 vaka, 30 ölüm (33.559 test)
29 Mayıs: 1141 vaka, 28 ölüm (36.155 test)
30 Mayıs: 983 vaka, 26 ölüm (39.230 test)
31 Mayıs: 839 vaka 25 ölüm (35.600 test)

1 Haziran: 827 vaka, 23 ölüm (31.525 test)
2 Haziran: 786 vaka, 22 ölüm (32.325 test)
3 Haziran: 867 vaka, 24 ölüm (52.305 test)
4 Haziran: 988 vaka, 21 ölüm (54.234 test)
5 Haziran: 930 vaka, 18 ölüm (57.829 test)
6 Haziran: 878 vaka, 21 ölüm (35.846 test)
7 Haziran: 914 vaka, 23 ölüm (35.335 test)
8 Haziran: 989 vaka, 19 ölüm (39.361 test)
9 Haziran: 993 vaka, 18 ölüm (37.225 test)
10 Haziran: 922 vaka, 22 ölüm (36.521 test)
11 Haziran: 987 vaka, 17 ölüm (49.190 test)
12 Haziran: 1195 vaka, 15 ölüm (41.013 test)
13 Haziran: 1459 vaka, 14 ölüm (45.092 test)
14 Haziran: 1562 vaka, 15 ölüm (45.176 test)
15 Haziran: 1592 vaka, 18 ölüm (42.032 test)
16 Haziran: 1467 vaka, 17 ölüm (46.800 test)
17 Haziran: 1429 vaka, 19 ölüm (52.901 test)
18 Haziran: 1304 vaka, 21 ölüm (48.412 test)
19 Haziran: 1214 vaka, 23 ölüm (41.316 test)

 

 

Rusya’da dökülen 20 bin tonluk yakıtın temizlenmesi 1,44 milyar dolara mal olabilir

Rusya Norilsk’te bulunan sanayi alanındaki yedek yakıt deposundaki patlama sonucunda nehre dökülen 20 bin tonluk dizel yakıtın temizlenme maliyetinin 1,44 milyar dolara mal olacağını söyledi.

TASS haber ajansına konuşan Vladimir Chuprov, devletin yaşanan kazaya çok geç şekilde müdahale ettiği için bu paranın olması gerektiğinden yüksek olduğunu belirtti.  Chuprov, kazayı 1989 yılında Alaska’da okyanusa devasa bir petrol birikintisi salan Exxon Valdez kazasına benzetti.

Dünyanın en büyük paladyum üreticisi ve Rusya’nın önde gelen nikel madenciliği şirketi Norilsk Nickel şirketine ait yakıt deposu donmuş toprak tabakasının çözünmesiyle yıkılmış, meydana gelen patlama sonucunda depolanan yakıt 60 km uzunluğundaki Ambarnaya Nehri‘ne yayılmıştı.

Zarar tespiti 1 Temmuz’da tamamlanacak

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin yaptığı açıklamada zarar tespitinin 1 Temmuz itibariyle tamamlanacağını söyledi.

Putin, verdiği demeçte, “Anladığım kadarıyla Rusya henüz devasa su kütlelerinden bu kadar geniş bir kirliliği temizleme tecrübesine sahip değil” dedi.

Devlet balıkçılık ajansı ise toplantıda yaptığı açıklamada, sulardaki biyolojik çeşitliliğin kazanın gerçekleştiği yere tam olarak geri dönmesinin en az 10 yıl süreceğini söyledi.

Ani sağanaklar şehirleri felç etti, uzmanlar ‘Bu yağışlar Türkiye’nin normali değil’ diyor

Bugün İstanbul‘da kısa süreli etkili olan şiddetli yağış ulaşımda ve günlük hayatta sıkıntıya neden oldu. Şehirde bazı evleri su basarken İstanbul’a giriş yapmaya çalışan araçlar Dilovası’nda mahsur kaldı.

Kara yolunun Dilovası kesiminde sağanak nedeniyle kapanan İstanbul istikameti ulaşım, yapılan çalışmaların ardından kontrollü şekilde sağlanmaya başladı. Ankara yönünde ise trafik tüm şeritlerden sağlanıyor. Olay yerine gelen belediye ve itfaiye ekipleri, yollarda oluşan su birikintilerine yönelik çalışmalarını sürdürüyor.

Kentin Avrupa ve Anadolu yakalarındaki birçok ilçede aniden bastıran yağış, aralıklı sağanak ve gök gürültülü sağanak şeklinde devam etti. Aşırı yağmur sebebiyle ana caddelerde ve sokaklarda oluşan su birikintileri, trafikte aksamaya neden oldu. Seyir halindeki bazı motosiklet sürücüleri de üst geçitlerin altında yağmurun dinmesini bekledi. Bazı vatandaşlar ise otobüs duraklarına ve iş yerlerinin tentelerinin altına sığınarak, yağmurdan korunmaya çalıştı. Üsküdar’da etkili olan yağış nedeniyle Marmaray‘da ve otobüslerde yoğunluk oluştu.

Sağanak, Bağcılar’daki Tavukçu Deresi‘nin taşmasına sebep oldu. Derenin yanındaki yolu su bastı. Araç sürücüleri su birikintileri nedeniyle ilerlemekte güçlük çekti.

Ankara Melike Hatun Camisi’nde Cuma namazı sırasında başlayan sağanak yağış yüzünden vatandaşlar yağmur altında namazını kıldı.

Adana’da bir kadın hastane bodrumunda mahsur kaldı

Adana’da, sağanak nedeniyle alt katları su basan hastanede mahsur kalan bedensel engelli kadın, ekiplerin uzun uğraşları sonucu kurtarıldı.

Öte yandan, şiddetli rüzgar yüzünden çok sayıda ağaç devrildi, ev ve iş yerlerinde su baskınları meydana geldi, sağanak yağış nedeniyle cadde ve otoyollar su ile doldu, çok sayıda araç mahsur kaldı.

Ana kent merkezinde, etkili olan sağanak yağış nedeniyle caddelerden taşan sular, otoyolu doldurdu. Kent merkezinden geçen otoyolda, sürücüler araçlarıyla ilerlemekte zor anlar yaşadı. Toprakla birlikte çamura dönen yolda, bazı araçlar kayınca maddi hasarlı kazalar meydana geldi. 

Adana kent merkezinde etkili olan sağanak yağışla birlikte denize kıyısı olan Yumurtalık ilçesinde hortum oluştu. Öğle saatlerinde deniz üzerinde görülen hortumun karaya ulaşmadan yaklaşık yarım saat sonra gözden kayboldu. Hortumu gören bazı vatandaşlar, paniğe kapılıp, sahilden uzaklaştı.

Akşam saatlerine dikkat

İstanbul ve çok sayıda kenti etkisi altına alan kuvvetli sağanak yağışların bugün üç bölgede yoğunlaşacağı bildirildi. Tekirdağ, Kırklareli çevresinde başlayıp İstanbul’u içine alan sağanak, günün ilerleyen saatlerinde Kocaeli, Sakarya, Düzce, Yalova, Zonguldak, Bolu çevrelerine ilerleyecek. Bugün 17.00-18.00 sularından itibaren başlayacak yağışın dolu, yıldırım, şimşek ve gök gürültüleriyle kendini göstermesi bekleniyor.

Samsun -Ordu aralığı ile Doğu Akdeniz’de Adana, Kahramanmaraş, Osmaniye çevrelerinde de ağır kuvvetli sağanak yağışlar bekleniyor. Meteroloji uzmanları halkı yıldırım düşmesi olasılığına karşılık açık alanda olmamaları ve ağaç altına sığınmamaları konusunda uyardı.

Uzmanlar: İklim değişti, bu yağmurlar normal değil

Bu yağışların özelliği; kısa süreli oluşu, aniden bastırması, çok şiddetli yağması, yıldırımlar, şimşekler ve gökgürültülerinin eşlik etmesi ve bir kaç saatin ardından birden durması. Aniden, aşırı bir şekilde yağan yağmurların neden olduğu sellerde ve yıldırım çarpması sonucu insanlar ve hayvanlar hayatını kaybediyor; hortum ve dolu yağışı binalara ve tarlalara/seralara büyük zarar veriyor. 

Boğaziçi Üniversitesi, İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu üyesi ve Fizik Bölümü öğretim üyesi Prof. Murat Türkeş, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada, bir yandan aşırı yağış, seller, yıldırım, şimşek ve hortumlar diğer yanda çölleşme ve kuraklığa yol açan iklim krizinin Türkiye’nin de çehresini değiştirdiğine dikkat çekmişti. Türkiye’nin sıcaklık ve yağış rejiminin değiştiğine, tropikal kuşağın yanı başımızda olduğuna vurgu yapan Türkeş,  son yıllarda yaşadığımız şiddetli yağışlar, fırtınalar, seller, taşkınlar ve hortumlar gibi aşırı iklim olaylarının etki ve sıklığının artacağını kaydetmişti. 

Türkeş, “Sadece yağış rejiminin değil, son 10 yıl önceki 10 yılla karşılaştırıldığında Türkiye’de hortum sayısı ve hortumun görüldüğü alan sayısında da artış var. Bütün bunlar yaşanırken kış kuraklığının sıklığında da bir artış olduğunu görüyoruz” demişti. 

Avrupa’nın sera gazı emisyonları 1990’a göre 1 milyar ton azaldı

Avrupa Birliği istatistik idaresi Eurostat, Avrupa bölgesi ülkelerinin 2018 yılı sera gazı emisyon istatistiklerini yayınladı.

Yeşil Ekonomi’de yer alan habere göre veriler AB ülkelerinin 2018 yılı sera gazı emisyonlarının 1990 yılı seviyesinin yüzde 21 altında gerçekleşti. Mutlak olarak 1,018 milyar ton azalma görülen bu süreç sonunda emisyonlar  3,893 milyar ton CO2 eş değeri olarak gerçekleşti.

Eurostat açıklamasında bu seviye ile birliğin 2020 yılı için belirlediği 1990 yılına göre yüzde 20 azaltım hedefine ulaşmasının mümkün olabileceğine vurgu yapıldı.

Hedef yeterli değil

Ancak sera gazı emisyonlarından kaynaklı iklim değişikliğine karşı kararlı bir mücadele için bu düşüş yeterli değil. Birliğin 2020 yılı için yüzde 20 azaltım hedefini koymasının sebebi de aslında çok fazla bir çaba göstermeden bu hedefe ulaşabilecek olması.

1990’lı yıllar ve Doğu Bloku’nun dağılması

Eurostat tarafından paylaşılan grafikte gösterildiği gibi düşüşlerin bir kısmı 1990’ı takip eden ilk yıllarda oluyor. Burada yaşanan düşüş de Doğu Bloku’nun dağılması ve Doğu Avrupa ülkelerindeki ağır sanayinin çökmesiyle ilgili.

Aynı zamanda bu yıllarda yaşanan düşüşte Birleşik Krallık’ta Margaret Thatcher’in kömür madencilerinin grevini cezalandırmak için madenleri kapatmasının da rolü bulunuyor. İklim değişikliğiyle mücadele için bilinçli sera gazı azaltım stratejisinin sonuçlarını ise ancak son yıllara geldiğimizde görebiliyoruz. 

Türkiye’de emisyonlar arttı

Eurostat, yayınladığı istatistiklerde emisyonları o zamandan bu yana artan ülkelere de yer verdi. 28 yıllık bu dönemde birlik üyesi ülkelerden Avusturya, İrlanda, Portekiz, İspanya ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile birlik üyesi olmayan ülkelerden de Norveç, İzlanda ve Türkiye’nin emisyonları yükseldi.

Türkiye dışındaki Avrupa ülkelerinin sera gazı emisyonları toplamda 86,5 milyar ton CO2 eşdeğerinde artarken, Türkiye’nin emisyonları ise 313,1 milyar ton CO2 eşdeğerinde artış gösterdi. Türkiye’nin emisyonlarındaki oransal artış ise yüzde 142,5. 

Bu oran Türkiye’nin Almanya’dan sonra Avrupa bölgesindeki en yüksek sera gazı emisyon miktarına sahip ekonomi olduğu anlamına geliyor. Bununla birlikte Almanya 372,9 milyar ton CO2 eşdeğeri ile emisyonlarını en fazla azaltan ülke.