Ana Sayfa Blog Sayfa 2030

Ormanın çağrısı (yeniden)

Bu yıl orman yangınları, havaların serin ve yağışlı gitmesinin de etkisiyle geç gündeme geldi. Dilimizi ısıralım, geçen seneki İzmir yangını gibi büyük ve dikkat çekici bir yangın da olmadı. Umarım ne bu yıl ne de sonraki yıllarda böyle yangınları bir daha yaşamayız. Ne var ki bu sadece bir dilek olmaktan öteye gitmeyecek. Çünkü orman yangınları bir ölçüye kadar doğal koşulların sonucu. Önemli bir bölümü ise insan kaynaklı ve doğal koşulların da etkisiyle çok büyük doğa tahriplerine yol açıyor.

Geçen yıl önce Kazdağları’nda haklı ve şiddetli tepkilere yol açan maden işletmeciliği olayı daha sonra da çıkan etkili orman yangınları (yalnızca Türkiye’deki değil dünyanın çeşitli bölgelerindeki orman yangınları) nedeniyle, ormanlar uzun bir süre gündemin ön sıralarında kalmış, geniş kapsamlı tartışmalar yaşanmış ve hatırı sayılır şekilde bilgi kirliliği de ortaya çıkmıştı. Hatırlayanlar olacaktır, yayılan yangını karşı ateş yöntemiyle durdurmaya çalışan bir orman mühendisi sosyal medyada linç edildiği gibi neredeyse fiziksel olarak da linç edilecekti. Bu kargaşa ortamında ben ve dört akademisyen arkadaşım bir araya gelerek “Ormanın Çağrısı” adlı bir bildiri yayımlayarak konunun tüm taraflarını sorumlu davranmaya davet etmiştik.

Son günlerde yaşanmaya başlayan orman yangınları geçen yılki kargaşanın aynı şekilde devam edeceğinin ipuçlarını ortaya çıkardı. O nedenle bu hafta bir önceden uyarı yazısı yazmak istedim. Düşününce, geçen yıl dört arkadaşımla birlikte yazdığım çağrıdan daha iyisini yazmamın mümkün olmadığını anladım ve bu çağrıyı olduğu gibi yayımlamaya karar verdim. Yazıda geçen yıla özel bazı ayrıntılar olsa da, yazının bütünlüğünün ve akışkanlığını bozmamak için virgülüne bile dokunmadım:

Akademisyenlerden ‘Ormanın Çağrısı’ 

Başta iklim krizi ve su kıtlığı olmak üzere pek çok gelişme ile orman alanlarının azalmasının doğurduğu sorunların daha sık yaşanması ormanların önemini her geçen gün artırmaktadır. Buna rağmen hem dünya hem de ülkemiz ormanları bilinçsiz kullanımlar ve özel sektör-devlet işbirliğiyle yürütülen ekonomik kazanç odaklı “kalkınma politikaları” nedeniyle ciddi baskı altında kalmaktadır. Bu tür gelişmeler sonucunda ve artan iletişim olanaklarının etkisiyle toplumun farklı kesimlerinde ormanları koruma duyarlılığı ön plana çıkmaktadır. Ne var ki, ormanları koruma duyarlılığı; yangınlar, madencilik, yeşil yol ve HES gibi kamuoyunun gözünden kaçırılamayan ve ormanlara doğrudan zarar veren olaylar sırasında zirve yaparken, diğer zamanlarda unutulup gitmektedir.

Son birkaç hafta içinde hem Kazdağları’ndaki büyük tepki çeken maden işletmeciliği faaliyetleri hem de farklı bölgelerde çıkan orman yangınları nedeniyle, “orman” yine gündemin ilk sıralarına yerleştirmiştir. Ancak bir yandan yetkili kamu kuruluşlarının açıklamaları, diğer yandan da sivil toplumun özellikle sosyal medya üzerinden tepkileri ormanlar ve ormancılıkla ilgili bilgi düzeyinin yetersizliğini ortaya koymuş,  ormanları korumaktan çok bir kargaşa ortamının oluşmasına yol açmıştır.

Öncelikle, 180 yıllık köklü bir teşkilat olan Orman Genel Müdürlüğünün orman yangınları ile mücadele konusundaki çabaları ile orman yangınlarıyla mücadelede aktif olarak yer alarak canını ortaya koyan tüm kamu çalışanları ve gönüllülerin emeğinin göz ardı edilemeyeceğini belirtmek isteriz. Fakat yangınla mücadele konusunda gösterilen özverili çalışma hassasiyetinin, ne yazık ki kamuoyunu bilgilendirme konusunda gösterilemediğini belirtmek zorundayız. Orman yangınları konusunda bilgi ve deneyimi neredeyse hiç olmayan sayın Tarım ve Orman Bakanı tarafından yapılan talihsiz açıklamalar kamuoyunun kafasını iyice karıştırmış, bunun sonucunda da halkın ormancılık örgütüne karşı güveni oldukça azalmıştır. Öte yandan, bu karmaşa nedeniyle olsa gerek, konu ile ilgisi olan olmayan her kesimin hem orman hem de yangınlar konusunda dayanaksızca iddialarda bulunulmasının önü açılmıştır. Öyle ki, bu ve benzer olaylarda devlete karşı ormanı savunmaya çalışan halk algısı geniş toplum kesimleri üzerinde oluşmaya başlamıştır. Oysa ormancılığın nasıl bir tekniği varsa halkla ilişkilerin de bir tekniği vardır. Makam sahiplerinin bilgi ve deneyime değer vererek, uzmanlar tarafından doğru bilgilendirmelerin yapılmasının önünü açması şarttır. Yıllarını ormanlara ve ormancılığa vermiş orman emekçisi -eğitimli ve deneyimli- bürokrat ve teknokratların da bu tür durumlarda siyasi baskılardan kaynaklanan korku ve kaygıya kapılmadan, halkı doğru şekilde bilgilendirmesi kaçınılmaz bir gereklilik ve kamuya karşı büyük bir sorumluluktur.

Madalyonun diğer yanında ise her gördüğü fotoğrafı gerçek, her okuduğu cümleyi doğru sanan; düşünüp sorgulamadan, gerekirse bilenlere danışmadan aklına ilk geleni etkili sosyal medya hesapları yoluyla dolaşıma sokan duyarlı, fakat gereken sorumluluktan uzak yurttaşlarımızın bulunduğunu ifade etmek zorundayız.  Ormancılık dünyada 200 yıldan ülkemizde ise 150 yıldan uzun süredir eğitimi de yapılan oldukça teknik, karmaşık ve uzun erimli sonuçları olan bir bilim dalıdır. İyi niyetle de olsa kaza geçiren kişiyi karga tulumba taşımaya çalışmak nasıl yarardan çok zarar getirecekse, bilgiye dayanmayan ve “tıklanma” hevesiyle sansasyonel paylaşımlar yapmak, kampanyalar düzenlemek, “kap fidanı koş ormana” çağrıları yapmak hem ormancılık bilimini hiçe saymak, hem de kaş yapayım derken göz çıkarmak anlamına gelecektir.

Tüm bu nedenlerle aşağıda imzası bulunan, yıllarını ormancılık biliminin değişik disiplinlerindeki çalışmalara ve ORMAN DAVASINA vermiş olan akademisyenler olarak ilgili bütün taraflara şu noktaları hatırlatmayı görev sayıyoruz:

  • 1-Ormanlarda yaşanan yıkımların temelleri; ormanların gündemde olmadığı zamanlarda oluşturulan politikalarla (yasal düzenlemeler, örgütsel yapılanmalar, plan ve programlar vb.) atılır. Çözüm ormanlara zarar veren politikaların ortak akılla ve her türlü siyasi ve ekonomik çıkardan vareste düzeltilmesinden geçer. Anlık, gelip geçici hassasiyetlerin ne yazık ki anlamlı ve yapıcı sonuçlar doğurmadığı ortadadır.
  • 2-Ülke orman ve ormancılığı günlük siyasetin çok ötesinde, ulusal uzlaşı ile yürütülecek bir konudur. Ormancılık örgütünün farklı birim ve kademelerinde görev alan orman mühendislerinin büyük bir kısmının sorumluluklarını siyasetçilerin güdümüne girmeden, mesleki ve toplumsal bilinç ve duyarlılıkla yürüteceklerinden kuşkumuz yoktur. Siyasetçilerin teşkilat üzerinde amansız bir baskı kurma arzusunun olduğu bilinmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki ormancıların birinci görevi; ormanları korumak, varlığını arttırmak ve topluma çeşitli hizmetler sunmaktır. Bu görevi yerine getirmek yerine, ormancılığın siyasetçilerin güdümüne girmesinin aracı olan ve hatta bu çarpık durumdan yararlanan ormancı bürokrat ve teknokratları uyarma gereği duyuyoruz.

  • 3-Ormancı meslek kuruluşları da aynı sorumluluk altındadır. Başta Orman Mühendisleri Odası olmak üzere ki, özünde bu kurumun ormanlarımız ve ormancılığımız konusunda hassasiyetine inanmak istiyoruz, bazı ormancılık meslek kuruluşlarının ormanlarımızı yıkıma götüren bunca gelişme yaşanırken tek kelime edemeyip, hala siyasetçilerin gözüne nasıl gireriz arayışı içinde olmaları, tarih önünde hesap vermelerini oldukça güçleştirmektedir. Bu yanlış yoldan bir an önce dönmelidirler.
  • 4-Ve orman fakülteleri… Sessizlik ve suskunluk ile akademi yan yana gelemez. Ormanlarımızı ilgilendiren her konu orman fakültelerini de kurumsal olarak ilgilendirir. Orman fakülteleri geçmişte olduğu gibi bu tür konuları akademik kurullarında tartışıp ulaştığı sonuçları tüm kamuoyuyla ve yetkili kurumlarla paylaşma sorumluluğunu bir kenara itemez. Toplumsal sorumluluk anayasa ve yasalarca tanımlanmış bir akademik görevdir. Fakültelerimizin önceki yıllarda olduğu gibi şimdi de olumlu ya da olumsuz, serbestçe görüşlerini beyan etmelerinin büyük yararlar doğuracağı açıktır.
  • 5-Sivil toplum kuruluşları ve doğaseverlerin eleştirileri ve görüşleri ormancılık bilimi ile birlikte ormancılık politikalarının temel hareket noktalarındandır. Bu kesimlerin eleştiri ve görüşlerini şekillendirirken bilimsel bilgi üzerinden hareket etmesi ve doğruluğu tartışılır bilgiye kapılarını kapamaları, ormancılık ilgi grupları arasındaki uzlaşmanın ve birlikte hareket etmenin önünü açacaktır.
  • 6-Doğruluğu tartışılır bilginin itibar görmesine yol açan etkenlerden biri de yukarıda saydığımız kurumların suskunluğu ya da yetersiz, tek yönlü bilgilendirmeleridir. Orman Genel Müdürlüğü kafalarda soru işareti bırakmayacak şekilde etkili, hızlı ve tatmin edici bilgi akışını sağlamalı, şeffaflık konusunda hiçbir bahane üretmemelidir. İsteyen her yurttaş her türlü ihale ve sonucu ile yapılan teknik çalışmaların detaylı bilgisine ulaşabilmelidir. Aksi durumda kamuoyunda çokça karmaşaya yol açacak yorum ve değerlendirmelerin önüne geçilemez. Örneğin son İzmir yangınında halkın yeterince bilgilendirilmemesi, yangın ile kahramanca mücadele eden bir teknik elemanın kundakçı bir terörist muamelesi görmesine yol açmıştır ki, bu kabul edilemez bir hatadır. Bu noktada meslektaşımızı bilgisiz ve insafsızca eleştirenleri de en azından bundan sonraki olaylarda daha temkinli olmaya çağırıyoruz.

  • 7-Türkiye’de ormanların durumu ne yazık ki iç açıcı değildir. Envanter olarak orman alanları artıyor görünmekle birlikte bu artış nüfusu azalan, göç veren yörelerde gerçekleşmekte; nüfusu yoğun sanayi ve turizm merkezlerinde ormanlar azalmaktadır. Bunun yanı sıra ülke genelinde ormanlar biyolojik çeşitlilik kaybı, habitat parçalanması vb. niteliksel kayıplara uğramaktadır ve bu kayıplar had safhadadır. Ormanlarımızın yıkımına neden olan en büyük uygulama; orman alanlarının madencilik, turizm, altyapı vb. tesisler için ormancılık dışı amaçlarla kullanımlara tahsis edilmesidir. Ülke çapında bu amaçla yapılan tahsislerin toplam miktarı 700 bin hektara yaklaşmıştır. Vahim olan; bu tür tesislerin ekosistem bütünlüğünü bozduğu ve orman parçalanmasına (fragmantasyon) yol açtığının henüz farkına varılamamış olmasıdır.
  • 8-Yanan orman alanlarının yeniden ormanlaştırılması Anayasa gereğidir ve ormancılık örgütü bu gereğe günümüze kadar uymuştur. Sosyal medyada bolca paylaşılan ve aksi yapılıyormuş gibi algı yaratan bilgi ve belgeler gerçeği yansıtmamaktadır. Fakat yine de bu yönde kuşkusu olan yurttaşların ilgili ormancılık birimlerinden bilgi alması ve tatmin olmazlarsa yasal yollara başvurması anayasal bir haktır.
  • 9-Türkiye’de 70 yıldan fazla süredir düzenli olarak ağaçlandırma yapılmaktadır. Ağaçlandırma açısından ülkemiz hatırı sayılır bir birikime sahiptir. Bu, ülke ormancılığımızın yüz akı konularından biridir. Ancak siyasal iktidarın yalnızca kendi döneminde ağaçlandırma yapılmış veya kendi döneminde, önceki dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde çok ağaçlandırma yapılmış algısı yaratmaya dönük beyanatları gerçeği yansıtmamaktadır. Diğer yandan, “şu kadar kestik ama bu kadar da diktik” anlayışının ormancılık biliminde karşılığı yoktur. Doğal ormanlarla ağaçlandırma alanları ekosistem bütünlüğü ve niteliksel açıdan karşılaştırılamaz. Bu kapsamda yanan alanların aceleyle ağaçlandırılması yerine yöredeki doğal ağaç türlerinin tohumla gençleşmesine olanak sağlayacak yöntemler uygulanmalıdır. Bunun için özellikle kızılçam ormanlarında yanan alanların koruma altına alınması, gerekiyorsa yöreden toplanan tohumlarla takviye yapılması yeniden ormanlaştırma için yeterlidir. Böylece genetik çeşitlilik korunarak ormanların iklim değişikliğine uyumu sağlanmış olacaktır. Ormancılığın ve ormancılık politikasının birinci amacı doğal ormanların korunmasıdır ve başka hiçbir eylem bu amacın arka plana itilmesini haklı gösteremez.

Ormanlarımızın bugünkü durumunun ve geleceğinin yukarıda belirttiğimiz konuların ışığında farklı toplum kesimleri tarafından değerlendirilmesinin, ormanlarımızdaki mevcut yıkımları azaltacağını düşünüyoruz. Bu düşüncelerimizin ormanların doğa ve toplum yararına yönetilmesi konusunda atılacak adımlara bir faydası olmasını umuyor ve başta hükümet ve siyasi partiler ile ormancılık örgütü, belediyeler ve diğer devlet kuruluşları, meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri olmak üzere bütün toplum kesimlerini ve tüm yurttaşlarımızı, ormanlarımızı bilimin ışığında ve ortak akılla korumaya çağırıyoruz.

Kamuoyuna saygı ile duyururuz.

Prof. Dr. Ünal Akkemik (İstanbul Üniversitesi -C/Orman Fakültesi), Prof. Dr. Doğanay Tolunay (İstanbul Üniversitesi -C/Orman Fakültesi), Prof. Dr. Erdoğan Atmış (Bartın Üniversitesi-Orman Fakültesi), Doç. Dr. Cihan Erdönmez (İstanbul Üniversitesi-C/Orman Fakültesi), Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu (Karadeniz Teknik Üniversitesi-Orman Fakültesi) 

‘Tek kullanımlık korona çöpü gördüm’

Koronavirüs salgınının çevre üzerine olan etkisi hakkında olumlu ve olumsuz birçok şey yazıldı. Tüm yazılan ve çizilenlerin ortak noktası, doğanın pandemiden bir şekilde etkilendiği gerçeğiydi. Olumlu etkiler genel olarak geçici ve lokal kalırken, olumsuz olanlar tüm diğer olumsuz etkiler gibi küresel boyutta etkili oldu, olmaya da devam ediyor. Biz de bu olumsuz etkilerden en küresel olanını, ulusal çapta ortaya koymak ve bu konuda farkındalık yaratmak adına bir etkinlik başlattık.

Üç ay önce başlattığımız bu etkinlik kapsamında yurttaşlardan, çevrelerinde gördükleri koronavirüsten korunmak için kullanılan kişisel koruyucu ekipmanları rapor etmelerini istedik. Google formlar üzerinden oluşturduğumuz bilgi giriş formu aracılığıyla gördüklerine dair çeşitli verileri iletmelerini sağladık. Etkinliği #tekkullanımlıkkoronaçöpügördüm hashtag’i ile de sosyal medya platformlarında yaygınlaştırmaya çalıştık. Aradan geçen üç aylık süre sonunda elde ettiğimiz veriler korona döneminde kullanılan ekipmanların yaygın olarak çevreye gelişigüzel bir şekilde atıldığını ortaya koyuyor.

En yaygın ‘korona çöpü’ maske

Şimdiye kadar 33 ilden toplamda 227 ayrı bildirim ile 1532 adet korona dönemi kişisel koruyucu ekipmanın kontrolsüzce çevreye atıldığına dair bildirim aldık.

En çok bildirim Adana, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Samsun ve Ankara’dan yapıldı. Bildirimi en çok yapılan ekipman ise maske oldu. Toplamda bildirilen 1532 adet çöpün 753 tanesi maske, 371 tanesi eldiven ve 310 tanesi de ıslak mendil! Geri kalanlar da dezenfektan kutusu, koruyucu bariyer, çok kullanımlık maske ve bone olarak rapor edilmiş. Yani tüm korona ekipmanlarından oldukça fazla sayıda mevcut.

Bildirilen verilerde en dikkat çekici husus da ıslak mendil sayısı! Çünkü ıslak mendilin eğer ki özel olarak koronavirüse karşı etkili olacak şekilde üretilmemişse, herhangi bir koruyuculuk özelliği yok. Buna rağmen insanlar ciddi miktarda ıslak mendili kullanıp çevreye atıyor. Diğer bir dikkat çeken bilgi ise çok kullanımlık maske bildirimlerinin de yapılıyor olması.

Bu etkinlik hala devam ediyor. Etrafa başıboş şekilde atılmış kişisel koruyucu ekipman çöplerinin bildirimine siz de katılabilirsiniz. Böylelikle bir hayli yaygınlaşan bir problem olan ve çoğunluğu maskelerden oluşan çöpler hakkında oluşturmaya çalıştığımız farkındalığa katkı sağlar ve yetkilileri önlem alma konusunda harekete geçirmeye yardımcı olabilirsiniz.

Koruyucuların nasıl çöpe atılacağı da öğretilmeli 

Bu çöpler ciddi bir çevre problemi yaratıyor. Üstelik bu problem sadece görüntü kirliliğinden ibaret değil. Henüz yayınlanan çalışmalar bu çöplerden maskelerin ve ıslak mendillerin ciddi bir mikroplastik kaynağı olabileceğini; İstanbul’da kaydedilen bir görüntü de bize bu çöplerin diğer canlılar için de ciddi bir risk yaratabildiğini gösteriyor. Yani kendimizi virüsten korurken başka canlıların hayatını zora sokuyoruz.

Peki, bu duruma karşı bir önlem alınamaz mı? Elbette alınabilir. Bunun için öncelikli olarak insanlara maskeyi nasıl kullanacaklarını ve nasıl çöpe atacaklarını anlatan bilgileri aktarmak gerekiyor. Maskesiz çıkılmaması gerektiğine dair getirilen zorunluluklara maskenin nasıl atılması gerektiğinin bilgisi de eklenmelidir. Bunun kamu spotları yardımıyla yapılması ise istenilen etkinin yaratılmasına yardımcı olacaktır.

Diğer bir adım da insanların maskeleri atabilecekleri özel çöp kutularının yaygın olarak yerleştirilmesi ve kolayca erişilebilir hale getirilmesidir. Aksi takdirde maskeyi atacak özel bir yer olmazsa maskeyi nasıl atmaları gerektiğini anlatmanın da bir anlamı kalmaz. Bunun da sadece tavsiye veren genelgelerle değil zorunluluk gerektiren yönetmeliklerle çerçevesi belli bir şekilde yapılması gerekiyor.

Belli ki koronavirüs salgını yakın gelecekte son bulmayacak ve belki de artık bu virüs ile birlikte uzun süre yaşayacağız. O halde bu salgının yaratacağı çevresel etkileri de minimize etmeye yönelik yeni düzenlemelerin de bir an önce yapılması gerekmektedir. Aksi halde korona döneminin koruyucu ekipmanları önümüzdeki dönemin sigara izmaritleri gibi yaygın kirleticileri olacaktır.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Gezegen Willi – Ömür Kurt

Gezegen Willi kitabını yazan ve çizen Alman yazar Birte Müller, down sendromlu bir oğlu olan bir anne. Kitap da zaten yazarın oğlunun, Willi’nin dünyasını anlatıyor. Willi’nin dünyası, diğer insanların dünyasından biraz farklı. Çünkü o başka bir gezegenden geliyor. Hatta sanki Willi’nin gezegeninde işler daha kolay yürüyor diyebiliriz.

Bizim gezegende ise her şey biraz karmaşık.  Örneğin, Willi’nin gezegeninde istediğiniz kadar yüksek sesle müzik dinleyebilirsiniz. İstediğiniz şarkıyı isterseniz yüz kere üst üste dinleyin, kimse bu durumdan şikâyetçi olmaz. Bizim gezegendeki gibi kapınıza dayanan komşular olmaz. Üstelik Willi’nin gezegeninde insanların anlaşmak için konuşmaya hiç mi hiç ihtiyacı yok! Birinin içinden geçeni anlamak için ona bakman ya da elini tutman yeterli.

‘Koşulsuz sevgi’ hayat kurtarır

Biz de öyle mi? Bizim gezegende aynı dili konuşsak da anlaşamadığımız oluyor sıklıkla. Kısacası, Willi’nin gezegenindeki usuller, bizim gezegendekilerden biraz farklı. Ama sanki, farklı olduğumuz kadar aynı da değil miyiz? Kim istemez misal, konuşmadan anlaşabilmeyi? Ya da Willi’nin yaptığı gibi, içinden geldiği gibi insanları gönlünce kucaklayabilmeyi? Sevdiği şarkılarla hiçbir sınır olmadan dans edebilmeyi! Sanırım herkes ister ama yine de roketine atlayıp bizim gezegene adım attığı günden beri, Willi’nin buradaki yaşama dair çok şeyi öğrenmesi gerekiyor.

Bu öğrenme süreci de hem Willi için, hem de ailesi için biraz zorlu geçiyor. İşte ‘Gezegen Willi’ kitabı, bu deneyimi tüm zorluklarıyla, yorgunluklarıyla, hüzünleriyle, sevinçleriyle kucaklıyor. Bu deneyimin hiçbir parçasına sırt çevirmeden Willi’nin kocaman dünyasını paylaşıyor bizimle… Kız kardeşiyle, dedesiyle, annesiyle, hayvanlarla, arkadaşlarla ve tabii ki Willi’nin vazgeçilmezi lezzetli bisküvilerle dolu dünyasını… Ve en güzeli, kitabı okuduğunuzda sayısız çocuğun mahrum kaldığı koşulsuz sevginin, birini olduğu gibi kabul etmenin ne denli muhteşem bir şey olduğunu, ne kadar da ekmek gibi, su gibi hayat kurtarıcı olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz.

Bu arada, kitabı okuduğumda, içimden bir ses dedi ki; Willi’nin ailesi, Willi’nin dostları, onda farklı olanı gördükleri kadar aynı olanı görmemiş olsalardı bu yolculuk böyle olamazdı, çünkü bu yolculuk koşulsuz sevgiden mahrum kalırdı. Kitabın önsözünde şair Erich Fried’in dizeleri ne de güzel anlatmış birini olduğu gibi sahiplenebilmeyi:

Belki hayat daha kolay olurdu,

Sana rastlamasaydım eğer.

Ama benim hayatım olmazdı sadece.”

Bu yazıyla da benden Willi’ye, bisküvilerine, o gürültülü müziğine ve sevgili ailesine ve de dostlarına kucak dolusu sevgiler!

*

KÜNYE

Yazan ve resimleyen: Birte MÜLLER

Çeviren: Suzan GERİDÖNMEZ

Yayınevi: Ginko Çocuk/2019

Yaş Grubu: 5 yaş ve üstü

Zehirleniyoruz, gerisi teferruat…

“ENDÜSTRİ ÇAĞINDA doğmuş kimyasal dalgası çevremizi yutmak üzere kabarırken en ciddi halk sağlığı sorunlarının doğasında ciddi bir değişiklik olmuştur. Sadece dünün insanlığı önlerine gelen ulusları silip süpüren çiçek, kolera ve  veba korkusuyla yaşardı. Artık bizim başlıca endişemiz , eskiden her yerde ve her zaman hazır olan hastalık mikroplarıyla ilgili değil; sağlık önlemleri, daha iyi yaşama koşulları ve yeni ilaçlar , bulaşıcı hastalıkları çok büyük oranda kontrol altına almamızı sağladı.Günümüzde biz, çevremizde pusuya yatmış farklı bir tür tehlikenin endişesi içindeyiz-modern yaşam evrimleşirken kendi elimizle dünyamızı soktuğumuz bir tehlike”.            (Sessiz Bahar/Rachel Carson

*

2018 yılında ülkemizde toprağa 60 bin ton tarım zehiri atıldı, bu kayda geçen miktar. Kayıt dışı ne kadar zehir, meyvemize, sebzemize, oradan toprağa, yeraltı sularına karıştı  bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey öyle ya da böyle zehirleniyoruz. Pandemide yaşadıklarımız bunun yanında hiç kalır..

Hazır olun bireysel pandemilere.  Pandeminin  bireyseli olur mu diyeceksiniz ama olur, her birimiz yediğimiz tarım ilaçlarıyla  zehirlenmiş  gıdalarla, farklı da olsa çeşitli nedenlerle akut ya da kronik hastalıklara maruz kalacağız. Kanser, parkinson, alzaymır gibi hastalıklar yüzünden acılar yaşayacağız. Pandemilerin birkaç aylık kısıtlamaları , ömür boyu kısıtlamalara dönecek. Daha anne karnında başlayan bu zehirlenme, çocuklarımızın, torunlarımızın geleceğini karartacak. Ne yazık ki sağlığımız hakkında karar verme yetkisine sahip kişiler ki bunlar arasında bazı bilim insanları da var, hızlı ortaya çıkan ve kolayca görülen etkilere bakmaya alışmışlar. Birçok araştırmacı ve bilim insanı bile gözardı edilemeyecek kadar ortaya çıkmadıkça, tehlikelerin varlığını önemsemiyorlar ya da kabul etmiyorlar.

Tarım ve Orman Bakanlığı bu zehirlere ilginç bir isim vermiş: Bitki Koruma Ürünleri! İlginç değil mi, bitkileri koruduğunu düşünen akıllar, bunları gıda olarak tüketen insanların zehirleneceğini akıl edememişler, ama bizim sağlığımız için karar verme hakkına sahipler.

Bu görüş eksikliği tabi ki yasaklama kelimesinin geleceğe yönelik olamayacağı da göremiyor, üstelik insan sağlığı söz konusuysa. “Yasaklanan” aktif maddelerden  yabancı ot öldürücü Aminotriazole’nin daha 1960’lı yıllarda,  Amerika’daki hayvanlarda yapılan deneylerde  tiroid kanserine neden olduğu kanıtlanmıştı. Aynı yıllarda, yaban mersini yetiştiricilerinin hatalı kullanımları sonucunda piyasaya sürülen meyvelerde kalıntılara yol açtı. Kirlenmiş meyvelerin Gıda ve ilaç İdaresi tarafından toplatılmasından sonra başlayan tartışmalarda, kimyasalın kanser yapıcı etkisi olduğu gerçeğine ne yazık ki birçok tıp insanı  bile karşı çıkmıştı.(1)

Bazı pestisitler 2021’in sonuna dek serbest

Bakanlık bu zehirin ithalatını 30.06.2020, imalatını 31.07.2020, kullanımınını 31.12.2020 tarihinde sonlandıracağını açıkladı.Bir de özgürlüklerimiz kısıtlanıyor denir; bu yılın sonuna kadar troid kanseri olma özgürlüğünüz var! Tabii yıllarca yedikleriniz ve içtiklerinizden aldığımız bu zehirin bizi ne zaman hasta edeceği bilinmez, ama bilinen en gerçek eninde sonunda hastalanacağız.

Zehirsiz Sofralar kampanyası sonucunda yasaklandığı söylenen 16 aktif madde zehirin sadece birini örnekledim. Yasaklanmasına rağmen bazılarının kullanımı 2021 yılının sonuna kadar serbest olacak. Alın size bir özgürlük daha…

Asıl soru şu: Yasaklanan zehirleri kim  ve nasıl kontrol edecek? Özellikle küçük beldelerde daha bilinçsiz olarak kullanılan zehirlerin satışının yapılıp yapılmadığı ya da yasaklanmadan önce birilerinin depolayıp depolamadığını kim denetleyecek? Denetlemenin en etkin  yolu şüphesiz sebze-meyve hali ve toptancıları, pazarlar ya da belirli marketlere, sebze-meyve satıcılarına giren ürünlerden alınan örneklerle pestisit, yani tarım ilacı kalıntısı olup olmadığının kontrolünün belli periyotlarla yapılması.Kalıntı bulunanların anında imha edilip satanların cezalandırılması. Üreticiden çok toptancılar ya da temincilere verilecek yüksek cezalar, şüphesiz en etkin yöntem. Bunlar yapılmadığı sürece her şey lafta kalır.

Başka bir etkin yöntem de bilinçli tüketici olmak . Pandemi döneminde organik ürünlerin satışında büyük bir patlama oldu. “Organik”ya da zehirsiz  gıdaya inanmayanlar bile korku dağları sarınca bu konuda talepkar hale geldi. Çünkü pandemilere karşı en önemli savunma gücümüz olan bağışıklık sistemimiz neredeyse tamamen yediğimiz-içtiğimizle ilgiliydi. ”Ne yersek oyuz” cümlesi,  gerçekliğini bir kez daha kanıtladı.

Daha az, öz ve zehirsiz yemek  

Çoğu kişi, organik ve zehirsiz ürünleri “daha pahalı” olduğu için almadıklarını ya da bütçelerinin buna elvermediğini söylüyor. Bunu söyleyenlerin çoğu gerçekten  yoksul ya da yoksun değiller. Ceplerinde en pahalı cep telefonunu taşıyanlar, kredilerle ikide bir arabalarını değiştirenler, her gün sigara tüketimlerine bir dolu para harcayanlar, kozmetiğe bir servet yatıranlar her nasılsa sağlıklı beslenmenin bedelini ödemek istemiyorlar. Doktorlara, hastanelere harcanan paralar cabası. Daha az, öz ve zehirsiz yemeyi, restoranlarda yarım porsiyon söylemeyi bir yaşam biçimine çevirirsek zaten yolun yarısını katetmiş oluruz. Gereksiz alışverişlerle çöpe giden gıdaları da unutmayalım.

Bodrum’a taşınır taşınmaz ilk yaptığım şey zehirsiz ürün yetiştiren üreticileri aramak oldu. Meşhur Bodrum pazarları tarım ilaçlarıyla bezenmiş, göz alıcı ürünlerle doluydu. Sadece küçük üreticilerin, özellikle kadınların bahçelerinde yetiştirdikleri 2-3 ürünü, ekşi mayalı ekmekleri, tavuklarının o hafta verdiği 20-30 yumurtayı, kendi yaptıkları zeytinleri, sabah sağdıkları 3-5 şişe sütleriyle açtıkları tezgahlarındaki doğal ürünleri sabahın erken saatlerinde kapışılmadan alabilirdiniz.   

Bodrum Tohum Derneği‘nin  çabalarıyla kurulan üretici pazarları ise ancak 5-6 zehirsiz üreten küçük çiftçilerin geldiği pazarlar. Bilinçli tüketicilerin müdavimi olduğu bu pazarlardaki ürünler, kısa sürede kapış -kapış giderken, Bizim Bostan Bodrum ise tam bir kurtarıcı oldu.

Bilinçli, azla kanaat getiren , aç gözlü olmayan üreticileri bulmak ve onları desteklemek, zehirsiz sofralar kurmanın en iyi yolu ama tabii ki yeterli değil. Bu üreticiler desteklenmez ve bizler bütün tarım ilaçlarının yasaklanması için talepkar olmazsak sofralarımız zehirli olmaya devam edecek. 

 

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

Hannah Arendt

   

 

 

 

 

Türkiye’de koronavirüs: 23 kişi hayatını kaybetti, 1003 yeni tanı kondu

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 23 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1003 yeni vaka tespit edildiğini açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 5 bin 323’e, vaka sayısı 210 bin 965’e yükseldi.

Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:

Yeni tanı konan hasta sayısında 25 Haziran’da başlayan düşüş devam ediyor. 1.000’in altına çok yakınız. Fakat bu azalmaların yavaş, yükselişlerinse ani olduğunu unutmayalım. Artışlar ve düşüşler, maske ve mesafe kuralına uyumdaki artışa veya azalmaya bağlı.”

Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana alınan önlemler kademeli olarak hafifletildi. 1 Haziran’dan itibarense “kontrollü normalleşmeye” geçildi. Normalleşme tablosu şu şekilde:

1 Haziran: 827 vaka, 23 ölüm (31.525 test)
2 Haziran: 786 vaka, 22 ölüm (32.325 test)
3 Haziran: 867 vaka, 24 ölüm (52.305 test)
4 Haziran: 988 vaka, 21 ölüm (54.234 test)
5 Haziran: 930 vaka, 18 ölüm (57.829 test)
6 Haziran: 878 vaka, 21 ölüm (35.846 test)
7 Haziran: 914 vaka, 23 ölüm (35.335 test)
8 Haziran: 989 vaka, 19 ölüm (39.361 test)
9 Haziran: 993 vaka, 18 ölüm (37.225 test)
10 Haziran: 922 vaka, 22 ölüm (36.521 test)
11 Haziran: 987 vaka, 17 ölüm (49.190 test)
12 Haziran: 1195 vaka, 15 ölüm (41.013 test)
13 Haziran: 1459 vaka, 14 ölüm (45.092 test)
14 Haziran: 1562 vaka, 15 ölüm (45.176 test)
15 Haziran: 1592 vaka, 18 ölüm (42.032 test)
16 Haziran: 1467 vaka, 17 ölüm (46.800 test)
17 Haziran: 1429 vaka, 19 ölüm (52.901 test)
18 Haziran: 1304 vaka, 21 ölüm (48.412 test)
19 Haziran: 1214 vaka, 23 ölüm (41.316 test)
20 Haziran: 1248 vaka, 22 ölüm (41.112 test)
21 Haziran: 1192 vaka,23 ölüm (40.496 test)
22 Haziran: 1212 vaka, 24 ölüm (41.413 test)
23 Haziran: 1268 vaka, 27 ölüm (42.982 test)
24 Haziran: 1492 vaka, 24 ölüm (53.486 test)
25 Haziran: 1458 vaka, 21 ölüm (52.303 test)
26 Haziran: 1396 vaka, 19 ölüm (51.198 test)
27 Haziran: 1372 vaka, 17 ölüm (45.213 test)
28 Haziran: 1356 vaka, 15 ölüm (48.309 test)
29 Haziran: 1374 vaka, 18 ölüm (51.014 test)
30 Haziran: 1293 vaka, 16 ölüm (50.492 test)

1 Temmuz: 1192 vaka, 19 ölüm (52.313 test)
2 Temmuz: 1186 vaka, 17 ölüm (49.714 test)
3 Temmuz: 1172 vaka, 19 ölüm (52.141 test)
4 Temmuz: 1154 vaka, 20 ölüm (48.248 test)
5 Temmuz: 1148 vaka, 19 ölüm (46.414 test)
6 Temmuz: 1086 vaka, 16 ölüm (52.193 test)
7 Temmuz: 1053 vaka, 19 ölüm (50.545 test)
8 Temmuz: 1041 vaka, 22 ölüm (49.302 test)
9 Temmuz: 1024 vaka, 18 ölüm (50.103 test)
10 Temmuz: 1003 vaka, 23 ölüm (48.787 test)

Ayasofya’nın ibadete açılmasını kapıda bekleyenlerden tekbirli, alkışlı kutlama

Danıştay 10. Dairesi, Ayasofya’yı müze yapan 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Danıştay’ın karar gerekçesinde, Ayasofya’nın Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı mülkiyetinde olduğu ve cami olarak toplumun hizmetine sunulduğu kaydedildi.

Danıştay kararı Ayasofya’nın kapısında bekleyenlerde sevinç yarattı. Kalabalık, haberi tekbir ve alkışlarla kutladı.

Gözaltına alınan Kuzey Ormanları Savunması aktivistleri serbest bırakıldı

Kıyıköy’de bulunan Rüzgar Enerjisi Santralleri’nin kapasitesinin artırılmasına karşı yaptıkları basın açıklaması sonrasında gözaltına alınan Kuzey Ormanları Savunması aktivistleri serbest bırakıldı.

Eylemciler Borusan A.Ş tarafından kuşların göç yolu üzerinde olan, ormanlık ve tarım arazilerinin üzerine 20 Adet daha rüzgar türbini yapılmasına tepki göstermek için şirketin Taksim İstiklal Caddesi’nde bulunan binası önünde bir araya gelmişti.

Burada basın açıklaması gerçekleştiren eylemcilerden arasından Seda Elhan, Seçkin Ulaş Barbaros, Eren İpçizade ve Mustafa Çakır polis tarafından gözaltına alınmıştı.

Gerekçe Taksim’de olması

Gözaltına alınanlardan Seda Elhan Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada polisin gözaltı gerekçesi olarak eylemin İstiklal Caddesi’nde gerçekleşmesini gösterdiğini söyledi. Elhan, polisin “İzin almadan burada eylem gerçekleştiremezsiniz” dediğini anlattı.

2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet sebebiyle gözaltına alınan eylemciler Taksim Polis Merkezi’ne götürüldü. Burada ifadeleri alınan kişiler, sağlık kontrollerinin ardından serbest bırakıldı.  Elhan, daha sonra savcılık karşısına çıkarılacaklarını belirtti.

‘Borusan şimdiden ağaç kesimlerine başladı’

Borusan Holding’in Kıyıköy’deki faaliyetlerini daha da genişleteceği haberini aldıkları için eylem yaptıklarını belirten Elhan “Şimdiden bölgede ağaç kesimleri başladı. Elimize çok sayıda video geçiyor. Şirketin ormanlara müdahaleyi bir an önce durdurması gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Borusan şirketinin ülkeye değer kattıklarını ifade ederek ormanları katlettiğini söyleyen Elhan, “Biz bu davranışı iki yüzlülük olarak yorumluyoruz. Bunu da onlara söylemek için oradaydık” dedi.

Danıştay karar verdi, Erdoğan jet hızıyla onayladı: Ayasofya ibadete açılıyor

Danıştay 10’uncu Dairesi, Ayasofya‘nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını oybirliğiyle iptal etti.  İptalin üzerinden bir saat geçmeden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan kararı onayladı ve hemen Resmi Gazete‘de yayımladı. Böylece 84 yılın ardından Ayasofya’nın tekrar ibadete açılmasının önü açıldı. Ayasofya’nın yönetimi de Kültür ve Turizm Bakanlığı‘ndan alınarak Diyanet İşleri Başkanlığı‘na devredildi. 

Danıştay, kararına gerekçesi olarak Ayasofya’nın mülkiyetinin Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı‘na ait olduğunu ve vakıf tapusunda anıt yapının cami olarak tescil edilmiş olmasını gösterdi. 

Kararın ardından TBMM Başkanı Mustafa Şentop, karardan duyduğu memnuniyeti, “Uzun zamandır milletimizin içinde, kalbinde, gönlündeki hasret sona ermiştir” sözleriyle gösterirken, AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş da sosyal medya hesabında “Zincirler kırıldı, Ayasofya açıldı” ifadelerini kullandı. 

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ise “Oranın tekrar cami olması Türkiye’nin ve Türklerin 1453’den beri hakkıdır” dedi. 

Danıştay’ın kararının ardından çok sayıda kişi Ayasofya önünde toplanmaya başladı. Ellerinde Türk bayrakları bulunan çok sayıda kişi, dua edip tekbir getiriyor.

Rus Ortodoks Kilisesi: Endişelere kulak verilmedi

Karara ilk tepki Rus Ortodoks Kilisesi’nden geldi. Kilisenin basınla ilişkilerden sorumlu yetkilisi Vladimir Legoyda, Danıştay’ın kararına ilişkin olarak, “Rus Ortodoks Kilisesi ile diğer Ortodoks kiliselerinin endişelerine kulak verilmemiş olması çok üzücü” dedi.

Legoyda, “Söz konusu karar, çok yazık ki, mevcut anlaşmazlıkları gidermeye yönelik değil. Tam tersine, (Rus Ortodoks Kilisesi lideri) Patrik Kirill’in 6 Temmuz’daki açıklamasında belirttiği gibi daha büyük parçalanmalar ile anlaşmazlıklara yol açabilir” ifadesini kullandı.

Danıştay: Karar Cumhurbaşkanı’na bağlı

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine yönelik Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle Danıştay’da dava açmıştı.

Davayı duruşmalı inceleyen Daire, 2 Temmuz‘daki duruşmada tarafları dinledi. AA’da yer alan habere göre 10 Temmuz tarihinde ise kısa kararını açıklayarak Bakanlar Kurulu kararını iptal ettiğini duyurdu.

Gerekçeli kararı daha sonra açıklayacak olan mahkeme, nihai kararın Cumhurbaşkanlığı’nın takdirinde olduğunu belirtti.

Yargısal süreç nasıl ilerledi?

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya için ilk olarak 2005’te Danıştay’a dava açmıştı. Dernek, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulmasını istemişti.

Danıştay 10. Dairesi, 24 Haziran 2005’te söz konusu Bakanlar Kurulu kararının yürütmesini durdurma istemini reddetmişti. Daire 2008’de ise Ayasofya Camisi’nin müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına işaret ederek, davayı reddetmişti.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, Dairenin bu kararını onamıştı. Dernek, 2016’da tekrar Danıştaya dava açmıştı.

Derneğin, Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvuru hakkında ise 2018’de karar verilmişti. Yüksek Mahkeme, Ayasofya’nın namaz kılınması için ibadete açılması yönündeki talebin reddedilmesi nedeniyle din ve vicdan hürriyetinin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruyu, “incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez bulmuştu.

Ayasofya tartışmaları nasıl başladı?

Bir kilise olarak inşa edilen Ayasofya İstanbul’un fetih tarihi olan 1453 yılında dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştü.

1934 yılına kadar cami olarak hizmet veren Ayasofya, Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürüldü. Ayasofya Müzesi olan mimari yapıdaki sıva altında kalan eserler de gün yüzüne çıkarıldı.

Fetih suresi ile alevlenen tartışmalar

O tarihten bu yana müze olarak geçen Ayasofya’ya yönelik tartışmalar yıllar boyunca devam etti. Söz konusu Danıştay kararına bağlanan güncel tartışmalar ise İstanbul’un fethinin yıl dönümü olan bu 29 Mayıs’tan sonra alevlendi. Bu tarihte Ayasofya’da “Fetih Suresi” okundu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu duruma tepki gösteren Yunanistan hükümetine cevaben “Fetih açmaktır, fetih gönülleri özellikle kazanmaktır” dedi. Ardından iktidar kanadından müzenin yeniden ibadete açılması yönünde açıklamalar yapıldı.

Muhalefet partilerinden tepkiler

Muhalefet partileri tarafından karşı açıklamalar da gecikmedi. Kılıçdaroğlu, Muharrem İnce ve Meral Akşener “tüm dünyadaki Hristiyanların dini duygularına bir tepki oluşturmak için yapılan kabul edilemez bir girişim” diyerek tartışmalara tepki gösterdi.

İYİ Parti, Ayasofya’nın ibadete açılması ile ilgili bir araştırma önergesiyle karşılık verdi. Önerge, AKP oylarıyla reddedildi. Bunun üzerine Erdoğan “Sakın ha! Ayasofya ile ilgili ‘Orayı camiye çevirmeyin’ diyorlar. Türkiye’yi siz mi idare ediyorsunuz, biz mi? Danıştay’ın vereceği kararı bekliyoruz” diyerek Danıştay’ın vereceği karara işaret etti.

HDP: Kiliseye dönüştürülsün

HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya ise Danıştay kararının öncesinde bir açıklama yaparak Ayasofya’nın cami değil müzeden kiliseye dönüştürülmesi gerektiğini söyledi. Bu açıklaması sosyal medyada büyük bir tepkiyle karşılandı.

Dünyadan tepkiler: Ayasofya bir dünya mirası

Tartışmaların yoğun olarak yaşandığı bu tarihler arasında  Fener Rum Patriği Barthalemous da bir açıklama yaparak Ayasofya’nın evrensel niteliğinin korunmasını istedi. ABD ve Yunanistan‘dan da müzeyi camiye çevirme girişimlerine tepki gösterdi.

Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin  Rus Ortodoks Kilisesi ve Moskova Patrikanesi de yaptıkları ayrı açıklamalarda Türkiye hükümetinin Ayasofya’nın önemini ve dünya mirası statüsünü göz önünde bulunduracağını umduklarını söyledi.

Son olarak Danıştay’ın kararının bir gün öncesinde açıklama yapan UNESCO, Dünya Mirası listesindeki tarihi eserde yapılacak olası bir statü değişikliğinin örgüte bildirilmesi gerektiğini açıkladı.

Botswana’da fil ölümleri artıyor

Afrika‘nın güneyindeki Botswana‘da nedeni altı filin daha cansız bedeni bulundu. Botswanalı yetkililer dün basına konuşarak 18 bin file ev sahipliği yapan 8 bin kilometrekarelik Okavango Deltası‘nın 281 file mezar olduğunu doğruladılar.

BBC‘ ye konuşan Elephants for Africa kuruluşunun direktörü Kate Evans‘a göre fillerin ölümü gizemini koruyor:

Bir ihtimal şarbon olabilirdi ama en son geçen yıl Kasım ayında bir şarbon salgını yaşandı. Ayrıca bu yıl iyi bir yağmur sezonu geçirdik. Bu yüzden şarbon ihtimali elendi.

Seronga Yaban Hayatı ve Doğal Parklar Veterineri Mmadi Reubens de çevresel faktörlerin ya da fillerin beslenme koşullarının ölümlere neden olabileceği kanısında.

Ülke genelinde son iki ay içinde toplam 350’nin üzerinde fil ölü bulundu.

30 yılda 80 binden 130 bine ulaştı

Botswana, Afrika’daki 400 bin fil nüfusunun yaklaşık üçte birinden fazlasına ev sahipliği yapıyor.

1990’larda 80 bin filin yaşadığı ülkede koruma ve fil dişi avcılarına yönelik önlemler sayesinde bu sayı 130 bine yükseldi.

Uzmanlar küçük bir grubu etkilese de bulaşıcı bir hastalığın filler arasında yayılması halinde bunun, ülkedeki fil nüfusu için yıkıcı sonuçları olacağını vurguluyor.

Fillerin ölüm nedeni bu hafta sonu yapılacak testlerin ardından belirlenecek.

Savunma Meclis’e yürüyor

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmeye başlanan çoklu baro teklifine itiraz eden ve Ankara Kuğulu Park’ta “Savunma Nöbetine” başlayan baro başkanları ve avukatlar, saat 15.00’te baro başkanları öncülüğünde TBMM’ye doğru yürüyüşe geçti.

Duvar’dan Müzeyyen Yüce’nin haberine göre, sosyal mesafe kurallarına uyulmadığı gerekçesiyle polis tarafından önleri kesilen avukatlar, baro başkanlarının araya girmesiyle birlikte yürüyüşlerine kaldırımdan devam etti.

Polis engellemeye çalışıyor

Avukatlar “Savunma susmadı, susmayacak”, sloganlarıyla Tunus Caddesi boyunca yürürken polis, çevik kuvvet ekipleri ile yolu trafiğe kapattı. Polisin, bu kadar kalabalık bir grubun Meclis’e gitmesine izin veremeyeceklerini söylemesi üzerine avukatlar ellerinde dilekçelerle slogan atarak duruma tepki gösterdi.

Avukatlar daha sonra tekrar yürüyüşe geçti. Sık sık önü kesilen avukatlar “Polis defol bu sokaklar bizim”, “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarıyla yürüyüşerine devam ediyor.