Ana Sayfa Blog Sayfa 2029

Yeşil Yol inşaatına geç kalmış iptal

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu,Karadeniz Bölgesi’nde sekiz ilin doğa harikası yaylalarını birbirine bağlayacak 2 bin 600 kilometre uzunluğundaki Yeşil Yol projesinin yürütmesini durdurdu. Mahkeme kararında, Doğu Karadeniz yaylalarını birbirine bağlayan yolların, yaylaların varlığını yok edeceğine dikkat çekerek hat boyunca sürekliliği olan bir yapılaşmaya neden olacağını vurguladı
 

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2016 yılında onaylanan Ordu-Trabzon-Rize-Giresun-Gümüşhane-Artvin illeri arasındaki planlama bölgesini etkileyen ve durdurulması istemiyle açılan davayı sonuca bağlayan Kurul kararında yaylalar arasında yapılacak olan ulaşım koridorunun, yayla yerleşmelerini zayıflatacağını belirtti:

Kendi özgün koşulları ve doğal çevresi ile yayla yerleşmelerinin öne çıkmaları yerine, yaylanın tanımı ve niteliğine aykırı bir biçimde yaylalar arasında yatay bir ilişki yaratarak yayla yerleşmelerinin özgünlüklerinin zayıflamasına sebebiyet vereceği sonucuna ulaşılmıştır.” 

Proje ile ilgili olarak Samsun Bölge İdare Mahkemesi deDanıştay’ın kararını örnek göstererek Ayder- Kavrun-Samistal yaylaları arası, Hazindağ- Samistal yaylaları arası ve Huser -Avusor yaylaları arası yapılacak olan yolların iptaline karar verdi. Mahkeme, yol yapılmasına izin veren Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’nun kararını da iptal etti.

Demirci şunları söyledi:

Bu süreçte beş yıldır aralıksız süren yol inşaatları yaylaları dağları parçaladı, mera alanlarını böldü, hayvancılığı hobi düzeyine indirdi. Yaylalarda da uygulanan imar barışı, buraları adeta kasabalara dönüştürdü. Geleneksel, otantik mimari betona boğuldu, yoğun araç trafiğine ve kitlesel insan akışına maruz kaldı. Orman içinde açılan yollar doğal yaşlı ormanlarda ve yaban hayatında büyük yıkımlara yol açtı.” 

‘Doğaya bırakılsın’

Başta bakanlıklar olmak üzere tüm idari kurumların, yargı kararlarının gereklerini kayıtsız-şartsız, derhal yerine getirmeleri gerektiğine vurgu yapan Demirci, “Yeşil yol, yayla koridoru projesi hilafsız, ‘amasız’ şekilde gündemden kaldırılmalıdır. Yaylaların/meraların asli işlevlerine geri dönebilmesi bakımından yöre halkının maddi/manevi olarak teşvik edilmesi gerekir. Ekolojik yapıyı bozduğu, hukuka aykırılığı tespit edilen yollar, eski varlıklarına doğaya bırakılmalıdır” dedi. 

Projenin Ordu ayağında bulunan Mesudiye ile Kabadüz ilçelerindeki yaylaları birbirine bağlayacak olan Topçam- Çambaşı arasındaki 20 kilometrelik bölümde yol çalışmaları haziran ayında yeniden başlamıştı.

Yeşil Yol Projesi 

Doğu Karadeniz Projesi (DOKAP) Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlı’ğınca sürdürülen Yeşil Yol Projesi ile Samsun, Tokat, Ordu, Giresun, Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Rize ve Artvin illerindeki turizm merkezlerinin üst kottan birbirine bağlanması amaçlanıyor.

Böylelikle, yaylalara 7 metre genişliğinde gidiş- gelişli yollarla kesintisiz ulaşım yapılarak, yayla turizminin geliştirilmesi hedefleniyordu. Yeşil Yol’un geçtiği yayla güzergahlarında ise oteller, restoranlar, bungalov evler, mesire yerleri hizmet vermesi planlanıyor. Projenin yıl sonuna kadar tamamlanması bekleniliyordu.

DOKAP Başkanı Yusuf Mengi, “1.621 kilometre güzergahta bugüne kadar muhtelif yerlerde 436 kilometre yol bakım ve onarım, 99 kilometre beton kaplama, 177 kilometre stabilize kaplama, 18 kilometre parke kaplama, 285 kilometre asfalt kaplama olmak üzere bin 16 kilometre yol iyileştirme ve 14 köprü yapım çalışmaları tamamlanmıştır” demişti. 

Katliam ihalesi iptal: Dersim’in kutsal keçileri avlanmaktan kurtuldu

Tarım ve Orman Bakanlığı 15. Bölge Müdürlüğü, Dersim’de kutsal kabul edilen ve “Xızır’ın davarı” diye anılan dağ keçilerinin avlanmasıyla ilgili ihaleye gelen tepkilerin ardından geri adım attı. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, dağ keçilerinin avlanabilmesi için 13 Temmuz’da açılan ihalenin iptal edildiğini açıkladı.

Karara göre, önümüzdeki süreçte yaban keçilerinin avlanmasına yönelik sosyal, inanç, kaçak avcılık, yaban keçisi popülasyonu ve güvenlik açısından yerinde inceleme yapılarak bir rapor hazırlanacak. 

Açıklamada şöyle dendi:

Tunceli’de bilimsel metotlarla envanteri yapılan ve 13.07.2020 tarihinde 4915 Sayılı Kara Avcılığı Kanunu çerçevesinde ihalesi yapılması hedeflenen yaban keçisi ihalesine yönelik sosyal, inanç, kaçak avcılık, yaban keçisi popülasyonu ve güvenlik açısından yerinde inceleme yapılarak bir rapor hazırlanması uygun görülmüştür. Bu nedenle 13.07.2020 tarihinde yapılacak olan ihale iptal edilmiş olup hazırlanacak rapor doğrultusunda hareket edilecektir.

AKP’li vekil de karşı çıkmıştı

İptal edilen “katliam ihalesine”. göre Dersim’in Aliboğazı ve Salördek bölgesinde beş, Darıkent ve Gökçek bölgesinde beş, Büyükyurt ve Çıralı bölgesinde beş ve Derindere ile Kocatepe bölgesinde iki olmak üzere toplamda 17 dağ keçisi katledilecekti. İhale başta hayvan hakları ve doğa savunucuları olmak üzere pek çok kesimin tepkisini uyandırmış, AKP’li Grup Başkanvekili Özlem Zengin‘in de aralarında olduğu pek çok milletvekili, dağ keçilerinin avlanmasına karşı çıkmıştı.

Dersim Kültürel Ve Doğal Miras Koruma Girişimi de Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’ni (Bern Sözleşmesi) hatırlatarak yaban keçisi ve çengel boynuzlu dağ keçisinin, “Kesin Koruma Altına Alınan Fauna Türleri” kategorisinde bulunduğunu belirtmiş ve kararın yürütmesinin durdurulması ve iptali talebiyle Malatya İdare Mahkemesi’ne dava açmıştı.

Dersim’de 2019’da, dağ keçilerinin gerek yasal gerekse yasadışı avlanmasına artan tepkiler üzerine, dönemin valisi Tuncay Sonel imzasıyla ildeki tüm avcılık faaliyetlerini yasaklanmıştı.

Artvin ve Van’ı sel bastı: Dört kişi hayatı kaybetti, tarım arazileri su altında

Artvin’in Yusufeli ilçesinde Pazar günü akşam saatlerinde başlayan sağanak yağış sel ve heyelana sebep oldu. Sel sularına kapılarak yaralanan bir kişi vatandaşlar tarafından kurtarıldı ancak kaldırıldığı Yusufeli Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Artvin Valisi Yılmaz Duruk‘un kaybolduğunu bildirdiği, aynı aileden üç kişinin cansız bedenleri ise saatler sonra bulundu. 

Artvin-Erzurum kara yolu kapandı

Şiddetli yağışın etkisini artırması üzerine Yusufeli Barajı şantiyesinin bulunduğu alanda heyelan meydana geldi. Yamaçtan kopan kaya ve toprak kütleleri Artvin-Erzurum kara yolunu kapattı.

Yağmur sularının yol açtığı taşkınlar baraj şantiyesine zarar verirken, kara yolundaki 2 tünelin giriş ve çıkışları toprak ve kaya parçalarıyla kapandı.

Heyelanın ardından bölgeye sevk edilen jandarma ekipleri güvenlik önlemi alarak, bölgeye araç girişine izin vermiyor. Karayolları, DSİ, İl Özel İdaresi, AFAD ile baraj inşaatı yüklenici firmasına ait ekipler, iş makineleriyle yolun açılması için çalışma başlattı.

Van’da tarım arazileri su altında

Van’ın Muradiye ilçesinde etkili olan sağanak nedeniyle de bazı mahallelerde tarım arazileri su altında kaldı. Pazar günü öğle saatlerinde başlayan sağanak nedeniyle bazı mahallelerdeki tarım arazileri zarar gördü, kışın hayvanların beslenmesi için toplanan otlar suya kapıldı.

AA’da yer alan habere göre zararlarının büyük olduğunu söyleyen Kandahar Mahalle Muhtarı Mehmet Emin Bayacar, öğle saatlerinde başlayan sağanaktan dolayı arazilerinin su altında kaldığını söyledi. 20 bin bağ otun suya kapıldığını aktaran Bayacar, yetkililerden yardım istedi.

Van‘ın İpekyolu ilçesinde 5 Temmuz Pazar günü öğle saatlerinde etkili olan sağanak yağış sele neden olmuştu. Selden dolayı iki kişi ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılırken çok sayıda kümes ve küçükbaş hayvan da hayatını kaybetmişti.

Meteoroloji’den uyarı

Meteoroloji Genel Müdürlüğü yaptığı duyuruda Marmara’nın doğusu ile Batı Karadeniz kıyılarında sağanak yağışın Pazartesi günü de devam edeceği uyarısında bulundu. Açıklamada şunlar söylendi:

Yarın (Pazartesi) öğleden sonra yurdun kuzeybatı kesimlerinde görülecek olan sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışların, Kocaeli Sakarya, Düzce, Zonguldak, Bartın ile Kastamonu’nun kıyı kesimlerinde yerel olarak kuvvetli (21-50 kg/m2) olması beklendiğinden ani sel, su baskını, yıldırım, yağış anında kuvvetli rüzgar ve yerel küçük çaplı dolu yağışı hadisesine karşı dikkatli ve tedbirli olunması gerekmektedir.

Sebep iklim krizi

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), ABD Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) ve birçok bilimsel kuruluş iklim değişikliği yüzünden küresel ortalama sıcaklıkların artacağını ve bunun da kuraklık riskini, düzensiz ve aşırı yağış sıklığı ve miktarını ve fırtına gibi aşırı hava olaylarının sıklık ve şiddetini yükseltebileceğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de artan afetler

Meteoroloji Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan “2018 Meteorolojik Afetler” raporuna göre Türkiye’de de iklim krizi bu afetlerin sayısını her geçen yıl artırıyor.

Buna göre Türkiye’de 2018 yılında 871, 2017 yılında 598, 2016 yılında 654, 2015 yılında 731 meteorolojik afet raporlandı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine göre de bahsi geçen bu dört yıl, 1940’lardan beri ülke tarihinde en çok meteorolojik afetin görüldüğü yıllar olarak ön plana çıkıyor.

İçimizdeki düşmanla hesaplaşmaya var mıyız?

Bizans düşmanlığı’, milliyetçi-İslamcı bir politikanın ana unsuru olarak 20. yüzyılın ortasında icat edildi.  Bu tarihten sonra politik söylemlerde sürekli bir ‘Bizans düşmanlığı’ sergilenmeye başlandı. Bu düşmanlık ve nefret gündelik hayata, eğitime, filmlere, romanlara kadar yansıdı.

Oysa Osmanlı İmparatorluğu‘nun da, Türkiye Cumhuriyeti‘nin de 1950’lere kadar ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok.

Haklı olarak “Bizans zaten bir kurgu. Bir kurguya karşı düşmanlık mı da olurmuş” diye sorabilirsiniz. ‘Osmanlı’ ya da ‘Bizans’ gibi imparatorluk tanımları, imajları  zaten 19. yüzyılda modernleşme ile icat edildi. Bundan önce İmparatorluk başşehir adıyla, ‘Roma’ adıyla anılıyordu. Osmanlı yönetimi kendisini öyle adlandırıyordu.

İstanbul, 4’üncü yüzyılda hem Roma’nın hem Hıristiyanlığın başkenti.  Henüz Avrupa’da ayrı bir Hıristiyanlık yok. Kuzey Afrika’dan İberia Yarımadası’na kadar bütün Akdeniz şehrin hakimiyeti altında. Hıristiyanlığın en büyük mabedi, Ayasofya da bu nedenle İstanbul’da inşa ediliyor.

Şehirde Bizans (Roma) döneminde de çeşitli inanışlardan insanlar yaşıyor, Osmanlı döneminde de öyle.

İstanbul Osmanlı başkenti olunca imparatorluğun adı değişmiyor. Şehirdeki imparatorların dinleri farklı da olsa, devletin yapısı, işleyişi süreklilik gösteriyor.  


19. yüzyılda, oryantalist bir yaklaşımla Osmanlı nasıl icat ediliyorsa, Bizans da ediliyor. Osmanlı modernleşme sürecinde Ayasofya arkeolojik bir nesne olarak keşfediliyor. Mimarlık tarihinin eşi benzeri olmayan bir araştırma konusu olarak yeniden anlamlandırılıyor. Devlet arkeoloji müzeleri, üniversite kuruyor, kamu kurumlarını, yapılarını modernleştiriyor.  

O tarihte Osmanlıların ‘Bizans düşmanlığı’ diye bir derdi yok. Hatta tam tersine, yönetimin Bizans’ın keşfinden son derece hoşnut olduğu bile söylenebilir. Bakımsız kalmış olan Ayasofya’nın saray mimarı Krikor Balyan değil de, Fossati kardeşler tarafından onarılmasını tercih eden (1840) Sultan Abdülmecid ve Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, onun bir mimarlık tarihi objesi olarak dünyaya (Avrupa’ya) tanıtılmasından ve gördüğü ilgiden son derece memnunlar. Sultan Abdülhamid de Bizans araştırmaları alanındaki çalışmalara destek veriyor. Türkiye Cumhuriyeti de keza öyle. Bu eşsiz anıtın küresel bir ilgiye mazhar olması ise yönetimler tarafından benimsenen bir olgu.

Nereden çıktı bu Bizans düşmanlığı?  

Sonradan bu kurgu üzerinden bir nefret, düşmanlık ve saldırganlık inşa ediliyor. Bu bastırılmış olanın, işaretsizleştirilenin milli ve merkeziyetçi iktidar temsilleri üzerinden geri dönüşü. Osmanlıcı elit (Milli Görüş) kendisini kayıp yoluyla inşa ediyor: “Eğer Osmanlıcılık bize ait değerler ve gelenekler ise Bizans da Batı’dan gelen modernitedir. Bize ait olmayan değerlerdir. Hıristiyanlıktır…”

Bu ötekileştirmenin devletin neoklasik yapısını yeniden üreten soylulaştırıcı imtiyaz elde etme mücadelesi ile ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Eğer bir yönetim kendisini Osmanlı ile özdeşleştiriyorsa, 19. yüzyılda icat edilmiş bir şeyin (taklidin) taklidini yapıyor. Bir imajın başka bir imajın yerine geçmesi bir topluluğun bir fantazi dünyasında yaşaması anlamına geliyor.


Tarih hakkındaki bilginin gerçeklikle temasını büsbütün kaybedip uydurma ve üstelik tabu (tartışılmaz) hale gelmesi tehlikeli. Çünkü o zaman bilgiye, araştırmalara ihtiyaç kalmıyor. Toplulukların zihin dünyası felç oluyor.  

1950’lerde nasıl bir kırılma yaşandı?

Lozan Anlaşması şehirdeki azınlık olarak adlandırılan topluluklara din, eğitim ve sosyal örgütlenme gibi konularda örgütlenme hakkını tanıdığı için gayrımüslim nüfusunun bir bölümünü kaybetse de, şehir 1950’lere kadar imparatorluğun modernleşme sürecinden kalan yapısını koruyor. 1953’te, İstanbul’un fethinin  beşyüzüncü yılında ilk defa kutlamalar düzenleniyor. Devlet-sivil toplum işbirliği ile.  Bu tarihten sonra ‘Fetih’, tarihi bir olgudan çok şehrin merkeziyetçi devlet ideolojisi tarafından ele geçirilmesini simgeleyen bir metafor olarak işlev görüyor. Şiddet yoluyla şehir Rum nüfusunu kaybediyor. Rumların işlerine, mallarına, vakıf mülklerine el konuyor. 1955 pogromu gibi rezaletler dışında, devlet güdümlü, sistemli, sinsi bir ötekileştirme programı uygulanıyor. İnsan hakları ayaklar altına alınıyor.
 
Devletin içindeki kültür bürokrasisinin, onun etrafında saçaklanan kimi çevrelerin Bizans’a olan uluslararası ilgi karşısında ötekileştirici, önyargılı hatta düşmanca bir tepkilerinin olduğunu söyleyebilirim. Kültürel miras alanı bu imtiyazcı elitleri birleştiriyor, karşıt kutuplarda da yer alsalar da.  

Eğer söz konusu olan bir Bizans kilisesi ise, yönetimler gibi onların da kültürel varlıklara olan bu uluslararası ilgiyi hiç de hoş karşılamadıkları, bunu milliyetçi kalıplar içinde algıladıkları söylenebilir. Hatta hiç gizlenmeyen bir yabancı düşmanlığı sergiledikleri de. Yalnızca siyasetçilerin, bürokratların değil, onların etrafındaki imtiyaz sahibi kimi uzmanların da.

Bizans meselesinde entelektüelleri buharlaştıran ne?

 Soru şu: Bu süreçte bilgiyi potansiyelsizleştiren, siyaseti güçlü kılan nedir?

Bana kalırsa entelektüel üretimin sekülerleşmemesi, kamusal alanla temasının olmaması.

Neoliberal dönemde resmiyetçi-ideolojik ya da piyasacı eylem kalıplarının karşısında büyük sermayenin hayırseverlik kuruluşları güçlü bir alternatif gibi gözüküyor. Ancak onların sermaye altında örgütlenmesi, entelektüel üretimin kamusal alandan dışlanmasına, izole olmasına yol açıyor.

Ayasofya meselesinde bağımsız uzmanların seslerinin duyulmaması ya da bir etkilerinin olmaması bunun bir göstergesi. Ayasofya’nın sorunu müze ya da cami olması değil, bir iktidar aracı, nesnesi olması. Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi, kimi zaman karşıt taraflarda yer alan Siyasal İslam’ın ve milliyetçilerin tabanını mutlu etti. Peki onu Hıristiyanlığın en önemli mabedi olarak kabul edenler neler hissettiler? Onların bir önemi yok mu?

Oysa güncel bir kültürel miras yönetimi fikri, her iki hafızayı da birbirine rakipleştirmeden, birbiriyle çatıştırmadan, kapsayıcı bir ilişki içinde ve eşzamanlı olarak dikkate alabilir ve çok daha yenilikçi bir deneyim üretebilir. Müslümanların da Hıristiyanların da bilim çevrelerinin de benimseyecekleri bir şekilde..

Bunun karşısındaki en büyük engel kültürel-politik alanın devlet iktidarına bağlı olması. Bu nedenle kültürel alan ulusdevlet içinde bir imtiyaz mücadelesi alanına dönüşüyor. Bu yüzden hafızaları özgürleştirecek, tarafları farklı bir eşiğe taşıyacak kavramsallaştırma işlevini yerine getiremiyor.  Kültür-politik alan hiç bir zaman devlet iktidarından ayrışmıyor. Tektipleştirici bir millet kompartımanını temsil ediyor.
 
Peki bundan sonra ne olacak?  Ayasofya ayakta kaldığı sürece bu seküler olmayan devleti, kültürel-politik kamusal alanı bir eyleyen olarak dürtmeye devam edecek. Aynı zamanda da eklektik bir ulusdevlet ideolojisi içindeki nesneleştirici eylemselliklere, şehir tarihindeki varoluşunu bastırmaya çalışanlara karşı eşsiz bir deneyim fırsatı sunmaya. Hem onu ilgiyle sahiplenenlere, hem de İstanbul’un kent sakinlerine…

Tanrıkulu’ndan haziran ayı hak ihlalleri raporu

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanvekili Sezgin Tanrıkulu, “Türkiye’de Haziran Ayı Hak İhlalleri Raporu”nu açıkladı. Rapora göre haziran ayında, yargısız infaz, dur ihtarı ve rastgele ateş açma olaylarında bir, silahlı çatışmalarda 56, sivil çatışmalarda bir, cezaevlerinde iki, sığınmacıların altı, iş cinayetlerinde 188, kadın cinayetlerinde 27 olmak üzere toplamda 281 kişinin yaşam hakkının ihlal edildiği açıklandı:

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre, Haziran’da 188 işçi yaşamını yitirdi. Ölenlerden dördünün kadın, sekizinin çocuk, sekizinin de göçmen/sığınmacı olduğu belirlendi.

116 kişi polis şiddetine maruz kaldı

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, haziran ayında en az 27 kadın erkekler tarafından öldürüldü. En az 23 kadının ölümünün de kuşkulu olduğu belirlendi.

Haziran ayında üçü çocuk en az 28 kişinin  gözaltında ya da gözaltı merkezleri dışında güvenlik güçlerinin işkencesine maruz kaldığını basına açıkladı, işkence gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu ve/veya insan hakları örgütlerine başvuruldu.

Haziranda, aralarında HDP’nin “Demokrasi Yürüyüşü” sırasında polis şiddetine maruz kalan milletvekilleri Ayşe Sürücü, Tayyip Temel; Ankara girişinde durdurulan baro başkanları arasında bulunun Bilecik Barosu Başkanvekili Hasan Şahin ve ÖHD Ankara Şubesi Eş Başkanı Şevin Kaya‘nın da olduğu içinde eylem ve gösterilerde de en az 116 kişi polisin/jandarmanın fiziksel şiddetine maruz kaldı.

Gazetecilere tutuklama

Haziran ayında, cezaevlerinde ya da götürüldükleri hastane ve adliyelerde fiziksel şiddete maruz kalan çok sayıda tutuklu ve hükümlüye ilişkin haberler basında ve insan hakları örgütlerinin çalışmalarında yer aldı, en az 31 kişinin fiziksel/psikolojik şiddete maruz kaldığı, sağlık hakkının engellendiği belirlendi.

Bu dönemde en az altı gazeteci (Tele 1 Ankara Temsilcisi İsmail Dükel, Oda TV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız, Havadis gazetesi yazarı ve DİSK Emekli-Sen eski Genel Başkanı Veli Beysülen, Zeynel Bulut-Diyarbakır, Ayşe Kara, Hasan Akbaba) gözaltına alındı. En az iki gazeteci (Müyesser Yıldız, Arif Aslan) tutuklandı.

Haziran ayında sosyal medya paylaşımları nedeniyle en az 15 kişi (tiyatro sanatçısı Haldun Açıksözlü) gözaltına alındı. En az 52 kişi hakkında soruşturma açıldı. En az üç kişi (Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Onursal Başkanı Turgut Öker) hapis/para cezasına mahkûm edildi ya da cezalar onandı. (Canan Kaftancıoğlu)

Vekillere tutuklama

HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven, HDP Diyarbakır Milletvekili Musa Farisoğulları ve CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun milletvekillikleri, haklarındaki kesinleşmiş mahkeme kararlarının 4 Haziran günü TBMM Genel Kurulu’nda okunmasının ardından düşürüldü. Üç milletvekili aynı gün gözaltına alındı ve tutuklandı.

Leyla Güven, avukatlarının yaptığı başvuru üzerine kalan cezası başka bir dosyadan tutuklu kaldığı süreye mahsup edilerek 9 Haziran günü tahliye edildi.

Çoğunluğu HDP, belediye ve kitle örgütlerinin yöneticisi onlarca kişi gözaltına alındı, en az 34 kişi (DİSK Genel-İş Diyarbakır 1 Nolu Şube Başkanı Hasan Hayri Eroğlu, Bağlar Belediyesi Eski Eşbaşkanı Eşref Güler, HDP Eski yöneticisi Hasan Kale) tutuklandı.

Belediye başkanlarına tutuklama

Yedi HDP’li belediye başkanı (Mardin Kızıltepe-Leyla Salman, Artuklu-Sevinç Bozan, Nusaybin-Sara Kaya, Iğdır Halfeli-Hasan Safa, Van İpekyolu-Şehzade Kurt ve Azim Yacan, Şırnak Cizre-Mehmet Zırığ) hapis cezasına mahkûm edildi, üç belediye başkanı (Diyarbakır Sur-Filiz Buluttekin, Şehzade Kurt, Şanlıurfa Suruç-Hatice Çevik) tahliye edildi.
Haziran ayında dört belediye başkanı (Elazığ Karakoçan Sarıcan-Belediye Eşbaşkanları Canan Tağtekin ve Bekir Polat; Batman İkiköprü-Belediye Eşbaşkanları Hatice Taş, Osman Karabulut) gözaltına alındı, iki belediye eşbaşkanı (Hatice Taş, Osman Karabulut) tutuklandı.

Rize’nin Fındıklı ilçesi CHP’li Belediye Başkanı Ercüment Çervatoğlu hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından soruşturma açıldı.

Etkinliklere yasak

Haziran Ayında, basın açıklaması, bildiri dağıtma, toplantı ve gösteri gibi en az 109 etkinliğe polisler tarafından müdahale edildi. Müdahalelerde en az 151 kişi (Bilecik Barosu Başkanvekili Hasan Şahin) gözaltına alındı, en az 17 kişi tutuklandı. Ay içinde, en az 17 (çoğunlukla HDP’nin “Demokrasi Yürüyüşü” ve baroların “Savunma Yürüyor” etkinlikleri) etkinlik, basın açıklaması, toplantı, gösteri, festival, tiyatro ya da film gösterimi valilikler, kaymakamlıklar tarafından engellendi, yasaklandı.

Haziran ayında 20 ilde değişik sürelerle tüm eylem ve etkinlikler yasaklandı. Kararlar, HDP’nin “Demokrasi Yürüyüşü” ve baroların çoklu baro sistemine karşı gündeme getirdiği “Savunma Yürüyor” eylemi nedeniyle alındı. Ancak kararlara çoğunlukla koronavirüs ve “İl Hıfzıssıhha Kurulu kararları” gerekçe gösterildi.

Heybeliada’da yangın: Üç kişi gözaltında

İstanbul Heybeliada’da bulunan ormanlık alanın iki farklı noktasında çıkan ve yaklaşık iki buçuk saat içerisinde kontrol altına alınan orman yangınında beş hektarlık arazi yangından etkilendi. Olayla ilgili üç kişi gözaltına alınırken yangının çıkış sebebi ise henüz açıklanmadı.

İstanbul Valiliği tarafından yapılan açıklamaya göre Pazar günü Aşıklar Yolu Mevkii’nde 17.07’de başlayan yangınla mücadele için bölgeye 6 helikopter, 2 uçak, 21 arazöz sevk edildi. İlk müdahalenin 17.36’da yapıldığı yangın 19.45’te kontrol altına alındı.

Vatandaşlardan insan zinciri

Orman Bölge Müdürlüğü İtfaiye Teşkilatı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye ve Harp Okulu personeli müdahale çalışmalarına dahil oldu.  Bazı vatandaşlar da insan zinciri oluşturarak elden ele ulaştırdıkları su bidonları, damacana, pet şişe ve kovalarla ekiplerin söndürme çalışmalarına destek verdi.

Deniz ulaşımı kapatıldı

Heybeliada’ya ulaşımı sağlayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Hatları İşletmesi ve özel sektöre ait teknelerin adaya girişleri yasaklandı. Şehir Hatları ve özel sektöre ait tekneler sadece Büyükada’ya yolcu taşıdı. Adaya hafta sonu tatili için gelenler burada mahsur kaldı. Seferlerin başlamasını bekleyenler iskelede uzun kuyruk oluşturdu.

‘Bir haftada üçüncü yangın’

Yangınla ilgili bir paylaşımda bulunan Adalar Belediye Başkanı Erdem Gül, “Bir haftada 3. yangın. Dikkat etmiyoruz. Ateşle oynuyoruz resmen. Çok acı. Deneyimli herkes Heybeliada’ya gelsin. Acil” ifadelerine yer verdi.

İBB’den müdahale

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu ise sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

İBB İtfaiyemiz 3 helikopter, 42 araç ve yüzlerce personelle Heybeliada’daki yangına müdahale etmiş, Orman Bakanlığı ve Harp Okulu ekipleriyle beraber yapılan çalışmayla yangın kontrol altına alınmıştır.

Fotoğraf: Murat Ongun

Üç şüpheli gözaltında

İstanbul Valiliği tarafından yapılan açıklamada yangına ilişkin soruşturma başlatıldığı bildirilirken, Adalar İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri, soruşturma kapsamında üç şüphelinin gözaltına alındığını duyurdu. Yangının çıkış sebebi ile ilgili bir bilgi ise paylaşılmadı.

Soğutma çalışmaları bugün de devam ediyor

Bölgeye giden Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, nemin yüzde 70 seviyelerinde ve havanın çok sıcak olduğunu, yerleşim yerlerinin de rüzgar yönü nedeniyle risk taşıdığını ifade ederek şunları söyledi:

Yangında bildiğiniz üzere bu yıl İHA’larımızı da kullanıyoruz. Bir İHA’mız, 2 uçak, 6 helikopter, 6 orman arazözü ve 17 itfaiye aracıyla birlikte 23 arazözle müdahale edildi. Bu saatler itibarıyla artık yangın tamamen kontrol altında, tamamen sönmüş durumda. Ama tabii ki soğutma faaliyetleri yarın sabah, hatta öğlen saatlerine kadar devam edecek.

 

 

 

Tarihin en sistematik işkencelerinden biriyle yüzleşmek: Hayvan Deneyleri

“Mabel ile aynı enstitüdeki Bonnie de enstitüde doğmuş ve doğduğu gün annesinden ayrılmıştı. Yaşamının yüzde 93’ünü(2 bin 179 gün) kafeste ve yalnız geçirmiş, üzerinde 92 kez farklı ilaç uygulanmış, sayısız cerrahi müdahale yapılmıştı. Bonnie ve Mabel birbirlerini hiç görmediler ancak durumları benzerdi. Bonnie de tıpkı Mabel gibi uzuvlarını yiyor, tüylerini yoluyordu. Ona da ‘depresyon-mental hastalık’ notu düşüldü. Diğer bilim tutsakları Bangles, Cecelia, Lilly, Vera, Derek, Raj, Wafiya’ya da…”

‘Bilimsel gelişme’ adına yüzyıllardır psikolojiden, aşı yapımına; askeriyeden akademiye pek çok alanda hayvanlar deneylerde kullanılıyor.  Kimi zaman araştırma, kimi zaman merak kimi zaman ise yalnızca zevk için hayvanlar kafeslere konuluyor, hastalık bulaştırılıyor, canlı canlı işkencelere maruz kalıyor.

Hayvan hakları savunucuları Yağmur Özgür Güven ve Uzm. Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu‘nun kaleme aldığı “Hayvan Deneyleri: Hayvanlar Bizim İçin mi Var?” geçtiğimiz hafta Yeni İnsan Yayınevi’nden yayınlandı. Kitap bizimle bu hayvanların hikayelerini paylaşarak bizi sorgulamaya ve yüzleşmeye çağırıyor.  

Biz de kendileriyle kendi yüzleşme hikayelerinin nasıl olduğunu, koronavirüs salgını sırasında çokça gündeme gelen aşı çalışmalarını, akademideki hayvan hakları ihlallerini konuştuk.

Bu kitabı yazmaya sizi iten şey neydi?

Yağmur: Sanırım 2006 yılıydı, Earthlings belgeseli yeni çıkmıştı ve çevremdeki herkes ondan bahsediyordu. Bazıları izleyemediğinden, bazıları yarım bıraktığından… Yurt dışından DVD’sini sipariş ettim ve izledim. Aslında izledim deyince de garip geliyor çünkü çoğunlukla durdurup, evin içinde dolaşıp gelip, sesini kapatıp, bazen de bitmeyen bir ağlama krizine girince ara verip ertesi gün devam ederek izlemeye çalıştım. Arkadaşlarıma da izletmek için kısa süre içinde toplamda üç kez izlemek zorunda kaldım.

İkinci izleyişimde kendimi sürekli olarak “onlar çoktan öldüler” diye telkin etmeye çalışmıştım. Üçüncüsünde de öyle. Ama hiçbirinde “science” başlıklı hayvan deneylerinin anlatıldığı bölümü izleyemedim, tahammül edemedim. Ve karşıma çıkan primat görselleri beni çok etkilemeye başladı. Hayvan deneyleri neden yapılıyor diye bir kitap bulmak istedim ama dilimizde yazılmış hiçbir şey yoktu. Yurt dışından bir kitap sipariş ettim: Rattling the Cage. Ve ardından başka kitaplar… okuduklarımdan öylesine etkilendim ki, bunları herkesin bilmesini, hayvanların yaşadıklarından herkesin haberdar olmasını istiyordum. 2009 yılıydı sanırım, kitap yazmaya karar verdim.

‘İnsanların sandığı gibi değil’

Oğuzcan: Yaklaşık 6 yıldır hayvan sömürüsünün her türlüsüne karşıyım. Ancak bir hekim olmama rağmen laboratuvarlarda gerçekleşen hayvan sömürüsünün çok da farkında değildim. Şifreli kapılar ardında gerçekleşen bu sömürüyle yüzleştikten sonra araştırmaya başladığım zaman laboratuvarlarda bilim arkasına sığınılarak çok büyük hak ihlalleri yapıldığını gördüm.

Hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların düşük güvenilirlikte olması ve insanların sandığı gibi bilimin ilerlemesi için vazgeçilmez olmaması da beni bu kitabı yazmaya itti.

‘Hayvanların yaşadıkları motive kaynağı oldu’

Ben okurken itiraf etmeliyim ki çok zor saatler geçirdim. Siz yazarken neler yaşadınız, bunu merak ediyorum.

Yağmur: Çok ama çok zordu. Canlı bir hayvanın, her şeyi hissedebiliyorken vücudunun parçalara ayrılmasına dair ayrıntıları okumak kolay değil. Ya da sıcak çarpması deneyleri için fırınlara konulup, ısı arttıkça kaçmaya çalışmalarını ve kaçamamalarını… Ciddi psikolojik zorluklar ve sıkıntılar yaşadım. Türlü türlü işkenceler içeren binlerce sayfa okuyorsunuz, bu nasıl kolay olabilir ki zaten? Okuduğum ve izlediğim her şey içimdeki öfkeyi büyüttü-ki öfke de insana çok büyük bir yük aslında. Ama çoğu bir numara ile anılan o hayvanların yaşadıkları aynı zamanda bir motive kaynağı oldu.

Oğuzcan: Bazı yerleri yazarken sinirlendiğimi hatırlıyorum. Hatta kitabı okurken “acaba burada kızdığım belli olmuş mu?” diye düşünmüştüm. Bir de tabi, kitap yayınlanmadan önce hataları fark edebilmemiz için tekrar tekrar okumamız gerekiyordu. Özellikle, ölmek üzereyken bile kendisine acılar çektiren kişinin hala elini yalamaya çalışan ve ona kuyruğunu sallayan köpek beni her seferinde çok etkilerdi. O bölümde uzun uzun düşünürdüm.

Oğuzcan sana bir soru yöneltmek istiyorum. Kitabın başında da belirtiyorsun. Tıp fakültesinde hocanız bir sıçanı öldürüp iç organlarını incelemenizi istemiş. O gün orada bunu yapmamak sana bir şey kaybettirdi mi?

Oğuzcan: Mesleki pratik anlamında bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum. Ancak bize ilk derste öğretilen “önce zarar verme- primum non nocere” ilkesinin kolaylıkla ihlal edilebildiğini fark etmiştim. Sanırım söz konusu insanlar olmayınca ilkeler de değişebiliyordu ve her ihlal bir şekilde eğitim ya da bilimin arkasına sığınılarak gerekçelendirilebiliyordu.

Fakültelerde bu yaygın bir yöntem mi? İyileştirmeyi öğrenmeye öldürmek ile başlamak?

Oğuzcan: Yaygın bir yöntem. Hatta bu yılda bile hala dikiş atmayı tavuk parçaları üzerinde yapan fakülteler var. Avrupa ve ABD’de bunun için özel kullanılan kitler var. Gerçek doku yoğunluğunda ve cildin her katmanını içeren eğitim kitleri bunlar. Ancak, ülkemizde ölü bedenler üzerinde bu eğitimlerin yapılması ile bir nevi gurur duyuluyor. Belki de ölüm bir şekilde normalize ediliyor ve ölüme hükmedildiği düşünülüyor.

Yağmur bu soruyu da sana sormak istiyorum. Kitapta da aslında çokça vurguluyorsunuz. Yüzleşmek. Senin hayvanlara yönelik sömürü ve işkenceyle yüzleşme hikayen nedir? 

Yağmur: Dediğim gibi, Earthlings bir dönüm noktası oldu. Ama kendi türüme karşı kuşku duymaya başlamam çok daha eskilere dayanıyor. Sanırım ortaokula gidiyordum. Bir sabah babamla oturduğumuz apartmanın bahçesine indiğimizde, bahçenin farklı yerlerinde yatan ölmüş köpekler vardı. Belediye zehirlemişti. Muhtemelen eve gönderildiğimden ötürü, sonrasını ve ne olduğunu hatırlamıyorum.

Unutamadığım gün ise; Kartal ormanlarında zehirlenmiş onlarca kuş, kirpi, köpek olayında, tüm gece karanlık ormanda hayvan bedenlerini topladığımın sabahında hala yaşayan siyah bir köpek bulduk ve tüm vücudu kasılan hayvanı veterinere yetiştirmeye çalıştım. Sabah saati herkes işe gidiyordu ve kliniğinolduğu sokağa araç girmediği için ağzından köpükler çıkan köpek kucağımda, şaşkın bakışlar arasında yürüdüğüm o cadde ve klinik kapısında hayvanın ölmesiyle ikimizin de yere düşerek dakikalarca öyle kalmamız… aynı “kaybetme” ve “başaramama” hissini, laboratuvardan çıkarttığımız ve 1 yılı aşkın süre benimle yaşayan Latte öldüğünde de yaşadım. İnsan “hep onlara kazanmamalı!” diye isyan ediyor haklı olarak…

Kitabın da temel sorusunu size yöneltmek istiyorum. Hayvanlar bizim için mi var?

Yağmur: Bence hayır, hiç kimse bir diğeri için var olmuyor ama bu bize öğretilmeye çalışılıyor. Sadece çağımızın yanlışı değil bu elbette, yüzyıllardır hep birileri başka biri için var denilmiş: köleler efendileri, kadınlar erkekler, hayvanlar insanlar için var… bu, insan davranışlarının en önemli motivasyonu bencillik için mükemmel bir kılıf. Birilerinin bizim için var olduğunu düşünmek gururumuzu okşuyor, kendimizi önemli hissediyoruz. Ama değiliz. Doğada tek başına hayatta kalamayacak, çoğu hayvana göre de “beceriksiz” sayılabilecek ölümlü canlılarız. Aynı zamanda da aptalız çünkü türünü devam ettirmek için muhtaç olduğu gezegene savaş açan başka bir canlı türü yok.

Oğuzcan: Ülkemizde çoğu kişi için bu sorunun cevabı evet olacaktır. Ancak durup düşünmek lazım gerçekten insanlar bu evrenin merkezinde mi? Tüm evreni düşünecek olursak dünyada bir kum tanesi kadar bile değiliz aslında. Nerden geliyor her şeye hükmetme özgüveni bilmiyorum. Hayvanlar tabi ki bizler için var olmuyor, onlar bizimle birlikte var. Bunu umarım kısa zamanda fark ederiz. Aksi takdirde insanların doymak bilmez hükmetme arzusu yüzünden dünya yaşanmaz bir yer haline getirecek. Bunu da Covid sürecinde gördük.

‘Koronavirüs aşıları hayvanlar üzerinde test ediliyor’

Aslında kitabın çıktığı zaman da oldukça manidar. Her gün koronavirüse karşı geliştirilen aşılarla ilgili haberler okuyoruz. Bu aşıların üretiminin arkasında acı çeken hayvanlar var mı?

Oğuzcan: Maalesef bu süreçte hayvanlar üzerinde testler gerçekleştiriliyor. Bu aşının geliştirilmesinde hayvanlar kullanılmasa da faz 0 dediğimiz aşının denenme sürecinde hayvanlar kullanılıyor. Ancak kitapta da bahsettiğimiz gibi ilk defa Covid-19 aşısının geliştirilme sürecinde ilacın bir an önce piyasaya çıkabilmesi için faz 0 çalışmalarının atlanması gerektiği önerildi. Bu süreçte bu konunun dillendirilmesi bile çok önemli bir gelişme. Belki Covid-19 aşısı için olmayabilir ancak ileriki süreçlerde faz 0 çalışmaları yapılmadan ilaçların piyasaya çıkacağını söyleyebiliriz.

‘Hollanda 2025 yılında deneyleri sonlandırıyor’

Bizim iyi olmamız, bu aşıların ilaçların geliştirilmesi için başka canlara acı çektirmemiz şart mı?

Oğuzcan: Artık bilimsel alternatif metotlar var. Bu metotlarla hayvan deneylerinden çok daha güvenilir sonuçlar elde ediliyor. Hollanda mesela 2025 yılında hayvan deneylerini tamamen sonlandırmayı planlıyor. Onlar insanlarını düşünmüyor mu?

Bugün belki tüm tanı ve ilaç geliştirmeler için bilimsel alternatif metotların varlığından söz edemeyiz ancak bu konuda teknolojinin ve bilimin ilerlediğini unutmamalı ve kötü bir bilim örneği olan hayvan deneylerine körü körüne bağlı kalmamalıyız. Araştırmalı ve doğruları öğrenmeliyiz.

George Floyd’un ölümünün ardından biliyorsunuz ki ABD’de ve Avrupa’nın birçok kentinde insanlar kölelik tarihiyle yüzleşmeye ve köle tacirlerinin heykellerini devirmeye başladı.

Biz yüzyıllarca süren bu hayvan sömürüsüyle nasıl yüzleşeceğiz? Ders kitaplarında yer verdiğimiz ve övgüler yağdırdığımız Pavlov ve daha nice kişinin heykellerini ne zaman devireceğiz?

Yağmur: Aslında başladık diyebiliriz, tüm mücadele alanlarında ötekileştirdiklerimize yaptıklarımız ve davranışlarımızla yüzleşmemiz gerektiğine dair ses yükseliyor. Artık böyle gelmiş böyle gider demiyor, davranışlarımız ve güdülerimiz üzerindeki kontrolü kaybetmememiz gerektiğini birbirimize ve çevremize hatırlatıyoruz. Heykelleri yıkmak daha kolay aslında, zihnin ta derinlerine kodlanmış seçilmiş ve özel tür -ya da ırk- algısını yıkmak daha zor. Ama imkansız değil. Evet çok uzun bir yol var ama umutluyum ben.

Oğuzcan: Sanırım insanların hayvan sömürüsünün yanlış olduğunu tamamen anladığımız zaman olacak bu. Bunun için belki de 100 yıldan daha fazla zaman gerekiyor. Yavaş yavaş insanlarda hayvan sömürüsünün yanlış olduğu bilinci artıyor ancak yine de benim en çok korktuğum bu gibi konularda bilimsel gerçeklerden çok binlerce yıllık geleneklerle mücadele etmek.

 

 

 

 

Siz isterseniz Ayasofya’yı bile…

Adnan Menderes  29 kasım 1955’te TBMM grup toplantısında Demokrat Parti milletvekillerine “siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” demişti. Ama hilafet geri gelmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan doğrudan risk ve sorumluluk almak yerine hukukun arkasından dolanarak tartışmalı bir kararla Ayasofya’yı ibadete açtı.

Karar, Türk sağında memnuniyetle karşılandı. Çünkü Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi ve hilafetin kaldırılması Türk sağının bir türlü affedemediği temel meselelerin başında geliyordu.  Sağın mühim şahsiyetlerinin kişisel tarihlerinde “Ayasofya açılsın” mitingleri birleştirici bir faktördür. Hepsi gençliklerinde bu mitinglere katıldıklarını, Ayasofya açılsın diye slogan attıklarını hatırlatıyor ve kendilerine sunulan bu kızıl elmanın tadını çıkartıyorlar.

Hilafetin kaldırılışı ve Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi Türk sağı için Cumhuriyet’in Hıristiyan batıya verdiği bir taviz, hatta teslimiyet sembolü idi.

Türk sağının ideoloğu Necip Fazıl 1965’te verdiği bir nutukta bu teslimiyet duygusunu  dile getirerek sadece mukaddesatçılarda değil milliyetçilerde de derin iz bırakmıştır.

Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün kapanmış bahtıyla beraber açılmalıdır.”

Gençler! Bugün mü yarın mı bilemem. Fakat Ayasofya açılacak. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilir. Ayasofya açılacak”

Ayasofya açıldı, sağda kuşkusuz bir memnuniyet var ama köpürtülmeye çalışıldığı kadar büyük bir coşku oluşmadı. Laik/ modern/sol kesimlerden ise cılız tepkiler dışında bir ses çıkmadı. Muhalefet cephesinde yer alan Meral Akşener, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül gibi isimler memnuniyetlerini dile getirdiler, Muharrem İnce davet gelirse açılışa bile gideceğini söyledi. CHP’nin sessizliği ise kimseye sürpriz olmadı.

Yani RTE istediği karşıtı meydana çıkmayınca beslenegeldiği çatışma ortamını bulamadı.

Erdoğan’ın cephanesi tükendi

Ayasofya’nın yeniden ibadete açılmasının Erdoğan’a umduğu kazancı sağlayacağı kuşkuludur ama Erdoğan’ın söyleyecek çok az sözünün kaldığını, cephanesinin tükenmekte olduğunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Başörtüsü argümanı çok geride kaldı, Ayasofya heyecanı da bir süre sonra kaybolur. Sağ kesime ödül olarak Erdoğan’ın dağarcığında şimdi Menderes’in dile getirdiği hilafeti getirme vaadi kaldı bir tek.

Ayasofya sevinci sağ kesimde ne kadar sürer bilemeyiz, ama Şehir Üniversitesi‘nin kapatılma kararının ve bu kararın uygulanma biçiminin muhafazakar kesim üzerinde yarattığı hayal kırıklığını gidereceği şüphelidir.

Yolsuzluklar, adam kayırmacılığı gibi meseleler sadece muhalif seçmenlerin değil sağcıların da gözü önünde sürüyor.

Ayasofya ibadete açılınca ne yazık ki görülmemiş oranlarda seyreden işsizlik son bulmayacak, enflasyon düşmeyecek,  dolar değer kaybetmeyecek, çalışan kesimlerin hayatları daha iyileşmeyecek.  Etkisi zamanla sınırlı bu karar Erdoğan’ı hayal ettiği gibi II. Fatih yapmaya yetmeyecek.

Erdoğan daha bir kaç sene önce Ayasofya’nın ibadete açılmasını talep edenlere önce Sultanahmet Camisi‘ni doldurmalarını söyleyerek karşı çıkmıştı. Sultanahmet dolmadan Ayasofya’yı açarak ya Sultanahmet Camisi’ni dolduğunu sanıyor ya da geçmişte söyledikleriyle bağlı saymıyor kendini.

Ne de olsa eski bir siyasi büyüğümüzün veciz bir şekilde dile getirdiği gibi: “Dün dündür, bugünse bugündür “.

En önemli gündem, hasar verilmesini önlemek olmalı

Ayasofya’nın 86 sene sonra camii olarak ibadete açılması kuşkusuz önemli bir olaydır, özellikle uluslararası çevrelerde sonuçları olacaktır. Erdoğan Çamlıca Camisi‘nin açılışı vesilesiyle yaptığı konuşmada Ayasofya’nın ibadete açılmasının faturasının çok yüksek olduğunu söylemişti. Şimdi önüne çıkarılacak faturanın bedelini ödemeye hazır olduğunu var sayabiliriz.

Bin beş yüz yıllık tarihinde yeni bir sayfa açılmış oldu Ayasofya’nın. Bugün tartışmamız gereken nokta eşsiz bir insanlık mirası olan Ayasofya’nın gelecek kuşaklara nasıl bırakılacağı olmalı. AKP yönetiminin her biri hazine değerindeki mozaikleri ve freskleri kalıcı bir tahribata yol açmadan gizleyebilecekleri teknik imkanları kullanacaklarını kabul etsek bile bu önlemler yeterli olmayabilir. Konunun uzmanları 6. yüzyıldan kalma bu muhteşem kültürel varlığın zaten zamanın yıpratması karşısında özel önlemlerle korunması gerektiğine dikkat çekiyorlardı.

Müze olarak kullanıldığı yıllar boyunca da kontrolsüz bir şekilde her gün ortalama 10 bin kişinin ziyaret ettiği binaya şimdi cami nedeniyle oluşacak ilave bir yükü ne kadar kaldırabilir sorusunun cevabını konunun uzmanları mutlaka araştırmalı. İstanbul zaten büyük bir depremi beklerken Ayasofya’yı korumak  hepimizin, ama en çok da bu yapıya günü kurtaracak siyasi rant kaygısıyla yaklaşanların sorumluluğudur.

İşte tarih ve insanlık önünde bedeli asla ödenmeyecek fatura budur.

Kentin kendini anımsaması ve anlaması: Ayasofya

Bu yazı, Danıştay 10. Dairesi‘nin Ayasofya‘yı ibadete açan kararından önce yazılmıştır. 

*

Her kentin (eğer politik bir kararla, tamamen bir planlama ürünü ve mühendislik harikası olarak boş bir düzlemde yaratılmıyorlarsa) bir geçmişi ve hem genel hem de kendine özgü bir tarihi vardır. Gerçi “kendine özgü tarih”, o sırada güçlü olarak varlığını duyurmakta olan koşulların genel tarihi içinde bir bölüm(cük) sayılabilir; yine de kişisel öykülerle, özel mekanlarla ve belki sadece o kentin insanları için farklı bir anlam ifade eden türleriyle, biraz daha “özel” bir tarihtir.

Her kent için doğru olduğu kabul edilebilir, ama Türkiye’nin kentleri için, Türklerin dünyada yaşadıkları bütün kentler için daha güçlü bir kesinlikle söylenebilir ki, bu kentlerin her zaman Türklerden önce bir tarihi vardır. Türklerin bu kentlere gelmesi, kenti ele geçirmesi (ya da fethetmesiyle) birlikte yerli halklar ve onların hem genel hem de yerel tarihleri hemen yıkılıp gitmez, çoğu kez yaşayarak değişmeye ya da asimile olarak, eriyerek de olsa yaşamaya devam eder. Ama bütün bu tarihler o kentlerde, öylece yaşar…

Kentsel mekan zamanın içinden, eskiyerek, savaşlarla- yangınlarla veya gereksiz hale gelerek sürekli dönüşür ve zamanın içinden akarak kalıntılarıyla ya da çok seyrek olarak sıkıca korunmuş biçimleriyle, bu tarihe tanıklık eder. Bazen büsbütün mitolojik bir öge olarak efsaneleşmiş bir zihin durumu olarak da olsa tarihsel gerçek, yaşamaya devam eder.

Belleğe ve bilgiye nasıl bakacağız?

Anadolu’da her hangi bir kente gitsek ve gözlerimizi kapasak, zihnimizdeki canlanmayı izlemeye bıraksak kendimizi, o kadar çok şey gelip-geçmeye başlar ki gözlerimizin önünden: Sokaklar, meydanlar, evler ve anıtlar, en çok da kaleler ve eski bir tapınaktan bozularak yeni bir hale dönüştürülmüş kullanımların eski günleri ya da sadece taş duvarlar ve yerdeki mozaikler filan, her şey uçuşur gözlerimiz önünde… Bilmediğimiz dildeki konuşmaları izleriz, yitmiş çocuk oyunlarını ve belki artık hiç üretilmeyen bir ürünün tezgahtaki ham halinden gelen sesleri, mum ışığındaki görüntülerini, ağaçların gölgelerini ve toz bulutunu…

Biliriz ki onlar vardır. Şimdi görülmeseler de bu kentlerin daha önceki zamanlarında olmuşlardır. Pazara giden bir kadın, inşaatın başındaki mimar, şarkılara koşan iki çocuk… Belki bazı dönemlerle ilgili güçlü rekabetler, kanlı kavgalar ve dini ya da politik söylevler çalınır kulağımıza. Her kentin bir bilgeliği, belleğinin parlak ya da oldukça gölgeli ve karanlıkta kalmış donuk bölümleriyle de olsa canlı bir atardamar gibi kıpırdayan bir nabzı vardır…

Sorun galiba bütün bu belleğe ve bilgeliğe nasıl bakacağımızla ilgili… Nasıl bakacağız ve ne anlayacağız bundan? İster Antep’e bakalım, ister Kastamonu’ya ya da Trabzon’a veya Yozgat’a, Çankırı’ya… Bu kentlerin belleğinin nabzı ha bire atar durur. Artık o kutsal bilgeliğin kanadı kopartılmış, üstü-başı kan ve toz-toprak içinde kalmış bile olsa nabzı atar o belleğin; Kayseri’de ya da Sivas’ta veya Erzurum’da…

Bu noktada, üzerinde konuşulabilecek o kadar çok soru veya üzerinde düşünülebilecek kavram var ki sadece başlıklarına bile bakmak yeterinden çok zorlayacaktır düşünebilme kapasitemizi… Yine de işimizi biraz daha güçleştirmek ya da kolaylaştırmak pahasına, bir önceki hafta tartışmaya başladığımız “melezleşme” ya da kültürlerin karşılaşmalarında birbirlerinden etkilenmeleri ve “akültürasyon/ kültürlenme” kavramlarını da anımsamak yararlı olacaktır.

Diyelim ki gözlerimizi yumduk ve bir kent bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir yandan da düşünüyoruz, oradaki pagan tapınağına ya da sokaklardan her baharda akmakta olan şenliklere ne oldu? Oradan, o köşe başından dönerken gördüğümüz kutlama alayı ya da o küçük meydana bakan evin penceresinin oranları ya da pencereden uçuşan perdenin dokuması ve nakışları, taş duvar örgüsünün veya saçakların biçimlenişi, bağ bozumu havasının kulağıma kadar gelmekte olan ezgisi bana neden tanıdık geliyor? O atlar hipodromda yarışarak mı koşuyor yoksa bozkırdaki Moğol atlarının ayak sesi mi?

Fetih ve kılıç hakkı

Yeniden düşünelim: Fetih nedir? Kılıç hakkı nedir? Kılıç gücüyle bir kenti almak, duvarlarını yıkarak ya da anlaşarak o kente girmek insanları nasıl bölüyor “yenmişler” ve “yenilmişler” olarak? Yenenlerin hakkı ne? Yenilenlerin hakları da var mı? Surları yıkılan kentlerdeki yenilenler, yenilmekle neleri kaybediyorlar? Her şeylerini mi yoksa sadece o günkü savaşı mı? Kentlerin bellekleri yenene ve yenmeye, yenilene ve yenilme anına nasıl bakıyor?

Yenenlerle yenilenler savaşın ertesinde o kentte nasıl yaşıyorlar? Yaşam nasıl devam ediyor? Üretim nasıl devam ediyor, çocuk oyunları ve ayinler, kutsamalar ve törenler, düğünler-şenlikler ve yapılan yeni evler, hanlar, hamamlar nasıl çıkıyor ortaya? İpin eğirilişinde ve kaynayan boya kazanına batmasında, dokuma tezgahının düzenlenmesinde ve desenlerin belirmeye başlamasında yenenlerle yenilenler ya da kentin yerlileriyle sonradan gelenler, istilacı ordularla kendi geçimin derdindeki insanlar birbirlerine ve yaptıkları işlere bakarken ne düşünüyorlar?

Ne öğreniyorlar birbirlerinin yaptığı işlere bakarken? O kubbeyi gördüğünde ve o müthiş kubbenin altındaki akustiği işittiğinde, böyle bir kubbeyi yapabilmek için yanıp tutuşmaya mı başlıyor ustaların yaratıcı yönleri?

O dokuma ve o duvara konulacak taşın yontulması, o tezgahta gerilmiş olan ip ve dokuma, örsün üzerine inen çekicin sesi, derken belki içtiği üzümün suyu ve buğday ya da bir sebzeyi tekneye ya da tencereye koyuş biçimi ve elde ettiği lezzet ve her şey, her şey derken yenenlerle-yenilenler birbirine mi karışıyor?

Biliyoruz ki resmi tarihe hiç benzemez o kentlerin belleği ve mekanların ve o eşyaların anlatım dili…

Yeniden başka türlü sorular soralım:

Bugün “kılıç hakkı” gibi bir kavrama dünyanın-bütün insanları nasıl bakar?

Bir kültürün bin-bir özenle ve özveriyle yaptığı ve süslediği ve inancıyla kutsadığı bir yapıya el koyarak sadece kendi kültürüne hizmet edecek bir işleve dönüştürmekle, kendini gülünçleştirmiş ve aşağılamış olmaz mı o buyurgan otorite?

Gerçeği değiştirmek mümkün mü?

Ayasofya, o bütün zamanların en müthiş katedrali nasıl etkiledi, Osmanlı’yı ve Balkan halklarını ve Sibirya’ya kadar bütün Slav halklarını ve Anadolu halklarını? O basık ve geniş kubbenin nasıl yapılacağı, bir karenin üzerine nasıl oturacağı ve ilk defa Ayasofya’da kullanılan küresel üçgen (pandantif) fikri nereden geldi ve nasıl gelişti, dünyanın bütün kentlerinde ve nasıl gelişmeye devam etti? Ayasofya’yı yapan mimarlar Archimedes’den beri gelişen geometri bilgisini, bilimi, matematiği ve fiziği, nasıl uyguladılar bu binanın inşaatında?

Bugün, Ayasofya ile ilgili temel sorun nedir? Sorun, gerçeğin değiştirilmesi, neyin gerçek olduğunun ise sadece siyasi ve ideolojik olarak belirleneceğinin zannedilmesi olsa gerek…

Temel Sorun: Gerçekle ilgili…

Eğer gerçek, Ayasofya’nın “tekrar aslına rücu ettirilmesi için cami yapılması” biçiminde açıklanırsa, bir çocuk nasıl düşünür? İstanbul’da, 530’lu yılların hemen başında, bu yapının daha önce görülmemiş bir mekan olması ve kubbesi altındaki cemaatin büyüklüğü ile ilgili hayali kuran Justinianus ve onun bu düşüncesini gerçekleştirmek üzere bulduğu, aslında mimar da olmayan Miletus’lu Isidore ve Aydınlı (Tralles’li) Anthemius’un olağanüstü çabası ile ilgili gerçeği nasıl açıklayacağız?

İskenderiye Üniversitesi‘nde ders veren bir bilim insanı, matematik, geometri ve fizik derslerinden vazgeçen Isidore ve yetenekli bir matematikçi olan Anthemius, o güne kadar görülmemiş büyüklükteki katedrali yaratıcı ve buluşçu düş güçleriyle, kullanılan teknolojinin sağladığı kadar olanakla, beş küsur yıl içinde ürettiğinde ve bütün işgücünü organize ederken, binlerce eskizi çizen, denetleyen, insanların yapacağı işleri tanımlayan, gerekli ve benzersiz malzemeyi seçen ve bir araya getiren bu iki mimarın yaptığı iş gerçek değil, yaptıkları, bugün bile dünyanın bütün halkları için bir harika olan Ayasofya katedral değilse, bu kentte yaşayan bir çocuk gerçeğin ne olduğunu nasıl anlayacak?

Adı Ayasofya Camisi olan bir yapının döneceği “asıl”, bir cami olacaksa, nasıl bakacağız bundan sonra kentlerin tarihine? Nerden başlayacak bu tarihi “gerçeklik”? Kılıç hakkının şiddetine/ zora/ savaşa ve uçan kellelere göre mi başlıyor kentlerin tarihi? Anadolu’da, neredeyse bütün kentsel yerleşimlerin yaklaşık bin yılını kapsayan Bizans Dönemi, bu yerleşmelerin hiç birinde gerçek sayılmayacak mı?

Bütün dünya kültürlerinin, bir “dünya mirası” saydığı bir yapıyı bir tek biz, “sadece Müslümanların camisidir orası” diye tanıttığımızda, dünyanın bütün insanları nasıl bakacak bizlere? Nasıl bir bilgi düzeyinde, düşünme, mantık ve gerçek algısı düzeyinde, nasıl bir kültürel durumda olduğumuzu düşünecek dünyanın bütün halkları?

Sorun gerçekle ilgili.

‘Aslına rücu’

Biz “gerçek değişti” dediğimizde, gerçek değişir mi? “Tarih benimle başlar” dediğimizde tarihe bıraktığımız ilk yazılı belge 732-735’te Moğolistan çölündeki Orhun yazıtları olan “bizlerle” başlar mı tarih? Ya da Anadolu’daki her hangi bir kentin tarihi 11. Yüzyıl’ın sonundan sonra mı vardır?

Eğer Ayasofya “aslına rücu ederse” biz bundan sonra, gerçekle ilişkimizi nasıl kuracağız? Yaşadığı yerin tarihini, geçmişini öğrenmek isteyen çocuklara nasıl bir tarih anlatacağız? Şiddetten ve zapt/feth etmekten başka bir tarih olacak mı kentlerin? Bu tarihin içinde çeşitli kültürler karşı karşıya gelecek mi? Geldiklerinde, bu kültürlerden kılıcı keskin olan bütün diğer “kahpe” kültürleri yok etmiş, köküne kibrit suyu ekmiş” mi olacak?

Selimiye Camisi‘ni yaparken Mimar Sinan, sahip olduğu bütün bilgeliği, Yeniçeri Ocağı’nda mı edindi?

Ayasofya ile ilgili gerçek nedir?

Bizimle ilgili gerçek nedir?

Aslında gerçek nedir?

[email protected]

Varoluş savaşımız

Bu hafta sonu, zaten kararmış içinizi biraz daha karartmaya hazır mısınız? Öyleyse, başlıyoruz. Küresel ısınmadan kaçmanın bir yolu yok. Isınmayı 3 derecenin altında tutabilmemiz mümkün değil. 3 derece ve üzeri ısınma da geleceğin bugünden çok farklı olacağı anlamına geliyor. Bu farka rağmen yaşamayı becerenler kalacak, beceremeyenler de sorun yaşayacak.

Devletler önce Kyoto Protokolü, sonra da Paris Anlaşması denilen yapılarla bizi oyalamayı başardılar. Paris Anlaşması’nın geçerlik süresi 2030 yılının sonuna kadar. Şimdiye kadar ortaya konan taahhütler yerine getirilecek olsa bile 2030 yılında atmosferi en az 2 derece ısıtacak kadar karbondioksit atmosfere salınmış olacak.Tabii sorun burada da bitmiyor, çünkü Paris Anlaşması 2030 yılında tüm sera gazı salımlarının sıfırlanmasını öngörmüyor. Bu da ısınma 2 derecenin de üzerine çıkacak demek.

Size basit bir hesap: 2050 yılında Türkiye’nin karbondioksit salımlarını 1 ton gibi sembolik bir seviyeye düşürebilmesi için bu seneden itibaren, her sene salımlarını yaklaşık yarıya (%49) düşürmesi gerekiyor. Bu seneyi harekete geçmeden geçirirsek, seneye net %50 azaltıma başlamamız gerekiyor, sonraki seneyi beklersek %52. Adım atmadığımız her sene atacağımız adımların daha da sert olması sonucunu doğuracak. Sizce dünyada böyle bir eğilim var mı? Haklısınız, yok, ben de aynı kanıdayım. O zaman 2050 yılında Dünya’yı karbondioksitten arındırmanın bir yolu yok. 2050 yılına kadar da sıfır karbona düşmediğimizde Dünya’nın 4 derece ısınacak olması neredeyse kesinleşmiş olacak.

“Ama nasıl olur? 2050’de sıfır karbon olursak çözülecekti hani sorun?” derseniz, size bir haberim var, çok fena kandırıldınız. Eski Exxon-Mobil Genel Müdürü, sonra da ABD Dışişleri Bakanı olan Rex Tillerson, “Ben mühendisim, çok akıllıca bir çözüm bulacağımıza inanıyorum” diyordu. Evet, devletler politikalarını tam da bunun üzerine kuruyorlar. Şimdi masayı sallayıp dengeleri fena halde bozacak önlemler almak yerine, bırakalım her şey böyle yürüsün, ileride bir noktada nasılsa zeki insanlar bir çözüm bulup bizi bu problemden kurtarırlar, diyorlar.

Karbonu tutup saklama çözüm mü?

Zeki insanlar (hatta çok zeki olmaya da gerek yok) bir çözüm buldular bile: “Kömür, petrol ve doğal gaz yakmayı bırakın, bunların alternatifleri var ve daha da ucuz olmaya başladı bile.” Bu yapısal dönüşümde varlıklarını kaybedecek tüm sektörler ise sizi bunun imkansız olduğuna inandırmaya çalışıyor. Daha da kötüsü Karbon Tutma ve Saklama (Carbon Capture and Storage) gibi bir şeyin mümkün olduğuna ve gelecekte çok geniş alanlarda kullanılacağına dayanarak bugün harekete geçmemeyi açıklayabiliyorlar. Karbonu tutup yer altında saklamanın bir yolu var. Doğa bunu milyonlarca yıl önce keşfetti: Kömür yapmak, sonra da bu kömürü yerin epey altına gömmek. Yalnız bunun yapılabilmesinde bir sorun var, o da kömürü yaktığımızda elde ettiğimiz enerjinin aynısını, hatta biraz daha fazlasını harcayarak karbondioksidi karbon ve oksijen olarak iki parçaya ayırmak.

Bu kadar uğraşacağımıza hazır yerin altında duran kömür, petrol ve doğal gazı çıkartmaktan vazgeçsek? Yok, olmaz! Önce onu çıkartıp yakalım, biz paramızı kazanalım, sonra kuracağımız şirket de çıkan bu gazı yerin altına tepmek için sizden biraz daha para kazansın.

Sonuçta kolayca görebileceğiniz gibi, işimiz bitmiş durumda. Ne gönülsüzce yapılan Paris Anlaşması, ne mühendislik çözümleri ne de karbondioksidi toprağın altına gömmek bizi kurtarabilir artık. Sibirya’nın kutup dairesinin içindeki bir bölge geçen hafta 38 dereceyi gördü. Burası Adana değil, Sibirya, 38 derece, dile kolay. Toprağın altındaki metanın ne hızla eriyip yüzeye çıkmakta olduğunu anlatmıyorum bile. Sibirya, 38 derece.

Geçen senenin temmuz ayından bu senenin haziran ayının sonuna kadar sıcaklıklara baktığımızda Avrupa’nın 1.35 derece ısınmış olduğunu görüyoruz. Biz Paris Anlaşması’na göre sıcaklık artışını 1.5 derece ile sınırlamıyor muyduk? Bir yandan sıcaklık artıyor, öte yandan biz kömür yakmaya devam ediyoruz. Perhiz? Lahana turşusu?

Dünya Meteoroloji Örgütü, böyle devam edecek olursak 5 sene içerisinde 1.5 derece ısınma seviyesini geçmiş olacağımızı söylüyor. 2025 senesinde. Neden biliyor musunuz? Çünkü birileri bizimle dalga geçiyor. Bizi susturmak için çözümlerin olduğunu, panik yapmamamız gerektiğini, ekonominin iklimden daha önemli olduğunu falan söylüyorlar. Şimdiye kadar inandık ve dinledik, ama ne yazık ki artık bunu engellemek için çok geç.

Antarktika 1750’den bu yana değil, son 30 senede 1.5 derece ısındı, Dünya’nın geri kalanının 3 katı hızla, böyle devam ettiğinde ne olacak biliyor musunuz? Eriyecek. Eridiği zaman da deniz seviyesi hayal bile edemeyeceğimiz kadar yükselecek. Atmosferde en son bu kadar karbondioksit olduğunda, 3.3 milyon sene önce sıcaklıklar ortalama 3-4 derece daha fazlaydı, deniz seviyesi ise bugünkünün 20 metre üzerindeydi. Oraya doğru gidiyoruz.

Kaçıp saklanabileceğimiz bir yer yok

Ne yapmalı? Aslında bu, cevabı en kolay soru. Üzerimize bir felaket geliyor. Kaçıp saklanabileceğimiz bir yer yok. Hiçbir şey yapmazsak hepimizi öleceğiz. Bunu anlıyorsunuz değil mi? İnsan neslinin tükenmesinden bahsediyoruz. O zaman yapılacak tek şey birlikte bu gelen felakete karşı savaşmaktır. Bu da kömür santrallerine, kömür santrallerine kömür taşıyan kamyonların önüne yatmak falan değil. O 30-40 sene önce yapılsaydı işe yarardı. Şimdi artık el ele ve birbirimize destek olarak gelen felakete uyum sağlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok.

Aramızdaki sorunlar neyse, onlar bu gelen felaketle kıyaslandığında hiçbir önem taşımıyor. Hani hep diyoruz ya “zaman artık birlik zamanıdır”. Evet, artık zaman gerçekten birlik zamanı. Sırt sırta durursak insanlık olarak iklim krizini de yenebiliriz, bu savaş artık ideoloji veya zenginlik için değil, varoluş için yaptığımız bir savaştır ve bu savaşı kaybedemeyiz.