Ana Sayfa Blog Sayfa 1749

Yangın çıkan barınaktaki tüm hayvanları kurtardı: Bir köpeği seviyorsanız herkesi seversiniz

Amerika Birleşik Devletleri‘nin (ABD) Georgia eyaletinde bir hayvan barınağında meydana gelen yangında, Keith Walker isimli bir kişi barınakta bulunan bütün hayvanları kurtarmayı başardı.

Walker, geceleri sığınakta kalan köpeği Bravo’yu yürüyüşe çıkarmak için sığınağa gittiği sırada yangını gördü. Hemen barınağa giren Walker, altısı köpek, 10’u kedi olmak üzere barınaktaki toplam 16 hayvanı kurtardı.

‘Bir köpeği seviyorsanız herkesi seversiniz’

Keith Walker, 18 Aralık günü Atlanta‘daki W-Underdogs isimli hayvan barınağının mutfağında çıkan yangınla ilgili şunları anlattı:

Çok korktum yalan söylemek istemem. Bütün o dumanın içine girmeye gerçekten çok korktum. Ama Tanrı beni oraya o hayvanları kurtarmam için koydu. Bir köpeği seviyorsanız dünyadaki herkesi seversiniz. Benim en iyi arkadaşım köpeğim. Bugün onsuz var olamazdım. Onun için içerdeki bütün köpekleri kurtarmam gerektiğini biliyordum.”

‘O benim koruyucu meleğim’

Sığınağın kurucusu Gracie Hamlin, Walker’ı önceden tanıyor ve sokakta yaşayan Keith Walker’ın köpeği olan Bravo’nun her gece sığınakta kalmasına izin veriyordu. CNN‘e konuşan Hamlin, Walker ile ilgili şunları söyledi:

O benim koruyucu meleğim. İtfaiyeciler bile köpeklerle baş edemeyeceklerini düşünürken o içeri girmiş ve bütün kedi ve köpekleri kurtarmaya girişmişti bile.”

Barınak yangından sonra tamamen yok olmasa da Hamlin, binanın kullanılamaz hale geldiğini belirtiyor.

Bir hafta sonra Atlanta’daki yeni tesisine taşınacak olan barınak, yangın sebebiyle daha erken bir tarihte yeni yerine taşınacak.

Hem Müslüman Hem Feminist: Dünya böyle bir varoluşa nasıl karşı çıkabilir?

“Bu bir kimlik değil. Feministim diyorum ve feministim. Böyle bir varoluşa dünya nasıl karşı çıkabilir ki? Beni yok edersen anca ben yok olabilirim ama ben varım.”

Bu cümleler yönetmenliğini gazeteci Nebiye Arı’nın üstlendiği Hem Müslüman Hem Feminist belgeselinde yer alan Feyza Akınerdem’e ait. Kendisini Müslüman feminist olarak tanımlayan Akınerdem ve belgeselde yer alan daha nice isim karşılaştıkları en büyük tepkilerden birinin varlıklarının kabul edilmemesi olduğunu söylüyor.

Belgeselin ilk tanıtım videoları çıktığında sosyal medya hesapları üzerinden yapılan linç kampanyası da bu gerçeği gözler önüne seriyor. Kendisiyle konuştuğumuz Nebiye Arı, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada tam da bu sebeple bu belgesele ihtiyaç duyulduğunu aktarıyor.

‘Bizim mahalledeki sesler yeterince işlenmiyor’

Kendisini de bir zamanlar Müslüman feminist olarak tanımladığını belirten Arı, “Açıkçası bizim mahallede farklı seslerin güzel şekilde ortaya çıkarılamadığını, onlar hakkında düzgün belgesel yapılmadığını düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Konuyla yakın bir ilişki olmasının kendisine avantaj sağladığını düşünen Arı, “Dışarıdan birisi tarafından yapılınca insanların söylediklerinde sadece kışkırtıcı olan kısımlar ele alınıyor. Hikayenin esas kısmına odaklanmıyorlar. Belki başkası teknik olarak daha iyi yapabilirdi ama ben daha iyi anlatabileceğimi düşündüm” dedi.

Türkiye’de Müslüman feministlerin hikayesi

Belgesel Türkiye’de İslami feminizmi ilk dile getiren, kadınların cuma namazına gitme ve cenaze namazı kılma gibi eylemlerden tutun söylemsel düzeyde de kadınlarla erkeklerin eşitliği üzerinden politika üretme çabasında olan Konca Kuriş‘e adanmış.

Kuriş, zamanında dile getirdiği tepki toplayan cesurca sözler sebebiyle 16 Temmuz 1998’de Mersin’deki evinin önünden kaçırıldı. Cansız bedeni ise ancak olaydan 555 gün sonra Hizbullah’a ait bir evin bodrum katında bulundu.

Sessizleştirilen bir kuşak

Nebiye Arı, bu ölümün Türkiye’deki kadınlar üzerinde büyük bir etkisi olduğunu ve belgeselin de bu ölümün kuşaklar üzerindeki etkisini yakalayabildiğini söyledi:

Kendileri de söylüyor. ‘Konca Kuriş’in vahşice katledilmesi biz kadınlarda bir korku yarattı. Onun için de sessizleştik geriye çekildik’ diyorlar. İnsanlara o günden sonra kendisine Müslüman feminist diyen birisinin olmaması ilginç geliyor. Ancak hikayeyi bu boyutuyla düşününce anlaşılıyor.”

Üç farklı kuşak

Nebiye Arı, Müslüman feministleri üç kuşak içerisinde ele aldığını belirtti. İlk kuşak olarak 1960 ile 1990 yılları arasında görünürlük sağlamayı amaçlayan kadınların olduğunu söyleyen Arı bu kuşağın özelliklerini şu şekilde anlattı:

Bu kuşak ‘anne nasıl olunur?’, ‘kadın nasıl olur?’ gibi belki de şu an feminist diyemeyeceğimiz birçok yazı yayınlamış, dergiler çıkarmış. Müslüman kadınlar olarak görünürlük sağlamışlar. Diğer kuşaklar için ön açıcı olmuş.”

‘Müslüman kadını erkekler belirlemeyecek’

Sonraki kuşak olarak 1990 ile 2000 yılları arasında yapılanların sayılabileceğini belirten Arı, bu dönemdeki gelişmeleri ise şu şekilde aktardı:

Bu yıllar ise Müslüman kadının nasıl olacağını erkek belirlemeyecek, biz konuşacağız diyen bir evre. Bu bakış açısını edebiyat dergilerinde, roman, hikaye ve dergi yayıncılığında yansıtmışlar. Kendilerine feminist diyen çok az. Daha çok Müslüman kadın hareketi olarak tanımlıyorlar.

Eylem odaklı yeni kuşak

Arı, son kuşağın başlangıç noktasını ise 2010’lu yıllarda Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi’nin kurulmasıyla işaretliyor. Bu dönemde mücadele yürüten kadınları aktivizm alanında daha fazla görmeye başladığımızı belirten Arı, “Önceki kuşakta başörtüsü üzerinden konuşulurken bu kuşakta kadınların kadın meseleleri adına daha çok sahada olduklarını eylem odaklı daha çok şey yaptığını görüyoruz” dedi.

Bu kuşaktaki kadınlar feminizmi daha fazla benimsiyor ve kendilerini tanımlamak için bu kavramı kullanıyor.

‘Erkekler kadına daha fazla yükümlülük yüklüyor’

Her ne kadar farklı dönemlerin düşünce yapılarını yansıtsa da bütün kadınların ortaklaştığı konular da var. Bunu belgeselde geçen bir cümle de güzel bir şekilde yakalıyor:

‘Erkekler mi daha fazla kadına yükümlülük yüklüyor yoksa Allah mı daha fazla yüklüyor?’ sorusunun cevabı ‘kesinlikle erkekler daha fazlasını yüklüyor.'”

‘Din erkekler tarafından yorumlanıyor’

Konca Kuriş’ten bu yana kadınlar dinin erkeklerin ürettiği yorumlar üzerinden değiştirildiğini belirtiyor ve buna karşı geliyor. Kadınların Kur’an’ı yorumlamasının önüne geçildiğini belirten Nebiye Arı, şu ifadeleri kullandı:

Nasıl akademide kadının yükselmesine izin vermiyorlar ya da CEO olarak kadınları göremiyoruz, İslam’da da benzer bir durum var. Mesela ilahiyat öğrencilerinin çoğunluğu kadın olmasına rağmen kadınların bu alanda üst pozisyonlara gelmesi engelleniyor.

Bu erkek yorumlamalarının İslam’ın ilk günlerinden beri yapıldığını belirten Arı, “Mesela Peygamber’in vefatından sonra onun en yakını eşi Ayşe. Ancak onu kenara alıp erkek merkezli bir yönetim oluşturuyorlar. Sonra zaten kim devlete yakınsa ona yakın İslami düşünce hakim oluyor” dedi.

‘Feminist topluluklarda kendilerine alan yarattılar’

Müslüman feministler söylemleriyle sadece Müslüman topluluk içerisinde değil aynı zamanda feminist topluluklar içerisinde de kendilerine bir alan yaratıyor. Nebiye Arı bu durumu şu sözlerle anlattı:

O zamanlar benim de dahil olduğum, birçok arkadaşım 8 Mart, 25 Kasım gibi günlerde katıldıkları eylemlerde misafir olarak algılanıyordu. Bizi gördüklerinde alkışlayanlar, ‘hoşgeldiniz’ diyenler oluyordu. Son derece zorlayıcıydı her yerde bir şeyin temsilcisi veya misafiri konumunda olmak.

Bunları artık biraz aştığımızı düşünüyorum. Başörtülü kadınlar için bir alan hazırdı ve insanlar onları buyur etti diyemem ama kadınlar o alanlara gidip kendilerine alan açtılar. Bir arada bulunarak söylemler üzerine tartışarak ilerlediler.”

‘Karşılaşmalar oldukça önemli’

Karşılaşmaların oldukça önemli olduğunu belirten yönetmen, bu belgeseli de bir karşılaşma alanı yaratmak açısından oldukça önemli bulduğunu belirtti. Belgesel farklı kuşaklarda yer alan kadınların anlatıları ve arşiv görüntüleriyle zenginleştiriliyor.

Project Zoom desteğiyle hayata geçirilen proje kapsamında çekilen belgeselde Necla Abide Ölçer, Mualla Gülnaz Kavuncu, Berrin Sönmez, Feyza Akınerdem, Selma Şirin, Rumeysa Çamdereli, Zeynep Uçar, Derya Çok, Ayşe Yıldırım, Bahar Kılınç, Sıla Türköne ve Rumeysa Nur Kara yer alıyor.

Belgeselin şu ana kadar üç kez çevrimiçi gösterimi yapıldı ve bine yakın kişiye ulaştı. Sonrasında gerçekleştirilen söyleşilerde ise katılımcılar hem belgesel hakkında hem de İslami feminizm hakkında düşünce alışverişinde bulundu.

Daha sonrasında festivallere başvuruda bulunulacağı için belgesele henüz açık bir kaynaktan ulaşılamıyor. Ancak bir sonraki çevrimiçi gösterim hakkında bilgi almak isteyenler belgeselin sosyal medya hesaplarını takip edebilir.

CHP’li Tanrıkulu: Roboski’nin sorumluluları hükümetin her yerinde

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın o dönemde söylediği “Bu olayın failleri Ankara’nın karanlık dehlizlerinde kaybolmayacak” sözlerini hatırlatan Tanrıkulu, “Failler kendileri olduğu için kaybettiler. Ama biz bütün açıklığı ile ortaya koymaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.

Roboski Katliamı’nın hesabını mutlaka soracaklarını söyleyen Tanrıkulu, “Sizlere söz veriyoruz, bizim iktidarımızda bu soruşturma yeniden başlatılacak, o failler mutlaka yargı önüne çıkacak” diye konuştu.

Karamollaoğlu: Madımak da Karabağlar da Roboski de bizim acımız

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu da Uludere Katliamı’na ilişkin açıklamada bulundu. Twitter üzerinden yaptığı açıklamada yaşananlar için  “Yakın tarihimizin acı hadiselerinden” ifadelerini kullanan Karamollaoğlu, “Artık bu ülkede acılar üzerinden siyaset yapılmamalı”dedi.  

Karamollaoğlu şöyle devam etti: “Acılar ayrılığa vesile yapılmamalı ve acı üzerinden asla yarışma havasına girilmemelidir. Herkes bilsin ki; Madımak da bizim acımızdır, Başbağlar da bizim acımızdır, Roboski de bizim acımızdır! Biz, evlatlarını, eşlerini ve kardeşlerini kaybeden tüm vatandaşlarımızın acısını ayrım yapmaksızın paylaşır, yüreğimizde hissederiz.” 

Ne olmuştu?

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde 28 Aralık 2011’de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) bağlı savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 17’si çocuk 34 kişi hayatını kaybetti. Katliam olarak nitelendirilen olayla ilgili Ankara “kasıt” olmadığını duyururken; TSK da köylülerin “PKK’lı sanılarak” vurulduğunu açıkladı.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Gediktepe ve Hantepe baskınlarında “silahların katırlarla taşındığını” belirterek, “O zaman da niye bunlara müdahale edilmemişti denmişti. Bunların hepsi birer ibretti. Bu sefer de güvenlik güçlerimizin böyle bir yanlışa düşmemesi isteniyordu ama Uludere’deki köylülerden 35 vatandaşımız ebediyete intikal etti. Üzüntümüz büyük.” dedi.

Başbakanlık tarafından 2012’de, kişi başına 123 bin, toplamda da 4 milyon 180 bin Türk Lirası ödeneceği duyuruldu; ancak aileler bu tazminatı kabul etmedi.

Dava süreci

Olayın ardından TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesinde kurulan Uludere Alt Komisyonu, Mart 2013’te 84 sayfalık bir rapor sundu. Operasyon esnasında “kimlik tespiti yapmanın imkansız olduğu” belirtilen raporda “olayın kasten yapıldığına dair bir delilin bulunamadığı” sonucuna varıldı.

Diğer yandan kamuoyunda “Roboski Katliamı Davası” olarak bilinen hukuki süreçte, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı 11 Haziran 2013’te “taksirle ölüme sebebiyet vermekten dolayı” dosya hakkında “görevsizlik” kararı verdi. Başsavcılık daha sonra dava dosyasını Genelkurmay Askeri Savcılığı’na gönderdi ancak Ocak 2014’te “takipsizlik” kararı verildi.

Roboski’de hayatını kaybedenlerin yakınları Temmuz 2014’te Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yaptı. Ancak mahkeme, başvuruda eksiklikler olduğunu belirtti ve “eksikliğin süresinde giderilmemesi” gerekçesiyle başvuruyu 24 Şubat 2015’te reddetti. Bu kez hayatını kaybedenlerin yakınlarından oluşan 281 kişi, 2016’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu.

AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle 17 Mayıs 2018’de başvuruyu reddetti. AİHM gerekçe olarak, dava avukatlarının eksik olduğu bildirilen belgeleri 15 günlük sürede değil, 17 günde göndermesini hata olarak kabul etti.

Dönemin Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’ın bir televizyon programında “Uludere konusunun, uçak konusunun tekrar inceleneceğini düşünüyorum” sözlerinin ardından ise dava avukatları, Haziran 2019’da Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurdu. “Yeni delil varlığı” sebebiyle Roboski dosyasının yeniden açılmasını talep etti.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ise “yetkisizlik” kararı vererek, dosyayı Uludere Cumhuriyet Savcılığı’na gönderdi.

 

İzmir ve İstanbul Büyükşehir belediyelerinde asgari ücret 3.100 TL

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, büyükşehir belediyeleri, iştirak şirketleri ve bağlı kuruluşlarında çalışan personeller için asgari ücret tutarının net 3 bin 100 lira olarak belirlendiğini duyurdu.

Tunç Soyer de, “Asgari ücret 2 bin 825 lira olarak açıklandı. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve bağlı şirketlerinde çalışan personel için asgari ücret 1 Ocak 2021 tarihinden itibaren net 3 bin 100 lira olarak uygulanacaktır. Çalışanlarımıza hayırlı olsun” ifadesini kullandı.

Konya Tuzlukçu’da 4.500, Eskişehir Büyükşehir’de 3.500 TL

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun asgari ücretin 3 bin 100 TL olması gerektiği yönündeki açıklamasının ardından, pek çok CHP’li belediye asgari ücreti net 3 bin 100 lira olarak belirledi. Önce Konya‘nın Tuzlukçu İlçesi’nin CHP’li Belediye Başkanı Nurettin Akbuğa, belediyede asgari ücreti 4 bin 500 lira yaptı. 

Ardından Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Adana Büyükşehir Belediyesi ile çok sayıda ilçe belediyesinde asgari ücret 3.100 TL olarak açıklandı. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’nde asgari ücret 3 bin 350 lira oldu.

Manisa Akhisar, İzmir Bornova ve Konak, Mersin Mezitli ve Eskişehir Tepebaşı ilçe belediyelerinde asgari ücret 3100 lira olarak belirlendi. 

Çevreci birey, kar odaklı şirket!

Etrafımızda çevreye duyarlı ve sürdürülebilirliğe destek veren birçok insan var. Bu insanlar kendi bireysel yaşamlarında çevre için ellerinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Plastik kullanmayarak, geri dönüşüm sağlayarak, doğayı koruyarak, su ve elektriği tasarruflu kullanarak, mümkünse elektrikli veya hibrit araç kullanarak, çevreyi kirletmeyerek, paketli ürün tüketmeyerek… Bunlara daha birçok örnek eklenebilir. Ayrıca bu kitle içerisinde anne-baba olanlar çevreye duyarlı ve sorumlu çocuklar yetiştirmeye de çabalıyorlar.

Bu davranışlar elbette takdir edilecek nitelikte. Ama bireysel çabalarla yapılabileceklerin bir sınırı var ve ülke koşullarında bu alanın epey dar olduğunu biliyoruz. Bildiğimiz bir başka şey de bu çevreci bireylerin büyük çoğunluğunun irili ufaklı şirketlerde beyaz yakalı olarak çalıştığı. Bu yazıda bireysel olarak yapılanların bir adım ötesine geçip, bu insanların “şirket çalışanı veya yöneticisi” olarak neler yapabileceklerini ve bunun önemini ele almak istiyorum.

Kaleyi içeriden fethetmek

Daha önceki yazılarımda şirketlerin sürdürülebilirlik doğrultusunda kurumsal sorumluluk ilkeleri çerçevesinde paydaşlarca dışarıdan nasıl etkilenebildikleri konusu üzerinde epey durdum. Bu yazıda, bu etkilemenin içeriden nasıl yapılabileceği konusuna, yani kaleyi içeriden fethetmeye odaklanmak istiyorum. Bir başka anlatımla, “gelin çevreci kimliğinizle çalıştığınız şirket içinde AKTİVİST olun ve hem şirketinize hem de topluma katkınız artsın” diyorum!

Şirketlerin sürdürülebilirlik açısından çok önemli aktörler olduğunu biliyoruz çünkü çevreye en büyük zarar kısa vadede kar peşinde koşan bazı gözü dönmüş şirketlerden geliyor. Bu tür şirketleri engellemek açısından devletin ve diğer kamu otoritelerinin ellerinde düzenleme ve denetim yoluyla kullanılabilecek birçok araç var. Ama bunlar da çeşitli nedenlerle her zaman veya etkili bir şekilde  kullanılmıyor. Paydaşlar, sivil toplum ve medya kanalıyla bu doğrultuda yapılabilecekler var. Bu kanalların mümkün olan hepsini kullanarak çabalamak yanı sıra şirketlerin içerisinde atılabilecek çok etkili adımlar da mevcut.

Çalışanlar, sürdürülebilirlik açısından çalıştıkları şirketler bünyesinde çok önemli roller oynayabilir.  Özellikle yönetici konumda olanların ellerindeki imkanlar daha da büyük. Şirket içerisinde atılabilecek adımlar birçok insanı sürece katacağından, şirketin ürün veya hizmetlerinin üretim sürecinde çevre aleyhine oluşabilecek olumsuzlukları azaltacağından, ayrıca başka birçok şirketi ve endüstriyi de bu sürece dahil edebileceğinden dolayı çok etkili ve önemli. Bunlar yapılırken mutlaka şirket karından ödün verilmesi de gerekmiyor. Atılacak adımların birçoğu şirketin karını da artırabilir veya en azından karlılığa olumsuz bir etkisi olmayabilir. Şimdi gelin bu konuda atılabilecek bazı adımlara bakalım.

İçinizdeki aktivisti harekete geçirin!

  • Öncelikle, eğer henüz girmemişse sürdürülebilirlik kavramının çalıştığınız şirketin gündemine girmesini sağlayın. Bununla, şirketin uzun vadeli ve toplumu da dikkate alan bir perspektife sahip olmasını kastediyorum. Eğer şirket yöneticileri bunu kabul ederse bu konuda kısa eğitimlerle çalışanların bilgilendirilmesi bu alanda atılacak ikinci önemli adım olacak. Çalışanlar, sadece şirket için değil, toplum ve sürdürülebilirlik amacıyla da çalıştıkları duygusunu taşıdıklarında moralleri yükselmekte ve motivasyonları artmaktadır. Şirketin tamamında bu sağlanamasa bile kendi çalıştığınız birimde bu tür bir bilinçlenmenin oluşmasına ve somut adımlar atılmasına katkıda bulunabilirsiniz.
  • Şirketinizin çalışanlarına sürdürülebilirlik konusunda inisiyatif vermesini sağlayın. Çalışanlar şirketin üretim süreçlerini en iyi bilen kişiler. Dolayısıyla, kendilerine eğitim ve imkan verildiğinde sürdürülebilirliğe katkıda bulunmanın yanı sıra şirketin işleyişini iyileştirecek, karını artıracak veya maliyetini azaltacak en etkili öneriler bu kişilerden gelecektir. Yeter ki bu kanal kendilerine samimiyetle açılsın ve ciddi öneriler en kısa zamanda uygulamaya geçilsin. Örneğin bir çalışan üretim sürecinde su veya elektrik tüketimini azaltan ya da çevreye zararlı bir ara madde kullanılarak yapılan bir üretimin çevre dostu bir maddeyle yapılmasına ilişkin bir öneriyle gelebilir. Ayrıca, çalışanlar ve firmanın çeşitli farklı birimleri arasında yapıcı bir rekabet ortamı yaratılarak bu süreç desteklenebilir.
  • Üretim süreciyle doğrudan ilgili olmasa da iş ortamında çevreye zararlı olan uygulamaların değiştirilmesi için yönetim nezdinde girişimde bulunun. Mesela işyeri kafeteryasında kağıt bardak yerine cam bardak kullanılmasını sağlayın. Aynı şekilde, yazıcı ve kağıt kullanımının azaltılması veya sıfırlanması gibi sürdürülebilirliğe katkıda bulunacak bir öneriniz olduğunda bunu yönetime iletin ve uygulamaya sokulmasını takip edin.
  • Şirketinizin bir veya birkaç STK ile işbirliği yaparak çalışanlarının topluma yönelik faaliyetlerde bulunmasına ön ayak olun. Çalışanların “mesai saatleri içerisinde” toplum için yararlı faaliyetlere katılmasıyla hem motivasyonlarını artırmak, hem de şirketin içinde faaliyet gösterdiği topluma katkı sağlaması mümkün olabilir. Bu alanda Marks & Spencer’ın yaptığı bir uygulama çok ilginç. Şirket isteyen çalışanlarını işsiz gençlerle eşleştirmekte ve bu çalışanlar gençlere mesleki beceriler kazandırarak onların özgüvenli bir şekilde iş hayatına girmelerine yardımcı olmakta. Benzer projeler iş kurmak isteyen girişimcilere mentorluk, ağaç dikmek, bilgisayar veya yabancı dil eğitimi vermek gibi alanlarda da söz konusu olabilir. Bu alandaki önerilerin çalışanlardan gelmesini sağlamak da benimsenmesi açısından çok önemli.

Yukarıda sıralamaya çalıştıklarım sadece konuya dikkat çekmek amacıyla verdiğim bazı örnekler. Her şirketin ve içerisinde faaliyet gösterdiği ortamın kendi özel koşulları içerisinde yapılabilecek veya yapılamayacak şeyler olacaktır. Bunun takdirini sizlere bırakıyorum. Ama her şirket bünyesinde bu doğrultuda atılabilecek olumlu adım alanı mutlaka ve mutlaka vardır. Yeter ki içinizdeki çevreci aktivisti harekete geçirin!

Çevreye karşı hassasiyet ve sorumluluklarımızı bireysel tavrın bir adım ötesine götürüp, çalıştığımız şirketlerin işleyiş ve kararlarına yansıtabildiğimiz ölçüde yaratılan etki ve sağlanan fayda katlanarak artacaktır. Ayrıca, içeriden şirketiniz özelinde yarattığınız olumlu etki sektördeki şirketleri de az veya çok etkileyecektir. Dolayısıyla çoğaltan etkisi söz konusu olacaktır. Özetle diyorum ki, bireysel çevreciliğimizi bir adım öteye götürürken çalıştığımız şirketlere öncelik verelim ve onların “sürdürülebilirlik” doğrultusunda doğru ve kararlı adımlar atmalarını sağlamaya çalışalım.

 

Yeni asgari ücrete karşı DİSK’ten protesto: Açlığa mahkum ettiniz

Hükümet ve işveren kesimi olan TİSK’in uzlaşısıyla belirlenen asgari ücret,  2021 için 2.324 TL’den 2.825 liraya yükseltildi. Hükümetin bu sabah açıkladığı asgari ücreti, ‘sefalet ücreti’ olarak nitelendiren DİSK ise başta İstanbul, İzmir ve Mersin olmak üzere çeşitli illerde ‘İnsan onuruna yaraşır bir asgari ücret’ çağrısıyla eylemler yaptı.

İstanbul Kadıköy‘deki eylemde taşınan döviz ve pankartlarla, asgari ücretin vergiden muaf olması ve insan onuruna yaraşır bir düzeye çıkarılması talebi dile getirildi.

 
İnsan onuruna yaraşır bir asgari ücret için mücadele yürüttüklerini vurgulayan Çerkezoğlu, buna karşılık iktidarın Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun son toplantısını apar topar yaptığını anlattı. 
 

‘Masa başında karar verilemez’

Çerkezoğlu konuşmasında özetle şunları söyledi:

“Hükümet ve işverenin milyonlar hakkında masa başında karar verdiği bir düzenleme olamaz. Asgari ücretin giderek düştüğü bir ortamda mücadelemiz evimize ekmek götürme, çocuklarımızın geleceği ve memleket mücadelesine dönüyor. Bu nedenle ürettiğimiz emeğin değerinin hakça paylaşıldığı bir dünya olana dek mücadelemiz sürecek. 

 

Tarım ve gıdanın 2020 karnesi – İrfan Donat

Şimdi diyeceksiniz ki hangi sektör için kolay ve öngörülebilirdi?

Siz de haklısınız…

Tüm dünya için sıkıntılı ve sancılı bir yıl oldu.

O yüzden bu yıl yaşananları kısaca hatırlamak ve ders çıkarmak, önümüzdeki dönem için çok daha anlamlı ve önemli bir hâl alıyor.

Gelin isterseniz 2020 yılında tarım ve gıda sektörü açısından öne çıkan gelişmeleri hep birlikte hatırlayalım.

Ocak ayında daha Covid-19 salgını dünya gündemine tam manasıyla oturmamıştı ama Covid-19’un ortaya çıkmasında doğrudan ve dolaylı etkileri olan birçok başlık Davos Zirvesinin gündem maddeleri arasındaydı.

Davos öncesi hazırlanan 2020 raporlarında, “Dünyanın en büyük 10 riskinin” ilk beşinde çevre ve iklimsel tehditler yer aldı.

İşte sırasıyla 10 maddede sıralanan riskler: Olağanüstü hava olayları, İklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık, Biyoçeşitlilik kaybı, Doğal afetler, İnsan yapımı çevresel zararlar ve afetler, Siber saldırılar, Su krizi, Küresel yönetim zaafları, Bilgi altyapısının çökmesi, Devletlerarası çatışmalar.

İhracatta ön izin ‘kısıtlamaları’ 

İşte böyle bir yıla merhaba derken içeride de gıda fiyatlarına dair yukarı yönlü riskler ekonomi yönetimini tedirgin ediyordu.

Hatırlayacağınız üzere kuru soğan ve patates fiyatları 2018 yılı sonunda ve 2019’un ilk çeyreğinde gündemin ilk sıralarında yer almıştı. 2019’ın ilk aylarında kilogram fiyatı 8-10 lirayı bulan her iki ürün için hem ithalat kapıları açılmış hem de tanzim çadırlarında satış başlatılmıştı.

İşte önceki yıllardaki bu kötü tecrübeden yola çıkan ekonomi yönetimi, aynı senaryoyu yeniden yaşamamak adına “kestirme bir yol” izleyerek 2020 başında hem patates hem de kuru soğanın ihracatını ön izne bağladı. İçeride fiyatlar baskılansa da olan yine depoda ürünleri çürüme riskiyle karşı karşıya bırakılan üretici ve tüccar ile yoğun bir emekle yurtdışında pazar bulan ihracatçıya oldu.

Mart ayına girdiğimizde artık dünyanın ana gündemi koronavirüs salgınıydı… Sağlık Bakanlığı tarafından Türkiye‘de ilk Covid-19 vakası 10 Mart 2020‘de tespit edildi ve açıklandı.

Bu tarihten itibaren tıpkı hayatın her alanında olduğu gibi tarım ve gıda sektöründeki tüm gelişmeler deyim yerindeyse Covid-19’daki sürece endekslendi.

Tüketici paniği ve boş raflar 

Ülkelerin ardı ardına aldığı tedbirler kapsamında özellikle sokağa çıkma yasakları toplumlarda gıdaya erişim konusunda paniğe neden oldu. Birçok ülkede vatandaşlar marketlere hücum ederek özellikle temel gıda ürünlerini evlerinde stoklama eğilimine yöneldi.

Bu da dünyanın dört bir tarafında boş market raflarının yer aldığı panik haberlerine yol açtı. Ancak Türkiye bu konuda pek çok ülkeye göre daha iyi bir sınav verdi diyebiliriz. Sektör bu sürece kendini hazırladığı ve gıda tedarik zincirinde kayda değer bir sorun yaşanmadığı için ertesi gün rafların yeniden doldurulması, tüketici paniğini ve stoklama refleksini azalttı. Kısa süre içerisinde normale dönüldü.

Ancak suni talep artışı gıda fiyatlarını da tetikledi. Gıda fiyatlarında Ramazan ayı etkisinden önce koronavirüs etkisi Mart ayında hissedildi.

Belirli ürünlerde panik yüzünden oluşan suni talep, fiyatlarda da spekülatif ve hatta manipülatif hareketlere sebep oldu. Ramazan ayında da sürpriz olmadığı üzere fiyatlar yüksek seyrini korudu.

Tarım sektörüne destek paketi yok 

Herkesin evine kapandığı bir dönemde belki de en büyük sorumluluğu başta sağlık çalışanlarımızla birlikte çiftçiler ve sektörün diğer paydaşları aldı.

Sokağa çıkma yasağı kararının alındığı en riskli dönemde pandemiye rağmen çiftçi kırsalda üretimine tam gaz devam etti. O ürünlerin son tüketiciye ulaşmasında tedarik zincirinin diğer halkalarındaki tüm kesimler de işini hakkıyla yerine getirdi.

Ancak pandemi sürecinde başta turizminşaat, otomotiv, havayolu ve  hizmet sektörü için açıklanan destek paketlerine karşın tarım sektörü adeta unutuldu.

Halbuki tarım ve gıda sektörünün önemi hem gıda güvencesi hem de gıda güvenliği açısından pandemi sürecinde çok daha net anlaşıldı. “Tarımda kendi kendine yeterlilik” ile “yerli ve milli üretim” kavramları daha da anlam kazandı.

Sürdürülebilir şekilde gıda güvencesi ve güvenliğini sağlamak açısından, orta ve uzun vadeli tarım politikalarının gerekliliği daha net şekilde ortaya çıktı.

Palyatif çözüm ve yaklaşımlarla günü kurtarmanın, bugünden öteye bir anlam ifade etmediği kanıtlandı.

Limon ihratacatı kısıtlandı 

Nisan ayına geldiğimizde kuru soğan ve patatesten sonra benzer bir hamle de limon için geldi. Pandemi sürecinde C vitamini deposu olarak görülen limona talep artınca fiyatı İstanbul gibi şehirlerde 14-15 TL’yi gördü. Fiyatı yükselen limonun ihracatına 31 Ağustos 2020’ye kadar ön izin şartı getirildi. İhracat kısıtlaması, 7 Ağustos’ta sona erdirildi.

Covid-19 salgınına karşı alınan tedbirler ve hayata geçirilen uygulamalar en çok hizmet sektörünü vurdu. İşletmelerin kapanması sonucu yeme içme sektörü büyük yara aldı. Gıda sektörü açısından alt üst olan arz-talep dengesi fiyatlarda da oynaklık ve istikrarsızlık yarattı.

İthalatta gümrük vergileri düşürüldü 

Ayçiçeği üretiminde yıllardır kendi kendine yeterli olamayan Türkiye, Nisan ayı içerisinde ithalata yönelik 15 gün arayla iki kez gümrük vergilerinde indirime gitti.

Önce ham ayçiçeği yağında uygulanan gümrük vergisi ilk olarak 3 Nisan 2020 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanlığı Kararı ile 1 Şubat-30 Haziran 2020 tarihlerinde geçerli olmak üzere yüzde 36’dan yüzde 30’a düşürüldü. 15 gün sonra da söz konusu oran yüzde 30’dan yüzde 18’e indirildi. Kosova’dan gerçekleştirilecek ham yağ ithalatı içinse gümrük vergisi sıfır (0) olarak belirlendi.

Ayçiçeği tohumunda yüzde 13 olan gümrük vergisi ise 31 Mayıs 2020’ye kadar yüzde 9’a indirildi.

Kasım ayına gelindiğinde ise önce ayçiçeği tohumunda vergiler sıfırlandı sonra da ayçiçek tohumu yağının gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 3’e indirilerek ton başına alınan 100 Euro toplu konut fonu 1 Temmuz 2021 tarihine kadar sıfırlandı.

Özetle çiftçinin üretime başladığı bir dönemde ayçiçeği tohumu ve ham ayçiçeği yağı ithalatında vergi indirimi yapılması Türkiye’nin yağlı tohumlar tarafındaki politikasını yeniden sorgulattı.

Kasım ayında aynı zamanda mercimekte de gümrük vergisi yüzde 19,3’ten yüzde 9’a düşürüldü.

Buğday, arpa ve mısır ithalatında da benzer bir yol izlenerek gümrük vergileri sıfırlandı. Ardından kararın uygulanma süresi 30 Nisan 2021’e kadar uzatıldı.

İthal hammaddeye dayalı bir tarımsal üretim modelinin ne kadar kırılgan ve risklere açık olduğunu pandemi sürecinde yine defalarca yaşayarak acı şekilde test ettik.

Çiftçinin maliyetleri arttı, kazancı eridi 

Dolar ve Euro ile ithal edilen hammaddelerden elde ettiğimiz ürünleri Türk Lirası bazında satarak bu işin sürdürülemez olduğunu 2020 yılında da tekrar yaşayarak gördük. Başta yem, gübre, zirai ilaç ve enerji giderleri olmak üzere 2020’de de hızla artan girdi maliyetleri üreticilerin yine kazançlarının önemli bir kısmını eritti.

Zora giren çiftçilerin önemli kısmı borçlarını ödemekte zorlandı. Çiftçilerin, Mayıs ve Haziran aylarında vadesi gelen Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerine olan hazine destekli kredi geri ödemeleri faizsiz olarak 6 ay ertelendi.

Mart döneminde kurun da etkisiyle artan girdi maliyetlerinden yakınan çiftçiler Ağustos-Kasım arasında yaşanan kurdaki yukarı yönlü hareket ve test edilen yeni zirvelerle birlikte oldukça sıkıntılı bir süreç yaşadı. Çiftçilerin kredi ödemelerinde sıkıntılar arttı, haciz işlemleri ve haberleri çoğaldı.

DİTAP Projesi hayata geçirildi 

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Dijital Tarım Pazarı‘nın (DİTAP) tanıtımı yapıldı. Gıdada üretimden tüketime tüm zinciri dijital ortama taşıması hedeflenen DİTAP projesinin paydaşları arasında Hazine ve Maliye BakanlığıTicaret Bakanlığı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) de yer aldı.

Proje ile tohumdan çatala kadar sürecin tek elden yürütülmesi amaçlanırken, Türkiye’nin meyve sebze üretiminin yüzde 10’luk kısmının DİTAP üzerinden geçmesinin hedeflendiği açıklandı.

Çin’e süt ve süt ürünleri ihracatı için vize çıktı 

Türkiye, yaklaşık 5 yıldan bu yana yapılan görüşmeler ve çalışmalar sonucunda Çin’e süt ve süt ürünleri ihracatı için vize aldı.

Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, 21 Mayıs’ta Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Türkiye’den Çin’e gerçekleştirilecek süt ve süt ürünleri ihracatının önündeki engellerin kalktığını açıkladı. Çin Halk Cumhuriyeti Gümrükler Genel İdaresi, Çin’e süt ve süt ürünleri ihraç edebilecek 54 Türk firmasının listesini yayınladı.

Mayıs ayında önce sıcak sonra soğuk vurdu 

Mayıs ayı içinde Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaşanan ani hava değişimleri bazı tarım ürünlerine hasar verdi.

Özellikle 15-25 Mayıs tarihleri arasında önce aşırı sıcaklıklar görüldü sonrasında ise yağış, don, dolu, kırağı, aşırı soğuk, fırtına, hortum gibi doğal afetler yaşandı.

Mayıs ayı içinde 46 ilde etkili olan doğa afetleri, tarımsal üretime dair bazı tahminleri aşağı çekti.

‘Tarımın geleceği, geleceğin tarımı’ 

Tarım ve Orman Bakanı Dr. Bekir Pakdemirli, Türkiye’nin önde gelen iş insanları ile “Tarımın Geleceği, Geleceğin Tarımı Platformu” kapsamında bir araya geldi.

Bloomberg HT Tarım Editörü olarak moderatörlüğünü üstlendiğimiz programa, Anadolu Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık, Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Koç, Limak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir, FİBA Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Murat Özyeğin, Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ülker, Tosyalı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, Alarko Holding Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Alaton ve Kale Grubu Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Zeynep Bodur Okyay gibi Türkiye’nin önde gelen sanayici ve iş insanlarının yer aldığı yaklaşık 50 isim katıldı.

Bakanlık, Sayıştay denetiminde sınıfta kaldı 

Sayıştay Başkanlığı, “Tarım ve Orman Bakanlığı 2019 Yılı Sayıştay Denetim Raporu “nu yayınladı.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2019 yılı mali rapor ve tablolarının doğru ve güvenilir bilgi içermediğine vurgu yapılan ve eksik bilgi uyarısında bulunulan Sayıştay Raporunda, 45 başlık altında tespit ve değerlendirmelere yer verildi. Rapora göre, Tarım ve Orman Bakanlığı Sayıştay denetimden zayıf not aldı.

Hayvancılık tarafında maliyet ve satış fiyatı sorunu 

Bu yıl hayvancılık tarafında da yem kaynaklı olarak ciddi sorunlar baş gösterdi.

Son 1 yılı aşkın sürede kesif yem fiyatları yüzde 60 zamlanırken, çiftçinin sattığı çiğ sütün fiyatı 13 ay boyunca sabit kaldı.

Pek çok üretici zarar ettiği ve para kazanamadığı gerekçesiyle anaç hayvanlarını kesime gönderdi. 13 ay sonra 2,30 TL olan çiğ süt referans fiyatı Gıda Komitesi kararıyla 2,80 TL’ye çıkarılırken, destekleme primi 40 kuruştan 30 kuruşa düşürüldü. Böylece son 13 ayda üreticinin toplam maliyetleri yüzde 60’tan fazla artarken, çiğ süt fiyatındaki zam yüzde 21,7 ile sınırlı kalmış oldu.

Kırmızı et tarafında da benzer bir tablo yaşandı. Besicilerin maliyetleri artarken, karkas et fiyatları talepteki düşüş gerekçesiyle geriledi. Zarar eden üreticilerin bir kısmı besiciliği bıraktı.

Çiftçi anketinden ‘kaygı’ çıktı 

Kredi Kayıt Bürosu (KKB), “2020 Türkiye Tarımsal Görünüm Saha Araştırması” sonuçlarını yayınladı. Çiftçi anketinden ‘kaygı‘ ve ‘memnuniyetsizlik‘ çıktı.

Çiftçilerin en çok bildirdiği sorunların başında, girdi pahalılığı  (%93),  ürünlerini umduğu fiyata satamama (%89), iklimdeki dengesizlikler (%50), hastalık ve zararlı ile mücadele (%45), yetersiz sulama suyu (%28) ve işçi bulamama (%28) yer aldı.

Gıda enflasyonu yükseliş trendine girdi 

Kasım ayı ile birlikte gıda fiyatlarındaki yükseliş hız kazandı. TÜİK verilerine göre, gıda enflasyonu yıllık bazda yüzde 21’i aşarken, enflasyon Kasım’da yılın zirvesini gördü.

Genelde yaş meyve ve sebze tarafındaki fiyat artışlarının konuşulduğu gıda enflasyonunda hububat ve yağlı tohumlar tarafı da kendini iyiden iyiye hissettirdi.

Özellikle ithal ürünlerin hem dolar bazındaki artışı hem de kurdaki yükseliş etkisiyle raflarda unlu mamuller, bakliyat ve bitkisel yağlar tarafında çok sert fiyat artışları yaşandı.

Vatandaşın market, pazar ve mutfaktaki enflasyonu TÜİK’in verilerinin çok daha üzerinde oldu.

Gıda enflasyonu demişken hemen şu notu da düşmekte fayda var..

Haziran’dan bu yana hem mevsim normallerine göre hem de geçen yılın aynı dönemine göre oldukça kurak bir sezon geçiren Türkiye’de tarımsal kuraklık riski baş gösterdi.

Söz konusu süreç, 2020-2021 yılı tarımsal üretim sezonu ve dolayısıyla gıda fiyatları üzerinde de risk yaratıyor.

Piyasada Türkşeker etkisi 

Bu yıl ilk kez Hazine ve Maliye Bakanlığı bünyesindeki Türkşeker de farklı tarım emtiasında piyasaya girdi.

Hazine ve Maliye Eski Bakanı Berat Albayrak döneminde  Türkşeker’in sözleşmeli üretim modeli açıklandı.

Yeni modele göre, münavebe sistemi gereğince pancardan sonraki iki yıl aynı tarlada farklı ürün ekmek zorunda olan çiftçilere Türkşeker’in destek olacağı açıklandı.

Çiftçinin pancardan sonra ekeceği ürünün (buğday, mısır, arpa ve ayçiçeği) tohumunu, gübresini ve nakit avansını Türkşeker’in ödeyeceği bildirildi. Türkşeker’in, sözleşmeli üretim yapan çiftçilere piyasa fiyatının üzerinde alım garantisi de vereceği açıklandı.

Bunun da en somut örneğini buğday alımları sırasında yaşadık. Çiftçilere TMO’nun açıkladığının üzerinde bir fiyat veren Türkşeker, hacim olarak çok alım yapmasa da buğday fiyatlarındaki yükselişte hatırı sayılır bir etki yarattı. Kamu kurumlarının “görev tanımı” ve “regülatör” misyonunda kafalar karıştı ve su yüzüne çıkmasa da kendi içlerinde bir tartışma yarattı.

Hobi bahçelerine yıkım kararı 

Ekim ayı sonunda Gıda, Tarım ve Orman Alanında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun TeklifiTBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.

Yeni yasaya göre, tarım arazilerinin anonim şirket veya kooperatif gibi ortaklıklar kurarak, hobi bahçesi gibi yöntemlerle amacı dışında kullanılmasına aracılık edenlere 1 yıldan 3 yıla kadar hapis100 günden 1000 güne kadar adli para cezası verilecek.

Tarım alanlarındaki izinsiz bütün yapılar, masrafları Tarım ve Orman Bakanlığınca karşılanmak kaydıyla bir ay içinde belediyeler veya il özel idarelerince yıkılacak ve taşınmazlar tarımsal üretime uygun hale getirilecek. Verilen 2 aylık süre sonunda valiliğin yaptıracağı tespitlerle plan veya projelere uyulduğu ve arazi tahribatının durduğu, tarımsal üretime uygun hale getirildiği belirlenirse sınırlama ve hak mahrumiyetleri kalkacak.

Taklit ve tağşişle mücadele 

Torba yasada, uzun yıllardır yılan hikayesine dönen gıdada taklit ve tağşişle mücadele konusuna dair de önemli bir madde vardı.

Ürünlerde taklit ve tağşiş yapan ve piyasaya arz edenlere yönelik yaptırımların ağırlaştırılmasını da içeren kanun teklifi, TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.

Yeni yasaya göre, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye sokacak gıdalar üreten, ithal eden, kendi adı veya ticari unvanı altında piyasaya arz eden gıda işletmecilerine 1 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 1000 günden 5000 güne kadar adli para cezası verilecek.

Fiilin 3 yıl içinde tekrarlanması durumunda ayrıca, gıdayı üreten, ithal eden, kendi adı veya ticari unvanı altında piyasaya arz eden gıda işletmecisi 5 yıldan 10 yıla kadar gıda sektörü faaliyetinden men edilecek.

Yine bu kapsamda, söz konusu kişilere, 50 bin Türk lirasından, izlenebilirliğini sağlamadan piyasaya arz eden perakende gıda veya yem işletmecisine 5 bin Türk lirasından aşağı olmamak ve 500 bin Türk Lirasını geçmemek kaydıyla, fiilden bir önceki mali yılsonunda oluşan veya bunun hesaplanması mümkün olmazsa fiil tarihine en yakın mali yıl sonunda oluşan yıllık gayri safi gelirlerinin yüzde 1’i oranında idari para cezası verilecek.

Ancak gıda enflasyonun bu kadar yüksek seyrettiği ve tüketicinin alım gücünün önemli ölçüde azaldığı bir ortamda bu yasaların ne kadar uygulanıp uygulanmayacağı, ne kadar başarı sağlanıp sağlanmayacağı yine merak konusu. İzleyip göreceğiz…

Tarım destekleri yine çok geç açıklandı

Bu yıl da tarım destekleri yılın sonuna yaklaşırken, Kasım ayında açıklandı.

Çiftçinin tohumu toprakla buluşmadan önce açıklanması gereken ve ürün deseninin oluşmasında önemli bir enstrüman niteliği taşıyan desteklemeler maalesef ekim yapılıp, hasat sona erdikten ve çiftçi ürününü sattıktan sonra açıklandı.

Öte yandan destekleme miktarı yeterli bulunmazken, bazı desteklerin ödenme tarihi de gecikti. Sonuç itibariyle desteklemeler bu yıl da çiftçinin ekim ve üretim kararında etkisiz bir rol oynadı ve beklenen sonucu vermedi.

Pirinçte son dakika gelişmesi 

Tam bu yazımızı tamamlarken Resmi Gazete‘de sıcağı sıcağına yayınlanan bir kararı da paylaşmamız lazım.

Pirinç ithalatında gümrük vergileri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın kararıyla indirildi.

Gümrük vergisi yüzde 7,5 ile yüzde 34 arasında olan bazı pirinç türlerinde bu oran 30 Nisan 2021 tarihine kadar yüzde 5’e düşürüldü. Yüzde 36 olan bazı pirinç türlerinde söz konusu yüzde 10’a çekildi. Yüzde 45 olan bazı pirinç türlerindeki gümrük vergisi oranı da yüzde 15’e indirildi.

Tarım ve gıda sektöründe son bir yılda yaşanan daha pek çok önemli gelişme vardı ancak biz özetle öne çıkanları hatırlatmak ve tarihe bir not düşmek istedik.

Bir sonraki yazıda da tarım ve gıda sektörü açısından 2021 yılına dair görünümü analiz etmeye çalışıp, öngörülerimizi paylaşacağız.

(Bu yazı ilk kez Habertürk’te yayımlanmıştır.)

Çin’den gelecek aşıların teslim tarihi yine ertelendi

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Pekin gümrüğünde Covid-19 vakası görülmesi sebebiyle Çin’den gelecek Sinovac aşısının teslim tarihinin yine ertelendiğini duyurdu.
 
Bakan, twitter hesabından şu açıklamayı yaptı:
 
“Pekin’deki Covid-19 alarmı ve Pekin gümrüğünde görülen COVID-19 vakası sebebiyle gümrük hareketliliğine geçici olarak ara verilmiştir. Bu nedenle gümrük işlemlerinden sonra yola çıkması beklenen aşılarımızın gelişi bir iki gün ertelenmiştir. Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz.”
 

İkinci kez ertelendi

Türkiye, Çin menşeili Sinovac firmasının geliştirdiği CoronaVac aşısından 50 milyon doz sipariş etmiş; Bakan  Koca bu aşının Türkiye’deki birimlerde iki hafta boyunca deneneceğini söylemişti. İlk aşamada ise 3 milyon aşı gelecek.

Aşıların ilk teslim tarihi olarak 11 Aralık gösterilmiş ancak daha sonra teslimatın “Çin’deki prosedürler” nedeniyle yeni yıla kaldığı açıklanmıştı.

CHP’den 2020 RTÜK raporu: Eleştirel kanallara, iktidar yanlısı olanların 25 katı ceza

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyesi İlhan Taşcı, Kurul’un 2020 karnesini raporlaştırdı.

Buna göre, yapılan şikayetler ışığında iktidara yakınlığıyla bilinen kanallara yıl içerisinde yalnızca 400 bin TL para cezası kesildi. Eleştirel yayın yapan kanallara ise bunun 25 katı, olan 10 milyon TL’lik ceza uygun görüldü.

1 Ocak 2020 ile 25 Aralık 2020 tarihleri arasını kapsayan rapora göre, iktidara yakınlığıyla bilinen A Haber, Kanal 7, TV Net ve TGRT Haber ile ilgili bir yıl boyunca hiçbir dosyan RTÜK’te görüşülmedi ve dolayısıyla hiçbirine ceza verilmedi.

En çok şikayet ATV hakkında

Raporda hakkında 102 bin 500 şikayet yapılan ATV’ye yalnızca bir kez idari para cezası kesildiğine dikkat çekildi, aynı dönemde eleştirel yayın yapan kanallara ise 54 kez yaptırım uygulandı.

Taşçı, RTÜK’e en çok şikayet edildiğini belirttiği kanal olan ATV hakkında Üst Kurul’un gündemine yalnızca iki dosya alındığını, bu dosyalardan birinde kanala, “Türkçe’nin kaba kullanımından” uyarı yaptırımı, bir kez de “ailenin korunması”na aykırılıktan idari para cezası verildiğini ifade etti, kanalla ilgili bunun dışında hiçbir dosya görüşülmediği aktardı.

Raporda,  aynı dönemde, TELE 1 hakkında 16 idari para cezası, sekiz gün boyunca iki program durdurma ve bir kez de beş günlüğüne ekran karartma olmak üzere 19 ceza; Halk TV’ye 12 kez idari para cezası, 10 gün boyunca süren iki program durdurma, bir kez de beş günlüğüne ekran karartma olmak üzere 15 yaptırım kararı verildiği kaydedildi. Bu dönemde KRT’ye de üç kez idari para cezası uygulandı.

RTÜK, Fox TV’ye ise dokuz kez idari para cezası kesti, bir kez de üç ana haber bülteninin durdurulmasına hükmetti. Taşçı raporda, eleştirel yayın yapan bu televizyon kanallarına kesilen idari cezaların parasal karşılığının yaklaşık 10 milyon TL olduğunu yazdı.

Taşçı raporda, Habertürk’ün iktidarın ve RTÜK’ün doğrudan hedefi dışındaki kanallardan olduğunu belirterek, 2020’de buna rağmen Habertürk’ün en fazla cezalandırılan kanallardan biri olduğunu aktardı. Habertürk’e, bir kez uyarı, beş kez idari para cezası, bir kez de beş günlüğüne program durdurma cezası verildi.

Ceza farkı 25 kat

İlhan Taşcı, ceza adaletsizliğinin yayıncıları, televizyonlardaki düşünsel çölleşmenin de izleyicileri bıktırdığını ifade ederek rapor hakkında şöyle konuştu: 

Üç aşağı beş yukarı benzer içerikleri üreten yayıncılara nasıl olur da RTÜK bir yıl içerisinde birine göstermelik, nazarlık niyetine bir ceza keserken ötekilerine 54 ceza keser? Bu kanallar arasındaki temel fark, sadece iktidarı haberlerinde övenler ile yerenler. Bu kadar açık ve net.  Bunun para cezası olarak karşılığı ise yayıncılar arasında 25 kat fark!

RTÜK aracılığıyla verilen mesaj açık, ben seni yaşatmayacağım, halkın haber alma hakkına kulak tıkayacağım, iktidarı eleştireni yaşatmayacağım, sarayın ve iktidarın nefesi, sesi olanları da koruyup kollayacağım, reklamlara boğacağım. 2020, RTÜK açısından iktidarı eleştirmenin, sorgulamanın ekonomik bedelinin en ağır, haksız, adaletsiz şekilde ödetildiği bir yıl oldu.”

Taşçı, RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in bir yıl boyunca sadece iktidarı, iktidara yakın medyayı koruyup kollamaya çalıştığını ifade ederek, “Hedeflenen ise iktidara ses edilmesin, saraya kulak kesilsin, onların dediğinden, istediğinden, işaret ettiğinden ve belirlediğinden başka hiçbir ses televizyonlarda görünmesin, izlenmesin. Ama onlar da biliyor ki; verilen reklamlara, sağlanan imkanlara karşın sarayın, iktidarın kanalları değil, gerçekleri aktarmaya çalışan, özgün kanallar daha çok izleniyor” diye konuştu.

Harappa Medeniyeti’ni iklim felaketi yok etmiş olabilir

Yaklaşık 5 bin 200 yıl önce kuzeydoğu Afganistan ile kuzeybatı Hindistan arasındaki İndus vadisinde ortaya çıkan Harappa uygarlığının çöküşü, 4 bin 200 yıl önce kuzey yarımkürede meydana gelen büyük bir kuraklıkla ilişkinlendirildi.

Bu kuraklığın, Harappa uygarlığının hayatta kalması için gerekli olan yaz muson yağmuru da dahil olmak üzere dünyadaki iklim sistemlerini bozduğu düşünülüyor.

Arkeofili‘den Buse Eroğlu‘nun haberine göre, İrlanda Dublin Üniversitesi‘nden Nick Scroxton ve ekibi, 4 bin 260 yıl önce ortaya çıkan bir kuraklığın bazı kanıtlarını buldu. Bu kanıtlar da Harappa’nın kış yağmurlarında keskin bir düşüş yaşadığını gösteriyor.

‘Bu medeniyetin acı çektiği kesin’

Nick Scroxton, Harappa’yla ilgili “Bu medeniyetin acı çektiği kesin” diyor. Ancak, arkeolojik bulgular, Harappa uygarlığının İndus Vadisi’ndeki büyük şehirlerini terk ettiklerini, Hindistan‘ın bugünkü Gujarat eyaletinde yaşadıklarını gösteriyor.

Botanik kanıtlar ise, Harappa’nın arpa ve buğday gibi kış mahsullerinden, yazın yağmur koşullarını destekleyen darı gibi mahsullere geçtiğini gösteriyor. Scroxton, konuyla ilgili şunları söylüyor:

Politikaları değişebilir, mahsuller değişebilir, şehirlerinin yerleri değişebilir ama buna uyum sağladılar.”

İkinci kuraklık Harappa’yı yok etti

Bu değişimden yaklaşık 300 yıl sonra, kış yağmurları düzelmeye başlarken tropikal bir kuraklık başlıyor ve bu kuraklık, birkaç yüzyıl boyunca yaz muson yağmurlarında kademeli bir şekilde azalmaya neden oluyor. Scroxton ve meslektaşları, yaşanan bu ikinci kuraklığın Harappa’yı en sonunda ortadan kaldırdığını söylüyor.

Sonuçlar mantıklı

Louisiana Eyalet Üniversitesi‘nden Peter Clift, ortaya konulan bu yeni sonuçların oldukça mantıklı olduğunu ve batı Hindistan’daki Rajasthan ve İndus nehri deltasındaki diğer kayıtlarla da uyumlu olduğunu söylüyor. Ancak, yapılan çalışmanın büyük ölçüde dikitlere dayanmasından endişe ederek Çin‘de son zamanlarda güvenilmez olduğu gösterilen bazı dikitlere işaret ediyor.

Güney Kaliforniya Üniversitesi‘nden Julien Emile-Geay ise ortaya konulan çalışmanın iyi yapılandırılmış bir argüman olduğunu, o dönemde değişen iklime daha rafine bir bakış açısı eklediğini belirtiyor.

Harappa Uygarlığı

Harappa, yaklaşık 5.200 yıl önce kuzeydoğu Afganistan ile kuzeybatı Hindistan arasındaki İndus vadisinde ortaya çıkan bir uygarlık. Ancak, uygarlığın alfabeleri hala çözülemediği için onlar hakkında henüz çok şey bilinmiyor. Yine de arkeolojik kalıntılar, metalurji, ticaret ve şehir planlamasında yetenekli olduklarını, bununla birlikte özellikle suyu kontrol etmekte usta olduklarını gösteriyor. Harappa’nın büyük şehirlerinde karmaşık kanalizasyon sistemleri, rezervuarlar ve hamamlar vardı.

Roma İmparatorluğu’ndan önceki dönemde de var olan medeniyet, Milattan Önce (MÖ) 1300 yılında çöktü.

Medeniyetin çöküşünü açıklamak için istila ve iklim değişikliği de dahil olmak üzere birçok fikir ortaya atılsa da çöküşün artık yaklaşık 4200 yıl önce kuzey yarımkürede meydana gelen büyük bir kuraklıkla sonucunda yaşandığı düşünülüyor.