Ana Sayfa Blog Sayfa 1739

‘Varlık Fonu’na aktarılan para SMA hastalarına verilsin’ kampanyasına Fahrettin Koca’dan tepki

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Milli Piyango özel yılbaşı çekilişinde satılmayan ve Türkiye Varlık Fonu‘na aktarılan üç biletin ikramiye tutarı 75 milyon TL’nin Spinal Müsküler Atrofi (SMA) hastası çocuklar için kullanılmasına ilişkin kampanyaya tepki gösterdi.

Koca yayınladığı açıklamada “İlaç şirketlerinin baskısı ile çocuklarımızın kobay olarak kullanılmasına izin vermeyeceğiz. Ülkemizde SMA hastalığı görülmeyene, mevcut tüm hastalarımız tedavi edilene kadar mücadelemiz devam edecektir” ifadelerine yer verdi.

‘İlaç şirketlerine hizmet eden bir operasyon’

SMA hastası çocuklar için devletin tüm imkânlarını kullanarak tedavilerini sağladığını iddia eden Koca, “Bir konuda toplu olarak tepki vermek kadar güzel bir davranış yoktur. Ancak gördüğümüz kadarıyla ilaç şirketlerinin amacına hizmet eden bir organizasyonla karşı karşıyayız” dedi.

Türkiye’de tedavi almayan bir tane bile SMA hastası bulunmadığını ve masraflarının tamamının devlet tarafından karşılandığını öne süren Koca şunları söyledi:

Bakanlığımız bünyesinde bu evlatlarımızın tedavisinin planlandığı, alanında uzman ve SMA tedavisinde tecrübeli bilim insanlarımızdan oluşan bilimsel bir kurulumuz vardır. Çocuklarımızın tedavisi konusunda en güncel yöntemler bu kurulumuzca değerlendirilerek en hızlı biçimde uygulamaya geçirilmektedir. Bu konuda mali koşullar gündemimizde dahi değildir.

Hangi tedavi devlet tarafından karşılanıyor?

SMA hastalarının tedavisinde onaylı olarak kullanılan üç ilaç tipi bulunuyor: Spinraza, Zolgensma ve Risdiplam. Türkiye’de bu ilaçlardan yalnızca Amerika Nöroloji Akademisi‘ne göre yüzde 61 tedavi başarı oranı olan Spinraza SGK tarafından karşılanıyor.  Bu ilacın düzenli aralıklarla hastalar tarafından kullanılması gerekiyor.

Öte yandan SMA hastalarının ailelerinin talep ettiği Novartis ilaç şirketine ait Zolgensma’nın tedavi başarı oranı ise yüzde 95. Ancak bu ilacın çocuklar iki yaşına gelmeden önce kullanılması gerekiyor.

Tek doz kullanımı yeterli olan bu ilacın fiyatının 2 milyon dolar gibi yüksek bir bedelde olması sebebiyle aileler ilacın SGK tarafından karşılanmasını talep ediyor.

Kampanyaya ünlü isimlerden destek

Yılbaşında Demirören grup tarafından satın alınan Milli Piyango’da 75 milyon TL’nin Varlık Fonu’na aktarılacağının duyurulmasının ardından sosyal medyada yeni bir kampanya başlatıldı.

Murat Şeker, Fırat Tanış, Zeki Kayahan Coşkun, Cem Yılmaz ve Hayko Cepkin gibi ünlü isimlerin destek verdiği kampanyada paranın SMA hastaları için kullanılması talep ediliyor.

Yavaş, İmamoğlu ve Soyer’den destek

Başlatılan kampanyaya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer de destek verdi.

“İkramiyeSMAlıÇocuklaraVerilsin” etiketi üzerinden yapılan paylaşımlarda birçok kişi SMA hastalarının durumunu dile getirdi.

[2020’nin ardından] Değişmeyen şeylerin değişen yılları: Doğanın takvimi yok

Fakat insanların var. Hem de çeşit çeşit. Arkeologlar tarih öncesi dönemlerde bile insanların zamanı ölçmek için çeşitli yöntemler kullandığını saptamışlar. Genellikle gün, güneş ve aya dayalı bu zaman ölçme sistemleri en az neolitik çağa kadar uzanıyor. Formüle edilmiş ve onaylanmış ilk takvim ise Sümerlere ait.

Neden zamanı ölçmek isteriz?

 Aslında sadece zamanı değil her şeyi ölçmek isteriz. Örneğin bilimin temellerinden biri de ölçmedir. Ölçülememiş veri ya da sonuç genellikle bilimsel kabul edilmez. Eğitim sisteminin en önemli parçalarından biri (mevcut olandan söz ediyorum, ideal olandan değil) ölçmedir.  Fakat bu yazıda sözünü ettiğim ölçme modern fiziğin temelinde yatan boyutlarla ilgili. Önceleri en, yükseklik ve derinlikten oluşan üç boyutlu yapı, zamanın eklenmesiyle dört boyutlu hale gelmiş. İnsan aklı bu boyutları ölçmeden rahat edemiyor. Dahası, bu ölçümlere gereğinden fazla anlam yüklüyor bana kalırsa. Gelin birlikte zamanı ele alalım.

Evrenin yaşının 13,8 milyar yıl olduğunu biliyoruz. Güneş Sistemi’nin yaşının yaklaşık 4,6 milyar yıl, Dünya’nınkinin ise yaklaşık olarak 4,5 milyar yıl olduğu da bildiklerimiz arasında. 4,5 milyar yıl. 4 bin 500 tane bir milyon yıl. Yahut 4 milyon 500 bin tane bin yıl. Aklınız karışmaya başladı mı? Daha da karıştırayım o halde: Bırakalım evreni ya da Güneş Sistemi’ni, Dünya’nın yaşını ortalama bir insan ömrü (diyelim ki 80 yıl) olarak kabul edersek, insanın dünya üzerinde olduğu yaklaşık 200 bin yıl yalnızca 1 gün 7 saat 8 dakikaya karşılık geliyor. Tarım ve yerleşik yaşamın başlangıcından bu yana geçen kabaca 10 bin yıl ise 1 saat 33 dakika 26 saniye topu topu. Saçınızı başınızı karıştırmaya başladıysanız, bakalım şuna ne diyeceksiniz? Milat olarak kabul ettiğimiz İsa’nın doğumundan bugüne geçen 2021 yıl, bu hesaba göre sadece ve sadece 18 dakika 53 saniye ediyor. Madem çıktık bir yola, sonuna da varalım o halde. Değiştiği için her sene kutlamalar yaptığımız, eskisine lanetler okuyup yenisine büyük umutlar bağladığımız bir yıl ne kadar süreye karşılık geliyor dersiniz? Sıkı durun! 0,56 saniye, yani bir saniye bile değil.

Şimdi sıra başlıktaki soruda; Neden zamanı ölçmek istiyoruz? Elbette bu soruya normal düşünme şekilleriyle onlarca açıklayıcı yanıt verilebilir ve bu yanıtlar çok da akılcı görünebilir, görünecektir. Fakat biliyorsunuz bazen normal düşünme şekillerinin dışına çıkmak gerekir. Belki de insanın yarattığı genelde ölçme sistemlerinin tamamı, özelde ise zaman ölçme anlayışı, onun evren ve gezegenimiz karşısındaki hiçliğinin, değersizliğinin veya en fazla bir toz zerresi kadar değerinin vermiş olduğu duyguyu işe yaramaz bir şekilde kapatma arayışından başka bir şey değil. İnsan, her şeyi, arsızca kendini merkeze koyarak yaptığı tanımlama çabasıyla evren ve gezegendeki varlığına değer katacağını sanıyor. Düşünsenize, şimdi takvimler 2021 yılını gösteriyor. Neden 2021? Çünkü bir insanın doğumunu başlangıç kabul ediyoruz. Oysa gerçek bir takvimin dünyanın var oluşunu başlangıç olarak kabul etmesi gerekmez mi?

Fakat öyle yaparsak ve örneğin bu yıl takvimler 4 milyar 543 milyon 958 bin 765’i gösterirse, kendi yaşlanmış ve kalıplaşmış değer yargılarımızı bir kenara koysak bile, yeni yetişen genç zihinlere insanın zaman karşısındaki hiçliğini anlatmış ve onu “magna hominum”dan “nemo” ya[1]  dönüştürmüş olmayacak mıyız?

Ya diğer üç boyut?

Fizik biliminin diğer üç boyutu için geliştirdiğimiz ölçü birimleri de aynı antroposentrik[2] anlayışın ürünü. Aşağıda gezegenimiz ve güneş sistemimizin de içinde yer aldığı Samanyolu Galaksisi’nin görünümü var.

Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Samanyolu.

Bu görünümde gezegenimizi seçmek olanaklı değil. Çünkü Samanyolu Galaksisinde Güneş Sistemi gibi milyarlarca  farklı güneş sistemi var. Dahası evrende Samanyolu Galaksisi gibi iki trilyon (iki milyon tane milyon) farklı galaksi bulunuyor. Böylesine akıllara durgunluk verici bir evrende, küçük insan aklı sözüm ona kendini büyük görmek için en, yükseklik ve derinliği neyle ölçmeye kalkıyor? Bir insan adımıyla veya yetişkin bir erkeğin başparmak uzunluğuyla. Evet, yanlış okumuyorsunuz. Bugün hala İngiliz ve Amerikan ölçü sistemlerinin temelinde “foot” denilen bir adım uzunluğu ile onun 1/12’si olarak düşünülen “inch” temel alınıyor. İnch (eski İngilizcede ince ya da ynce)’in kökeni Latince’deki “uncia”ya dayanır ve bir uncia bir Romalı adımının 1/12’si olarak düşünülür. Dahası var; bir inch 1150 yılında İskoçya Kralı 1. David tarafından bir erkeğin tırnak başlangıcına kadar olan başparmak uzunluğu olarak tanımlanmış. Bu uzunluğu saptamak için kısa, orta ve uzun parmaklı üç erkek seçilerek parmak uzunlukları toplanır ve üçe bölünürmüş. Sonraları üç arpa boyu ya da üç haşhaş tohumu boyu gibi tanımlamalar da yapılmış. Bugün bir inch 2,54 cm olarak sabitlenmiştir. Dünyanın büyük bir bölümünün kullandığı metrik sistem ise büyük ölçüde foot-inch sisteminden yola çıkılarak 1795 yılında Fransızlar tarafından geliştirilmiş.

Bu yazıyı okuyan kimi okurlar, kısmen haklı olarak şu soruyu sorabilirler; “Teknolojinin görece yetersiz olduğu dönemlerde ölçme ihtiyacını, insanın olduğu her yerde kolayca bulabileceği ölçüm araçları ile karşılamak son derece pratik değil mi?” Evet, öyle. Ben de şu soruyu soruyorum; “Peki ya bugün?” Bugün hala aynı ölçü birimlerini kullanıyor olmamız size de biraz tuhaf gelmiyor mu? Yeni ölçüm sistemleri geliştirilemez mi? Geliştirilirse kaos mu olur dersiniz? Olmaz. Çünkü işimize geldiğinde farklı alanlarda yeni sistemler geliştiriyoruz ve çok kolay bir şekilde uyum da sağlanıyor. Örnek mi? Yeni, elektronik para birimi Bitcoin.

Yıl gerçekten yeni mi?

Lafı, hep yaptığım gibi çok dolandırmış olabilirim. Fakat iki gün öncesine göre yeni olan hiçbir şey yok. Değişen tek şey kendi uydurduğumuz ölçüm sistemlerindeki rakamlar. Doğanın bundan elbette haberi yok. Peki, doğanın nelerden haberi var? Eski dediğimiz onlarca yıl boyunca üstünde kurduğumuz baskıdan haberi var doğanın. Doğanın insan denen küçük parçasının egosundan kaynaklanan yıkımlardan haberi var. Azalan ormanlardan, artan sera gazlarından, değişen iklim koşullarından, açlıktan, susuzluktan haberi var doğanın. Ama emin olun yılın değiştiğinden haberi yok. Çünkü aslında değişen bir şey yok.

Gerçekten bir şeylerin değişmesi için “magna hominum”dan “nemo”ya, yani tersine bir düşünsel devrimi başarmak zorundayız. Başka yolu yok bu işin. Kendimizce eski dediğimiz 2020’ye sitem dolu sözler ve sözde yeniye, 2021’e bağlanan akıl dışı umutlar… Küçük insan hala bunlarla meşgul. Uydurduğumuz takvimde değişecek bir tek rakamdan almaya niyetlendiğimiz motivasyonu “bir toz zerresi olabilme erdemi”nin enerjisinden almaya kalksak, pek çok şeyi hızlıca değiştirmemiz mümkün aslında. İnanın, mümkün!

*

[1] Magna hominum: Muhteşem insan, nemo: hiç kimse.

[2] İnsan merkezci

[2020’nin ardından] Covid-19’un ve kuraklığın gölgesinde bir yıl

Covid-19, 2020’ye de yaşadığımız kısmı kadarıyla 21. yüzyıla da damgasını vurdu. 2020 temiz suya erişimin öneminin bir kez daha anladığımız bir yıl oldu. Yılın ikinci yarısına ise kuraklık damgayı vurdu.

Yerel yönetimler Covid-19 krizinin başlarında suya erişim hakkı için adımlar attı

Türkiye’de yerel yönetimler Covid-19 kriziyle mücadele için herkesin suya erişimini garanti altına alma konusunda merkezi yönetimden önce davrandı. Yerel yönetimler, ülkedeki ilk vakanın tespitinin ertesi günü abonelerinin borç nedeniyle kesilmiş sularını açma ve kriz süresince su kesimini durdurma kararı almaya başladı. Başı çeken Adana, Ankara, Bursa ve Diyarbakır su ve kanalizasyon idareleri 12 Mart’ta; Antalya, Edirne, Eskişehir ve Kayseri ise 13 Mart’ta kararlarını kamuoyuna duyurdu. Kriz öncesi dönemde suyu kesilmiş 50 bin kadar abonenin bulunduğu İstanbul ise 18 Mart’ta aynı kararı aldı ve onu diğer pek çok kent izledi.

Covid-19 kriziyle mücadelede su kesintilerini durdurma kararları belediyelerin Twitter hesaplarından da duyuruldu.

İstanbul’un tarihi çeşmelerinden su akmaya başladı

Olmaz denilen oldu ve İstanbul’un on yıllardır susuz kalmış tarihi çeşmeleri restore edilmeye başlandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) ve İstanbul Vakıflar Müdürlüğü işbirliğiyle İstanbul genelinde 79 tarihi sokak çeşmesinin restorasyonu tamamlanarak içlerinden su akıtılmaya başlandı. İlerleyen zamanlarda şehirdeki 1100 civarındaki sokak çeşmesinin büyük kısmının restore edilip suya bağlanması planlanıyor. Böylece suya erişimde kimsenin geride kalmaması yönünde önemli bir adım atılmış oldu.

III. Ahmet Çeşmesi restore edilerek suya kavuşan tarihi çeşmelerden biri oldu.

Covid-19 krizi suda dayanışmayı tetikledi

Covid-19 krizi sürecinde İBB Askıda Fatura adı altında ihtiyaç sahiplerinin su ve doğalgaz faturalarının çevrimiçi bir sistem üzerinden ödenmesini sağlayan bir uygulama başlattı. 2020 yılının sonuna kadar 25,5 milyon lira tutarında su ve doğal gaz faturası ödendi. Askıda Fatura uygulaması Adana, Antalya, Aydın, İzmir, İzmit ve Mersin gibi şehirlerin belediyeleri tarafından da yürütülmeye başlandı.

Dünya Su Günü 2020’nin teması ‘Su ve İklim Değişikliği’ oldu

1993 yılından bu yana her sene 22 Mart’ta kutlanan Dünya Su Günü’nün 2020 teması, “Su ve iklim değişikliği”ydi. Dünyada meydana gelen felaketlerin yüzde 90’ının suyla ilgili olması ve 2 milyardan fazla insanın yüksek su sıkıntısı çeken bölgelerde yaşaması gibi pek çok gerçek, iklim değişikliğiyle birlikte büyüyen su krizine dikkatimizi çekiyor. Covid-19 krizi bu gündemi yılın ilk yarısında önemli ölçüde gölgede bıraktı. Ancak ikinci yarıda kuraklık Türkiye de dahil olmak üzere pek çok ülkede kendini göstermeye başladı.

Kuraklık tüm Türkiye’ye yayıldı

Türkiye’de kuraklık 2020’nin ikinci yarısından itibaren kendini belli etmeye başladı. Ülkenin Karadeniz Bölgesi de dâhil olmak üzere yedi coğrafi bölgesinde olağanüstü, çok şiddetli, şiddetli, orta ve hafif derecelerde kuraklık yaşanıyor.

Türkiye Kuraklık analizi (Eylül, Ekim, Kasım 2020)

Barajlardaki su seviyeleri düştü

2020’nin sonlarına doğru baraj su seviyesi Edirne’de yüzde 3’leri gördü, 36 saatlik su kesintileri yaşandı. İstanbul son on yılın en düşük baraj su seviyesi ortalaması ile 2020’i kapatırken barajların ortalama su seviyesi yüzde 20,13’ü gösteriyordu. Su seviyesinin bu kadar düşük olması hem kuraklıktan hem de su geçirimsiz yüzeylerle (asfalt ve beton yollar, kaldırımlar ve meydanlar vb.) kaplı kentlerimizi üzerine düşen yağmuru tutamamasından kaynaklandı. Zira yağış olsa bile su toprağa değip yer altı sularını ve barajları besleyemedi.

Kayaköy Barajı (Edirne) su seviyesi yüzde 3’e düştü.

Covid-19’un aşısı var ama kuraklığın çaresi iklim değişikliğinde azaltım ve uyum

2020 yılına damgasını vuran Covid-19’un aşısı geliştirildi. Ancak kuraklık sorununu çözmek için  paradigma değişikliği gerekiyor. Kuraklığın birincil nedeni küresel iklim değişikliği. Onu azaltmak için fosil yakıtlardan vazgeçip yenilenebilir enerjiye geçmediğimiz ve enerji tasarrufu yapıp tükettiğimiz enerjiyi de en verimli biçimde kullanmadığımız sürece dünyamız ısınmaya devam edecek.

Azaltım ve uyum politikalarını enerji sektöründen su yönetimine, tarımsal üretimden kentleşmeye kadar istisnasız her yönetim alanında hayata geçirmeliyiz. Ülkemizde bu konuda bazı adımlar atmış olsa da bunların tutarlılığı ve birbirine eklenebilirliği için Türkiye Paris Anlaşması’nı bir an önce onaylamalı. Ne daha fazla baraj ve su yolu, ne de daha fazla kömürlü termik santraline ihtiyacımız var.  Kaybedecek bir damla su, harcayacak bir dakika daha kalmadı. Artık iklimi değil, sistemi değiştirme zamanı.  

Katılımcı demokrasi ve plancılar

Henüz standart ve düz, kağıt üstündeki tanımlardaki bir demokrasiyi bile düzgün bir biçimde gerçekleştirmeyi başaramamış bir toplum olarak “katılımcı demokrasi” gibi, demokrasinin daha ileri bir daha ileri bir versiyonunu talep etmek ya da onu aramaya çalışmak, “olmayacak duaya amin demektir” diye düşünülebilir. Belki bir bakıma öyledir de… Ancak başka bir bakımdan bakarsak, demokrasiyi en düşük standardıyla yaşamak ve bunu bütün boyutlarıyla hem gelişmekte olan, hem de felakete sürüklenmekte olan bir dünyada, kağıdın üstünde yazıldığı gibi tutamayacağımızı da görürüz.

Eğer toplumun en azından bir kesimi, demokrasinin kalitesini sürekli olarak geliştirmek üzere yaman bir uğraş vermezlerse zaten böyle bir kavrama hiçbir gerek olmadığını düşünenler, onu sürekli geriletirler ve tahrip ederler.

Eğer elimizde bozuk ve delik-deşik bir demokrasi bile olmazsa insanı, insan haklarını savunamayız. Doğayı, ormanı, havayı-suyu savunamayız. Kentleri, kentli haklarını savunamayız. Bu hakları savunabilmek için en azından basit ve ilkel düzeyde olsa bile demokrasiye gereksinim var. İşte o demokrasi de ancak ilerletmek için uğraşırsak, elimizde kalabilir.

Bu uğraşlardan birinin adını “katılımcı demokrasi” olarak düşünebiliriz. Eğer demokrasiyi nasıl yaşayabileceğimiz ve daha iyi olmasına dair hiçbir düşünde yoksa ülkede ve toplumda barış da özgür yaşam da dayanışma da doğa da dere de berrak bir su ve hava da olmayacaktır. Bundan emin olabiliriz. Bütün ormanları ve meraları maden sahasına/ enerji istasyonlarına dönüşmüş, bütün ülke, her noktasında telefonların kapsama alanında olmasına karşılık, havası kirli, suları kıt, kentleri de çöpleri yığılmış ve kokan, çocuk parkları yerine cami ve AVM olan, sokakları ve caddeleri, ilerleyemeyen özel otomobillerle dolu yerler olacaktır.

Kent plancılarının konumu

Demokrasiyi geliştirmek ve demokratik kent yönetimini, demokratik planlamayı geliştirmek bakımından plancıların konumu nedir?

Eğer plancı sadece planı (kamu yararı gözeterek ve teknik/ bilimsel doğrulara göre) öngörüleri yapan ama bunun uygulanması için elinde hiçbir güç olmayan, kent toplumuyla (eğer toplumla ilişki kurmak kişisel bir gibi özel girişimi yoksa), toplumla ilişkisi bütünüyle kesilmiş, sadece yasaların genel tanımlarından yararlanarak plan doğrultusunda gelişme sağlamaya çalışan bir aktörse, kentlerin yaşanılabilir bir konumda bulunmasını bekleyemeyiz. Eğer mücadelede çok kararlıysa elindeki araçlar (mahkemeyi ikna edebilirse ve mahkeme adilse) yasal iptal kararları çıkartmak, meslek odası örgütlenmesiyle kent hakkını savunmaya çalışmak ve bilimsel-akademik destekle toplumla iletişime geçmeye çalışmak vb. gibi oldukça dolaylı savunma araçlarıdır. Bu durumda, özellikle kentsel demokrasinin gelişmesi bakımından, elverişsiz bir konumda olacağımızı söyleyebiliriz.

Planın ve plancının yaptırım gücü

Buna karşılık politik erk (belediye başkanı, meclis grubu ve bağlı olduğu politik parti veya sermaye ile politik angajman dahil) toplumla ilişki kuran ve ona karşı seçilmek için vaat ettiği anlayış/ uygulamalar ve program bakımından sorumlu olan, bu nedenle de (homojen olmayan ve çok farklı çıkar ve güç gruplarından ve yerel otoritelerden oluşan) kent toplumuyla sürekli ilişki içinde olan ve bir anlamda toplumun hukuk bakımından eylem gücüne sahip temsilcisi konumundadır.

Aslında mevcut reel işleyişte plancı çok güçsüz bir pozisyonda ve yalnızdır. Politikacı tarafından tam olarak kontrol altına alınmış durumda bir teknisyen-bürokrat konumundadır. Elinde uzmanlık bilgisinden başka hiçbir güç yoktur. Ayrıca yoksulluğun kentlerin genel atmosferinde ağırlaştığı ve maddi çıkarların/ spekülatif rant kazanım beklentisinin çok ön planda olduğunu, bilimin de etik kuralların da değerli olmadığı veya itibarsızlaştırılmış durumda olduğunu da eklemek gerekir.

Eğer bu iki aktörle ilgili rol tanımları doğruysa katılımcı planlama ya da katılımcı kent yönetiminin işleyiş biçimi bakımından ne düşünülebilir? Aktörlerin de rolünün yeniden tanımlanmasını mı istemeliyiz? Bu soruyu yanıtlayabilmek için planlama işlevinin ve plancıların Türkiye’de geçirdiği serüvene kısa bir göz atmak yararlı olabilir.

Planın ve plancının itibarı ve yaptırım gücü ile ilgili tartışmalar, Türkiye’de hemen 1960’lı yılların başında ve 1961 Anayasasına göre DPT’nin kurulmasından kısa bir süre sonra başladı. Başlangıçta plancılar çok güçlü bir pozisyondaydılar ve bütün toplumun gerçek bir ilgiyle ve istekle ön planda tuttuğu kavram, “kalkınma” idi. Kalkınmayı da kolay ve hızlı biçimde, bilimsel bir şaşmazlıkla ve toplumsal adaleti de gözeterek ve kamuya yükü en az olacak biçimde (en ekonomik yaklaşımla) gerçekleştirebilecek olanların plancılar olduğu düşünülüyordu.

‘Bize plan değil, pilav lazım’ anlayışı

Çünkü bir önceki dönem(1950-1960 arası) politikacılar gerçekten kötü/ ürkütücü bir performans vermişler ve toplumun özellikle kentli kesimlerini ve orta sınıfları ekonomik olarak çok güç duruma getirmiş ve çökertmişlerdi. Politikacılar ülkeyi hızla kalkındırma sınavında başarısız olmuşlardı ve plancıların kalkınma konusunda daha etkin olacağına dair toplumsal bir umut belirmişti. Ancak 1960’ların daha ilk yıllarında, özelikle Adalet Partisi’nin iktidara önce ortak sonra da sahip olmasıyla, politikacılarla plancıların arası açıldı. Politikacıların sloganı “bize plan değil, pilav lazım”dı. Bu söz, plancıların itibarsızlaşması ve güçsüzleşmesi bakımından hala geçerliğini koruyor.

Politikacılar (belki dünyanın bütün ülkelerinde öyledir) plancıların geleceği öngörmesinden hiç hoşlanmadılar. Başlangıçta politikacılar (Adalet Partisi Demokrat Parti’nin devamı gibiydi, ama DP’ye göre oldukça) esnek bir muhafazakar politika yürütüyordu. Bu nedenle, anayasal bir kurum olan plan ve plancılara doğrudan karşı çıkmadı. Ancak uygulamaları plan öngörülerine göre de yapmadı. Plan kararları ve metinleri ile uygulamalar farklı olmaya başladı.

Planın öncelikle gerçekten politikacıların da bazı durumlarda işlerine yarayabilecek bir araç olabileceği sezgisi de yavaş yavaş gelişti. Ama bunun için, önce radikal plancıları eledi ve iktidarın politik anlayışına yakın plancılar görevlendirildi. Gerçekte, sadece yenilik içermeyen, hatta mevcut durumun devamının ötesinde bir gelecek öngörüsü de yapmayan ( hiç bir değişim içermeyen) nitelikte, teknik ve işlevsiz planlar yapmakla yetindi.

Ancak daha sonraları politik ve ideolojik iktidar (belki kasıtlı bile olmaksızın, kendiliğinden) daha etkili yollar da geliştirdi. Bilimi, bilimin üretildiği ve çoğaltıldığı bir kurum olarak üniversiteleri etkisizleştirdi; gerçekte tam anlamıyla yok etti. Eskiden iki elin parmağından az üniversitesi varken Türkiye’nin, sayılarını hızla yüz küsura ulaştırarak gerçekte üniversitelerin işlevini yok etti.

Türkiye’deki planlama kavramının serüveninden, kurumsallaşmasından, eğitiminde vb. bahsederken, 1960’lı yıllarda başlayan planlama anlayışının ve uygulamasının mekan içeriği olmayan, daha çok ekonomik ağırlıklı, ekonomik ve toplumsal sektörlerin bazılarını kapsayan bir uygulama olduğunu söylemek gerekir. Buna karşılık, planlama eğitimi, sadece mimarlık fakültelerinde ve mekan içerikli olarak kurumsallaştırıldı ve hala bu durumda.

İşlevini yitiren planlama

“Üniversite” enflasyonundan planlama birimleri de payını aldı ve o kadar çok “planlama eğitimi” yapan birim açıldı ve o kadar çok öğrenci yetiştirildi ki plancılık da bir meslek olarak, tam olarak “değersiz öğe” konumuna düştü. Planlamanın prestij kaybetmesi için iktidarların uyguladığı son, ama vurucu yöntem de bu oldu. Bu gün ülkenin bütün belediyelerinde o kadar çok “plancı” var ve “planlama” da o kadar gereksiz bir iş ki hiçbir kent hiçbir planlamadan ve plancıdan yarar göremez durumda.

Kentler için teknik olarak bir plan yapılıyor. Ancak politikacılar bu planı neredeyse binlerce kez değiştiriyorlar ve aslında tam olarak gelişi-güzel ya da ana akım çıkarlara/ kendi nepotik çıkarlarına uygun bir uygulama yapıyorlar. Plancılar, planı yapsalar da planın bir işlevi olmadığı, plan yapamazlarsa başka işler yapmak durumunda oldukları için tam olarak işlevsiz hale getirilmiş oluyorlar.

Bu durumda “katılımcı planlama” kavramını yeniden, planlama ve plancıların içinde bulunduğu durum açısından değerlendirerek yeniden nasıl kurgulayabiliriz? Sayıları anlamsız bir biçimde çoğaltılmış ve işlevleri sıfıra indirgenmiş plancıların kentlerin geleceği için, belki de sadece gönüllü yapılabilecek işlerle, kentlerdeki demokrasinin gelişmesine katkısı başka bir biçimde düşünülebilir mi?

Demokrasiyi, bunca karmaşık bir ortamda, çoğulcu bir anlamda ve kurallar bağladığı için değil, gerçekten yaşanabilir kenti/ kent parçalarını ya da kentsel toplumsal süreçlerini olası hale getirebileceği için ve kendi kırılganlıkları ve çok ince dengeleriyle birlikte var etmek ve sürdürmek için, önümüzde ne tür güçlükler var, nasıl baş edebiliriz ve plancılar ne yapacak/ yapabilir?

Bu tür soruları tartışmaya devam edeceğiz…

[email protected]

[2020’nin ardından] Sorgulanan küreselleşme, çevre ekonomisi ve iklim hareketi

2020 yılı, tarihteki yerini aldı ve eminim ileride en çok bahsedilen, araştırmalara konu olan bir yıl olacak. Şimdiden farklı alanlarda araştırmaları başlatmış durumda.

Covid-19’un dünya genelinde neden olduğu salgından önce IMF, 2020 yılında dünya ekonomisinin yüzde 3,3 büyüyeceğini tahmin ediyordu. Bu kurum, daha sonra salgına bağlı olarak 1929’da başlayan Büyük Buhran’dan sonra dünya ekonomisinde en sert daralmanın 2020 yılında yaşanacağını belirtti. Son çeyreğin verileri henüz açıklanmamakla birlikte, IMF’in beklentisi 2020 yılında dünya ekonomisinin yüzde 4,4 daralacağı yönünde.

Bu salgın, ekonomik büyümeye ilişkin eleştirilerin daha çok gündeme gelmesine neden oldu ve ekonomide gücün yeniden tanımlanması gereğine işaret etti. Ülkelerin ekonomik büyümesi, o yıl ülke sınırları içinde yapılan yeni üretimin ekonomik değeri, daha doğrusu parasal değeri ile ölçülür. Kriz sayesinde, biz sınırlı kaynaklar ile gerçekten insanlığın refahına hizmet eden ürünler mi üretiyoruz sorusunun daha sık ve yüksek sesle sorulmasını ve tartışılmasını sağladı.

Küreselleşmenin savunduğumuz kadar iyi bir gelişme olup olmadığını sorgulamamıza neden olan bir yıl yaşadık. Bazı sektörlerde özellikle tarım sektöründe yerel olabilmenin faydaları sıkça tartışıldı. Ekonomideki gücün; krizleri görebilmek, ona göre yatırım yapmak ve iyi bir kriz yönetimine sahip olmakla elde edilebileceğini görmemize neden oldu. Özellikle tarım alanında kendine yetebilen ve krizleri algılayıp ona göre yatırım yapan ülkelerin ekonomik gücü ellerinde tutacaklarını anlamamızı sağladı. Devlet bütçelerinde olası krizlere karşı kaynak ayırmanın, özellikle kırılgan grupları krizlere karşı dirençli hale getirmenin ne kadar önemli olduğunu politikacılara gösterdi.

Çevre ekonomisi, iklim krizi ve doğa

Covid-19’un neden olduğu salgın, iklim krizinin ve diğer çevre sorunlarının bu yıl daha çok tartışılmasını sağladı. Bazı sorunların daha öncelikli olabileceğini gördük. Bu kriz, insanın doğa ile olan ilişkisini yeniden tanımlamasına ve gözden geçirmesine vesile oldu.

2020 yılı, insanlık tarihi boyunca konuşulacaktır. Bazı alanlarda, özellikle teknoloji alanında yaşadığımız onca ilerlemeye rağmen, ne kadar kırılgan olduğumuzu gördük. İnsan merkezli yaşam anlayışı daha çok eleştirildi. Ekosistemin sağlığının, doğa ile dengeli bir ilişki kurarak sağlanabileceği her fırsatta dile getirilmeye başlandı. Bizi bekleyen en büyük tehlikenin ekosistemin çöküşünün olduğunu anlamamıza neden olan bir yıl geçirdik.

2020 yılı aynı zamanda, diğer canlıların yaşam alanları sürekli işgal ederek aslında kendi geleceğimizi de tehlikeye attığımızı görmemizi sağlayan bir yıl oldu. Vatandaşlık kavramını yeniden tartışılması gerektiğini gösterdi. Gençler, bu grup uzun yıllar boyunca seçimlerde oy verecek bir gruptur, ekolojik vatandaşlık kavramını benimseyip geleceklerini ona göre şekillendireceklerdir. Sorunların çözümünde toplumsal uzlaşının ne kadar önemli olduğunu gördüğümüz bir yıl oldu.

[2020’nin ardından] İyi bir yeni yıl için Z Kuşağı’nın rolü

Haliyle teknolojinin de verdiği yetkiye dayanarak hızlı ve analitik düşünme yetisini bünyelerinde barındırırlar. Ancak bu yetilerini kullanma becerileri bireyseldir. Bu şu demek; asla ekip çalışmasına gelemezler!… Özgürlüklerinin kısıtlanmasından ve konfor alanlarına müdahaleden hoşlanmazlar. … onlar için imkânsız diye bir şey yoktur. Toplumsallaşma gibi bütünleşmeler onlara göre değildir daha çok bireysel olmaya önem verirler. Kuralların onlar için bir bağlayıcılığı olduğu söylenemez. … Çaba harcamak, öz verili olmak, emek vermek gibi kavramlar Z kuşağı için pek geçerli olmaz … bu nesil, bilgiye erişimin hızına da müpteladır. Bilgiye çok çabuk ulaşmaya alışık olduklarından hızlı yaşamaya da aşinalardır. Bu nedenle çok çabuk sıkılabilirler, onları oyalamak çok da kolay değildir. Farklı sosyolojik gruplarla ilişki kurma konusunda başarılıdırlar aynı zamanda haklarını arama konusunda da oldukça etkindirler. Kendilerine yapılan bir haksızlığa karşı sessiz kalmak Z kuşağına göre değildir. Çünkü onlar mutlaka haklarını ararlar. Z kuşağının hayal dünyasında limit yok denebilir. … Aynı anda pek çok işi kotarabilir tabi sıkılmazsa! Z kuşağı için isteklerinde sonuna kadar direten bir nesildir diyebiliriz. Haklı olduğu konularda asla geri adım atmaz. X kuşağı ile Z kuşağı arasında bitmek bilmeyen bir çatışma söz konusudur. Y kuşağı için genelde arabulucu diyebiliriz.”[1],[2],[3]

Bugün ve bu hafta yeni için milyarlarca ‘iyi yıl’ dileği havada uçuşacak. Ve bir yıl boyunca insanların büyük çoğunluğu ‘iyi’nin ne, nerede, nereden, nasıl, ne zaman ve kimin iyisi olacağını düşünmeyecek; bilmeyecek.

Rahmetli Savaş Emek’in önderi olduğu İzmir-Karaburun Ütopyalar Toplantıları’nın şimdi aktif olmayan iletişim grubuna ([email protected]) her yılbaşı, “Milli Piyango’nun yılbaşı büyük ikramiyesi bana çıksa ne yaparım” diye ütopya sayılabilecek hayallerimi, yeni yıl dileklerimi yazardım. 2020 ve Korona/Covid-19 küresel salgını gösterdi ki paranın halledemeyeceği çok sorun, yerine getiremeyeceği çok hayal ve dilek var.

Eğitim şart, ama…

2021’de 68 yaşıma gireceğim. Benim kuşağım abece harflerinden biriyle nitelenmiyor. Pek çok yayında 2. Dünya Savaşı sonrasındaki “baby boom” (bebek patlaması) kuşağı tanımına giriyorum. Ekolojist anlamda ise aslında benim kuşağım, aynı zamanda “baby bomb” (bomba bebeği) kuşağı yani nükleer bomba ve denemelerinin neden olduğu atmosferdeki radyasyon serpintilerinden nasibini almış 1946-1964 doğumlulardan oluşuyor.[4],[5]

Bunca yaş, bana, Sokrates’ın “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” deyişinin bütün insanlık için hâlâ doğru olduğunu kanıtladı. Son salgın, bu bilgisizliğe tüy dikti. Korona salgını özellikle, kapitalist ekonomilerin belirlediği, zorladığı yaşam biçimlerimizin yanlış ve sürdürülemez olduğunu gösterdi.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun, bir röportajında: “ABD (2019 nüfusu: 328,2 milyon), kendine gereken bir-iki milyon yurttaşını Harward gibi okullarda iyi eğitir; gerisi cahildir. Bir Amerikan kamu lisesinde kavga çıkmadan bir saat ders yapabilen öğretmen kendini şanslı sayar” dediğini hatırlıyorum. ABD üniversitelerinde halk sağlığı uzmanlık eğitimi alan öğrencilerimizin anlattıklarından biliyorum:

Profesörler, bir gecede 300 bilimsel tıp makalesini okumasını istedikleri asistanlarıyla ertesi gün o makaleleri tartışmak istiyorlarmış. Bunu yapabilmeleri için asistanlardan öncelikle hızlı okuma bilmeleri isteniyor; bilmiyorlarsa bir hafta-on gün hızlı okuma kursuna aldırıyorlarmış. ABD’de mezuniyet sonrası her beş yılda bir yeterlilik sınavını başaramayanın hekimlik mesleğini uygulamadığını da biliyoruz. Ülkemizde ise kendini çok okuyan sayan yaşlı-genç pek çok kuşaktan üniversite mezunu uzun metinleri okumak istemiyor; yazdığımız 3-4 sayfalık makalelerin dahi daha kısa yazılmasını, özetlenmesini, isteyebiliyor.

Türkiye’de her kısır tartışma “Eğitim şart!” sözleriyle sonlanır ya! Her ne kadar iyi eğitimin 6N1K’sı üniversitelerin özerk olmasıyla başlıyor ve bu ülkenin demokrasisinin yetersizliğine varıyorsa da benim isteğim de, Türkiye’de başta üniversite hocalarımız ve mezunları olmak üzere en azından bir milyon iyi eğitilmiş insanımızın olması.

Sorun şu ki, dünyayı bugünkü çaresiz, bitmiş, tükenmiş hale getiren vahşi tüketim ekonomisine taşıyanlar, ‘iyi eğitim’ örneği olarak kullandığımız o özerk ABD veya Batı vb. üniversitelerinin X ve Y kuşağı içinden seçip halen dünyayı yöneten bu iyi eğitilmiş (!?) mezunları. Şimdi de önümüzdeki 20-30 yılımızı yönetecek olan, ama sözde iyi eğitilenlerin kurguladığı yaşamın çilesini en fazla çekecek, ama sorunları çözmek için gereken toplumsallık ve ekip çalışması, çaba harcama, öz verili olma, emek verme konusunda yetersiz; Z kuşağı denilen bir gerçek var.

O halde ‘iyi yıl’ dileklerimizi, sorunların nedenlerinin altında yatan nedenlerin ve sıfatların göreceliliğini, 6N ve 1K’larını unutarak; yarım ve eksiksiz, bir ayağı havada olan boş sözlerle yapmamalıyız. Yeni yıl, dünyanın iyiye gitmesi için bütün dünya insanlarının düşünce biçimlerinde, eğitim başta olmak üzere, enerji, ulaşım, ekonomi, sağlık, turizm vb. bütün devlet politikalarında doğaya zarar vermeyecek tüketim ve yaşam alışkanlıklarına yol açacak “yeşil/ekolojist değişimleri getirsin; bir başka deyişle “Allah herkese akıl fikir versin; amin!”.

*

[1] https://www.manpower.com.tr/blog/z-kusagi-nedir-z-kusagi-ozellikleri-nelerdi. 31.12.2020 tarihli erişim.

[2] https://tr.wikipedia.org/wiki/X_ku%C5%9Fa%C4%9F%C4%B1. 31.12.2020 tarihli erişim.

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/Y_ku%C5%9Fa%C4%9F%C4%B1. 31.12.2020 tarihli erişim.

[4] https://en.wikipedia.org/wiki/Baby_boom. 31.12.2020 tarihli erişim.

[5] http://blog.milliyet.com.tr/siz–hangi-kusagin-insanisiniz-/Blog/?BlogNo=206574. 31.12.2020 tarihli erişim.

Elazığ’daki depremde hasar gören evler ve insanlar kaderine terk edildi

Gazeteci Yasin Kobulan 27 Aralık günü Elazığ‘ın Sivrice ilçesinde  meydana gelen 5,3’lük depremin ardından evlerinde meydana gelen hasarla ilgili Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü‘ne başvuruda bulunduklarını ve müdürlükten kısa sürede kendilerine dönüleceğinin söylenmesine rağmen kimsenin köye gelmediğini söyledi. 

Kobulan 24 Ocak 2020 yılında yine Elazığ’da meydana gelen 6,8’lik depremde de Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tarafından ailesinin yaşadığı eve az hasarlı, amcalarının yaşadığı eve ise orta hasarlı raporu verildiğini belirti. 

Sadece iki jandarma gelmiş

En son meydana gelen depremde evlerin ne kadar hasar aldığı Yasin Kobulan’ın çektiği fotoğraflardan anlaşılıyor. Fakat, bölgeye iki jandarma haricinde gelen giden olmadığını söyleyen Kobulan yaşananları şöyle anlattı: 

Biz abimle birlikte İstanbul ve Ankara’dan geldik. Biz gelmeden önce iki jandarma yetkilisi deprem olduktan sonra köye gelmiş. Sadece can kaybı var mı yok mu ona bakıp gitmişler.”

Yasin Kobulan’ın ailesinin yaşadığı ev.
Fotoğraf: Yasin Kobulan

Kobulan ve abisi köye geldikten sonra evlerde oluşan hasarlar ilgili konuşmak için muhtarlıkla iletişime geçmişler. Ancak, muhtar kendilerinin bir şey yapamayacağını, bu konuyla Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’nün ilgilendiğini söylemiş. 

Fotoğraf: Yasin Kobulan

Yasin Kobulan, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne ulaştıklarını, fakat kendilerine gelip bizzat başvuru yapmaları gerektiğinin söylendiğini kaydetti: 

Biz Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne ulaştık. ‘Gelip başvuru yapmanız gerekiyor’ dediler. Gittik başvuruyu yaptık, fotoğrafları verdik. ‘Kısa sürede döneceğiz’ dediler. Ama başvuru yaptığımıza dair bir evrak ya da belge vermediler.”

Kimse gelmedi

Başvurularının üzerinden beş gün geçmesine rağmen köye kimsenin gelip gitmemiş: 

Beş gün oldu. Kimse gelmiş değil köye. Vali merkez üssü olan Kavaklıtepe köyüne gitti. Ama o köyden başka bir köye gittiler mi gitmediler mi bilmiyoruz. Şu an bizim buraya hiçbirisi gelmedi. Ne Vallilikten, ne Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nden, ne AFAD’dan ne de Sivrice Kaymakamlığı’ndan. Kimsenin geldiği yok.

Fotoğraf: Yasin Kobulan

‘Amcamların gidecek başka bir yeri yok’

Yasin Kobulan, evlerin oturulamayacak durumda olduğunu, ancak amcalarının gidecek başka yerleri olmadığı için orada yaşamaya devam ettiklerini belirtti:

Fotoğraflarda da görüldüğü gibi evler oturulmayacak durumda. Mesela amcamların gidecek yeri yok. Onlar evde oturmaya devam ediyor.

Benim annem, babam köyde yaşıyor. Hayvanlar var. Bırakıp gidemiyorlar. Komşunun kendine özel bir konteyneri vardı. Annemle babam şu an orada yaşıyor.

Yasin Kobulan’ın amcalarının yaşadığı ev.
Fotoğraf: Yasin Kobulan

Yeni yılda yeni zamlar geldi

Karayolları Genel Müdürlüğü, (KGM) 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri geçiş ücretlerine zam geldiğini duyurdu.

Yapılan yüzde 26’lık zamla birlikte otomobillerin geçiş ücreti 10.5 TL’den 13.25 TL’ye yükselirken, motosiklet geçiş ücretleri ise yüzde 23.5 artışla 5.25 TL’ye yükseldi.

Öte yandan, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve Osman Gazi Köprüsü geçiş ücretlerine de zam geldi.

Diğer zamlar

Köprülere yapılan zamlarla birlikte doğal gazda da konut, ticarethane, sanayi ve elektrik üretim santralleri abone gruplarına yüzde 1 zam yapıldı. Fiyatlar ocak ayından itibaren geçerli olacak.

Elektrik tarifelerinde de tüm tüketici grupları için vergi ve fonlar dahil olmak üzere yaklaşık yüzde 6 zam yapıldı.

Boru Hatları ile Petrol Taşıma A.Ş‘nin (BOTAŞ) internet sitesinde, ocak ayına ilişkin tarife tablosu yayımlandı. BOTAŞ’ın konut tüketicileri için gaz dağıtım şirketlerine uyguladığı satış fiyatı, aralıkta geçerli olan tarifeye oranla yüzde 1 artışla 1000 metreküp doğal gaz için 1264 lira, ticarethane, sanayi ve elektrik üretim santralleri için ise 1414 lira oldu.

Sapanca Gölü’nün su seviyesi alarm veriyor

Sakarya Su ve Kanalizasyon İdaresi (SASKİ) tarafından yapılan ölçümlere göre Sapanca Gölü‘ndeki su seviyesi 32.50’den 30.34 metreye düştü. Sapanca İlçesi’ndeki bazı sahillerde sular yaklaşık 20 metre çekilirken, suların çekilmesiyle rıhtımlar da ortada kaldı.

Sapanca Gölü, Sakarya‘nın içme suyu ihtiyacının yüzde 90’ını, Kocaeli‘nin ise yüzde 15’ini karşılıyor. Kocaeli’nde Yuvacık Barajı’nın su seviyesinin azalmasından dolayı Sapanca Gölü’nden takviye yapılıyordu.

‘Havza üzerinde ciddi bir su stresi oluştu’

Sakarya Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Asude Ateş, Sakarya Gölü havzasının üstünde çok ciddi bir su stresi oluştuğunu belirterek şunları söyledi:

Şu anki duruma baktığımızda zaten kuraklıkla ilgili bir sıkıntı yaşıyoruz. Zaten yedi yıllık dönemlerde meteorolojik verileri incelediğimizde genel olarak kurak mevsimlere doğru geçiş olduğunu gözlemliyoruz.

Bu da 2021 yılını işaret ediyordu, çünkü biz en son 29.20 kotlarını 2014 yılında görmüştük. Kuraklık verilerinde Türkiye geneline baktığımızda yüzde 49’luk bir azalma var. Pandemi sürecini de hesaba kattığımızda hem nüfusumuz hem de kullanım miktarımız artıyor. Bunlar artış gösterirken yağışların azalması ve küresel sıcaklığında artması eksi yöne doğru bir eğilim göstermesine neden oluyor. Böylelikle havzamızın üstünde çok ciddi bir su stresi oluşmuş vaziyette.”

‘Su bilinci farkındalığını nasıl geliştirebiliriz?’

Ateş, su tasarrufunun vurgulanmasına ihtiyaç olduğunu belirterek şunları kaydetti:

Tehlikeleri görüp, bunlarla ilgili riskleri değerlendirip eylem planlarını harekete geçirmemiz gerekiyor. Genel olarak baktığımızda; öncelikli olarak kaynağımızı korumak zorundayız. Eğer tarımsal kullanım varsa orada doğru sulama tekniklerine yönelme, eğer iletim hatlarında varsa su kayıp ve kaçaklarına yönelik alınan önlemlerin geliştirilmesi ve genel olarak su tasarrufunun vurgulanması gerek. Yani evlerimizde nasıl daha az su kullanabiliriz? İnsanımızda su bilinci farkındalığını nasıl yaratabiliriz? Bunlarla ilgili süreçleri nasıl geliştirebiliriz? Bunlarla ilgili önlemleri önümüze koymamız gerekiyor. Bu yüzden özellikle su tasarrufuna, suyun tekrar kullanılabilirliğinin arttırılması konularına vurgu yapmak istiyorum.”

 

Üç çeyrek biletin ikramiyesi Türkiye Varlık Fonu’na çıktı

Milli Piyango‘nun yılbaşı ikramiyesinde satılmayan üç çeyrek biletin 75 milyon liralık ikramiye tutarı Türkiye Varlık Fonu‘nun oldu.

100 milyon TL’lik büyük ikramiye ise 9-8-8-4-7-5-7 rakamlarının olduğu çeyrek bilete çıktı. Büyük ikramiye çıkan biletin sevk merkezi Manisa Akhisar olarak açıklandı. Bu yılki amorti numaraları 0 ve 5 olurken, toplamda 563 milyon 400 bin TL’lik ikramiye dağıtıldı.

2021 Milli Piyango yılbaşı özel çekilişinde toplam 13 kategori bulunuyordu. 100 milyon, 10 milyon, 1 milyon, 120 bin, 10 bin, 5 bin, bin, 500 TL, 400 TL, 300 TL, 200 TL, 100 TL, 100 bin TL kazandıran bilet numaraları noter huzurunda belirlendi.

‘Herkesin şansı olmaktan çok mutluyuz’

Demirören Holding ve İtalyan Sisal S.p.A tarafından kurulan, Milli Piyango çekilişini gerçekleştiren şirket Sisal Şans, büyük ikramiyeyle ilgili şu değerlendirmelerde bulundu:

Milli Piyango tarihinde bugüne dek verilen en yüksek miktar olan 100 milyon TL’lik büyük ikramiye satılan tek bir çeyrek bilete çıktı. 25 milyon TL kazanan talihlimizi tebrik ediyoruz. Milli Piyango özel yılbaşı çekilişinde büyük ikramiye Manisa, Akhisar’dan alınan bilete isabet etti. Herkesin şansı olmaktan çok mutluyuz.”