Ana Sayfa Blog Sayfa 1725

Yunusların avlanması önerisine tepki: Yunusun yediğinden bize ne?

Karadeniz‘deki hamsi balığının azalmasının faturasının yunus balıklarına kesilmesine tepkiler büyüyor. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) Başkan Yardımcısı Doç.Dr. Arda M. Tonay bu tür açıklamaların çok talihsiz olduğuna dikkat çekerek “Karadeniz’deki balık stoklarının azalmasının birincil nedeni aşırı avcılık, kirlilik ve yanlış balıkçılık politikalarıdır.” dedi.

Deneye Hayır Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve hayvan hakları savunucusu Yağmur Özgür Güven ise hamsilerden elini çekmesi gereken bir canlı varsa onun da insanlar olduğunu belirtti.

‘Hamsiler zaten bizim yiyeceğimiz değil’

Bazı uzmanlar ve balıkçılar yunusların ciddi şekilde hamsi tükettikleri iddia edilerek hamsi balıklarının yoğunluğunun artması için yunusların avlanması önerisine Güven, hamsinin insan yiyeceği olmadığını hatırlatarak şu açıklamalarda bulundu:

Hamsiler zaten bizim yiyeceğimiz değil. Zaten yunusun yiyeceği. Dolayısıyla hamsilerden elini çekmesi gereken birisi varsa o da yunuslar değil insanlardır.”

‘Yunusları kimse avlayamaz’

Doç.Dr. Arda M. Tonay balık stoklarının azalmasının suçlusu olarak yunusların görülemeyeceğine dikkat çekerek şunları söyledi:

Yunusları kimse avlayamaz ve denizdeki hamsi veya balık stoklarının azalmasının suçlusu olarak ceza yunuslara da kesilemez. Karadeniz’deki balık stoklarının azalmasının birincil nedeni aşırı avcılık, kirlilik ve yanlış balıkçılık politikalarıdır. İnsansal kaynaklı hatalar ya da yapılan yanlış tercihlerdir. Fakat bunun cezasının yunuslara kesilmesi mümkün olamaz.”

‘Bizim haberimiz olmamıştır’

Güven, şimdiye kadar yunuslara zarar verilip verilmediğiyle ilgili de şunları söyledi:

Yaşadığım yerde caretta carettalarımız var. Bu hayvanlar sürekli zarar görüyor. Balıkçılar, balıkları kendilerinin zannettikleri için o balıkları yiyen diğer deniz canlılarına sürekli zarar veriyor. Zaten bunu hep görüyoruz. Bundan yunuslar nasibini almış mıdır şimdiye kadar? Bence almıştır, bizim haberimiz olmamıştır”

‘Yunusun yediğinde bize ne?’

Tonay, bir gırgır teknesiyle 40-60 ton civarında hamsi avlandığı bilinirken yunusun midesindeki balığı konuşmanın mantıklı olmadığını şöyle dile getirdi:

Bir gırgır teknesiyle 40-60 ton hamsi avlandığı bilinirken, yılda avladığımız 150 bin ton hamsinin yarısı balık fabrikalarına giderken yunusun midesindeki balığı konuşmak kadar ayıp bir şey olabilir mi?

Bir yunus kendi ağırlığının türüne göre değişmekle birlikte yüzde 2 ile 5 arasında balık avlar. Ama yunusun midesindeki balığı konuşmak o kadar ayıp bir şey ki. O hayvan zaten ekosistemde yaşıyor. Balık ürünlerinden besleniyor. Dolayısıyla yunusun yediğinden bize ne ki?”

‘Yunuslar aşırı derecede artamaz’

Yunus popülasyonunun arttığı iddialarına da değinen Tonay, yunusların memeli hayvanlar oldukları için aşırı derecede artamayacaklarını söyledi:

Yunuslar, balıklar gibi yumurtlayarak üremedikleri bizim gibi memeli oldukları için zaten aşırı artamazlar. Yılda bir kez yavru yapar, dokuz ay karnında taşır. Onu doğurduktan sonra emzirir, süt verir. Ancak belli bir yaşa geldikten sonra ikinci bir çocuk yapar. Memeliler zaten çok artamazlar sistem gereği.”

Yunusların ekosistemin doğru bir şekilde ilerlemesini sağladığını belirten Doç.Dr. Arda M. Tonay “Yunus yoksa balık da yok” dedi. Tonay, ayrıca Karadeniz’de ne kadar yunus balığı olduğunun henüz bilinmediğine de dikkat çekti.

Ne olmuştu?

Karadeniz’de sayıları azaldığı iddia edilen hamsi balıkları için bazı uzmanlar ve balıkçılardan yunusların avlanması önerisi gelmişti. Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi Yaban Hayatı Ekolojisi ve Yönetimi Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Mehmet Kocabaş, yunusların ciddi şekilde hamsi tükettiklerini, kendi ağırlıklarının yüzde 10’u kadar balık tükettiklerini iddia etmişti. Kocabaş konuyla ilgili şu ifadelerde bulunmuştu:

Yunusun avlanmamasıyla popülasyonu anormal bir şekilde arttı. Karadeniz’de canlı yaşamının normal düzeye çekilmesi, anormal bir şekilde artan yunus miktarının dengelenebilmesi için kontrollü yunus avına izin verilmesi gerekmektedir.”

Bazı balıkçılar da yunusların ağlarına ciddi maddi zararlar verdiğini ileri sürmüştü.

Ya sev ya terk et: WhatsApp’tan kaçış

Anlık çevrimiçi mesajlaşma uygulaması WhatsApp, yeni gizlilik sözleşmesini ve veri paylaşımı koşullarının onayı için kullanıcılara 8 Şubat’a kadar süre verdi. Bu süreye kadar onay vermeyenlerin ise uygulamayı kullanamayacağını açıkladı.

Bu durum hem Türkiye’de hem de dünyanın dört bir yanındaki WhatsApp kullanıcılarının Telegram, BiP ve Signal gibi farklı uygulamalara yönelmesine sebep oldu.

Peki yeni koşullar ne anlama geliyor? Ne değişti? Hangi uygulama daha güvenli? Hükümetler verilerimizi korumakla ne kadar sorumlu? Soruların yanıtlarını bulmak için Hacker1 isimli şirkette Siber Güvenlik Analisti olan Utku Şen ile konuştuk.

WhatsApp’ın mesajlara ulaşması mümkün mü?

Yenilenen gizlilik sözleşmesinin ne anlama geldiğini sorduğumuz Utku Şen, “Aslında WhatsApp’ta değişen çok bir şey olmadı. Eskiden de uygulama mesajların ve gönderilen dosyaların içeriğine ulaşamıyordu, şimdi de ulaşamayacak” ifadelerini kullandı.

Mesaj içeriklerine ulaşılamamasının başlıca sebebi ise uygulamanın 2016 yılından bu yana bütün konuşmalarda uçtan uca şifreleme yöntemi kullanması. Şirket bu tarihte Moxie Marlinspike tarafından geliştirilen ‘Signal Protocol’ isimli şifreleme yöntemini kendi sistemine adapte etti.

Bu da mesaj içeriklerinin üçüncü partilerle paylaşılmasının önüne geçiyor. Çünkü bu verilere WhatsApp da ulaşamıyor. Yeni düzenlemede de şifreleme sistemi değişmediği için bu durum geçerliliğini koruyor.

Moxie Marlinspike

Konuşulanlar reklam olarak karşıma çıkar mı?

Öte yandan birçok kullanıcı ise WhatsApp’ta bir arkadaşıyla konuştuğu konuların daha sonra reklam olarak önüne düştüğü endişesini getiriyor. Bu yorumları değerlendiren Şen, “Bu bir şehir efsanesi ve bunun olması mümkün değil” ifadelerini kullandı.

Bu durumun algıda seçicilikten kaynaklandığını belirten Şen, “Örneğin internette kamerayla ilgili bir arama yapıyorsunuz. Daha sonra bir arkadaşınız ile kamera ile ilgili konuşuyorsunuz. Karşınıza kamera reklamı çıktığında ise bunun konuşmadan dolayı olduğunu düşünüyorsunuz. Halbuki sebep daha önce arama yapmış olmanız. Kullanıcı çoğu zaman bu bağlantıyı kuramıyor” açıklamasında bulundu.

Paylaşılmak istenen meta datalar neleri kapsıyor?

Utku Şen

Peki o zaman yeni kullanım koşulları neyi içeriyor? WhatsApp’ın şu anda meta dataları üçüncü partilerle paylaşmak istediğini söyleyen Şen, “Meta datalar içerisinde kimlerle ne zaman konuştuğunuz, hangi sıklıkta konuştuğunuz, hangi Wifi ağlarına bağlandığınız ve hangi konumlarda konuştuğunuz gibi bilgiler yer alıyor” ifadelerini kullandı. Bu durumun da kullanıcı açısından sıkıntı yaratabileceğini belirten Şen şunları söyledi:

Bu bilgilerin nasıl kullanılabileğini tam olarak bilemiyoruz. Çok fazla işe yarayabilir. Örneğin bir e-ticaret sitesi sahibisiniz ve bir kullanıcı X ürününü satın aldı ve sonrasında 10 kişiyle mesajlaştı. Y ürününü satın aldığında ise 1 kişiyle mesajlaştı gibi bilgilere sahip olunabilir. Veya insanların hangi konumlarda daha çok mesajlaşma eğiliminde olduğu gibi bilgiler edinilebilir. Bu verilerle neler yapılabileceği hayal gücümüze bağlı.”

Hangi uygulama daha güvenli?

Meta datalarının Facebook’a bağlı şirketlerle paylaşılmasına karşı çıkan milyonlarca insan alternatif mesajlaşma uygulamalarını yöneldi. En fazla indirilen uygulamalar arasında ilk sırada Telegram, ikinci sırada Signal yer aldı. BiP ise 24 saat içerisinde 1,3 milyon kez indirildi.

WhatsApp’a gösterilen tepkinin ne kadar mantıklı olduğunu sorduğumuz Utku Şen, “Açıkçası çıkıp nereye gittikleri önemli. Signal’e gidiyorlarsa mantıklı. Hem şifreleme var hem de çok az bilgi talep ediyor WhatsApp’ın aksine” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: Shutterstock

‘Telegram’da gizli konuşma açmak gerekiyor’

Utku Şen Telegram hakkında ise çekinceleri olduğunu belirtti. Bu çekincelerin en başında ise şifreli konuşma imkanının kullanıcılar tarafından yapılan özel bir ayar sonrası mümkün hale gelmesi.

Şen, “Telegram’da gizli konuşma başlatmak gerekiyor. Konuşmalar otomatik olarak şifrelenmiyor. Yeni kullanıcıların yüzde 90’ı bunu bilmiyor. Bu da mesajların içeriklerine ulaşılması gibi bir risk barındırıyor” ifadelerini kullandı.

‘Telegram şeffaf değil’

İkinci bir çekincesinin de Telegram’ın yönetiminin şeffaf olmaması olduğunu söyleyen Şen, Rusya ve İran’la yapılan anlaşmaları hatırlatarak şu açıklamayı yaptı:

Telegram İran’da uzun süre yasaklandı. Sonra devlet ile masaya oturup konuyu şeffaf olmayan bir şekilde çözdüler. Rusya’da da yasaklıydı. Burada da kapalı kapılar arkasında konuşarak anlaşmaya vardılar. Bu şeffaf olmayan tutum endişe yaratıyor.”

‘Telegram’ın güvenli olduğu algısı var’

Bütün bu duruma rağmen Signal’e kıyasla Telegram’a gösterilen ilgi ise çok daha fazla görünüyor. Utku Şen bu durumun Telegram’ın geçmişte yürüttüğü başarılı reklamcılık kampanyasıyla ilgili olduğunu söyledi.

Şen, “Telegram’ın toplumda yerleşmiş bir ‘güvenli’ algısı var. Telegram ilk çıktığı zaman ‘WhatsApp sizi izliyor biz izlemiyoruz’ diyerek zamanında güzel reklam yaptı. Bu da yıllar içerisinde bu algının gelişmesine sebep oldu” ifadelerini kullandı.

BiP ne kadar güvenli?

Öte yandan yeni birçok kazanan uygulamalardan biri ise Turkcell’in mesajlaşma uygulaması BiP oldu. Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı bilgi paylaşımlarını artık bu uygulama üzerinden yapacağını duyurdu.

 Signal, Telegram ve WhatsApp gibi uygulamaların konuşmaları teknik olarak görüntüleyemediği için devletle paylaşamayacağını belirten Şen, “BiP’in ise çıkarılan mahkeme kararı sonrasında bu bilgileri paylaşma konusunda bir engeli yok” değerlendirmesinde bulundu.

WhatsApp geri adım atar mı? 

WhatsApp yeni kullanım koşullarıyla birlikte şimdiden birçok kullanıcıyı kaybetmiş durumda. Ancak Utku Şen’e göre bu durum WhatsApp’ı geri adım atmaya zorlamaya yeterli olmayabilir.

Şen, WhatsApp tarafından gelen tepkiler ardından açıklama yaparak yeni kuralların Avrupa Birliği’ni kapsamayacağını duyurmasının bunda rolü olduğunu söyledi. Geri adım atmasının verilecek maddi zarara bağlı olduğunu belirten Şen, “AB işin içinde olsaydı bunu yapamayacaklardı. Biz biraz daha Facebook için kafasına vurulması daha kolay ülkeleriz” dedi.

Will Catchart’tan açıklama

Keza, Facebook’un WhatsApp yöneticisi Will Cathcart, gelen tepkilerin ardından bir açıklama yayınlayarak geri adım atılmayacağının sinyalini verdi. Catchart yaptığı açıklamada WhatsApp’ın Facebook ile veri paylaşımı uygulamalarını değiştirmeyeceğini hatırlattı.

Cathcart, WhatsApp ve Facebook’un uçtan uça şifreleme yöntemiyle özel mesajları göremediğini hatırlattı ve söz konusu güncellemenin şirketlerin iletişimi açısından ele alınması gerektiğini ifade etti.

Pelosi, Trump’ın görevden alınmaması halinde azil sürecine başlayacaklarını duyurdu

Amerika Birleşik Devletleri Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, Başkan Yardımcısı Mike Pence‘in Donald Trump‘ın görevden alınmasıyla ilgili süreci başlatmaması durumunda azil sürecine hemen başlayacaklarını duyurdu.

Geçtiğimiz günlerde Başkan Donald Trump destekçilerinin kongre binasını işgal etmesiyle birlikte yaşanan olaylarla ilgili ülkede Trump’ın görevden alınma konusu gündeme gelmişti.

Pelosi mektup yolladı

Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi, meclisteki Demokratlara bir mektup göndererek Trump’ın azil sürecine ilişkin izleyecekleri yolu anlattı.

Pelosi, Anayasa’nın 25. Ek Maddesi’nin işleterek Pence’in Trump’ı görevde alma sürecini başlatması için bugün mecliste bir tasarıyı gündeme getireceklerini açıkladı.

Pelosi, sözünü ettiği tasarının oy birliğiyle kabul edilip edilmeyeceğine bakacaklarını belirtti. Oy birliğinin sağlanamaması durumunda salı günü tasarıyı Temsilciler Meclisi Genel Kurulu‘nda oylayıp kabul edeceklerini açıkladı.

Başkan Yardımcısı Pence’e Trump’ın görevden alınması için 24 saat süre tanınacağını vurgulayan Pelosi, süre sonunda Trump’ın azil sürecine Mecliste başlayacaklarını bildirdi.

Mektupta Trump’ın azline ilişkin oylamanın hangi tarihte yapılacağına dair bir bilgi paylaşılmasa da söz konusu oylamanın 20 Ocak’taki yemin töreninden önce yapılması bekleniyor.

Trump daha önce aklanmıştı

ABD yasalarına göre, bir başkanın görevden alınmasına ilişkin süreçte Temsilciler Meclisi, başkana suçlamaları yönelten savcılık makamı, senato da başkanın suçlu olup olmadığına karar verilen jüri görevinde oluyor.

Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’nda 18 Aralık 2019 tarihinde yapılan oylamada Trump’a yönelik görevini kötüye kullanmak, Kongre’nin işleyişini engellemek suçlamaları kabul edilmiş olsa da Trump 6 Şubat 2020’de Senato’da yapılan oylamada her iki suçlamadan da aklanmıştı.

ABD’de aralık ayında 140 bin işgücü kaybı yaşandı: Hepsi kadın

Amerika Birleşik Devletleri’nde aralık ayı işgücü istatistikleri açıklandı. Buna göre koronavirüs salgınının yarattığı ekonomik durgunluk sebebiyle bir ay içerisinde 140 bin iş gücü kaybı yaşandı.

Verilerin iş gücü üzerindeki koronavirüs kırılganlığı dışında gösterdiği bir şey daha var: Artan cinsiyet eşitsizliği. Yapılan açıklamada 156 bin kadının işten çıkarıldığı, 16 bin erkeğin ise yeni iş bulduğu belirtildi.

Kadınlar daha kırılgan sektörlerde

Pandemi başlangıcından bu yana kadınlar 5.4 milyon iş kaybı yaşarken erkeklerde ise bu sayı 4.4 milyon oldu. 2020 yılının başlarında kadınlar piyasada oldukça eşit bir şekilde yer alıyordu ve çalışanların yüzde 50.03’ünü kadınlar oluşturuyordu. Ancak pandemiyle birlikte kadın çalışanların sayısı erkeklerden 860 bin daha az hale geldi.

Yaşanan bu büyük farkın en büyük sebeplerinden biri kadınların pandemiden en çok etkilenen üç sektörde çalışması: Eğitim, konaklama ve tekstil.

Kadın Politikaları Enstitüsü Başkanı Nicole Mason açıklamasında “Pandemiyi kontrol altında tutmuyoruz. Okullar ve gündüz bakım evleri kapanmaya devam ediyor ve kadınların işgücüne yeniden girme ve işleri sürdürme yeteneklerini etkileyen şeyin bu olduğunu biliyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Siyah ve Latin kadınlar daha çok etkileniyor

Serbest meslek sahiplerinin de dahil edildiği başka bir araştırma ise kadınlar arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. Buna göre siyah ve Latin kadınlar aralık aylarında işlerini kaybeden kadınların büyük çoğunluğunu oluşturuyor.

Kadınlar arasında Latinler şu anda yüzde 9.1 ile en fazla işsizlik oranına sahip olurken bunu yüzde 8.4 ile siyah kadınlar izliyor. Beyaz kadınlar ise yüzde 5.7 ile en düşük işsizlik oranına sahip.

Annelik ve iş arasında tercih

CNN Business’tan Annalyn Kurtz’ın haberine göre siyah ve Latin kadınlar orantısız bir şekilde pandeminin en zor sektörlerinde çalışıyordu. Bu işlerin genelinde evden çalışma veya hastalık izni gibi imkanlar bulunmuyordu. Okullar ve kreşler kapandığında ise kadınlar ebeveynlik ile çalışmak arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı.

Mason açıklamasında, “Bu sektörlerin esnekliğe sahip olma olasılığı daha düşüktür, bu nedenle işverenler esnek olmadığında veya kadınlar bakım sorumlulukları nedeniyle işe gelemediğinde işgücünden çıkmak zorundalar” ifadelerini kullandı.

CHP’li Ali Öztunç: Çevre davaları kamu davası sayılsın

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Kahramanmaraş Milletvekili Ali Öztunç, çevre davalarının kamu yararına açılan davalar olarak görülmesi, dava harç ve diğer yargılama giderlerinde de muafiyet sağlanması için Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ne (TBMM) bir kanun teklifi sundu.

‘STK ve odaların maddi güçleri çok az’

Anayasanın 56’ncı maddesinde devlet ve vatandaşa “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek” görevinin verildiğini hatırlatan CHP’li Öztunç konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu noktalara dikkat çekti:

Günümüzde ekolojik yıkım olarak nitelendirilen krize yol açan atık, ormansızlaşma gibi kirlilik ve bozulma sorunları yaşanmakta, canlı türleri, doğa yaşam alanları, ekosistemler, doğal, tarihi ve kültürel varlıklar yok olmakta, iklim değişikliği ve sera etkileri yaşanmakta, güvenli su ve gıdaya erişim güçleşmektedir. Gönüllülük esasına dayandığı ve kazanç amacını gütmediği için STK ve odaların maddi güçleri de yok denecek kadar azdır. Nitekim bu davaların çoğunda, avukatlık hizmetleri de dahi gönüllülük esasına dayanmaktadır.”

Birçok ülkede kamu menfaatine açılan davaların sınırları kaldırıldığının ve bu amaçla açılan davaların kaybedilse de dava masraflarının davacıya yüklenmemesine yönelik içtihatlar geliştirildiğini belirten Ali Öztunç “Yaşama hakkının ön koşulu olan doğanın korunması için, adalete erişim kolaylaştırılmalıdır.” dedi.

Aşı milliyetçiliği ve COVAX sisteminin iflası

Beklenildiği gibi aralık ayının son haftasından itibaren Covid-19’a karşı toplum bağışıklığını sağlamak için, acil kullanım onayı almış çeşitli aşılarla, bu aşılara ulaşabilen bazı ülkelerde aşılama başladı.

Pfizer BioNTech firmasının mRNA tipi aşısı Kanada, ABD, İngiltere ve bazı Avrupa Birliği ülkelerinde, Moderna firması tarafından üretilen mRNA tipi aşı Kanada  ve ABD’de, Oxford-AstraZeneca’nın ürettiği adenovirüs tipi aşı İngiltere’de, Gamelya Enstitüsü tarafından üretilen yine adenovirüs tipi aşı ise Rusya ve Belarus’ta kullanıma girdi.

Tüm bu aşıların ortak noktaları ise geniş insan toplulukları üzerinde yürütülen faz 3 çalışmalarının ara raporlarını bilimsel olarak yayınlamaları ve Dünya Sağlık Örgütü, ABD’nin saygın bilimsel örgütü FDA, Avrupa Birliği’nin Avrupa İlaç Ajansı‘nın birinden veya birkaçından ‘acil kullanım onayı ve dağıtım izni’ almış olmaları…

Peki, bu gelişmeler aşılama yolu ile toplum bağışıklığını sağlama ve pandemiyi 2021 yılı içinde önleme anlamına geliyor mu? Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Dr. Ghebreyesus’un son basın açıklamasından bu anlama gelmediğini öğreniyoruz. Genel Direktöre göre 8 Ocak tarihi itibarıyla tüm dünyada ancak 36’sı zengin, 6’sı ise orta gelir grubunda olan 42 ülkede aşılama başladı ve bu aşılama da ağır-aksak devam ediyor. Dr. Ghebreyesus geri kalan orta gelirli ve fakir ülkelerin ‘acil kullanım onayı’ alan güvenli ve etkin bir aşıya ulaşamadığının altını çiziyor. Yani en az 6 milyar insanın yaşadığı, dünyanın büyük bir bölümünde halen aşılama yapılamıyor.

DSÖ’nün koordinasyonunda yürütülen ve tüm ülkelerin güvenli ve etkili bir aşıya ulaşmasını hedefleyen  Covid-19 Aşıları Küresel Erişim Programı-  COVAX içindeki zengin ve orta gelirli ülkelerin, aşı firmalarıyla ilave ikili anlaşmalar yapmasına tepki gösteren DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus, ‘Bu, potansiyel olarak herkes için aşı fiyatını artırıyor ve en yoksul ve en marjinal ülkelerdeki yüksek riskli kişilerin aşı alamadığı anlamına geliyor.’ diyor… Ayrıca Ghebreyesus’un açıklamalarından bazı şirket ve ülkelerin aşıların tedarik ve teslimat sistemini ile ilgili kritik verileri DSÖ ile paylaşmadığını da anlıyoruz. Genel Direktörün ‘aşı milliyetçiliği’ olarak tanımladığı bu durum aslında vahşi kapitalizmin doğal bir sonucu…

Vahşi kapitalizmin aşırı üretim ve tüketim hırsı sonucu yarattığı ekolojik krizin bir sonucu olarak gelişen pandeminin tek çıkış yolu olarak görülen aşıya, özellikle de faz 3 ara raporunu yayınlayan ve DSÖ veya ABD ve AB’nin yetkili kuruluşlarından acil kullanım onayını alanlara, şimdilik ekolojik krizin ana nedeni olan merkez kapitalist ülkelerce el konmuş görünüyor. (DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un açıklamasının tamamı için tıklayın)

Aşılama başladı ama…

Diğer yandan aşılama çalışmaları başlayan 42 ülkeden ise ilginç haberler geliyor. Her şeyden önce günlük aşılama sayılarının hiç de yüksek rakamlara ulaşamadığı görülüyor. Küçücük ve dümdüz bir ülke olan İsrail’de bir ayda nüfusunun yüzde 20’sine karşılık gelen 1.800.000 kişiyi aşılarken, 56 milyonluk İngiltere ise üç haftada nüfusunun yüzde 2’sine denk gelen 1 milyon 320 bin kişiyi aşılayabildi. Pandemi nedeniyle büyük kayıplara uğrayan ABD’de de şu ana kadar nüfusunun yüzde 2.02’ne denk gelen 6 milyon 690 bin kişiyi aşılanabildi. Fransa’daki aşılama rakamları ise adeta yerlerde sürünüyor; bu ülkede şu ana kadar ilk doz aşısı yapılan kişi sayısı henüz 80.000’e ulaştı… Tüm dünyada ilk doz aşıları yapılan toplam insan sayısı sadece 23 milyon 500 bin… (Günlük aşılama sayıları için bkz)

Tablo1: Covid-19 aşılarını uygulayan ülkeler, şu ana kadar uygulanan doz sayısı ve uyguladıkları aşılar

Rakamlar 10 Ocak saat 18.00 itibarı ile www.worldindata.org sitesinden alınmıştır.

Tabii bu durumun önemli nedenleri var. Bu nedenlerin başında ise ülkelerin neredeyse bir yıldır süren ağır pandemi koşulları nedeniyle sağlık örgütlerinin ‘yorgun ve yıpranmış’ olması geliyor. Diğer önemli neden ise lojistik sorunlar… Özellikle DSÖ, ABD ve AB’den acil kullanım onayı alan ilk aşı olan Pfizer-BioNTech tarafından üretilen mRNA aşısının  -70ºC’de depolanması gerekliliği; zengin ülkeleri bile başta depolama ve dağıtım olmak üzere; alt yapı açısından zorluyor.

Üstelik bu aşı için son birkaç gündür bu duruma anaflaktik şok (herhangi bir alerjenle karşılaşma durumunda vücudun alerjik tepki vermesi)  tehlikesi de eklendi. 6 Ocak tarihinde ABD’nin saygın bilimsel kuruluşu Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi (CDC-Centres for Disease Control and Prevention) yayınladığı bir bildiriyle şu ana kadar ABD’de yapılan 1.893.360 ilk doz Pfizer-BioNTech aşısından sonra 21 anaflaksi vakasının  (bir milyon kişi başına 11.1 olgu)  görüldüğünü belirterek; aşılanan kişilerin 30 dakika kadar sağlık kurumunda gözlem altında tutulmasını önerdi. Bu durumun aşılama çalışmalarını daha da yavaşlatması kaçınılmaz…  Daha şimdiden 2021 yılının da pandemi gölgesinde; maske, mesafe, el yıkama ile geçeceği; zenginler yavaş da olsa aşılanırken; orta gelirli ve yoksul ülkelerdeki bağışıklamanın 2022 yılına sarkacağı hemen hemen belli oldu.

Çinli Sinovac firmasının ürettiği aşının ilk teslimatı olan 3 milyon doz Türkiye’ye ulaştı, ancak aşılamalara henüz başlanmadı.

Türkiye’de durum

Ülkemize gelince; henüz hiç aşı yapmadık. Pandemi sürecini yönetemeyen, açıkladıkları günlük vaka sayılarına bile kimseyi inandıramayanların şimdiden aşılamayı da yönetemeyecekleri o kadar belli ki…  Faz 3 ara raporunu yayınlamamış, daha üretildiği ülkede bile ‘acil kullanım onayı’ alamamış ve üretildiği ülke de dahil olmak üzere dünyanın hiçbir ülkesinde yaygın kullanıma girmemiş bir aşının insanımıza uygulanacağı görülüyor; o da yeterli sayıda temin edilebilirse (tablo1)…

Üstelik günde bir milyon kişiye aşı yapılacağı gibi ‘iddia’ var; ortada. Buna inananlar, inanmış gibi yapanlar var. Gözden kaçırılan diğer bir önemli nokta ise 60 yaş ve üstündeki vatandaşlarımızın durumu… Sinovac Firması tarafından üretilen bu aşı faz 3 çalışmaları sırasında 60 yaş ve üstü kimseye uygulanmadı,yani 60 yaş ve üstü vatandaşlarımızda aşının güvenilirliği ve etkinliği konusunda elimizde bir ön bilgi kırıntısı bile yok.

Kimse itiraf etmiyor ama işin doğrusu DSÖ Genel Direktörü Ghebreyesus’un sözlerinde gizli… Hangi ülkeler grubu içinde olduğumuzu hala anlamadınız mı?

Koronavirüs tedbirlerine uymayan 35 bin 544 kişiye ceza kesildi

İçişleri Bakanlığı, koronavirüs tedbirleri kapsamında 4-11 Ocak’ta uygulanan sokağa çıkma kısıtlamalarına uymayan 35 bin 544 kişi hakkında adli/idari işlem yapıldığını açıkladı.

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamaya göre, hafta içi 21.00-05.00 saatleri arasında, hafta sonu cuma akşamı saat 21.00’den pazartesi günü saat 05.00’e kadar uygulanan altıncı kısıtlamaya büyük oranda uyuldu.

Kısıtlamalarına uymayanlara ise Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve TCK‘nin ilgili maddeleri kapsamında adli ya da idari işlem yapıldı.

Vaka sayıları düşüyor

Uygulanan sokağa çıkma kısıtlamaları ve alınan diğer tedbirler sayesinde vaka sayılarındaki düşüşün devam ettiği belirtilen açıklamada şu ifadeler yer aldı:

Pandemi ile mücadelemiz sona erip, normalleşme sürecine geçinceye kadar temizlik, maske ve mesafe olmak üzere diğer kurallara uymayı sürdürmeliyiz.”

Pakistan’da ülke genelinde elektrik kesintisi

Pakistan‘da cumartesi gece yarısından sonra ülkedeki bütün şehirlerde elektrik kesildi. Kesintiden başkent İslamabat, Karaçi ve Lahor gibi ülkenin büyük şehirleri de etkilendi.

Yapılan açıklamada kesintinin sebebinin enerji transfer sisteminin frekansında meydana gelen ani düşüş olduğu belirtildi.

Soruşturma başlatıldı

Pakistan Enerji Bakanı Ömer Eyüp Han, pazar günü erken saatlerde Twitter’dan yaptığı açıklamada, “Bütün ülkeyi etkisi altına alan elektrik kesintisi, enerji transfer sisteminin frekansında ani bir düşüş olması dolayısıyla meydana geldi” dedi.

Elektrik kesintisinin nedeniyle ilgili bir soruşturmanın yürütüldüğünü aktaran Han, daha sonra Peşaver gibi bazı şehirlerde elektriğin geri geldiğini aktardı.

Sıklıkla yaşanıyor

BBC Türkçe’nin aktardığına göre ülkede elektrik kesintileri sıklıkla yaşanıyor. Daha önce elektrik kesintileri sokaklarda eylemlerin yapılmasına neden olmuştu.

2013’te Belucistan bölgesindeki bir enerji santralinde teknik bir hatanın meydana gelmesi üzerine bütün ülkenin elektrik ağı çökmüştü.

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi-5] Medya ve kamuya güven boyutu

Arabasıyla yolculuk yapan Batılı bir ülkenin vatandaşını sabaha karşı, arabaların olmadığı ıssız bir kavşaktaki kırmızı trafik ışığında durduran şey, kurallara uymanın sonucunda oluşan toplumsal yararın kendisiyle eşit paylaşılacağına bilmesidir.(Buket Uzuner)

Medya, risk iletişimde önemli bir rol oynamaktadır. Kitle iletişim araçları, öfke kavramının altı çizilen kurallarına göre davranırlar ve bu nedenle riskin en önemli “yükselteçlerinden” biridir. Geleneksel medya kanıt ve verilere değil, hikâyelere ve olay örgüsüne göre iletişim yapar. Burada özellikle televizyon ve görsel medyanın iletişimdeki etkisini açmak ve genişletmek gerekir. Bu konuya, toplumun korkularından söz ettiğim yazımda sinemayı da sokmuştum. TV ve sayıları giderek artan ve yayınlarını internet aracılığıyla, bir televizyon kanalı gibi yapan (youtube, netflix, tivibu vb.) kişisel ve kurumsal görsel araçlarda da sinema filmleri ve TV dizileri aracılığıyla önemli bir algı yönetimi ve risk iletişimi yapılmaktadır.

Bu nedenle sinema ve TV dizi senaristlerinin ve sinemaya konu olma olasılığı olan edebiyat eserlerini yazan edebiyatçıların ve sanat eserlerinin vb., risk iletişimi ve algılamasında olumlu/olumsuz çok önemli etkileri vardır. Buna bir örnek olarak, yabancı film ve TV dizilerinin aksine, yerli tarihi film ve dönem dizilerinde dönemin çevre ve sağlık sorunlarına yeterince değinilmemesi ve iyi canlandırılmaması verilebilir. Örneğin, Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni dönemindeki veba salgınının iyi verilmemesi, toplumumuzun şimdi çok ihtiyacı olan risk algısı alt yapısının oluşmasında kaçırılmış bir örnektir.

Türkiye gibi, gerçeklerin söylenmesi ve iletilmesinin önünden çeşitli yasak ve korkuların bulunduğu ülkelerde risk iletişimcilerinin karikatüristleri ve “Mizah medyası”nı izlemesinde ayrıca yarar vardır.

Sağlık iletişiminde sansasyonalizm

Risk, zarar, ölüm ve hastalık çoğu zaman medyanın önemli anahtar noktalarıdır. Bu nedenle medya, ilgi çekiciliğine göre bazı riskleri vurgulamak ve bazılarını hafife alma eğilimindedir. Medya tarafından uygulanan bir diğer yaklaşım ise sansasyonalizmdir (olayları çarpıtma, gerçekleri göz ardı etme ve duygulara hitap etmek için küçük ayrıntıları abartma). Böyle bir yaklaşım özellikle sağlık iletişiminde tehlikeli olabilir. Çünkü, yanlış alarmlara neden olabileceği gibi sorunun olası çözümüne yaklaşımı da yanlış, hatta risk algısını azaltıcı yönde etkileyebilir.

Suçlayıcı sorular, iddia edilen sırlar ve örtbas etme girişimleri; “insanlar, kötü adamlarla, mağdurlarla ve belirlenebilen kahramanlarla ilgilenir” düşüncesi, üst düzey konular ya da kişilikler ile bağlantılar; catışma, ‘gelecek kötülüklerin habercisi olan bir hikâye’ (“sırada ne var?”); maruz kalanların çokluğu (“sen de olabilirsin!”),  güçlü bir görsel etki ve cinsiyet ve / veya suçla bağlantı kurmak kamuoyunun risk algısını arttırır.  ‘Suçlama ve riski örtbas şüphesi’ medyanın en önemli ilgi çekme araçlarındandır.

Basının ve televizyonun suçlama faktörünü kullanmaya daha fazla meyilli olması, gazetecilerin riskleri yanlış değerlendirmelerine neden olur. Salgın sürecinde ülkemizde yaşanan durum buna çok benziyor. Bu durumu iktidar da muhalefet de kendi yandaş medyası aracılığıyla çok yanlış kullanmaktadır. Bu yanlışın bilim insanlarına ve devlet kurumlarının güvensizliğine yol açan sonuçları vardır ki, bu durumda toplumdaki risk algısı paramparça olur. Tabii burada Sağlık Bakanlığı’nın salgının başından beri salgın verilerinin üstünü gereksiz ve inandırıcı olmayan bir şekilde örtbas etmesinin doğurduğu “salgın kontrolumuz altında” şeklindeki hatalı iletişimin payı vardır. Salgın verilerini bulanıklaştırılma, olgu ve ölüm sayılarını daha düşük gösterme çabası, riskin iktidar tarafından iyi değerlendirilmediğinin kanıtlarından biridir. Zira, bu salgın küreseldir ve olgu (hasta) sayılarının artmasının tek suçlusu iktidar ve SB değildir.

İktidarın suçu salgının değerlendirmesini iyi yapamaması, bu nedenle politik seçenek yerine riske odaklanmasıdır. Başa gelecek uzun erimli ekonomik sonuçları görmemesi, sosyal yardımlar için bütçedeki parayı ve ekonomiyi düzeltecek önlem ve uygulamaları hâlâ yapmaması, lüks ve yandaş destekçisi harcamalarına devam etmesi, hazinedeki kara gün paralarını harcaması, tasarruf yerine israf ve borçlandırma ekonomisinde ısrar etmesidir.

Sosyal medya, medyanın doğasını nasıl değiştirir?

Günümüzde İnternet yoluyla gelişen iletişim olanakları risk iletişiminde halkın bir paydaş olması sonucunu doğurmuş; bilgi alışverişi tekrar şekillenmiştir. Böylece ülkelerin sansürleyerek saklamaya çalıştığı salgınlardan, çevresel tehditlerden erken dönemde haberdar olunabilmektedir. Sosyal medyanın gücü Facebook’ta ‘beğen, yorum yap, paylaş’, Twitter’da ‘retweet’, Whatsapp’da ‘paylaş’malarla oluşan paylaşımlarla oluşur. Bu tür basit eylemler, insanlarda kendilerine ait bilgi stratejisi oluşturmalarını sağlayan bir paylaşım ve aktif iletişim duygusu yaratır. “İnsanların kaynak olarak geleneksel uzmanlara ve yetkililere bel bağlamak yerine… bilgiyi veya hizmeti elde etmenin bir ön koşula bağlı olmadığı ve aracılık edilen bilgiyi değiştirme veya seçme konusunda sınırlı bireysel güçle, tüketiciyi yüksek kaliteli bilgi ve hizmetlere yönlendirmek” olarak tarif edilen bu yeni olguya “apomediyasyon” denmektedir.

Devlet ve Sivil Toplum Kuruluşları sosyal medyayı nasıl etkin kullanır?

  • Hedef kitleye en uygun olan sosyal ağlar belirlenmelidir. (Örn.Türkiye’de yetişkinler facebook, gençler twitter’i daha çok kullanma eğilimindedirler)
  • İş yükünü yaymaya ve SM’yı izlemekte yardımcı olmak amacıyla ilgili kuruluşta çalışan güvenilir birkaç kişiye SM sitelerine erişim izni verilmelidir.
  • Kuruluşun SM’daki varlığının kriz öncesinde yapılandırılıp sürdürüldüğünden emin olunmalıdır. (Bu, hedef kitle tarafından peşinen yetkili ve güvenilir bir bilgi kaynağı olarak kabul edildiğinden emin olmada önemlidir)
  • Örgütün çalışmaları hakkında düzenli güncellemeler sağlanmalı ve toplumun soru veya endişelerine yanıt verilmelidir.
  • Kriz iletişiminde yer alan diğer kuruluşlar belirlenmeli ve onlarla ortaklıklar geliştirilmelidir. (Böylelikle tutarlı mesajlar yayılır ve yanlış bilgilendirmelere karşı birlikte çalışılmış olur);
  • Medya türlerine göre uyarlanmış kaynaklar geliştirilmelidir. (Bilgi notu, haberler, internet güncesi, internet yayınları, video)
  • Toplum, insanların deneyimleri veya endişeleri hakkında sorular sorarak bir bilgi kaynağı olarak kullanılmalıdır. (SM iki yönlü iletişim sağlar ve toplum paha biçilemez bir bilgi kaynağı olduğunu kanıtlar)
  • Aşırı öğretici (didaktik) bir dil kullanmaktan kaçınılmalı, otoriter ve cana yakın iletişim arasında tutarlı bir denge kurma hedeflenmelidir.
  • Risk iletişimi SM ağlarına açık bir şekilde yapılmalıdır. (Bu SM kullanıcılarının kendilerine ve çevrim içi ve çevrim dışı ağlarında bulunanlara yönelen riskin düzeyini daha iyi anlamalarında yardımcı olur)
  • Kuruluşlar, düzenli olarak onların endişelerine yanıt vererek kullanıcıları dinlediğini göstermelidir.
  • SM’ya ait paylaş sekmeleri ekleyerek, kullanıcıların kendi ağları ile web sitesinde içerik paylaşımı yapmalarını kolaylaştırılmalıdır.
  • İletişimleri sadece bir SM platformu ile sınırlandırılmamalıdır. (Bazı SM siteleri yüksek kullanım düzeyi nedeniyle kilitlenmeye meyillidir ve mesajın mümkün olduğu kadar çok insana ulaşmasını sağlamak önemli bir noktadır. Birden çok platform kullanılacaksa, mesajların ve verilecek bilgilerin tutarlı olmasına dikkat edilmelidir)

Sosyal ağlar yanlış bilgi kaynağı da olabilmektedir. “2009 yılında görülen influenza dünya salgınının, SM tarafından, ‘ilaç endüstrisinin daha fazla aşı satabilmek amacıyla yaratmış olduğu suni bir salgın olduğu’ şüphesinin ortaya atılması”, gerçek pandemi esnasında etkili koruyucu önlemleri planlaması beklenen kurumların itibarını zedelemiştir. Bundan yöneticileri dahil en çok etkilenen ülkelerden birisi de ülkemiz olmuştur. Bugünlerde Covid-19 aşısında da benzer durumlar söz konusudur.

Etkili iletişim için dikkat edilecek püf noktaları

Özellikle güven düşükse ve bilimsel kanıt yetersizse, riskler eşit olarak dağılmadığında ve riskin gelişimi net bir şekilde öngörülemediğinde (örneğin iklim değişikliğinin etkileri veya Covid-19 salgınının gelişimi) iletişimin uygun ve etkili bir şekilde nasıl yapılacağı bir sorun teşkil eder. Risk analizi, en etkili şekilde, risk yönetimi ile bütünleştirildiğinde ve paydaşların katılımı da sağlandığında gerçekleşmektedir.

Hedef kitleye ulaşmak, riski anlaşılır kılma ve benzer diğer risklerle karşılaştırma, riskle ilişkili olarak izleyicilerin değerlerine saygılı olmak ve iletişim açısından izleyicinin tepkisini tahmin edebilmek risk iletişimcisinin karşılaştığı zorluklardandır. Risk iletişiminin önemli hedeflerinden biri, kolektif ve bireysel karar alma sürecini geliştirmektir. İletişimci mesajların tutarlılığına dikkat etmeli ve fikrini değiştirmeye açık olmalıdır. İletişimin duyarlı olmasından öte sürekliliği, zamanında olması, önleyiciliği ve güncelliği de önemlidir. Kullanılan dil, meslek dilinden (jargondan) kaçınarak ve hedef kitleye uyarlayarak, basit tutulmalıdır.

İletişimde halkın güvenini artıran faktörler, 2011 yılında Japonya’da Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’nde meydana gelen kaza sonrasında öğrenilen bazı iletişim dersleri aşağıda özetlemektedir.

 2011’deki Fukushima Daiichi nükleer kazasında öğrenilen iletişim dersleri

  • İletişimden kaçınılamaz, belirsiz ve pasif iletişim ise iletişimsizlikten kötüdür.
  • İnsanların endişeleri hafife alınmamalıdır, çünkü bazı iyileştirmeler için işaret olabilmektedir.
  • Yeterince dikkatli olmamaktansa, dikkatli olmak daha iyidir. Hatalar yapılıp, durumun bozulması daha kötüdür.
  • İletişim bir kişinin elinde olmamalı; organizasyonun geneliyle bütünleştirilmelidir. Sadece bir sözcü olduğunda, gazeteciler genelde farklı bilgi kaynaklarına başvururlar.
  • Tam doğru olmayan şeyleri ve yalan söylemeyin, bu örtbas etme ve manipülasyon kamuoyu tarafından korkunç şüphe ortaya çıkarır.

Devam edecek…

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

 

*

[1]Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde geniş ölçüde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013)  isimli yayından yararlanılmıştır. Çeviri hataları, Umur Gürsoy tarafından orijinal metne göre düzeltilmiştir.

Doğu Karadeniz’de bir gün içerisinde dört ildeki 23 noktada yangın çıktı

Doğu Karadeniz’de son günlerde hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi ile bahçelerde yakılan anız ateşleri örtü ve orman yangınlarına neden oldu. Trabzon, Rize, Artvin ve Ordu dün 23 farklı noktada yangınlar çıktı.

Orman Bölge Müdürlüklerine bağlı ekiplerin yanı sıra belediye itfaiye ekiplerinin de müdahale ettiği yangınlardan bazıları söndürüldü. Ekipler yangınların devam ettiği sekiz noktada alevlere müdahale ediyor.

Trabzon’da üç noktada yangın

Trabzon’un Akçaabat ilçesinde öğlen saatlerinde orman ve çalılık alanda örtü yangını çıktı. Bölgeye sevk edilen itfaiye ekipleri, yangına müdahale etti. Of ilçesinde ise 2 farklı noktada orman yangını çıktı. Ekiplerin müdahale ettiği yangınlar söndürüldü.

Fotoğraf: DHA

Artvin’de yangın

Artvin’in Kemalpaşa ilçesi Köprücü köyü Esentepe mevkisinde öğlen saatlerinde henüz bilinmeyen nedenle orman yangını çıktı.

Yol olmadığı için araçlarla ulaşılamayan bölgedeki yangına ekipler kazma küreklerle müdahale etti. Kontrol altına alınan yangında 6 dönüm alanın zarar gördüğü belirtildi. Yangında soğutma çalışması sürüyor.

Ordu’da 15 noktada yangın

Ordu’da ise 15 ayrı noktada örtü ve orman yangınları çıktı. Ordu Büyükşehir Belediyesi ve Orman Müdürlüğü ekiplerinin müdahale ettiği yangınlardan 12’si söndürüldü.

Fatsa ilçesi Uzundere mahallesi, Mesudiye ilçesi Çataltepe mahallesi ve Ulubey ilçesi Durak mahallesindeki yangınlar ise sürüyor. Ekipler alevlere müdahale ediyor.

Rize’de dört noktada yangın

Rize’nin Fındıklı ilçesinde dört ayrı noktada örtü ve orman yangınları çıktı. Yangınlara Orman Müdürlüğü ile belediye ekipleri müdahale ediyor.

Bazı noktalara yol olmadığı araçla ulaşım sağlanamazken, ekipler patika yollardan ulaştığı bölgede yangınlara müdahale etmeye çalışıyor.