WhatsApp’ın kullanıcılarına yönelik ‘zorunlu güncelleme’ kararının ardından Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı, bilgi paylaşımlarını Turkcell’in mesajlaşma uygulaması BiP üzerinden yapma kararı aldı
Sputnik’in aktardığına göre Milli Savunma Bakanlığı’nın paylaştığı bilgi notunda, kararın WhatsApp ile ilgili yaşanan son gelişmeler üzerine alındığı belirtildi. Açıklamada, yeni uygulamaya bugünden itibaren geçileceği de ifade edildi.
Erdoğan WhatsApp’tan ayrıldı
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ofisinden yapılan açıklamaya göre, WhatsApp’ın gizlilik kaygılarına yol açan yeni kullanım koşulları nedeniyle Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan popüler mesajlaşma uygulaması WhatsApp’tan ayrıldı. Ayrıca Cumhurbaşkanlığı iletişim gruplarının da BiP kullanması kararlaştırıldı.
Bloomberg’in Cumhurbaşkanlığı kaynaklarına dayandırdığı habere göre, kararın bütün çalışanlara mesajla duyurulduğu öğrenilirken; bu değişimin, sosyal medya platformlarına karşı daha geniş kapsamlı önlemler kapsamında sürdürüleceği dile getirildi.
Neler yaşandı?
WhatsApp, 4 Ocak’ta ‘Gizlilik İlkesi’ni güncellemiş ve kullanıcılarına güncellenen ilkeleri kabul etmeleri için bildirim yollamıştı. Hesap bilgileri, mesajlar, konum bilgileri gibi birçok verinin Facebook’a ait şirketlerle paylaşılmasını içeren yeni koşulların onayı için kullanıcılara 8 Şubat’a kadar süre vermişti. WhatsApp, yeni koşulların kabul edilmemesi durumunda uygulamanın kullanılamayacağını belirtmişti.
WhatsApp, bu kararına ilişkin kullanıcılardan yoğun eleştiri alması üzerine yaptığı açıklamada, ‘Avrupa Bölgesi’ kullanıcılarının bu güncellemeden etkilenmeyeceğini, bu bölgedeki kullanıcıların verilerinin Facebook şirketleriyle paylaşılmayacağını duyurmuştu.
Alınan kararın ardından kullanıcılar diğer mesajlaşma uygulamalarına akın etmeye başladı. En fazla indirilen uygulamalar arasında ilk sırada Telegram, ikinci sırada Signal yer aldı. BiP ise 24 saat içerisinde 1,3 milyon kez indirildi.
Ankara‘nın Kalecik ilçesinde saat 22.53’te bir deprem meydana geldi. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) depremin büyüklüğünü 4,5; Kandilli Rasathanesi ise 4,6 olarak duyurdu.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve Ankara Valisi Vasip Şahin yaptıkları paylaşımda herhangi can ve mal kaybı yaşanmadığını belirtti.
‘153 çağrı merkezinden ulaşabilirsiniz’
Yavaş açıklamasında “Ankara Büyükşehir Belediyesi ekiplerimiz depremin merkezi Kalecik Eskiköy’e ulaştı. Şu ana kadar Büyükşehir Belediyemize intikal eden olumsuz bir durum bulunmamaktadır. Ekiplerimiz teyakkuz halinde olup, bizlere Başkent 153 çağrı merkezimizden ulaşabilirsiniz” ifadelerini kullandı.
Görür: KAF’a kadar uzanıyor olabilir
Deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, depremin Ankara-Kalecik mıntıkasında oluştuğunu belirterek, Kuzey Anadolu Fay Hattı’na yakınlığına dikkat çekti.
Görür, “Burada KKD-GGB uzanımlı, görünür uzunluğu 64 km olan bir fay var. Bu fay bir olasılıkla KAF’a kadar uzanıyor olabilir. Kalecik’te sözünü ettiğim fayın güneyinde Kırıkkale’de de sol yönlü doğrultu atımlı fay sistemi var. Deprem odağı eğer biraz güneyde ise bu fay sistemi üzerine de düşebilir” görüşünü paylaştı.
İklim, çevre ve ekoloji hareketlerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği ne kadar etkili? Buna karşı savunma mekanizmaları neler? Yeşil Gazete, kadın aktivistlere soruyor. Haber: Defne Sarıöz Yeşil Gazete olarak kadın ekoloji ve iklim aktivistleriyle konuşmak, hem aktivistlik yaptıkları alanları neden ve nasıl seçtikleri, hikayelerini anlamak, ama asıl olarak birer kadın aktivist olarak yaşadıklarını, erkeklerle çalışma pratiklerini, birer kadın aktivist olmanın avantaj ve dezavantajlarını öğrenmek istedik. İlk konuğumuz ekoloji aktivisti, Kuzey Ormanları Savunması’ndan (KOS) Ayşe Yıkıcı.
Yusuf Baluch, 17 yaşında bir iklim aktivisti ve Pakistan, Belucistan‘da yaşıyor. 11’inci sınıfta okuyor ancak sınavlarından sonra tam zamanlı aktivizm yapmak için bir sene okuldan izin alarak iklim krizine odaklanarak zamanını geçirmeyi planlıyor. 12’nci sınıftan sonra, yüksek öğrenimi için başka bir ülkeye göç etmeyi planlıyor çünkü ülkesinin aktivizmini desteklemediğini söylüyor.
Daha önceleri Umman yönetiminde olan İran sınırına yakın Gwadar adlı bir şehirde yaşıyor. Ancak 1958’den sonra Pakistan bu araziyi Umman’dan satın almış. Yusuf daha önceleri şehire yakın bir köyde yaşıyormuş, ancak bu köy de askeri güçler tarafından tahrip edilmiş ve başka bir yere taşınmak zorunda kalmışlar. Yerli ailesi bölgede yaklaşık 300 ila 500 yıl boyunca çiftçilik yaparak yaşıyormuş. Yusuf iklim krizinden en çok etkilenenlerden sadece biri.
‘Belucistan’da insanların evsiz kalışını gördüm’
Atlas: Lütfen bize nasıl bir iklim aktivisti olduğunu anlatır mısın?
Yusuf: Çocukken çevreye, ağaçlara ve doğaya değer verdiğimi hatırlıyorum, ağaç dikiyordum ve büyüdüklerinde keçiler ve koyunlar tarafından yeniliyordu! Her hafta yapıyordum, daha sonra eğitimim için köyümün yakınındaki bir şehre taşındık, on yıllık eğitimimi orada tamamladım.
Televizyonu izlediğimde, Avustralya ve Brezilya ya da başka orman yangınları hakkında bir haber duysam çok üzülüyorum, sadece bir şeyler yapmak istiyordum ama o zamanlar iklim krizden haberdar olmadığım için yapamadım.
Bir gün televizyon izliyordum, BM İklim Zirvesi 2019‘da çevre ve iklim krizi hakkında konuşan genç bir kız gördüm, ondan ilham aldım, o kızın Greta Thunberg olduğunu öğrendim ve sonra kendi eyaletim Belucistan’da insanların evsiz kaldığını, ormanların alev alev yandığını ve sellerin yaşandığını gördüm ve de dünya liderinden iklim değişikliğiyle mücadele etmesini istemeye karar verdim! Ve bu daha yeni başladı.
‘Köyler su içinde boğuldu’
İklim değişikliği son yıllarda Belucistan toplumunu nasıl etkiledi?
22 yıl önce Belucistan’ın Makran bölgesinde büyük bir sel yaşandı ve binlerce evi yıktı, çok insan öldü, hayvanlar öldü, bir kısmı yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldı, çünkü evleri yıkıldı, köyler su içinde boğuldu. Selden en çok etkilenen ailem dahil insanlar için hiçbir şey bırakmadı ve kış olduğunda insanlar her şeyini kaybetti, o soğuk günlerde açıkta kaldıklarından, açlıktan öldüler!
Yine 2008’de nehir kenarındaki köylerimizi bir başka sel vurdu ve aynı zamanda ekinleri, tarlaları ve bizimki dahil bazı evleri tahrip etti. Yine başka bir yere taşınmamız gerekiyordu, o sırada neredeyse 5 yaşındaydım, başka bir köyde 10 günümüzü geçirdik. Döndüğümüzde evimiz olmadığından kuzenlerimle yaşamaya başladık.
Fotoğraf: Naseer Ahmad Kakar
‘Kirli su için kilometrelerce yol’
Ve Belucistan hala aşırı sıcaklık dalgalarıyla karşı karşıya, Turbat gibi bazı yerlerde sıcaklık 50°C’ye kadar yükseliyor. Hayvanlar yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalıyorlar ve ölüyorlar, susuzluktan, insanlar bile içmek için temiz su almıyorlar, bazı yerlerde kadınlar kirli su içmek için kilometrelerce yürümek zorunda kalıyor.
İşte bu durum beni adaletsizlikle karşı karşı karşıya olduğumuz konusunda konuşmaya yöneltti!
Hükümetinizin yerli halklara ve topraklarına yönelik politikaları hakkında ne söyleyebilirsin?
Hükümet, yerli halkı fabrikalar ve endüstriler inşa edebilmek ve ormanları kesebilmek için farklı yerlere sürgün etme şansını kaçırmıyor ve ayrıca gıda, temiz su, sağlık ve eğitim de dahil olmak üzere birçok temel haktan mahrum bırakıyor!
Yaşadığınız yerde kuraklık, sel ve aşırı sıcak dalgalarından bahsediyorsun. Ama medya iklim krizinden bahsetmiyor, sence en büyük sorun nedir?
Kesinlikle, medya bu kadar önemli konulara yer vermiyor, bu tür sorunları dünyanın önüne getirmenin sadece zaman kaybı olduğunu düşünüyorlar * Medya bizi dinlemeli, Pakistan dünyanın en çok etkilenen 10 ülkesinden biri
Geleceğimizin yok olmasına ya da çocukların yok olmasına izin vermeyeceğiz!
‘CPEC ekosistemi yok etmede büyük rol oynayacak’
2030’da dünyayı nasıl hayal ediyorsun?
Pakistan’ın emisyonunu 2030’a kadar azaltacağından ülkemden umutlu değilim çünkü CPEC yani Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, bölgesel bağlantıların bir çerçevesidir. CPEC sadece Çin ve Pakistan’a fayda sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda İran, Afganistan, Hindistan, Orta Asya Cumhuriyeti ve bölge üzerinde olumlu bir etkiye sahip olacak.
Gelişen karayolu, demiryolu ve hava ulaşım sistemine sahip coğrafi bağlantıların, sık ve serbest büyüme ve insanlarla insan teması alışverişi ile güçlendirilmesi, akademik, kültürel ve bölgesel bilgi ve kültür yoluyla anlayışın artırılması, ticaret ve işlerin daha yüksek hacimli akışının faaliyeti, Daha optimal işlere sahip olmak için enerji üretmek ve hareket ettirmek ve kazan-kazan modeli ile işbirliğini geliştirmek, iyi bağlantılı, entegre bir kader, uyum ve gelişme bölgesi ile sonuçlanacaktır.
Ekosistemi yok etmede büyük rol oynayacak en büyük sorunlardan biri bu! CPEC’nin zararı o kadar büyük ki, tüm ekosisteme zarar verecek olması beni telaşlandırıyor.
Aktivizmin için ailenden, arkadaşlarından veya herhangi bir STK’dan destek alıyor musun?
Birkaç kişiden destek alıyorum, ailem hala nasıl bir şey yaptığımı bilmiyor ama beni destekliyorlar ama STK’lardan ve kamuoyundan hiçbir desteğim yok, benim ne yaptığımla ilgili bir bilgileri olduğunu da zannetmiyorum.
‘Kendi çocuklarınızı düşünün’
Dünya politikacıları veya karar alıcılarla konuşmak için bir platformun olsaydı, onlara ne söylemek isterdin?
Tüm insanlık suya boğulmuş olsaydı, hayvanların nesli tükenseydi ne yapardınız? Kazançlarını sömürdüğünüz kimse kalmadığında ekonominizle ne yapmayı planlıyorsunuz? Ekonomi önemli değil, önemli olan insanlık!
Başkalarını düşünmüyorsanız, en azından kendi çocuklarınızı düşünün. Biz kendimiz için savaşmıyoruz, çocuklarınız için, onların geleceği için de savaşıyoruz!
‘İntihar eden birçok insan var’
Covid-19 halkını nasıl etkiledi ve şu anda durum nedir?
Covid -19 dünyaya yayıldığından beri en önemli konu oldu, birçok insanın hayatını etkiledi, pandemiden dolayı iki kez bile yemek yiyemeyen binlerce insan işe gidemiyor. Eve getirecek hiçbir şeyleri olmadığı için intihar eden birçok insan var.
Yeni doğan bebekler için süt bile bulunamıyor bazen! İnsanlar sadece Covid yüzünden ölmüyor aynı zamanda yiyecek ve barınak olmadığı için veya sağlık hizmetleri olmadığından da ölüyorlar.
Yusuf Baluch is a 17 year old climate activist from Balochistan, Pakistan. He is studying in the 11th grade, but intends to have a gap year for some months to do full time activisms after his exams, and after his 12th grade I i, he intends to immigrate to another country for his higher education, because he says his country doesn’t support his activism.
He lives near the border with Iran in a city called Gwadar which used to be under Omani rule before 1958, but then Pakistan bought this part of land from Oman. He used to live in a village near the city, but that has been destroyed by military forces, and they were compelled to move to another place. His native family lived there for approximately 300 to 500 years, and their passion was farming. Yusuf is only one of the many who are affected by the climate crisis.
I witnessed so many floods in Balochistan’
Atlas: Please tell us how you became a climate activist?
Yusuf: I remember when I was a child I used to care about the environment, about trees and nature, I used to plant trees and they were eaten by goats and sheeps whenever they grew! I used to do it every week, later I moved to a city near my village for my study and I completed my ten years education there. Whenever I watched TV or heard news about forest fires in Australia and Brazil I felt so much down, I just wanted to do something but I couldn’t at that time because I didn’t know about the climate crisis.
One day, I was watching TV and I found a young girl talking about the environment and climate crisis at the UN Summit 2019, I just got inspired by her and later I learned the girl was Greta Thunberg.
After that I witnessed so many floods in my own state Balochistan, people were becoming homeless, the forests were catching fire so I decided to ask world leaders to tackle climate change! And that’s just started from there.
‘Villages drowned into water’
How has climate change affected your community Balochistan, in the last few years?
22 years ago a huge flood came into Balochistan Makran region and destroyed thousands of homes, many people died, animals died, some of them had to leave their habitats, people had to leave their land because their homes were destroyed, villages drowned into water, the floods left nothing for people including my own family who were affected the most. It was winter and people lost their everything, they were starving under the open sky in those cold days. Later they found help, found food and shelter for a while!!
Again in 2008, another flood hit our villages near the rivers and it also destroyed the crops, fields and destroyed some homes including mine, and again we had to move to another place, I was almost 5 at that time, we had to live at another village approximately for 10 more days!!! Then we came back to our own village, since we didn’t have a house, we had to live in my cousin’s house!!
Fotoğraf: Naseer Ahmad Kakar
‘Miles to bring dirty water for drinking’
And still Balochistan is facing extreme heat waves and high temperature rises up to 50C° in some places like Turbat.
Animals are compelled to leave their homes and they are dying, because of lack of water, even people aren’t getting clean water for drinking, in some places women have to walk miles to bring dirty water for drinking. This situation led me to speak against the injustice we are facing.
What can you say about your government’s policies towards indigenous peoples and their lands?
Government is not missing any chance to exile indigenous communities to different places so that they can build factories and industries and cut forests and also they are deprived from many basic rights, including food, clean water, health, and education!
You have been witnessing drought, floods and extreme heat waves where you live but the media doesn’t talk about the climate crisis, what do you think is the biggest issue?
Definitely, media doesn’t give such major issues importance, they think it’s just a waste of time to bring such issues in front of the world * It needs to change. Media should hear us. Pakistan is one the 10 most affected countries in the world by climate change.
We will not let our future or our children’s future be destroyed!
‘CPEC will destroy the ecosystem’
How do you envision the world in 2030?
I am not hopeful with my country that Pakistan will make it to reduce it’s emission till 2030 , because CPEC (China Pakistan Economic Corridor) is a framework of regional connectivity. CPEC will not only benefit China and Pakistan but will have a positive impact on Iran, Afghanistan, India, Central Asian Republic, and the region.
The enhancement of geographical linkages having improved road, rail and air transportation system with frequent and free exchanges of growth and people to people contact, enhancing understanding through academic, cultural and regional knowledge and culture, activity of higher volume of flow of trade and businesses, producing and moving energy to have more optimal businesses and enhancement of co-operation by win-win model will result in well connected, integrated region of shared destiny, harmony and development.
CPEC will cause a lot of environmental issues which can destroy the ecosystem.
Do you have any support from your family, friends or any NGO’s for your activism?
I have support from a few people but my family still doesn’t know I am doing such a thing but they are supporting me, but I don’t have any support from NGOs and public because they think that I even don’t know what I am doing since they have no idea about climate change.
‘Think about your own children’
If you had a platform to speak to the world policymakers, what would you like to tell them?
What would you do then, if the entire humanity had drowned in water, animals would become extinct! Then what will you do with your economy, from whom you earn money when there will be no one left?! Economy is not important, humanity is important!
At least think about your own children if you don’t think of others. We aren’t fighting for ourselves we are also fighting for your children, for their future.
‘Many people had committed suicide’
How has Covid-19 affected your people and what is the situation at the moment?
Covid -19 has been the most important issue since it spreaded worldwide, it has affected many people’s lives, there are thousands of people who don’t have the chance to eat twice a day due to the pandemic.
They can’t go to work, many people had committed suicide because they had nothing to bring home, even milk for the new born babies! People are dying not only by getting infected but also by not starvation and lack of shelters because of Covid.
Amazon yağmur ormanlarının yerli halkı, kendilerini ormanın koruyucuları olarak görüyor. Çoğunluğun başarısız olduğu doğal çeşitliliği artırma konusunda başarıları nesillerdir sürüyor. Peki onların uygulamalarından neler öğrenebiliriz?
Sürekli gelişen ve halihazırda çeşitlilik açısından zengin bir çevrenin, insanlar adım atar atmaz risklere karşı savunmasız bir monokültüre dönüşmesi doğanın kanunu gibi görünüyor. Örneğin Maori’lerin ataları Yeni Zelanda’ya ulaştıktan sonra, adadaki büyük av hayvanlarının neslini tüketmeleri pek uzun sürmemişti.
Öte yandan, Antik Roma’da o kadar çok inşaat malzemesi kullanıldı ki şehrin etrafında kısa süre içinde tek bir ağaç kalmadı. Günümüzde ise Avrupa’nın en eski “balta girmemiş” ormanlarından biri olan Polonya’daki Białowieża Ormanı, kereste endüstrisinin yeni kurbanı olma tehdidiyle karşı karşıya.
Biyoçeşitlilik
Her şeye rağmen, insanın ayak iziyle birlikte monokültürün oluşması sanıldığı gibi bir doğa kanunu değil. Dünya üzerindeki diğer bölgelerden bazı örnekler, farklı bir yaklaşımın mümkün olduğunu bize gösteriyor.
Bu konuda Amazon ormanlarının yerli halkı mükemmel bir örnek teşkil ediyor: Yaşadıkları coğrafyada üzerlerine düşen “ormanın koruyucuları” rolünü doğru anlayıp uyguladıklarını da not düşmek gerek.
Peki biyoçeşitliliği nasıl sağlıyorlar? Bu yerli toplulukların çevreyle ilgili edindikleri bilgilerden başka alanlarda ve farklı amaçlarla faydalanmak mümkün mü?
Birleşmiş Milletler Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi (Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Hükümetlerarası Platformu – IPBES) başkanı Robert Watson’ın Mayıs 2019’da uyardığı üzere, biyoçeşitlilik kaybı iklim değişikliğiyle benzer boyutlarda bir felaketle sonuçlanacak. Şu anda yaklaşık 1 milyon hayvan ve bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.
Biyoçeşitlilik, birden fazla krizin ortasında savruluyor: Son 40 yılda gezegenimiz doğal ekosistemlerin yaklaşık yarısını kaybederken, aynı süre zarfında doğal kaynakları iki kat daha fazla tükettik. Bu gidişatı değiştiremezsek, Konsey’in Küresel Değerlendirme Raporu’na (2019) göre dünya üzerindeki hayvan ve bitki türlerinin 8’de 1’i birkaç yıl içinde yok olacak.
İnsanlar, Dünya’daki altıncı kitlesel yok oluştan bahsetmeye başlarken, acilen harekete geçmemiz gerektiği ortada.
Bölgede insanlığın tarihi
Alukular
Amazon havzasında yapılan arkeolojik çalışmalar, Homo Sapiens’in doğa üzerindeki yıkıcı etkisinin kaçınılmaz olması mitinin tamamen doğru olamayacağını gösterdi. Kazılardan elde edilen sonuçlar, bölgedeki muhteşem biyoçeşitliliğin kısmen insanların ürünü olduğuna işaret ediyor.
Amazonya’yı bozulmamış bir doğal alan olarak düşünmek, gerçek dışı bir resim çizmek demek. Amazon bölgesi, Güney Amerika’nın yaklaşık %70’ini kaplıyor. Bu bölge, her anlamda çeşitliliğin bir timsali denilebilir ve bu sadece biyolojik anlamda değil; bölgedeki birçok yerli topluluk kendilerine özgü kültürel kimliği koruyabilmiş ve sonuç olarak dünya üzerinde en yüksek dil çeşitliliği bu oranı burada görülmekte.
Avrupalı sömürgeciler gelmeden çok daha önce, Amazon havzası çevreye uyum sağlamış, oldukça zengin ve karmaşık yapıya sahip olan kültürlerin gelişimine tanıklık etti. Uzmanların tahminlerine göre ormanların %10-12’si, tarih boyunca yerli toplulukların toprağı dikkatli kullanımı sonucu insan eliyle oluşmuş olabilir. Bir başka deyişle, bu balta girmemiş ormanlar, aynı zamanda bir kültürel orman.
Amazon havzasındaki arkeolojik veriler 13.000 yıl öncesine bakabilmemizi sağlıyor. Örneğin, bu verilerle insanların 7.000 yıl önce insanların bitkileri kültürleyip ektiğine işaret ediyor. Amazon insanının toprak kullanımında kendine özgü yaklaşımı, insanlar ve doğa arasındaki karşılıklı uyumu uzun vadedeki sonucu olarak görülebilir. Eski çağlarda bölgede yaşayan topluluklar, ormanlık alanlarda ekip biçerek bir bakıma bitkilerin ve tabiatın evrimine müdahale etmiş oldular.
Bölgedeki kazılar sonunda arkeologlar, biyologlarla işbirliği içinde yürüttükleri çalışmayla insan yerleşiminin içinde ve etrafındaki alanlarda yerleşim olmayan bölgelere göre hem sayı hem de çeşitlilik olarak daha fazla bitki olduğunu kanıtladılar.
Bonn Üniversitesi’nden arkeolog Carla Jaimes Betancourt, çalışmayla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Brezilya fındığı gibi bölgenin simgesi haline gelmiş ve ekonomik açıdan değerli birçok bitki türü, Amazon havzasının her bir köşesinde görülüyor. Bu ağaç binlerce yıldır buradaki insanların geçim kaynağı konumunda. Şu anda bölgede bu kadar yaygın şekilde görülmesini eski insan yerleşimlerine borçlu olabiliriz.”
Kültürleme
Amazon bitkileri
İnsanlar ve doğa arasındaki etkileşimin arkeolojik ve ekolojik açıdan değerlendirilmesi, Amazon ormanlarında kültürlemenin de zamanla nasıl değiştiğini gösteriyor.
Arkeolog Betancourt açıklamalarına şöyle devam etti: “Sömürgecilik yerlilerin tarım uygulamalarını da alt üst etti. Bu olumsuz gelişmenin başlangıcı, muhtemelen Kolomb öncesi toplumların çöküşü ve bu çöküşün ormanları nasıl etkilediğine dayanıyor.”
Sonuç olarak arkeolojik bulgular yerli toplulukların tabiatın çeşitliliğini artırdığını ve entegre bir kültürleme yaklaşımını benimsediklerini göstermiş durumda. Betancourt’a göre bu yaklaşım ile doğa ve insan arasındaki çizgi biraz kayboluyor.
Amazon yerlilerinin uygulamalarını ve çevreyi nasıl etkilediklerini öğrenmek, kesinlikle çabaya ve bu alanda daha fazla araştırma yapılmasına değecektir. Küresel doğa koruma politikalarının yerlilerin bu tür uygulamalarından öğrenecek çok şeyi bulunuyor.
Bu uygulamaların araştırılması IPBES Dünya Biyoçeşitlilik Konseyinin de taleplerinden biri, çünkü konunun disiplinlerarası bir çalışma gerektirdiği düşünülüyor. Mevcut bilimsel çalışmalar yalnızca günümüzde yaşayan yerli toplulukların yaşam biçimleriyle ve ormanların katledilmesi, kamulaştırma ve siyasi baskılarla nasıl başa çıktıklarıyla ilgilenmekte.
Konu Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’dan önce de gündemdeydi: Yerli topluluklar, yüzyıllardır iklim ve ekosistem değişikliği gibi sömürgeciliğin doğurduğu sonuçlara ve yaşam alanlarından zorla çıkarılma gibi sorunlara uyum sağlamak zorunda kaldılar. Hem sosyo-ekolojik sistemlerin denetiminde, hem de kriz ve değişim dönemlerini yönetmekte bize çok şey öğretebilirler.
Tabii onlardan gerçekten bir şeyler öğrenmek istiyorsak artık bir adım atmamız gerek, çünkü dünya üzerindeki diğer yerli topluluklar üzerindeki baskı da gün geçtikçe artıyor.
Aşırı sömürü ve monokültür uygulamalarının yayılması, yerlilerin biyolojik çeşitliliği koruma ve sürdürme uygulamalarını giderek daha olumsuz etkiliyor. Buna rağmen, toprak kullanımındaki özgün bilgi ve yöntemlerin küreselleşmiş alanlara oranla daha yavaş kaybolduğunu görüyoruz.
Lüneburg Leuphana ve Stockholm üniversitelerinin ortaklaşa yürüttüğü çalışmada, yerli toplulukların bilgi birikiminin, sürdürülebilirlik alanında bilimsel söyleme nasıl aktarılabileceği üzerine bir araştırma yapıldı. Bu araştırmada yakın zamanda yayınlanmış 81 makalenin taranması sonucunda, yerli toplulukların bilgi birikiminin sadece çevre, iklim ve toplumsal ekolojideki değişimlerle ilgili bulguları doğrulamak ve tamamlamak için kullanıldığı gözlendi.
Bilgi birikimi
Tüm bunları dile getirmek elbette harekete geçmekten daha kolay, çünkü yerlilerden ve yerel sistemlerden gerçekten bir şeyler öğrenmek bambaşka bir konu.
Bilimsel yaklaşımımız nesnelliğe ve doğrulanabilir verilere dayanıyor ve haliyle bu tanım yerlilerin ideolojileri ve kültürel değerlerinden tamamen farklı.
Yukarıda bahsedilen çalışmanın baş yazarı olan sürdürebilirlik araştırmacısı David Lam, her bilgi sisteminin kendi bütünlüğünü korurken diğer sistemleri de çözümlemeye çalışmasının oldukça önemli olduğunu ifade etti.
Yerli topluluklarda bilgi, hem uygulamalı hem de sözel olarak, nesilden nesile aktarılan gözlem ve deneyimlere dayanır. Lam sözlerine şöyle devam etti: “Bu bilgi türü maneviyat ve inançtan önemli ölçüde etkilendiği için, bilimsel araştırmalarda genellikle ciddiye alınmıyor. Biyolojik çeşitliliği yerli topluluklarla birlikte incelemek istiyorsak, öncelikle hangi ölçütlerin onlar için neden önemli olduğunu anlamamız gerekir.”
Yerli toplulukların bilgi sistemleri manevi ve dini pratikleri de içermekte. Bu pratikler yeni nesillere aktarılırken bu süreçte gelişim gösterir ve böylece çevredeki yeni değişimlere de uyum sağlayabilir. Yaşayan tüm canlılar (insan dahil) ve çevre arasındaki ilişkinin kendisi de bir canlı varlık olarak görülür. Bu tür görüşleri bilimsel yaklaşıma aktarmak gerçekten zor.
İnsan ve bitki arasındaki bağ
Canelalar
Çok da uzak olmayan bir geçmişte, bir şamanın orman hakkındaki görüşleri ilkel bir inanç olarak reddedilir ya da sadece egzotik bir anlatım olarak görülürdü. Günümüzde ise bu tür bilgilerin uydurma olamayacağını artık biliyoruz. Sadece daha yakından incelemeli ve anlamaya çalışmalıyız.
Canelalardan örnek verebiliriz. İngiliz antropolog Theresa Miller’a göre bu yerli topluluk, kendi ürünleri olan farklı fasulye türlerinin güzelliğine önem vermeleriyle dikkat çekiyor. Miller’ın diğer araştırmaları da Brezilya’nın kuzeydoğusunda yaşayan Ramkokamekra-Canela halklarının ekolojik estetik ve biyoçeşitliliğin korunması uygulamalarına odaklanıyor..
Canelaların özellikle vücutlarını boyadıkları desenlerle aynı çizgileri taşıyan fasulye çeşitlerini tercih ettikleri görülüyor. Ayrıca görünüş itibarıyla ritüel maskelerine benzeyen fava fasulyelerinin beş farklı türünü yetiştiriyorlar. Bu örneklerden yola çıkarak fasulyelerle insanların fiziksel özelliklerini karşılaştırdıkları söylenebilir.
Canelaların başka bir özelliği fıstık, tatlı patates, kabak ve mısır gibi bitkilerin “karar verme” yetisine sahip olduğuna inanmaları; onlara göre ekinler insanların söylediği şarkıları dinleyebilir, kendi hatıraları olabilir ve hatta bazı duyguları tecrübe edebilirler. Bu bitkiler eko-toplumların bir parçasıdır.
Bitkiler ve insanlar arasındaki bu iletişim odaklı yakın ilişki, Amazon havzasındaki tüm yerli topluluklarda gözlemlenebilir.
Biyoçeşitlilik deneyleri
Amazon bölgesindeki yerli topluluklar arasındaki tarımsal biyoçeşitlilik uygulamaları hakkında hala çok az şey biliyoruz. UNESCO ve Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi-IPBES tarafından desteklenen “Topraklarımızı ve Kaynaklarımızı Tanıma” projesinin Güney Amerika başlığı altında, Fransız Guyanası’ndaki Afro-Amerikan Alukuların bahçelerindeki etkileyici çeşitlilik gözler önüne seriliyor.
Alukular ellerinde bulunan 38 bitki türünden 156 farklı çeşit yetiştiriyor – sadece manyok bitkisinin yaklaşık 90 farklı çeşidi mevcut. Komşuları Wayanaların ise 28 tür ve ve 129 farklı çeşit bitkiyi kültürledikleri görülüyor. Amazon havzasının yerlileri manyok çeşitliliğinde dünyada rakipsizler; ayrıca yabani biberi kültürleme üzerine uzmanları bile var.
Aşağı Içana kıyısında kıyısında yaşayan Baniwalar en az 78 farklı biber çeşidi yetiştiriyor. Farklı türlerle deney yapmaya duyulan ilginin Amazon bölgesinde birçok örneği bulunmakta.
Bölgeye özgü türlerin yanı sıra, Amazon havzası yerlileri şeker kamışı ve fasulye gibi egzotik türlerin kültürlenmesinde de uzmanlaşmış durumda. Yeni bitki türlerini oldukça kısa bir sürede kendilerince yorumlayıp repertuarlarına katıyor ve çeşitlendiriyorlar.
Bu uygulamaların yerli yetiştiricilerin önemli bir karakteristik özelliği olduğu söylenebilir: UNESCO’nun konuyla ilgili çalışmasının 5. bölümünden sorumlu yazarlar Manuela Carneiro da Cunha ve Ana Gabriela Morim de Lima’ya göre, yerliler bitkilerin tamamen kültürlenmesi ve özelliklerinin kalıcı olması yerine yeni yabani türler üzerinde sürekli yeni deneyler yapmayı tercih ediyorlar.
Ormanlar
Guarana
Bu özellik Sateré-Mawé örneğinde oldukça belirgin görülmekte. Bu yerli topluluk bölgeye özgü Guarana meyvesinin özütleme işleminin mucidi ve bu türün “yabani kalması” konusunda uzmanlaşmış.
Günümüzde endüstriyel olarak üretilen ve guarana içeceği için büyük ölçeklerde tek tip olarak yetiştirilen guarana türlerini kullanmayı reddediyorlar. Bunun yerine yeni yabani türleri bulup çok çeşitli “orman bahçelerine” ekiyor ve hasatlarını dürüst ticaret yapan Consórcio dos Produtores Sateré-Mawé şirketi aracılığıyla pazarlıyorlar.
Bu uygulamalar, Amazon yerlilerinin sürekli maruz kaldıkları değişimlere ve geçim kaynaklarının tehdit altında olmasına karşı gösterdikleri olağanüstü direnci daha iyi anlamamızı sağlayabilir; her duruma uyum sağlayabiliyor, temel besin kaynaklarının çeşitliliğine değer veriyor ve yetenekleri elverdiğince biyo-sosyal çevrelerine adapte oluyorlar.
Araştırmanın yazarlarının da belirttiği gibi, bu yaklaşımların potansiyel faydaları hala bilinmiyor. Resmi politikalar, yerli uygulamaları dikkate almaktan halen çok uzakta.
Bölgede yaşanan zulüm
Yerlilerin bilgi sistemlerinin bilimsel olarak incelenmesi, bir başka önemli gerçeğin de kabulünü teşvik etmeli: Brezilya’yla sınırlı olmamakla beraber, topraklarında zulüm, katliam ve saldırılara maruz kalan yerli topluluklar kendilerine “ormanın koruyucuları” diyorsa, bu mesaj boş laflardan ibaret olamaz.
Savundukları konu yüzyıllardır aynı. Fakat Latin Amerika‘daki ormanları, dağları ve nehirleri korumak hiç olmadığı kadar tehlikeli bir iş haline geldi. Yakın zamanda yaklaşık 30 gazeteci, konuyla ilgili araştırmalarının sonuçlarını “Tierra de Resistentes” platformunda yayımladı.
Sonuçlarda mesaj açık: Latin Amerika’nın yerli nüfusu, biyoçeşitliliği korumak için ağır bedeller ödüyor. 2009-2018 yılları arasında (gazetecilerin verilerine göre) yerli topluluklar 1356 saldırıya maruz kaldı ve bunlardan 375’i ölümle sonuçlandı.
Yanonomi yerlisi ve “Alternatif Nobel ödülü” olarak bilinen “Doğru Yaşam Ödülü” sahibi Davi Kopenawa şunları söyledi:
“Ormanları tüm insanlık adına koruyor ve bunu durumu iyi anlayan toprakla iç içe yaşamdan gelen bilgeliğe sahip şamanlarla birlikte çalışarak yapıyoruz. Beyazların evimizi yok etmeye hakkı yok, çünkü bunu yaparlarsa tüm dünya için işler kötüye gidecek.”
Haftalardır kentlerdeki demokratik yaşam biçimleri, demokratik yönetim ve geleceğe bakışta (bir anlamda veya gerçekten) planlamada, “demokrasi ve katılım” gibi sorunlar üzerinde durduğumuz bir yazı dizisiyle karşılaşıyorsunuz bu köşede. Daha tartışmanın ortalarında olduğumuz söylenebilir. Ancak bu hafta, Amerika’da, Kapitol’deki olayların, demokrasi konusunda daha önce tartışmış olduğumuz bazı kavramları gözden geçirmek ve belki bazı yeni kavramlar ekleyerek yeniden düşünmek için bir fırsat oluştuğunu düşünebiliriz.
Önce en taze kavram olan “protesto” ve demokrasi ile ilişkisi üzerinde durarak kentlerdeki demokratik işleyişin olumsallığı üzerinden tartışmayı sürdürmeyi deneyebiliriz.
Demokrasilerin en canlı ve dinamik ucunu protestoların yarattığı, demokrasinin doğrudan (temsilcisiz) deneyimlendiği bir hali olduğu söylenebilir.
Bütün demokratik kararlar, durumlar için protesto gerekmeyeceğini ve protesto biçimlerinin ve protestonun yapıldığı yerlerin son derece büyük farklılık içerebileceğini dikkate alarak protestodaki demokratik gücü (ve anlamı) tartışmaya başlayabiliriz.
Protestoyu karşı çıkışın bir uç hali, ileri düzeyde ve artık müzakerenin bittiği yerde yapılan muhalefet/ direniş, olarak görebiliriz. Bu durumda protestolar bir anlamda müzakere/ tartışma süreçlerinin varmak istemediği bir risk alanı olarak düşünülebilir. Böyle düşünülünce de, müzakere süreçlerini düzenleyen (regüle eden) bir olgu biçiminde ele alınabilir.
Şiddet
Protestonun diğer insan davranışlarında olduğu gibi sert bir karşı çıkış olmakla birlikte şiddet içermemesi, hatta incitici/ kırıcı olmaması gerektiği açıktır. Hatta eğer durum elverişliyse mizah ögeleri/ güldürü içermesi, yeğlenebilir. Ancak bazı durumlarda, protestonun kendi dinamiği, kolay denetlenemeyen bir taşkınlığa doğru akabilir ve zorlayıcı olmaya (özellikle bir şiddetle/ şiddetli bir durdurma/ yasaklama eylemiyle karşılaşmışsa) ve çeşitli dozlardaki şiddet eylemi sayılabilecek biçimlere doğru evrilmesi söz konusu olabilir.
Ancak görüldüğü gibi, bu durumlarla ilgili tanımların hepsi bıçak sırtında olan tanımlardır. Eğer böyle bir olanak varsa protestocular ne yapacaklarını belirlerken bu bilgileri gözden geçirmiş olmalıdır. (Yaya kaldırımında yapılan bir sessiz yürüyüş bile diğer yayaların serbest gezmesini engellediği için bir anlamda hak aşımı/ kabalık veya basit/ önemsiz bir şiddet olarak değerlendirilebilir?)
Kamusal alan
Protestonun mekanı önemlidir. Genellikle kentin (kapalı ve açık) kamusal mekanlarında gerçekleşir. Ama kamusal alan bütün kamuya/ topluma ait olduğu için diğer kullanıcıların haklarıyla ilgili dikkat gerektirir. Protestonun etkin olması belki diğer kullanıcıların işlerinin normal temposunu aksatmaya bağlı olarak kurulmuş olabilir. Yine de kamusal alandaki protestolar diğer hemşerilerin hak kullanımını dikkate almaya, en azından önemli bir kısmının onayını almaya çaba gösterdiği oranda şiddet sayılabilecek göstergelere yaklaşmamış ama büyük bir olasılıkla da etkinliğini yitirmiş olacaktır.
Bu durumla ilgili dengeler, protestocular bakımından düşünülmüş/ hesaplanmış olabildiği kadar taşmalar, istenilmeyen kabalıklar-zorbalıklar ve zararlar önlenmiş olacaktır.
Protestonun niteliği
Yukarıdaki şiddet ve kamusal alanın bütün kamuya açıklığı ile ilgili paragrafları protestonun niteliği ile birlikte düşünmeden tamamlayamayız. Bu da protestonun politik-ideolojik yönü üzerinde durmamızı gerektirecektir. Önce protesto eylemi ile protestonun içeriğini ayrıştırarak, düşünmeye çalışalım. Her protesto, eylemi ve içeriği-mesajlarıyla birlikte bir anlam taşır. Aynı tür eylemler farklı amacına göre kolayca kabul edilebilir veya edilemez bulunabilir.
Demokratik bir hak olarak kamusal alanda yapılan protestoyu, politik olarak değerlendirirsek sol veya sağ politikalar doğrultusundaki protestolar ve “politik” olmayanlar biçiminde kabaca sınıflandırabiliriz. Çok tartışmalı ve giderek daha az kullanılan (ve sınırlar konusundaki belirsizliği/ geçirgenliği yoğun) bir terminoloji olmakla birlikte “sağ” ve “sol” politikalar için (kabaca da olsa) tanımlar vermek gerekir; ancak bu, çok geniş başka bir tartışma alanı olacağından konuyu, genel-ortalama anlayışa bırakabiliriz. [Ayrıca, (“sol popülizmler” de olmakla birlikte) bütün popülist iktidar türleri de “sağ” kategorisinde kodlanmıştır.]
Protestoların niteliğini, iki farklı değerlendirmeyle tamamlamalıyız: Protestocuların niteliği ile protesto için seçilen mekanın sosyo-politik mekan özellikleri. Örneğin sağ protestocular, sağcı bir toplumsal kitleye yönelmek veya solcu bir kitleyi tedirgin etmek veya doğası gereği tarafsız olması gereken bir mekanı politize etmek gibi farklı protesto stratejileri izleyebilirler. Aynı mantığın karşıtını, sol protestocular için de düşünebiliriz.
Eğer protestocular kendi sosyo-politik anlayışlarına uygun bir mekanda hareket etmiyorlarsa, bu durumda (protestonun, amaçları dahil, niteliğine bağlı olmakla birlikte) şiddetle ilgili sonuçlarla karşılaşmak olasılığı artacaktır. Bu durumda protesto hızla “mob”, taciz, yağma, tecavüz veya yakıp-yıkma hatta linç ve pogrom gibi olaylara dönüşebilir. Dünyada da Türkiye’de de genellikle sağ protestocuların (ya da başlangıçta yapay -olmamış bir şeyi olmuş gibi göstererek- başlayan protesto eylemlerinin), giderek tırmanan şiddetle eylemler yaptıklarını biliyoruz. Amerika’daki Kapitol örneğinden, Türkiye’deki 6-7 Eylül, “Kanlı Pazar”, Çorum ve Maraş’a kadar pek çok örnek kentlerin yakın tarihinde görülebilir.
Sol protestocuların, şiddete en yakın oldukları zamanlar için özel bir ad kullanılıyor: “Devrim hali”. İngiliz Devrimi‘nden (ne kadar sol sayılabilir?) Fransız Devrimi’ne, 1830 ve 1871’e ve Sovyet Devrimi‘ne kadar pek çok devrimin politik açıdan çok kanlı/ şiddet içerikli olabileceğini biliyoruz. Ancak “devrimlerle”, sağ yağma-pogrom-linç olayları arasındaki temel fark devrimlerin politik olarak, kendi kod ve kurallarına (yasa denilebilir mi, bilmiyorum?) göre bireyci/ bencil arayışlardan uzak, daha disiplinli davranmış oldukları söylenebilir.
*
Protestolar olabildiği kadar barışçı ve kamusal alanda bulunan ama protestocuların amaçlarını paylaşmayan kamunun haklarını da dikkate alan, bir biçimde düzenlenebilmelidir. Bunun çok güç olduğu açıktır.
Protestonun eylem ertesinde yapılan etki değerlendirmesi kısa ve uzun erim bakımından farklı olabilir. Barışçı olduğu ve şiddet içermemeye olağanüstü dikkat etmiş olmasından ötürü etkisinin az olduğu türü bir kısa erim değerlendirmesi, uzun erim bakımından tersine dönebilir. Gezi protestolarının yaptığı etkinin bu denli güçlü ve soluklu olmasını, (elbette amaç setini dikkate alarak) barışçıl ve hatta mizah içerikli/ şaka gibi olmasına da borçlu olduğunu düşünebiliriz.
Bu kadar barışçıl bir protestonun üzerinde bu kadar amansız bir şiddetle gidilmesi, Gezi gibi yumuşak ve olağanüstü özenli bir dili olan protesto ile uğradığı saldırının çok şiddetli/ intikamcı olması arasındaki zıtlık belki de İstanbul kent tarihindekini yerinin belirleyicilerinden biri olmuştur. Bir protesto eylemi olarak Gezi’nin yapıcı etkileri çok uzun erimlidir.
Kapitol saldırısının, protestocuların “tarafsız” olması gereken bir kamusal alandaki “mobing”inin ise Amerikan toplumunun radikal sağ ideolojiyi benimsemeyen, beyaz ırkçılığı/ ayrımcılığı yapmayan, kendi tarihi içinde birikmiş demokratik değerlere ve işleyişlere/ teamül ve kurumlara inanan kesim üzerinde yıkıcı ve uzun erimli bir etkisi olacaktır.
Bunun, bir “sivil itaatsizlik” eylemi olduğunu söylemelerine rağmen ideolojik ve politik düzeylerdeki yıkımın ötesinde, ABD’de eşitsizliğin/ ayrımcılığın ve şiddetin toplumu ele geçirmesine doğru, ölümcül bir ivme kazandırabileceğini de görmek zorundayız.
Bu kısa ve küçük dökümden sonra, yeniden kentlerdeki demokrasinin alanının genişletilmesi ve hak kullanımları ile protestoların kentsel demokrasi içindeki yeri sorununa dönecek olursak, belki şu düşüncelerin altını çizmekte yarar olabilir:
Kentin kamusal mekanlarındaki protestolar demokrasinin ve insan haklarının bir bölümü sayılmalıdır. Ancak bunun için protesto anayasal bir hak kullanımının ötesine geçilmemelidir.
Protestonun, anayasal bir hak olarak hem kabul edilmesi, hem de onunla sınırlanabilmesi için anayasaların insan haklarını sürekli evrilerek genişleyen bütün nitelikleriyle kapsamış ve kapsamayı sürdürüyor olması gereklidir.
Bu son paragrafın arkasından binlerce sayfalık tartışmayı gerektirecek genellikte ve genişlikte olduğunu biliyorum. Protesto niteliğinin, hakların kullanımı ve savunulması ile ilişkisi nasıl değerlendirilecek, nasıl denetlenecek ve anayasal haklar çeşitli biçimlerde kullandırılmadığında yargı ve demokratik denetim mekanizmaları nasıl işleyecek ve belki uzun erimde hak kullanımı nasıl, protestoya gerek kalmadan sürekli bir işleyiş biçiminde gelişecek vb. gibi sorunlar, zaten her toplumun tarihini oluşturuyor. Her toplum, her kent zaten bu süreci geliştiren veya zedeleyen olgularla, bir evrim yaşıyor.
Başbakan Boris Johnson geçen hafta ülkesinde yapmayı planladığı “yeşil endüstri devrim” için iş imkanları yaratmayı ve 2050 itibariyle net sıfır emisyona geçmenin aşamalarına ilişkin 10 maddeli planını açıkladı.
Planda, 2030’da petrol ve dizel otomobillerin satışını sona erdirecek önlemler ile karayolu taşımacılığının büyük ölçüde karbondan arındırılması ve elektrikli araç (EV) altyapısı ile batarya geliştirmek için yaklaşık 2,4 milyar sterlinlik yeni finansman öngörülüyor.
Ancak, ilk bakışta kulağa hoş gelse de bu, gerçekte bir erteleme taktiği. İklim değişikliği, plana yönelik övgülerden bağımsız olarak, on yıllık bir zaman dilimindeki eylem sözüne değil, acil bir eyleme ihtiyaç duyuyor.
Her zamanki işler
2030’a kadar beklemek kişisel ulaşımdan kaynaklanan emisyonları 20 yıldan fazla süre daha sistem içinde tutacak. Aynı zamanda Birleşik Krallık’ın Paris Anlaşması kapsamında elde edilen, özel araçlara düşük karbon alternatifleri bütçesini de dışarıda bırakacak.
Plan, iklim değişikliğini hafifletme masrafını da gelecek hükümetlere bırakıyor, birçok seçim dönemi sonrasına…
Daha önemlisi, bu çocuklarımızı muazzam miktardaki (bizim) karbonumuzu atmosferden uzaklaştırmaya ya da iklim değişikliğinin tehlikeli sonuçlarıyla çalışmaya mecbur ediyor.
10 maddelik plan, yol projeleri için Ağustos 2020’de yapılan £27 milyardan fazla yatırım duyurusunun hemen yanında yer alıyor.
Bu, “yeşil Devrim” olmaktan çok uzak olan; araba sahipliği ile yol yapım işinin “tahmin et ve sağla” paradigması ile el ele gittiği aynı tas aynı hamamdır.
Çok az
Karbon bütçesi bağlamında kategorik olarak 10 yıllık zaman diliminde içten yanmalı araçların satışını bitirmeyi vaat eden bir politika taahhüdü, sorunun aciliyetini kategorik olarak ele almıyor. Otomobil sektörü için tüm Paris Anlaşması uyumlu karbon bütçesi, bu politikalar devreye girmeden önce kullanılacağından, süre sonu olan 2030 çok geç.
“Net sıfır” ve gerçek sıfır arasındaki fark konusunda neden açık olmamız gerektiğini başka yerde de yazdık. Kısaca “net sıfır emisyon”, karbondioksitin atmosferden benzeri görülmemiş ölçekte uzaklaştırıldığını var sayarken, yüzyılın ikinci yarısında fosil yakıtların emisyonlarına devam etmesine izin veriyor.
Gelecek nesle, henüz kanıtlanmamış negatif emisyon teknolojilerinin piyasaya sürülmesinin sorumluluğu yüklemeden ve sonrasında gerçek sıfırın sert mantığını kabul etmeye zorlanmadan kumar oynamamayı seçemez miyiz?
Paris Antlaşması ile elde edilen karbon bütçeleriyle kısıtlanmış bir dünyada, gerçek sıfır, “net sıfıra” tepki olarak farklı bir politikaya davet ediyor. Başbakanın son duyurusu da bu noktada tipik bir örnek oluşturuyor.
Petrol ve dizel araçların tamamen kaldırılmasının kesinlikle gerekli olduğu piyasa sinyali açık iken, zaman planlaması ve mevcut planın amaçları tümüyle iklim acil durumunun aciliyeti ile çelişmekte.
Adil bir şekilde 2 C’nin altında kalma şansı için, Birleşik Krallığı da içeren gelişmiş ülkeler, tüm sektörlerin saldığı emisyonlarda acil ve büyük kesintiler getirmeli. Yani, her yıl yüzde 10 ila 15 arasında ve hemen geçerli olacak şekilde kesintiler.
Tekrarlamak gerekirse… şimdi başlıyor. Bundan on yıl sonra değil.
Otomobiller
Otomobiller, ilk satın alındıklarından hurdaya çıkana kadar ortalama 13 yıl kullanılır. Bu zaman aralığı, petrol ve dizel taşıtların kaldırılması için 2030’a kadar beklenerek bir 20 yıl daha emisyonların devam etmesi anlamına geliyor.
Birleşik Krallık yollarında alınan mesafenin neredeyse üçte ikisinin dokuz yaşın altındaki otomobillerle olduğu düşünüldüğünde, bu on yılın sonlarında satın alınan yeni otomobiller yine de kullanılacak ve karbon salmaya devam edecek.
Bu nedenle emisyonları azaltmaya yönelik acil ve etkili politikaların yokluğunda, otomobil sektörünün yaydığı mevcut emisyonların 2020’lerin geri kalanında ve 2030’larda devam etmesi beklenebilir.
Hatta söz konusu moratoryumun kısa vadeli bir “benzine hücum’u tetikleyebileceği, üreticileri daha kirletici, daha yüksek kârlı otomobiller üretmeye zorlarken, tüketiciler için de benzinli arabalarla “son kaçış”ın keyfini çıkaracağı, böylece emisyonları artırabileceği bile speküle edildi.
Ayrıca Başbakan’ın planındaki ‘hibrit boşluk’ da sorunlu, zira bu sayede yeni hibrit elektrikli araçlar 2035’e kadar mevcut olacak..
Her ne kadar hibritler elektrik modunda kullanılabilse de gerçekte sürüşlerin %63-80’i hibritlerdeki modern bujiler ile içten yanmalı modda yapılıyor – yani benzin ve motorin kullanarak. Yani, 2030’ların ortalarında satın alınan yeni hibrit araçlar, 2040’lara kadar emisyon salmaya devam edecek anlamına geliyor.
Katanga Madencilik, Demokratik Cumhuriyet’te bakır-kobalt madeni. Simon Dawson / Bloomberg
Oyalama
Elektrikli araçlar, toplumumuzu karbondan arındırma için onları sihirli bir düğme olarak gören tekrokratik hükümetlerin uzun süredir sevgilisi oldu. Ancak bu araçları azaltma dayanağı olarak desteklemek önemli bir fırsat maliyeti ile birlikte geliyor.
Diğer birçok kilit sektör de acilen, hazır sıfır karbonlu elektrik tedarikine ihtiyaç duyuyor. Konut, endüstri ve kamu hizmetleri, yük taşımacılığı ve araçsız yolcu taşımacılığından bahsetmeye bile gerek yok, tümünün hızla elektrifikasyon yoluyla karbondan arındırılması gerekiyor.
Yenilenebilir enerjiye büyük bir geçişle bile sıfır karbon enerji yıllarca kıt bir kaynak olarak kalacak. Bu nedenle, bir “triyaj” yaklaşımı gerekiyor: En acil, pazarlık konusu olamayacak konular sıfır karbon elektriği sırasının en önüne geçmeli.
Bu kadar kıt bir kaynağın 70 kg’lık bir sürücüyü 1,5 tonluk bir araba içinde şehrin birkaç kilometre dışındaki süpermarkete taşımak veya okul taşımacılığını yaptırmak ne bilgece ne de ilerici bir politikadır.
Dışarıda bırakma
İster konvansiyonel ister elektrikli özel taşıt sahipliğini desteklemek, tüm opsiyonları “kilitleyerek”, diğer mobilite imkanlarını ve ulaşıma erişimi teşvik çabalarını engeller.
İlk olarak özel araçları desteklemeye devam etmenin temel bir fırsat maliyeti vardır. Altyapıya ve yol genişletmeye harcanan her pound, aktif ve toplu taşımacılığa harcanamaz.
İkincisi, araba sahibi olmanın maliyeti, toplumun önemli bir bölümünü zaten dışlar. Bu sosyal dışlanma, yoğun nüfuslu bölgelerde evde elektrikli araç şarjının zorluğu nedeniyle daha da kötüleşebilir.
Dahası, zaten kısıtlı olan kentsel ortamlarda -binlerce kilometrelik kablo ve kazılarla- elektrikli araçların şarj altyapısının maliyetli ve yıkıcı bir şekilde piyasaya sürülmesi, noktaları yürüyüş ve bisiklet yollarına konumlandırılırsa yürüme gibi aktif eylemleri engelleyebilir.
Karl Jilg / İsveç Yol İdaresi
Aynı fakat farklı
Bir dizi başka çevresel ve sosyal sorunla ilgili olarak her şeyi elektrikli araçlara bağlamak sadece “geçici bir çözüm üretmek”tir.
Bu, kasaba ve şehirlerimizdeki trafik tıkanıklığını gidermek için hiçbir şey yapmadığı gibi sadece, yoğun kaynak gerektiren benzinli ve dizel araçların sebep olduğu trafik sıkışıklığını, başkaları ile, elektrikli araçlarla takas eder. .
Otomobil altyapısı – yollar, otoparklar, benzin istasyonları, garajlar gibi – çok sayıdaki değerli gayrimenkul alanını, diğerlerinin kullanımından mahrum bırakarak zapteder.
Bu listeye lastiklerden kaynaklanan gürültü ve partikül kirliliği, yol kazaları ve hareketsiz yaşam tarzlarından kaynaklanan kötü sağlığı; yaygın araba kullanımının kirliliği ve güvenlik yükünü de eklemeliyiz.
Daha cesur bir vizyon
Tüm bunların muhasebesi yapıldığında, çok daha çevre dostu ve sosyal olarak sürdürülebilir bir kişisel hareketlilik modeli tasavvur etmeye başlayabiliriz. Kasabalarımızda ve şehirlerimizde dolaşmak için varsayılan usül olarak EV’ler de dahil olmak üzere otomobillerden uzaklaşmak her zaman daha iyi bir seçenek olacaktır.
Küresel ısınmayı 2C hedefiyle tutarlı olarak emisyonlardaki acil kesintiler sağlamak için Birleşik Krallık 2022 itibariyle tüm yeni araçlar için maksimum 90 g CO2/km gibi bir emisyon standardı belirleyebilir.
Bu seviye halihazırda kullanılan süper mini araçlardan aile otomobillere kadar tüm kategorileri için zaten yaygın olarak mevcuttur- ancak daha ağır ve SUV kategorileri için değildir.
Standardı her yıl %10-15 oranında düşürmek, üreticilere net, ancak teknolojiye uygun olmayan bir sinyal gönderecektir. Büyük olasılıkla standart 50 g CO2/km altına düşmesi ile 2020’lerin ortasından itibaren yeni araçlar için elektrifikasyon ihtiyaç duyulacaktır.
Bununla birlikte , araç emisyonlarındaki regülasyonları sıkılaştırmaya ek olarak bireysel otomobil sahipliği modeli üzerine yeniden düşünmeliyiz. Şarj noktalarının kapsamlı olarak yaygınlaşması, otomobiller ile sıkışmış kasaba ve şehirleri korumak yerine, yol alanlarının aktif kullanımlara yeniden tahsisi ile kentsel ve şehirlerarası toplu taşımanın geliştirilmesini önceliklendirmeliyiz.
Toplu taşıma ağıyla bağlandırarak daha uzun yolculuklar için elektrikli araçların alınabileceği kiralama merkezlerini şehirdışlarına kurabiliriz. Dolayısıyla hane başına birden fazla otomobilin yarattığı sıkışıklık ile dolan caddelerimizi araçsız şehirlere dönüştürebiliriz.
Bu şekilde sirkülasyondaki araba sayısını düşürmek, aynı zamanda hem enerji hem de kaynak kullanımını azaltacaktır. Bireysel otomobillerin daha efektif kullanımı, verimlilik geliştirmelerini de hızlandırarak filo içindeki araçların daha hızlı devrini de kolaylaştırır.
Günümüze dönüş
Şimdi 2020’nin sonundayız. 1992’deki Rio Dünya Zirvesi’nden günümüze, 30 yıllık süreyi iklim değişimi üzerine konuşarak ve boş sözlerle geçirdik. Bu arada potansiyel olarak yıkıcı ısınma miktarı total emisyonların yükselmesiyle devam etti.
Şimdi bir iklim krizi ile yüz yüzeyiz.
Gelecek birkaç yılda, hatta gelecek aylarda ne yaptığımız kritik. Hala muhtemelen çevresel felaketi önleyebilecek son jenerasyonuz. Acilen cesur liderlik ve kararlı eyleme ihtiyacımız var.
Ne yazık ki, zorluğun ölçeğine ve aciliyetine karşı koymak için bu duyuru, amaca uygun bir plan değil – tehlikeli bir önyargı.
Bir varmış, bir yokmuş… İsmi meçhul bir şehirde insanlar, hayvanlar ve devler bir arada yaşarlarmış. Masalımızın kahramanı Memo kentin en pasaklı deviymiş. Eski püskü elbisesi ve kahverengi sandallarından başka bir şey giymezmiş… Derken bir gün Memo’yu, şehre yeni açılan elbise dükkânından kendine yeni kıyafetler alma isteği sarmış…
Julia Donaldson tarafından yazılıp Axel Scheffler tarafından resimlenen İyi Yürekli Dev Memo adlı masalımız işte böyle bir hikâyeyi anlatıyor. İyi yürekli devimiz Memo yeni elbiseler almasına alıyor ama bakalım sonra başından neler geçiyor? Memo yeni elbiseleriyle kentin en yakışıklı devi olmaya heves ederken, kendisinden yardım isteyenlere sırt mı çevirecek yoksa elini mi uzatacak?
Aslında Memo’nun tercihinin hangi yönde olduğu kitabımızın adından da belli. Julia Donaldson bu kitapta geleneksel masallarda hep olumsuz yönleriyle, bencil, kötü kalpli, açgözlü, neredeyse bir canavar olarak tasvir edilen ‘dev’ imgesini yerle bir ediyor. Böylesi bir canavar ruhlu ‘dev’ imgesinin karşısına altın kalpli dev imgesini koyuyor. Üstelik masalımızda anlatılan kentte devler insanların ve hayvanların düşmanı değil. Hep birlikte huzur ve barış içinde yaşadıkları kenti paylaşıyorlar.
Donaldson ve tabii ki resimleriyle kitaba neredeyse ikinci kez hayat veren Axel Scheffler bu yer değiştirmeyi öylesine başarılı bir şekilde yapıyorlar ki, kitabı okurken neredeyse Memo üzüldüğünde üzülüyor, sevindiğinde seviniyorsunuz.
Didaktik bir anlatımdan uzak bu kitabın dili de oldukça eğlenceli. Kitapta yer yer kafiyelerle bezenmiş akıcı bir masal dili karşınıza çıkıyor. Yetişkin, çocuk her okurun keyif alacağı bu masalı okurken, o kadar canlı ve devingen bir anlatımla karşılaşıyorsunuz ki; keşke tiyatroya da uyarlansa demeden edemiyorsunuz. Umarım bir gün, Memo’yu tiyatro sahnesinde de izleme fırsatı buluruz.
Halkların Demokratik Partisi‘nden (HDP) ihraç edilen bağımsız Mardin Milletvekili Tuma Çelik hakkında nitelikli cinsel saldırı ve tehdit soruşturması kapsamında düzenlenen iddianame Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.
Çelik 12 yıldan az olmamak üzere hapis cezası istemiyle 24 Şubat’ta hakim karşısına çıkacak.
Cinsel saldırının ortaya çıkmasının ardından HDP’den ihraç edilen Çelik’in Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ndeki (TBMM) dokunulmazlığı da kaldırılmış ve savcılık tarafından yurt dışı yasağı konulmuştu.
Alacağı cezanın 12 yıldan az olmaması isteniyor
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Mardin‘in Midyat ilçesinde 31 Mart yerel seçim çalışmalarında bir dernekte tanıştığı kadına cinsel saldırıda bulunan Tuma Çelik hakkında fezleke düzenlemişti. Çelik’in dokunulmazlığının kaldırılmasından sonra da dosya tekrar Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmişti.
Parlamenter Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen soruşturma tamamlandı ve Çelik hakkında nitelikli cinsel saldırı ve tehdit suçlamalarıyla iddianame hazırlandı.
Hakkında hazırlanan iddianamenin kabul edilmesinin ardından Çelik, 12 yıldan az olmamak üzere hapis istemiyle 24 Şubat’ta hakim karşısına çıkacak.