Ana Sayfa Blog Sayfa 1624

Kediler mi daha tehlikeli insanlar mı?

Son birkaç yıldır evcil kedilerin yaban hayatı için ne kadar tehlikeli olabileceğine dair birçok yazı, araştırma ve sosyal medya paylaşımı yapılıyor. Hepsinin ortak noktası, kedilerin ne kadar kuş, fare, yılan, böcek vs. öldürebildikleri ve evcil-vahşi karşılaşmasının vahşi olan için çok tehlikeli olabileceğinden bahsediyor.

Şöyle ufak bir araştırma ile kedilerin 33 canlı türünün neslinin tükenmesine neden olduğunu bile kolayca bulabilirsiniz. Bu yazılanların hepsinin doğru olduğunu söylemek mümkün! Hatta daha fazlası bile söylenebilir. Evinde kedi besleyenlerin kedilerin nasıl avcılar olduğuna bizzat şahit olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız.

Kedilerin ne kadar tehlikeli olduğuna dair konuşmalara birçok ortamda rastlayabilirsiniz. Ben mesela bir yandan sipariş ettiği dana antrikotu dilimleyip tüketirken bir yandan da masa altından yanaşan kedi için “Bunlar aslında çok tehlikeli hayvanlar, böyle başıboş kaldıklarında binlerce hayvanı öldürebiliyorlar” diyen birileriyle çok defa karşılaştım diyebilirim. Tabii ki kimsenin yediğiyle ilgili konuşmuyoruz –ki onun da konuşulmasının zarureti yakın zamanda anlaşılacaktır- ancak burada bahsettiğimiz şey biraz daha temel bir şey. Benzer bir durumu yoğurt yiyen ovo-lakto vejetaryenlerin et yiyenlerce “peki yoğurt neden yiyorsun” diye sorgulanması gibi temel sorunlara işaret eden bir şey.

Bugün kedilerin itham edildiği “şu kadar türün neslini tüketti” suçlaması aslında insana yöneltilmesi gerekirken hedefini şaşırmış bir suçlamadır. Kedilerin avcı karakterleri nedeniyle canlı öldürmeleri gayet olağan bir durumdur. Bunun doğal popülasyonlardaki olağanlığı lise biyoloji kitaplarında bile detaylıca anlatılmaktadır. Bu durumun vahşi yaşam için tehlikeli hale gelmesi ise insanın müdahalesiyle ilgili bir durumdur. İşte bu yüzden de kedilerin vahşi yaşama verdikleri zarar ile ilgili tartışmayı kedilerin beslenilmemesi üzerinden ya da varlıklarını problem olarak gören bir şekilde değil, ticarete konu edilmesinin kontrolsüzlüğü ve sokak hayvanlarının kötü şartları popülasyonlarını kontrol edecek önlemleri almama üzerinden tartışmak gerekir. 

İnsanla kedinin bağını koparmalı mı?

Aksi durumdaki tartışmaların yönü ve doğrultusu stagmatizasyona yol açabilecek potansiyele sahiptir. Örneğin kedi ve köpeklerin de içinde bulunduğu hayvan ticaretini sadece tropik hayvanlar üzerinden tartışmamak, hayvan hakları yasası ile birlikte petshoplarda ya da hayvan sağlığı gibi merkezlerde cins hayvan satışının durdurulmasının talep etmek gibi meselenin özüne dokunan girişimler sorunun kökten çözümüne katkı sağlayacaktır. Ancak hali hazırda, ufak bir internet aramasıyla bile meselenin buradan değil de alt metninde kedilerin insan ile olan bağının kopartılması gerektiği ve insanların kedi köpek beslemesinin sorunun kaynağı olduğunun işlendiği onlarca bilimsel ya da bilimsel olmayan makaleye rastlamak mümkün.

Benzer bir durumu diğer başka alanlarda da görmek mümkün. Örneğin plastik kirliliği meselesinde tek kullanımlıkların yasaklanması yerine bireysel önlemlerin ön plana çıkartıldığı yaklaşımlar ortamı domine etmekte. Etkisi sınırlı olan bu önerilerin meselenin özüymüş gibi sunulması tartışmanın ne kadar da absürt yürütüldüğünü de gösteriyor. 

Elbette ki kedilerin yeri dağ ya da bayır değil insanın yanıdır ve kontrol altında tutulmaları elzemdir. Tıpkı insanın da kontrol edilmesi zorunluluğu gibi! Ancak insanın her türlü ortamı işgal ettiği gerçeği ortada dururken, kedilerin nerelerde olmaması gerektiğini tartışmak anlamsız. Çünkü oralarda olmaması gereken kedi değil insan. Bunun en bariz örneği İngilizlerin beraberindeki kedi ve köpeklerle işgale gittikleri Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine ve Avustralya gibi yerlerde yarattıkları tahribat üzerinden değerlendirilebilir.

Çok sayıda hayvanın bu işgalle birlikte ya nesli tükenmiş ya da nesli tehlike altına girmiştir. Söz konusu köpekler ve kedilerden yaban hayata adapte olanları da hala çok ciddi bir problem teşkil etmekte. Ancak bu problemin tek sorumlusu insan. Tıpkı bugün sokaklarda gördüğümüz perişan haldeki hayvanların da sorumlusu olduğu gibi…

Yaban-evcil hayat paradoksu

Dolayısıyla söyleyebiliriz ki, şimdiye kadar yüzlerce canlının neslinin tükenmesine neden olan insanın, kedileri yaban hayat için tehdit olarak görüyor olması konudan bihaber olunmasıyla ilgilidir. Nasıl ki hamsiyi asıl avlayan insanken yunusları problem olarak görmek amiyane tabirle aymazlıkken, kedi ve köpek için de benzer bir yaklaşımda bulunmak aynı derecede aymazlıktır. İşte bu kafa yapısının kedi ve köpeklerin topluca katledilmesini savunmaya varacak kadar canileşebilen yaklaşımı için yaban hayatı koruma motivasyonunu öne sürmesi, ancak aynı şeyi her pratiğiyle gerçekleştiren insan için çok daha naif olması da başka bir tutarsızlık örneğidir.

Dahası, mesela vegan ve vejetaryen olmayı aklına bile getirmeyip kedilerin yok ettiği biyoçeşitliliği mevzu bahsi etmesi ve en büyük salgının, etini yediği hayvanlardan bulaştığını aklına bile getirme basiretine sahip olmayıp kedilerden bulaşan zoonotik hastalıkların bahsini yapması işte bu tutarsızlıkların sadece sayabildiğim kısmıdır.

Kediler insanların yansımasıdır. Bir yerde kedi bir problem yaratıyorsa o problemin asıl sorumlusu insandır. İnsan bu dünyanın görebileceği en yıkıcı ve en baş belası türlerinden biridir. O sebeple kedilere yönelik tehlikeli sıfatını kullanmadan önce iki kere düşünmek mantığın gereğidir.

‘Katılım’ efsanesi ya da ideali üzerinde düşünmek -2

[email protected]

Katılım teriminin eğer dikkat edilmezse ne kadar yanıltıcı biçimlerde ve amaçlarla kullanılabileceği, katılım” denildiğinde ne anlayabileceğimiz ya da katılım terimiyle ilgili olarak düşünmemiz gereken özellikler vb. üzerine geçen hafta başlattığımız tartışma sürüyor…

Geçen hafta katılım türleri (doğrudan veya dolaylı), katılımın sağlanabilmesiyle ilgili güçlükler, sorun ölçeği ve buna bağlı olarak gerekli karar (katılım) çevresinin büyüklüğü ve oluşum biçimleriyle ilgili hiyerarşi, katılım talebinin aşağıdan yukarı mı-yukarıdan aşağı mı örüldüğü/ talep edildiği ve katılım talepleri/ uygulanmasındaki düzenliliğin rastgele mi-sistematik bir yaklaşım mı olduğu vb. üzerinde durulmuştu.

Katılım, aynı zamanda örgütlenme demektir. Tek başınıza olduğunuzda hiçbir şeye katılmanız gerekmez. Ama çoğalmaya başladığınızda/ çoğul olduğunuzda içinde olduğunuz cemaate/ topluluğa/ kohorta vb. katılmanız gerekecektir. Ama nasıl? Nasıl katılacaksınız? Bu örgütün yapısı formel ya da enformel olabilir. Ancak dileyen herkesin katılmasına açık mı? Katılmayı dileyen herkesin katılabilmesine açık mı ya da katılmak isteyen herkes eşit şansa sahip mi? Örgüte katılmak için gerekliliği belirlenmiş koşullara uygun herkesin katılabilmek için eşit şansı var mı yoksa katılmak veya seçilmek için yarışmaya katılmak öncesinde bu şans onun elinden alınmış ya da sınırlanmış mı? Bu durumda başlıca iki önemli tartışma alanı belirmektedir:

Birincisi, bir toplumun üyesi olmak için topluluğa katılım kurallarının ya da katılma yöntemlerinin herkesin katılımına elverişli olup-olmaması ve ikincisi, örgütlenmeye katıldıktan sonra kararın oluşumuna katkı sağlanabilmesi için, karar kurallarının elverişli olup-olmaması…

Katılımın örgütlenmesinde farklı formatlar

Katılımın örgütlenmesi bakımından birinci özelliğe göre topluluğa katılım bakımından iki farklı tür söz konusu olabilir: Yurttaş/ kitle örgütleri ya da belirli özelliğe sahip olanların kurduğu örgütler.

Genel katılımın/ herkesin katılımının söz konusu olduğu örgütler, genellikle geniş ve büyük çaplı buna karşılık bireylerin birbirine oldukça gevşek bir biçimde bağlandığı örgütlerdir. Bu örgütler için bir bakıma bireyle örgüt arasında örtük veya tanımlı bir sözleşme olduğu kabul edilebilir. Eğer yurttaşların tamamının içinde olduğu bir örgütlenme söz konusu ise, yazılı veya yazılı olmayan bir anayasa ile ifade edilen, yurttaşların haklarının ve devletin yükümlülüklerinin belirlendiği bir sözleşme söz konusudur. Toplumların en genel örgütlenişinde örgüte katılım, anayasal haklar çerçevesinde herkesin katılımına açık bir yapıda olmalıdır.

Evrensel olarak geçerli olan insan hakları ve temel demokratik ve etik ilkeler, genel olarak (az ya da çok) bütün anayasaların temel eksenini oluştururlar. 18’inci Yüzyıl’dan beri, sürekli gelişmekte olan temel haklar en çok; eşitlik, özgürlük, barış, demokrasi ve dayanışmalar türü ilkelere dayanırlar. İnsan haklarının eksen oluşturduğu anayasalar, yurttaş katılımını en geniş bir biçimde garantiye alan ve uygulayan toplumsal sözleşmelerdir. İnsan haklarından her sapma hak kullanımını ve katılımı çeşitli bakımlardan sınırlar.

Eğer bir kent topluluğundan bahsediliyorsa yerel bir yönetim çerçevesinde bütün kentlilerin katılımının (ya da temsilen katılımının) söz konusu olması gerekecektir. Kentli yurttaşlar için temel sözleşme de (zaten anayasada içerilmiş olması gereken) kentli hakları bildirgesi olmalıdır.

Bazı örgütler ise sadece toplumun özel kesimlerine açık, diğerlerine kategorik olarak kapalıdır. Birçok örgüt zaten, belirli bir uzmanlığa ya da seçkinliğe yönelik olarak kurulmaktadır. (Meslek odaları sendikalar, uzmanlık dernekleri, vakıflar vb.) Bu durumda da örgüt gerek koşulları karşılayan bütün adaylara eşit biçimde açık olmalıdır. Bazı kesimler kategorik olarak kapalı olsalar da bu örgütlenmeler de kamusal yarar ve temel insan haklarının/ kentli haklarının genişletilmesi için kendi uzmanlık alanlarından doğru çaba göstermeleri olasıdır.

Örgüte kendi adınıza veya temsilen katılabilmek önemlidir. Ancak örgüt kurallarının, katıldıktan sonra alınan kararlara veya başka bir toplulukta kendi örgütünüzü temsil edebilmek için seçilebilmeye, eşit/ adil olanak sağlıyor olması gerekmektedir.

Katılmak istediğiniz örgüt, yeter koşulu sağlayan herkesin üyeliğine açık olmalı, eğer seçim gerekiyorsa seçilebilmek için herkesin eşit şansa sahip olacağı bir düzenleme (seçim sistemi) bulunmalıdır. Eğer topluluğu temsil edecek bir meclis söz konusuysa bu meclisin kompozisyonu, toplumun bütün kesimlerinin, azınlıkların ve aykırı uçların (anayasa/ insan hakları çerçevesindeki bütün farklılıkların) temsilini garanti edebilmelidir. Eğer oransal bir temsil (hatta bu oranı bile sağlayamayacak kadar küçük olan farklılıkların bile temsili) yoksa, katılım tam olarak sağlanamamış demektir. Dolaylı katılımın söz konusu olduğu durumlarda seçim sistemi, katılımı oranlı, adil ve yenilenmeye açık biçimde sağlayabilecek özelliklere sahip olmalıdır.

Kararlara katılım

İkincisi önemli konu, topluma gerçekten katılabilmek için ortak kararların alınabilmesinde, sözünüzü söyleyebilmeniz ve oyunuzu kullanabilmiş olmanız gerekir. Topluluğun/ örgütün karar alma kuralları kısıtlayıcı/ azınlığı yok sayan nitelikte olmamalıdır; ancak bu yeterli değildir. Katıldığınız toplulukta karar alma kurallarının olabildiğince farklı/ azınlık oylarını/ görüşlerini dikkate alabilecek bir biçimde karar kuralları geliştirmiş olması gerekir. Tartışma çevresi herkesin stratejik konumundan seslenebilmesine ve karar kuralları herkesin kendi doğrularının, oluşacak kararda katkısına elverişli olmalıdır.

Katılımın gerçekleşebilmesi için çoğulcu bir karar çevresinde yer alan bütün düşüncelerin/tezlerin, kararın oluşmasına katkıda bulunabilmesi gerekir. Bunu sağlamak için karar kurallarının çoğunluk sisteminden, daha nitelikli, çoğunluğa hatta oybirliği (konsensüs) kuralına doğru evrilmesi gerekecektir. Ancak bunu her türlü kararın alınmasındaki güçlükler nedeniyle karar alma kurallarının konunun/ sorunun/ kararın özelliğine göre dikkate alınmış olmasın sağlayacak bir esnekliğe gereksinimi vardır. Oybirliği, katılımın tam olarak gerçekleşebilmesi için ideal bir kural olmakla birlikte bazı durumlarda hiç karar alınamamasına neden olabilir.

Kararların uygulanması

Bu iki konu (örgütün niteliğine göre herkesin katılımına açıklığı ve örgütte alınan kararların herkesin katkısına açıklığı konuları) üzerinde ayrıca daha geniş bir tartışma gereklidir ve bunu ileride yapabiliriz. Ancak bu iki kuralın olabildiği kadar eşitlikçi, demokratik ve açık olduğunu kabul etsek bile katılımın gerçekten bir anlam taşıyor olabilmesi için, bir başka ögenin geçerliliğine daha gereksinim vardır. Bu da alınan kararların uygulanmasıyla ilgilidir.

Adil, demokratik ve eşitlikçi seçim sistemleriyle seçildiğiniz ve kararların alınmasında azınlıkta kalıyor hatta yapyalnız kalıyor olsanız da sözünüzün ve oyunuzun boşa gitmediğini biliyor olsanız bile acaba alınan kararlar uygulanıyor mu? Uygulanıyorsa nasıl uygulanıyor? Tam ve dengeli bir biçimde uygulanıyor mu? Uygulanıp-uygulanmadığını ya da uygulama sorunlarını izlemeye ve değerlendirmeye de katılıyor musunuz? Uygulamalar denetlemeye açık mı ve denetleme mekanizmaları saydam, katılımcı ve etkin mi?

En zor, ama en hayati derecede önemli düzeye dair bir örnek düşünelim: Küresel iklim değişikliği ile ilgili tartışma birey olarak bizi çok ilgilendiriyor elbet. Ama tartışmaya katılabiliyor muyuz? Tartışmaya etkili olabilecek kararların alınabileceği bir düzeyde katılabiliyor muyuz? Bu, site/apartman/ mahalle/ kent/ bölge/ ülke ya da evren ölçeğinde bir sorun olarak tanımlanmış olabilir. Birey olarak bu sorunun/ tartışmanın ve durumu etkileyebilecek kararların neresindeyim? Katılabiliyor muyum-katılamıyor muyum? Ben katılmıyorsam, benim ve benim gibilerin taleplerini düşüncelerini iletecek temsilcim katılıyor mu? Temsilcimle benim aramdaki iletişim ve etkileşimin kalitesi nasıl? Eğer benim temsilcimin temsil düzeyi yeterli değilse ve onun da üstündeki örgütlemelerin temsilcileri daha etkili karar alıyorlarsa buna karşı ne yapabilirim?

Temsilci olmak için koşullarım da uygunsa aday olabiliyor muyum? Eşit seçilme şansına sahip olabileceğim bir seçim sistemi tanımlanmış mı? Tanımlanmışsa ve diyelim küresel kararların alınmasına elverişli örgütlenmelere kadar ben ya da temsilcim ya da onun da üstündeki düzeylerdeki temsilciler katılıyorsa, bu temsil sistemindeki iletişim ve etkileşimin kalitesi nedir? Küresel olarak karar alma kurallarında etkili olabilmek için karar alma kuralları nedir? Kararlar alındığında uygulamaları izleme ve onların etkin bir biçimde sorunu giderici etkisi olabilmesini sağlamak üzere denetleme mekanizması nedir ve bu aşamaya nasıl katılıyoruz? Katılımın işlevselliğin nasıl sağlıyoruz?

Gördüğünüz gibi, ölçek büyüdükçe ve sorunun yarıçapı genişledikçe ve sorun acilleştikçe sorular sağanak gibi geliyor ve hiç birinin yanıtının ne olması gerektiği konusunu yeterince tartışmıyoruz.

Tekrar başa dönelim: Katılım nedir ve bir birey olarak kamusal alandaki toplumsal sorunların daha iyi elleçlenebilmesi/ en azından daha pozitif/ anlaşılabilir düzeyde tartışılması ve daha nitelikli çözüm önerilerinin ortaya çıkabilmesi için sürece katılabiliyor muyuz?

Eğer bu sorunun yanıtına doyurucu ya da buna yakın bir düzeye ulaşabilirsek, katılımcı ve demokratik bir planlamanın olanakları, olasılığı ve olması için ne yapmak, nasıl hazırlanmak gerekeceği üzerindeki tartışmaya da geçebiliriz.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Rengi, şekli, kıvamı… her öbeğin hikâyesi farklı!

Çağdaş çocuk edebiyatı kakadan geçilmiyor! Hemen yanlış anlamayın; bu, “dışkı ne zamandan beri resimli kitapların gözdesi oldu? Tu kaka!” türünden bir eleştiri değil! Hatta övgü olarak bile ele alınabilir. Sonuçta kaka hem son derece doğal bir olgu hem de dışkının en sevimli hali. Üstelik bu konu, gündelik olarak büyük küçük hepimizin birkaç dakikasını alırken, çocuklarına tuvalet eğitimi vermeye çalışan ebeveynleri neredeyse gün boyu meşgul ediyor.

Zaten Teo’nun Kaka Kitabı / Yağmur Artukmaç & Pınar Çakır Aksu (Bilgi Yayınları), Güle güle kakalar / Sergi Camara (Altın Kitap) ya da Kaka Yaparken Acıtıyor / Howard J. Bennett (Okuyan Us Yayınları) türü kitaplar, tuvalet eğitimi sırasında çocukları desteklemek, yetişkinlere ise rehberlik etmek için hazırlanıyor.

Bunda yeni ya da şaşırtıcı bir yan yok. Çocuk gelişimi kapsamında değerlendirilebilecek benzeri başvuru eserlerine her dönem ihtiyaç var ve bu ihtiyaç nicedir yayıncılar tarafından karşılanıyor.

Yeni ya da ilginç olan, tam anne babalar şu sıkıntılı lazımlık mevzusunu nihayet arkamızda bıraktık diye sevinirken, bezlerden görece kısa süre önce kurtulmuş yaş grubunun neredeyse ortaokul çağına kadar sıvı, gaz ya da katı haldeki tüm vücut ifrazatlarını ilgilendiren meselelere bayılması da değil.

Tabular kırılırken…

Toplumda bunlar hakkında konuşmak belki artık katı tabu sınıfına girmiyor. Ama her lafı geçince çocuklarımızda kıkırdama ile başlayıp gülme krizine kadar varan hallere yol açması, suskunlukla geçiştirilince de iyice merak konusu olması yine de bir gerçeğe işaret ediyor: Biz henüz bu mevzuda, doğallığının gerektirdiği rahatlığa kavuşamadık tam anlamıyla.

Yenilik burada devreye giriyor. Çünkü çocuk kitapları yazarları ve yayıncıları bu alandaki verimli boşluğu keşfedip hızla doldurmaya koyulmuş görünüyor. Aslında her şey, Kafasına Edeni Bulmaya Çalışan Küçük Köstebeğin Hikâyesi / Werner Halzworth Wolf Erlbruch (İletişim Yayınları) ile başladı. Bu resimli kitap, sadece alışılmadık konusu ile değil, olağanüstü resimleri ve çarpıcı hikâyesi ile de uluslararası çocuk edebiyatında tüm dikkatleri üzerine çekti.  Layık görüldüğü ödüller, birçok dünya diline çevrilmesi ve farklı ülkelerde hep büyük bir ilgiyle karşılanması, adeta yayıncılara bu işte keramet var dedirtti.

‘Karakterli kakaloglar’ 

Kakalar Günü / Fatih Erdoğan (Mavi Bulut Yayınları), Kaka, İsmi Lazım Değil / Nicola Davies (Can Çocuk), En Havalı Kaka Benimki / Elif Yonat Toğay (Doğan Egmond) benim ilk akla gelen kitaplarken, buna geçtiğimiz aylarda bir de Elma Yayınları’nın bir markası olan Turta Kitap’tan çıkan Kaka Kitap Seti eklendi. Kakademi, Kakazoo ve Kakaloji adlı üç resimli kitaptan oluşan seri, akademisyenler; Saniye Bencik Kangal, Merve Solak Arabacı ve Ceren Solak ile çizer Berk Öztürk’ün ortak üretimi ve 3-6 yaş grubuna hitap ediyor.

Baskı kalitesi ve kaka öbeklerine bir yüz ve karakter kazandıran “kakalog” çizimleriyle her biri dikkate değer olsa da burada özellikle Kakazoo üzerinde duracağım. Alt başlığı Bir Kakadan Çok Daha Fazlası: Ekolojik Denge, seçimimin nedenini açıklıyor.

Hitap ettiği kitleye uygun olarak çok az metinle yetinip çizimlere ağırlık veren eser, farklı farklı hayvanların birbirlerinden kakaları itibarıyla da ayrıldığı temel önemdeki saptamayla başlıyor. Beyaz önlük ve büyüteçlerle donatılmış kakaloglar, bunun nedeninin peşine düşüyorlar. Acaba, “bir hayvanın kakası, bitkiler ya da diğer hayvanlar için besin kaynağı olabilir miydi?” diye düşünürken küçük okura da fikrini sormayı ihmal etmiyorlar.

Kitaptaki bilgilere eşlik eden “sen ne dersin?”, “inanabiliyor musun?”, “ne ilginç, değil mi?” gibi doğrudan okura seslenen sorular, çocuğun merakını kışkırtıp onu öğrenme sürecine aktif olarak dâhil ediyor. Elbette eğlenceli illüstrasyonlar da kakanın gübreye dönüştüğünü, sadece bitkilerin değil gübre böceği ya da yavru koalalar gibi hayvanların da onunla beslendiğini öğrenmeyi küçük okurlar için keyifli hale getiriyor.

‘Kaka’nın ekolojisi

Oysa bir yetişkin olarak, kitabın alt başlığında yer alan “ekolojik denge” tabirinin bende yarattığı beklentiyi karşıladığını söyleyemem. Ama bu doğal. Ne de olsa Kakazoo’nun hedef kitlesi kitabın henüz okul çağına gelmemiş çocuklar. O yaş grubunun ihtiyaç ve özellikleri göz önüne alındığında, metnin karmaşık bilgiyle dolup taşmak yerine dikkati çarpıcı bir birkaç olguya odaklayıp daha fazlasını merak ettirmesi doğru karar.

En güzeli de bu kitapları küçük büyük birlikte okumamızda. Hele de bize epey sınırlı ve biraz da kuru gibi gelen bilgi cümlelerin arkasından gelen heyecan dolu, sınırsız çocuk sorularına gereken vakti ayırdığımızda… 

Çünkü asıl o zaman, pandaların kakalarından tuvalet kâğıdı yapıldığı; fil kakalarından da kâğıt üretildiği; beyaz sahillerin kumunun papağan balığının kakasından oluştuğu; planktonların, balina kakası ile beslenerek suyu temizlediği ya da misk kedilerinin kakalarının fabrikalarda kahveye dönüştürüldüğü ile bir solukta özetlenebilecek içerik, ailemizin en küçük üyeleriyle ekolojik denge hakkında  sonu gelmeyen sohbetler yapıp dünyamızın önemli meseleleri hakkında birlikte düşünmek için değerli bir fırsata dönüşecek.

Bu fırsatı kaçırmayın!

Yazarlar:

Saniye Bencik Kangal: Sosyal medyada akademisyen anne olarak tanınan Doçent Dr. Saniye Bencik Kangal 1980 yılında Ankara’da doğdu. 

Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümünde okuyan Bencik Kangal mezun olduktan sonra üniversitesine dönerek öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi bölümünde doçent olarak görev yapıyor. 

Ceren Koçak: 1984 yılında Almanya’da doğdu. 2007 yılında Hacettepe Üniversitesi Okul Öncesi Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2007-2018 yılları arasında birçok özel okulda anaokulu öğretmeni olarak görev yaptı. Alanda çalıştığı süre içerisinde Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi programında Yüksek Lisans eğitimini tamamlayarak 2018 yılında Bilim Uzmanlığı derecesini aldı. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi bölümünde doktora eğitimine başladı.

2019 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi bölümünde öğretim elemanı olarak başladığı görevini sürdürüyor. 

Merve Solak Arabacı: Üniversite eğitiminin ardından Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yaptı. Halen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında Çocuk Gelişimi Uzmanı olarak çalışıyor. 

 

 

Klasikler neden klasiktir ve klasikleri niçin okumalıyız -2

Başta andığımız ve bu yazıya vesile olan Italo Calvino’nun “Klasikleri Niçin Okumalıyız?” kitabını okuduğumda bende bıraktığı ilk etki şu oldu:

Her birey okuduğu klasik eserle farklı bir bağ kurar. Ve herkes her klasikten o denli etkilenmez. Bunda da yaşama bakış açımız, ideolojimiz, eğildiğimiz ve üzerine titrediğimiz konular etkili olabilir. Yani herkesin kendi klasik eser kitaplığı farklı saiklerle oluşur. Örneğin Calvino’nun çok etkilendiği eserlerin ancak yarısında kesiştiğimizi söyleyebilirim. Ve hatta bazılarını hiç duymadım bile. Bunların bir kısmı belki de Türkçeye çevrilmeyen İtalyan edebiyatı eserleri olduğu için de böyle olabilir. Ya da bir yazarın bir eseri sizi çok etkilerken başka eseri başka birisini çok etkileyebilir.

‘Yeniden okuma’

Örneğin bir vegansanız sürekli ava çıkılan ve görkemli etobur sofraların kurulduğu bir kitap ne kadar klasik olursa olsun size eğreti gelebilir. Ya da erkek egemenliğinin çok sorun edilmediği bir dönemde eril dille yazılmış klasik eser sizi çok rahatsız edebilir ve yarıda bırakabilirsiniz. Örneğin feminist edebiyatın başucu kitaplarından Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” kitabında sürekli etobur sofralardan bahsedilmesi benim kitabı yarıda bırakmama sebep olmuştu.

Calvino’ya ve eserine dönersek kitap on dört başlıkta klasik eser nedir tanımlarıyla başlıyor. Hepsine burada yer veremeyeceğimiz için beni en çok etkileyen tanımları anarak ilerleyeceğim:

“Klasikler, haklarında duyduklarımızla ne kadar bildiğimize inanıyorsak, gerçekten okuduğumuzda o kadar yeni, beklenmedik, benzersiz bulduğumuz kitaplardır.” [1] Hemen söylemeliyim ki ben bu hissi Balzac’ın “Vadideki Zambak” kitabında yaşamıştım. Balzac, bu kadar erken bir dönemde, çocukken yaşadıklarımızın kişiliğimizin şekillenmesinde ne kadar önemli olduğunu müthiş bir psikanalitik öngörüyle yazmış. Ve bu tespitler evrenselliğini hiç yitirmeden korumaktadır.

“Klasikler, haklarında asla “okuyorum” sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum” sözünü işittiğimiz kitaplardır. [2] Stefan Zweig “Üç Büyük Usta” kitabında Dostoyevski için şöyle bir şey söylüyordu: Dostoyevski’yi ilk okuduğunuzda biraz giriş yaparsınız, ikincisinde anlamaya başlarsınız ancak üçüncüsünde tam olarak anlayabilirsiniz.”

‘Mitoloji’den korkmayın’ 

Calvino da dünya geçekliğini ve klasik edebiyatı aynen bir enginara benzetiyor. Katman katman, dikenli, üst üste binmiş, her okunduğunda en derindekine biraz daha yaklaşıldığı. Ve benim de hemfikir olduğum gibi bunun erken gençlik döneminde bir sefer okumayla sağlanamayacağı durumu. Calvino’nun kitabı klasik eser tanımlarından sonra kendi çok önemsediği eserlerin bir serimlemesi şeklinde ilerliyor. Bunu da antik eserlerle ve mitolojiyle başlatmış ki ben de bunu çok önemli buluyorum. Lütfen mitoloji okuyun diyesim geliyor. Çünkü bazen “ben mitoloji sevmiyorum” “bana gerçekçi gelmiyor” diyen okurlarla karşılaşıyorum. Oysa mitoloji edebiyatın, felsefenin ve psikanalizin temelidir. Bütün büyük eserlerde bu altyapılarla karşılaşırsınız.

Bir örnek vermek gerekirse mitoloji okumadan Goethe’nin altmış yılda yazdığı Faust’unu, Joyce’un Ulysses’ini, Hermann Broc’un Vergilius’un Ölümü’nü ve daha birçok eseri anlayamazsınız. Calvino’nun kitabında klasiklere önemli felsefi ve bilimsel eserleri dâhil ettiğini de söylemeliyiz bu yaklaşımla. O halde Calvino’nun şu çok çarpıcı Odysseus yorumuyla bitirelim:

“Hiç kimsenin tanımadığı yaşlı bir dilenci olarak İthake’ye ulaşan Odysseus, Troya’ya gitmek üzere yola çıkmış olan Odysseus’la aynı kişi değildir belki de. Adını (Hiç) kimse şeklinde değiştirerek yaşamını kurtarmasının bir bedeli olmuştur. Onu doğrudan ve kendiliğinden tanıyan tek varlık, köpeği Argos’tur, sanki bireyin sürekliliği yalnızca bir hayvan gözünün algılayabileceği göstergeler aracılığıyla kendini ortaya koyuyormuş gibi.” [3]

Herkesin, çıktığı edebiyat yolculuğundan değişerek dönmesi dileğiyle…

*

[1]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 14
[2]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 11
[3]İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı?, YKY 2019 23

Şişli Etfal Hastanesi’nin kapatılmasına karşı sağlık çalışanları ve halk eylemde

İstanbul’un Şişli ilçesinde yaklaşık 1 milyon insana hizmet veren 122 yaşındaki Şişli Etfal Hastanesi depreme karşı güçlendirme yapılacağı gerekçesiyle bölünerek Kağıthane ve Sarıyer’e taşınacak.

Söz konusu karara çıkan vatandaşların oluşturduğu Şişli Etfal Dayanışması hastane önünde bir araya geldi. Eyleme  CHP, HDP, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), bölge esnafı ve yurttaşlar da destek verdi.

‘Özel hastaneye mahkum edileceğiz’

Basın açıklamasını okuyan Şişli Dayanışma Platformu’ndan Özgür Kavuşer Vardar, “Büyükdere ve Seyrantepe’de inşa edilen hastane binalarına taşınma işlemleri bitmek üzere, ama biz Şişli sakinleri, hastanemizin Şişli’ye geri dönüp dönmeyeceğini ya da dönerse, hangi kapasite ile, hangi üniteleri ile döneceğini bilmiyoruz” ifadelerini kullandı.

Hastanemizin bölünmesi ve bölgeden taşınarak kapatılması durumunda bölgede yaşayanların kamusal sağlık hizmetine erişiminin kısıtlanacağı belirtilen açıklamada “Büyük çoğunluğu dar gelirli insanlardan ve göçmenlerden oluşan bölge halkının özel sağlık kurumlarına mecbur bırakılması, özellikle bölgemizde yoğunluğa sahip olan yaşlı nüfusun sağlık hizmetlerine erişiminin kısıtlanması, yine acil servislere erişimde yaşanacak gecikmeler nedeniyle geri döndürülemez kayıpların yaşanılması kaçınılmaz sonuçlar” denildi.

‘Yerinde dönüşüm yapılsın’

Hastane taşınmadan da iyileştirmeler yapılabileceği belirtilen basın açıklamasının sonunda Şişli Etfal Dayanışması olarak dile getirilen talepler şu şekilde aktarıldı:

  • Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin kapatılmamasını,
  • Sonradan geri dönmek üzere, bölünmeden, geçici bir süre ile taşınmasını veya yerinde dönüşümle yeniden yapılandırılmasını,
  • Hastanemizin şu anki yerinde, bölgenin ihtiyaçlarını daha iyi koşullarda karşılayacak biçimde, güvenli ve yenilenmiş binalarda mevcut tüm branşlarında hizmet vermeye devam etmesini istiyor ve talep ediyoruz.

Bolsonaro’dan Covid-19 açıklaması: Sızlanmayı bırakın, daha ne kadar ağlayacaksınız?

Brezilya’da çarşamba günü koronavirüs salgınının başlamasından bu yana görülen en fazla ölüm yaşandı. Bir günlük zaman dilimi içerisinde 75 bin 2 vaka tespit edildi, 1910 kişinin ise yaşamını yitirdiği açıklandı.

Brezilya Sağlık Bakanlığı, ülkede Covid-19 kaynaklı ölümlerin sayısının 260 bini geçtiğini açıkladı. Böylece Brezilya, ABD’nin ardından dünyada en fazla ölümün yaşandığı ikinci ülke oldu.

Bolsonaro: Sızlanmayı bırakın

Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ise artan vakalarla ilgili bir etkinlikte konuşma yaptı. Salgının başlangıcından bu yana koronavirüsü küçümseyici açıklamalarıyla bilinen Bolsonaro şu ifadeleri kullandı:

Sızlanmayı bırakın. Daha ne kadar ağlayacaksınız? Artık kimse buna dayanamaz. Ölümler için üzgünüz ama artık bir çözüme ihtiyacımız var.”

Brezilya Cumhurbaşkanı Jair Bolsonaro

Vali: Deli adam

Bolsonaro’nun bu sözlerini eleştiren Sao Paulo Valisi Joao Doria ise BBC’ye yaptığı açıklamada Devlet Başkanı’nın oandeminin sona erdirilmesi için aşı almak isteyen vali ve belediye başkanlarına saldırdığını hatırlattı.

Bolsonaro için “Deli adam” diyen Doria, “Her gün insanlar ölürken bu sorunla nasıl yüzleşeceğiz. Brezilya’da sağlık sistemi iflasın eşiğine geldi” ifadelerini kullandı.

 

 

Filiz Kerestecioğlu: 10 Ekim Katliamı sorumlusunun kamu görevlileriyle ilişkisi var mıydı? 

Halkların Demokratik Partisi Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, 10 Ekim Ankara Katliamı‘nı organize eden ve hakkındaki dava dosyalarında yer alan bilgilere göre, Türkiye-Suriye sınırındaki geçişleri sağlayan IŞİD sınır emiri olan İlhami Balı’nın kamu görevlileriyle ilişkileri hakkında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül tarafından yanıtlanması istemiyle soru önergesi verdi.

Filiz Kerestecioğlu, Hulusi Akar ve Abdülhamit Gül’e kamu görevlilerin, IŞİD terör örgütünün sınır emiriyle kim tarafından yetkilendirilip hangi sebeple ve nasıl iletişim kurduğunu sordu.

Balı, kamu görevlileriyle görüştü

Kerestecioğlu, Balı’nın Kilis Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürmekte olan 2016/243 E.
sayılı dosyada bulunan tape kayıtlarında İlhami Balı’nın sınır geçişlerini nasıl
gerçekleştirdiğine ışık tutan çok sayıda görüşme bulunduğunu, görüştüğü kişiler arasında asker, polis veya istihbaratçı kamu görevlilerinin olduğunu söyledi:

İlhami Balı’nın görüştüğü kişiler arasında biri asker, diğeri ise asker, polis veya istihbaratçı olduğu değerlendirilen iki yetkili kamu görevlisinin de bulunduğu tespit edilmiştir. Balı ile asker arasındaki konuşma kayıtlarında, askerin Balı’ya ‘şıhım’ diye hitap ettiği, Balı ile kendisi arasındaki irtibatı kuran kaçakçıdan sıkıntısının olmadığını belirttiği, Balı’ya ‘Birbirimize zarar vermemeliyiz’ dediği, Balı’nın da kendilerine karşı tarafa bir şey yapılmayacağı şeklinde emir geldiğini beyan ettiği, askerin bizim sizinle bir sıkıntımız yok, bizim PKK ile sıkıntımız var dediği görülmektedir.

Diğer görüşmede ise Balı’nın yetkili bir kişi ile IŞİD tarafından kaçırılan ve daha sonra canlı canlı yakıldığı ortaya çıkan asker için pazarlık yaptığı anlaşılmaktadır.

Bu pazarlık sırasında görevli kişinin Balı’ya ‘Benim sana yaptığım insanlığı da biliyorsun, senin de bana bir insan misafirim olsa yaptığını biliyorum’ diyerek ‘Sen hangi adamla konuştun da bir misafirim var göndereyim dedin sana yanlış
yapıldı’ şeklinde bir soru yönelttiği görülmektedir.”

HDP’li Filiz Kerestecioğlu, konuşmalardan IŞİD’in sınır geçişlerini ordu ve devletin diğer birimleri gözetiminde gerçekleştiğinin anlaşıldığını belirtti ve “Söz konusu tape kayıtları katliamdan yaklaşık üç ay önce temmuz ayında başlayıp katliamdan on gün
öncesine kadar sürmektedir. Ayrıca farklı soruşturma dosyalarında da katliamdan sonraki tarihlere ait tape kayıtları da bulunduğu görülmektedir. Yani İlhami Balı katliam öncesinde de sonrasında da teknik takip altındadır” dedi.

‘Geçişlerin önlenmesi için gerekli işlemler yapılmadı’

Kerestecioğlu, Kilis Ağır Ceza Mahkemesi’nin dinleme kararlarına ilişkin gerekçelerinin bazılarında sınır geçişlerinin anında engellenmesinin amaçlandığını, ancak buna rağmen telefon dinlemelerinin yapıldığı tarihte ve katliama kadar sınır geçişlerinin devam ettiğini kaydetti:

İlgili görüşmeler 30.09.2015 ile 01.10.2015 tarihlerinde polisler tarafından tutanak altına alınmasına rağmen, mahkeme kararına aykırı davranılmış ve geçişlerin önlenmesi için gerekli işlemler yapılmamıştır.

10 Ekim tarihinde Ankara’da meydana gelen katliamda görevlendirilen saldırganlar bu şekilde sınırı geçerek Gaziantep’e gelebilmişlerdir. Üstelik söz konusu görüşmeler sırasında İlhami Balı hakkında yakalama kararı olduğu da bilinmektedir.
İlhami Balı ile görüşmekte olduğu asker, polis veya istihbaratçı kamu görevlileri arasındaki ilişkinin aydınlatılması amacıyla aşağıdaki soruların cevaplanması gerekmektedir.”

Akar ve Gül’e yöneltilen sorular

Halkların Demokratik Partisi Ankara Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, Hulusi Akar ve Abdülhamid Gül’ün yanıtlaması için şu soruları yöneltti:

  • IŞİD örgütü yöneticisi İlhami Balı ile görüşen, kendisine Balı tarafından ‘dayı’ şeklinde hitap edilen, Muhammet Kasım Kurt kimdir? Hangi kuruma bağlı olarak görev yapmaktadır?
  • Muhammet Kasım Kurt’un da içinde bulunduğu kamu görevlileri IŞİD terör örgütünün sınır emiri ile hangi sebeple ve nasıl iletişim kurmuştur? Görevliler bu konuda kim tarafından yetkilendirilmiş ve kimden talimat almıştır?
  • Örgüt üyeleri ile görüşen kamu görevlileri, örgüt üyelerinin sınır geçişlerine hangi sebeple göz yummuştur? Telefon görüşmelerinde bir kamu görevlisinin ‘Benim sana yaptığım insanlığı da biliyorsun’ demekten kastı nedir? Örgüt üyesinin ‘misafirlerine’ kamu görevlileri tarafından nasıl bir kolaylık sağlanmıştır?
  • Kamu görevlisi ‘Birbirimize zarar vermemeliyiz’ cümlesiyle ne kastetmektedir? Örgüt ile devlet arasında bir saldırmazlık anlaşması mı bulunmaktadır? Bu anlaşmanın karşılığında ne elde edilmiş ve örgüt bundan nasıl çıkar sağlamıştır?
  • Örgüte yardımcı olduklarını beyan eden kamu görevlileri, bunun karşılığında ne elde etmişlerdir? Örgüt tarafından bu konuda görevlilere nasıl bir vaatte bulunulmuştur?
  • Yukarıda alıntılanan konuşma kayıtlarına göre kamu görevlilerinin İlhami Balı ile sürekli irtibatta oldukları anlaşılmaktadır. İlhami Balı ile görüşen ve yardım ettiği anlaşılan kamu görevlileri hakkında yapılan adli ya da idari herhangi bir soruşturma var mıdır? Varsa sonucu ne olmuştur? Yoksa neden yapılmamıştır?
  • İlhami Balı hakkında mahkemeler tarafından verilen yakalama kararlarının
    uygulanmamasının ve kamu görevlilerinin katliamlardan önce bu kişiyle irtibat kurmasının özel bir sebebi var mıdır?
  • Medyada zaman zaman İlhami Balı’nın MİT’le çalıştığı ve görüşmeler yaptığına dair iddialar yer almaktadır. İlhami Balı’nın MİT’le iş birliği yaptığı iddiaları doğru mudur? İlhami Balı’nın herhangi bir kamu kurumu ile ilişkisi var mıdır?

[İnsan Hakları Eylem Planı-2] Plandan çevrecilere polis müdahalesi çıktı

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip ErdoğanBeştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde yargı reformu kapsamında hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı’nı açıkladı.

Dokuz amaç 50 hedef ve 393 faaliyeti içeren belgede “Sağlıklı ve Yaşanabilir Çevrenin Korunması” başlığı da yer alıyor. Planda somut olarak bir öneri yer almadığı gibi  “Toplumsal huzuru bozan, genel güvenliğe ve trafik güvenliğine yönelik suçlarla etkili bir şekilde mücadele edilecektir” maddesiyle çevre mücadelelerine polis müdahalesine yeşil ışık yakılıyor.

‘Eksik olan plan değil siyasi irade’

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Emine Özkan Yeşil Gazete’ye verdiği demeçte söz konusu planı “Türkiye’de mevcut yasaların uygulanması konusunda yaşanan sorunları düşündüğümüzde maalesef kuru ve süslü sözlerin ötesine geçemeyecek konumda ve inandırıcılıktan uzak” olarak nitelendirdi.

Özkan, Türkiye’nin daha demokratik ve insan hakların güçlü şekilde korunduğu bir ülke olması için gereken şeyin planlar yazmaktan öte bunları uygulayacak bir siyasi irade olduğunu vurguladı.

‘İklim krizini insan hakları meselesi görmüyor’

Çevrenin korunması başlığında yer alan hedef işlerin de yeterli ve tatmin edici olmadığının ilk maddeden görülebileceğini belirten Özkan, şu değerlendirmede bulundu:

Krizlerin üst üste binerek yaşandığı bu çağda iklim krizi gezegen üzerinde yakıcı bir etkiyle giderek derinleşiyor. İklim krizinin diğer canlı türleri ve ekosistemler üzerindeki olumsuz etkisiyle beraber topluluklar ve dünya halklarının kırılgan kesimlerini daha da fazla etkilediğine şahit oluyoruz. Hal böyleyken ve dünyada bir iklim adaleti sorunu varken açıklanan eylem planı iklim krizinin yarattığı derin adaletsizliği bir insan hakları meselesi olarak görmekten oldukça uzak olunduğunu gösteriyor.”

‘Planla ortadaki iş birbirini desteklemiyor’

Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü dikkatini çeken bir maddenin de öngörülen hayvan hakları bağlamında hayvanların mal değil can olarak kabul edildiği mevzuat düzenlemeleri olduğunu söyledi.

Meclis’te bir hayvan hakları yasası üzerinde çalışıldığını hatırlatan Özkan, hayvan hakları örgütlerinin çalışmaları, takibi sayesinde biliyoruz ki gelmesi beklenen yasada hayvanların mal statüsü korunuyor. Hal böyle olunca açıkladığınız eylem planıyla ortaya koyduğunuz işin birbirini desteklemediğini görüyor insanlar” dedi.

Bu başlık altındaki hedeflerin tamamının oldukça yuvarlak ifade edildiğini belirten Emine Özkan, “Somut adres gösterme ve veriler barındırma konusunda da oldukça zayıf kaldığını görüyoruz. Adı eylem planı olan bir belgede çok daha net adımları görebilmemiz gerekir” değerlendirmesinde bulundu.

‘Doğanın merkeze alındığı bir anlayışa ihtiyaç var’

Plandaki bir sorunun da ‘çevre’ başlığının altına sıkışmış bir şekilde ekolojik hakları ve uygulamaları konuşuyor olmak olduğunu belirtti. Emine Özkan şu yorumu paylaştı:

Çevre dediğimizde insanı merkeze alan ve onu çevreleyen canlı cansız varlıkların bütününden bahsediyoruz. Bu aslında yaşamın nasıl var olduğunu ve devam ettiğini anlamak için oldukça yanlış bir bakış açısı.

İnsanın değil de doğanın merkeze alındığı bir siyasi ve hukuki anlayışa ihtiyacımız var. Bu anlayışı geliştirdiğimizde uygulanacak adımların daha somut ifade edilmesi kaçınılmaz olacak. Bununla beraber eylem planında “çevre” ile ilgili hedeflerin somut adres göstermekten uzak oluşu samimi ve gerçekçi çözüm arayışında olunmadığını da gösteriyor.”

‘Ormanlarla ilgili en büyük sorun hükümetin kendisi’

Planda yer verilen hedeflerden birinde de “Sağlıklı ve yaşanabilir çevre ile ormanların korunmasına yönelik kamuoyunda farkındalık artırmak amacıyla iletişim kampanyaları düzenlenecektir” ifadesi kullanılıyor.

Emine Özkan bu maddeye ilişkin “Türkiye’de çevreci olmak ağaç dikmekle özdeşleşiyor. Hükümetin çevreciliği her yıl şu kadar ağaç diktik diye kendilerini reklam etmekten ibaret” yorumunu paylaştı ve şöyle devam etti:

Her yıl ‘milyonlarca ağaç diktik biz, çevreye duyarlıyız’ mesajı veren hükümet Kazdağları bölgesinin yüzde 79’unu madencilik için ruhsatlandırmış durumda, Kanal İstanbul gibi mega bir yıkım projesini inadına yapacağını söylüyor. Oysa bilim insanları ve yaşamdan yana olan herkes Kanal İstanbul işinin çılgın bir proje olduğunu ve kuzey ormanlarını oradaki ekosistemi geri dönülmez şekilde tahrip edeceğini, bedelini bugün ve yarın an be an ödeyeceğimizi biliyor, dile getiriyor. Dolayısıyla Türkiye’de ormanlarla ilgili en büyük sorun hükümetin ortaya koyduğu politik anlayıştır.

 

Eylem Planı’nda çevre başlığında neler yer alıyor?

İnsan Hakları Eylem Planı’nda “Sağlıklı ve Yaşanabilir Çevrenin Korunması” başlığı altında sıralanan hedefler şu şekilde:

  • İklim değişikliğinin temel insan haklarına etkileri analiz edilecek ve sonuçlar kamu politikaları oluşturulurken dikkate alınacaktır.
  • Sağlıklı ve yaşanabilir çevre ile ormanların korunmasına yönelik kamuoyunda farkındalık artırmak amacıyla iletişim kampanyaları düzenlenecektir.
  • Zararlı kimyasallar ile atıkların oluşumu en aza indirilecek, atıkların geri dönüşüm oranı ile yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanım oranı artırılacaktır.
  • Enerji verimliliğine ilişkin sosyal bilinç geliştirilecek, toplumsal davranış değişikliği amacıyla farkındalık artırılacaktır.
  • Hayvanların korunması ve kendi doğası içinde barındırılması sağlanacak, yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere yaptırım uygulanacak, ayrıca hayvan sevgisi farkındalığının artması için sivil toplum kuruluşları ile ortak etkinlikler yapılacaktır.
  • Hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini ve hayvanların korunmalarını temin etmek amacıyla onları mal olarak değil can olarak gören bir anlayışla mevzuat düzenlemesi yapılacaktır.
  • Kişi başına düşen yeşil alan miktarı artırılacak, yeşil alanlar, kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler için güvenli ve erişilebilir hale getirilecektir.
  • Tüm şehirlerde herkes için erişilebilir meydanlar oluşturulacaktır.
  • Toplumsal huzuru bozan, genel güvenliğe ve trafik güvenliğine yönelik suçlarla etkili bir şekilde mücadele edilecektir.

*Planın kadınlar için ne vadettiğini incelemek için [İnsan Hakları Eylem Planı-1] Kadınlar için ne vadediyor? haberini ziyaret edebilirsiniz.

A101 işçileri: Bizi koronadan öldürmediler ama zulümle öldürecekler

Mağaza Market Sendikası A101 Koordinasyonu, yeni normalleşmeyle birlikte A101 marketler zincirinin, çalışanlarından sabah 07.30’dan akşam 20.00’ye kadar çalışmalarını istediğini duyurdu.

Mesai saatlerinin oldukça fazla olduğunu dile getiren bir işçi, “Bizi 07.00’de çağırıyorlar. Akşam 20.00’de çıktığımı hiç hatırlamıyorum. Yine bizi saatinde bırakmayacaklar” dedi.

‘Bu işçilik değil kölelik’

Mağaza Market Sendikası A101 Koordinasyonu üyesi Diyarbakır’dan bir işçi yaşadıklarını şöyle anlattı:

A101’de 4 senedir çalışıyorum. Bugüne kadar hakkımızın bir kere bile verildiğini görmedim. Kasaya bak, reyona koş, sevkiyata koş.

Sabahtan akşama kadar bunların hepsini yapıyoruz. Dezenfektan kullanmaktan ellerimiz patladı. Bir gün olsun rahatça çalışabilmek istiyoruz. Ama baştakiler bizi saat 07.00’de mağazalara dikiyor. Evimden 06.00’da çıkmak zorundayım. 12 saat çalışıp çocuklarımın yüzünü bile doğru düzgün göremeden yatmak zorundayım. Bu işçilik değil kölelik. Bizi koronadan öldürmediler ama zulümle öldürecekler.”

‘İşe geç kalırsak duymadığımız laf kalmıyor’

Market incirinin İstanbul’daki bir şubesinde çalışan bir işçi ise, çalışma saatlerinin düzenlenmesini talep ederek, yaşadığı süreci anlattı:

İstanbul’dan üyemiz: Ben markete yakın bir yerde oturmuyorum. Toplu taşımaya binmek zorundayım. En erken minibüs sabah 07.00’ye doğru geliyor. Eğer kaçırırsam sonraki minibüs 20 dakika sonra.

İşe geç kalırsak duymadığımız laf kalmıyor. Bizi insan yerine koymadan azarlıyorlar. Bu sabah saat 07.00’de mağazada mıyız diye bizi kontrol ettiler. Pos cihazının fotoğrafını çekip yöneticilerin bulunduğu gruplara attık. Ben mağaza sorumlusuyum. Dün de 07.00’de mağazadaydım ama akşam ancak 20.30’da mağazayı kapattım. Bizim itirazımızı duymaları gerekiyor. Saatlerin düzenlenmesini istiyoruz.”

‘Sustuğumuz için üzerimize geldiler’

Antalya’da çalışan bir üye de belirtilen mesai saatlerinden daha fazla süre çalıştıklarını kaydetti:

Biz beş eleman çalışıyorduk, pandemi sebebiyle dörde düşürdüler. Her iş bizim üzerimize yığıldı. En yoğun mağazalardan biriyiz, müşteri eksik olmuyor. Bu yoğunluğa rağmen ‘İyi misiniz?’ diye suratımıza bakan bir kişi yok. Ben çocuklarıma ekmek götürmek için bunca şeye katlanıyorum.

İşsizlik var, kolay değil yeni iş bulmak. Dün sabah mağazayı 07.30’da açtık. Yöneticiler 07.30-20.00 diye program göndermiş ama bu gerçek değil. Bizi 07.00’de çağırıyorlar. Akşam 20.00’de çıktığımı hiç hatırlamıyorum. Yine bizi saatinde bırakmayacaklar. Raf düzenleyeceğiz, ürün sayacağız, sevkiyat bekleyeceğiz. Eve gidişimiz geceyi bulacak. Biz bugüne kadar sustuk. Sustuğumuz için hep üstümüze geldiler.

Suç biraz da bizde ama artık susmamamız gerekiyor. Onlar hep bize sendika yasak diye anlattı ama yasak olmadığını da öğrendik. Korkarak, çekinerek bir şey değişmedi bugüne kadar. Tüm yapılanlara ben yeter diyorum. Çoğalırsak bizi görecekler, bunu da biliyorum.”

‘Birleşirsek kazanırız’

Mağaza Market Sendikası A101 Koordinasyonu, tüm A101 işçilerini bu çalışma saatlerini kabul etmemeye davet ederek, şu çağrıda bulundu:

Biz sabah 07.30’dan gece saatlerine varana kadar o mağazalarda kalacağımızı biliyoruz. Çünkü A101, puantajlarımıza ‘mesai’ saatlerimizi yazmıyor.

Daha gün doğmadan yollara düşeceğiz. Çalıştığımız market içinde gün doğdu mu battı mı, bilmeyeceğiz. 07.30’da açılış yapmak istemiyoruz.

Siz yol paralarımızı vermekten, primlerimizi bile yatırmaktan kaçınan bir firmasınız. 07.30’da işe başlayıp ücretsiz çalışacak köle mi arıyorsunuz?

Tüm A101 işçilerini, bizim gibi itiraz etmeye ve bu çalışma saatlerini kabul etmemeye çağırıyoruz. Biz köle değil işçiyiz! Her iş yerinde, her mağazada ‘07.30’da gelemeyiz’ diyelim. A101 patronları bu saatleri yeniden düzenleyecek! Birleşirsek kazanırız.”

KAHEV, erkek şiddetine dikkat çeken üç yeni animasyon film yayınladı

Kadın tıp ve diş hekimlerinin bir araya gelmesiyle kurulan Kadın Hekimler Eğitime Destek Vakfı (KAHEV), kadına yönelik şiddete karşı farkındalık yaratmak için üç farklı video yayınladı.

KAHEV, başka projeler ve eğitimlerle birlikte de bu farkındalığı artırmak için çalışmalarına devam edeceklerini kaydetti.

‘Gücümüzü, kendimizden ve dayanışmamızdan alıyoruz’

KAHEV, yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

Bizler, Türkiye’nin en merkezi şehirlerinden, en kırsalına uzanan bir coğrafyada; mekansal, ailesel, kültürel zorlukların yanı sıra, bu toplumda yalnızca ‘kadın’ olarak doğmanın getirdiği zorluklarla başa çıkmış, fırsat eşitsizliklerini, öğretilmiş çaresizlikleri aşmış, mesleklerini, ekonomik özgürlüklerini, güçlerini ellerine almış KAHEV kadınlarıyız.

Gücümüzü, kendimize olan inancımızdan ve dayanışmamızdan alıyoruz. Şimdi de bu gücü kadına ve çocuğa yönelik şiddeti engellemek, yok etmek için kullanmaya niyet ettik.

Şiddet toplumun her bireyini etkilese de en çok kadınları, çocukları ve dezavantajlı bireyleri hedef alır. Ev/yakın ilişki içindeki şiddet en yaygın şiddet türü iken; cinsel şiddet bunun en sık görülen ancak en gizli kalan biçimidir. İki kadından birinin şiddete maruz kaldığı, 15-44 yaş arasındaki kadınların şiddet görme ya da tecavüze uğrama riskinin; kanser olma, trafik kazası geçirme ya da sıtmaya yakalanma riskinden yüksek olduğu gösterilmiştir. Kadın cinayetlerinin yarısından fazlası eşler ya da eski eşler tarafından gerçekleştirilmektedir. Şiddet olaylarının büyük çoğunluğunda failin erkek olduğunu görüyoruz.”

‘Şiddeti ortadan kaldırmak için elimizden geleni yapacağız’

Yapılan açıklamada, kadına ve çocuğa yönelik şiddetle mücadele edileceği belirtilirken, toplumu bilinçlendirmek için başka projeler ve eğitimlerle yola devam edileceği de vurgulandı:

Erkek şiddetini olağanlaştıran toplumlar içindeki kadınlar, olumsuz davranışlar fiziksel şiddete dönene dek kendilerine yapılan duygusal/ psikolojik şiddeti anlayamamakta ve ses çıkaramamaktadır.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da eğitim ve bilinçlenmenin önemini görüyor ve kadınları psikolojik, duygusal, ekonomik, dijital, fiziksel, cinsel şiddetin ne olduğu konusunda bilinçlendirmek, kendilerini korumalarına destek olmak, şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemek için yola çıkıyoruz.

Sözde ‘kıt!’ aklımızla, ‘yufka!’ yüreğimizle, kadın ‘kısmımızla’ buradayız!

Bizi bize kötülemek için kullanılan her şeye sahip çıkarak, doğrusunu yanlışını göstermek, kadına ve çocuğa yönelik şiddeti yok etmek için yola koyulduk.

Bu üç kısa animasyon filmi, her kadın cinayetinde, her kadına ve çocuğa şiddet olayında tekrar kanayan yüreğimizin çığlığının artık içimize sığmayan yansımasıdır. Bu filmler çıktığımız yolun sadece ilk durağıdır. Kadına ve çocuğa yönelik şiddeti ortadan kaldırmak için elimizden geleni yapacağız, toplumu bilinçlendirmek için başka projeler ve eğitimler ile yolumuza devam edeceğiz.”