Ana Sayfa Blog Sayfa 1623

[8 Mart] Emine Özkan: Erkek değilseniz daha azına razı olmanız bekleniyor

Yeşil Gazete olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü haftasında her gün bir kadınla 8 Mart’ı ve kadın gündemini konuştuğumuz serimizin ilk bölümünün konuğu Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Emine Özkan‘dı.

Özkan ile feminist partinin nasıl olabileceği ve kendisinin siyaset yaparken kadın olarak karşılaştığı zorluklar hakkında konuştuk.

 

Siyasette erkek dilinin egemen olduğunu söyleyen Özkan, kendisinin böyle bir siyaset anlayışının parçası olmak istemediğini söyledi. 

Emine Özkan “Kendinizi heteroseksüel bir erkek olarak tanımlamadığınız andan itibaren her alanda daha azına razı olmanız bekleniyor” ifadelerini kullandı.

Tanımanız gereken 15 kadın ekolojist

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde sizleri ekoloji hareketinin içinden 15 kadın ile tanıştırmak istiyoruz.

***

Wangari Maathai

Ağaçları seviyorsanız, Wangari Maathai’ye de şükran duyabilirsiniz. Maathai, 1970’lerde Kenya’da Yeşil Kuşak (Green Belt) organizasyonunu kurdu. Yakacak olarak veya tarım alanı için kesilen ağaçların yerine yeni ağaçların dikilmesi için Kenyalıları örgütledi.

Aynı zamanda kadın hakları, hapishane reformu, yoksullukla mücadele gibi alanlarda da çalıştı.

2004 yılında, çevreyi korumaya yönelik çabalarıyla Nobel Barış ödülünü alan ilk Afrikalı kadın ve ilk çevreci oldu.

Rachel Carson

Rachel Carson, kelimenin tanımı henüz yapılmadan önce bir ekolojistti.

1960’larda, çevrenin korunması üzerine bir kitap yazdı. Kitabı Sessiz Bahar (Silent Spring) pestisit kirliliğine ve dünyaya etkilerine dikkat çekerek pestisit kullanımıyla ilgili politikalar geliştirilmesiyle ve pestisitten etkilenen bazı hayvan türlerinin korumaya alınması ile sonuçlanan çevresel bir hareket başlattı.

Sessiz Bahar günümüzde modern çevre hareketleri için de okunması gereken kitaplar arasında yer almakta.

Dian Fossey, Jane Goodall ve Birutė Galdikas

Önde gelen kadın çevrecileri kapsayan hiçbir liste, dünyanın primatlara karşı bakışını değiştiren üç kadını dahil etmeden tamamlanmış sayılmaz.

Dian Fossey’in Rwanda’da dağ gorilleri üzerine gerçekleştirdiği kapsamlı araştırma, bu türün dünyada bilinirliğini artırdı. Ağaçların kesilmesi ve kaçak avlanma sebebiyle dağ gorillerinin popülasyonunun azalmasına karşı kampanya başlattı. Sayesinde pek çok kaçak avcı hala demir parmaklıklar arkasında.

İngiliz primatolog Jane Goodall, şempanzeler konusunda dünyanın en önde gelen uzmanı. Elli yıldan fazla süre Tanzanya ormanlarında primatları araştırdı, yıllar boyunca yorulmadan hayvan hakları için çalıştı.

Fossey’in goriller, Goodal’ın şempanzeler için yaptıklarını, Biruté Galdikas, Endonezya’da orangutanlar için yaptı. Galdikas’ın çalışmalarından önce çevrebilimciler orangutanlar hakkında çok az bilgiye sahipti. Yıllarca süren çalışma ve araştırmaları sayesinde orangutanları gündeme getirdi ve yasadışı kesilen ağaçlar yüzünden yok olma riski taşıyan doğal ortamlarının korunması için projelere öncelik verilmesini sağladı.

Vandana Shiva

Tohum çeşitliliğinin korunması üzerine çalışmalarıyla büyük tarım şirketlerinin üzerindeki spot ışıklarının yerel, organik üreticilere çevrilmesini sağlayan Hintli aktivist ve çevreci.

Navdanya adıyla kurduğu sivil toplum örgütü organik tarım ve tohum çeşitliliğini desteklemekte ve bu alanda çalışmalar yürütmektedir.

Marjory Stoneman Douglas

Marjory Stoneman Douglas, Florida’daki Everglades ekosistemini korumak üzerine yaptığı çalışmalarla tanınmakta.

Everglades: River of Grass kitabıyla dünyayı Everglades’in tropik sulak alanlardan oluşan özgün ekosistemi ile tanıştırdı.

Sylvia Earle

Sylvia Earle, okyanusların korunmasında çok büyük rol oynadı.

Denizbilimci ve dalgıç olan Earle, derin denizleri araştırma araçları geliştirdi. Okyanusların korunması için yorulmadan çalıştı ve dünyanın okyanuslarının önemi üzerine bilinirlik kampanyaları düzenledi.

Kendi sözleriyle, “İnsanlar okyanusların ne kadar önemli olduğunu ve günlük hayatlarımıza nasıl etki ettiğini anlarlarsa, okyanuslar uğruna değil de sırf kendileri için korumaya daha yatkın olacaktır.”

Gretchen Daily

Stanford Üniversitesi’nde Çevre Bilimi profesörü ve Çevre Koruma Merkezi yöneticisi olan Dr. Gretchen Daily doğaya verilen değeri artırma çalışmalarıyla ekolojistleri ve ekonomistleri bir araya getirdi.

Discover dergisindeki röportajında, “Çevreciler, politikacılara talep ve önerilerini iletme konusunda yetersizdi, ekonomistler ise insanlığın gidişatının bağımlı olduğu doğayı görmezden geliyordu” diyor.

Projeleri ile iki tarafı buluşturarak çevreyi korumayı hedefledi.

Majora Carter

Sürdürülebilir Güney Bronx (Sustainable South Bronx) kurucusu ve çevresel adalet savunucusu Majora Carter, Bronx bölgesindeki pek çok alanın sürdürülebilir şekilde restore edilmesini sağladı.

ABD’de ülke çapında düşük gelirli mahallelerde yeşil yaka eğitim seminerleri düzenledi.

Sürdürülebilir Güney Bronx ve Herkes İçin Yeşil (Green for All) projeleri ile kenar mahalleleri (ghetto) yeşillendirerek bilinçlendirmek ve kalkındırmak üzerine çalıştı.

Eileen Kampakuta Brown ve Eileen Wani Wingfield

1990’ların ortalarında Avustralya Aborjin yaşlıları Eileen Kampakuta Brown ve Eileen Wani Wingfield, Avustralya hükümetinin nükleer atıkları ülkenin güneyine atmasını engellediler.

Topluluklarındaki diğer kadınları örgütleyerek Kupa Piti Kung ka Tjuta Cooper Pedy Kadın Konseyi’ni oluşturdular ve nükleer karşıtı kampanyaya öncülük ettiler. Multi-milyar dolarlık nükleer projeyi durdurarak 2003 yılında Goldman Çevre Ödülü’ne layık bulundular.

Susan Solomon

1986 Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’nde (NOAA) masa başında çalışan bir teorisyen iken Antarktika’nın üzerindeki olası ozon deliğinin araştırılması üzerine bir sunum üstlendi.

Dr. Solomon’un araştırması, ozon tabakasında oluşan delik üzerine yapılan araştırmalar araştırmalar için önemli rol oynadı ve bu deliğe insanların ürettiği ve tükettiği  floroklorokarbon olarak bilinen kimyasalların sebep olduğunun anlaşılmasını sağladı.

Terrie Williams

Kaliforniya Universitesi’nde Biyoloji profesörü olan Dr. Terrie Williams, kariyeri boyunca karadaki ve denizdeki yırtıcı canlıları araştırdı.

En çok yunusların ve diğer deniz memelilerinin tanınması ve anlaşılması için araştırma ve bilgisayar modelleme sistemleri geliştirmesi ile tanınıyor.

Julia “Kelebek” Hill

Takma adı “Kelebek” olan Julia Hill, 1500 yaşındaki Kaliforniya kızılçamının kesilmesine karşı aktivist eylemleri ile tanınıyor.

10 Aralık 1997’den 18 Aralık 1999’a kadar tam 738 gün boyunca 55 metre boyundaki Luna adlı kızılçamın üzerinde yaşayan Hill, Pacific Lumber Company’nin ağacı kesmesini engelledi.

 

Rana Söylemez

 

[8 Mart] İstanbul’da bazı yollar trafiğe kapatılacak

İstanbul Valiliği, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Taksim ve İstiklal Caddesi‘ne çıkacak yolların bugün saat 14.00 itibariyle kapatılacağını açıkladı. Kapatılacak yollar şu şekilde sıralandı:

  • Sıraselviler Caddesi Meşelik Sokak‘tan Taksim Meydan istikametine kapatılacak.
  • Taksim Meydan (büfeler önü) – İstiklal Caddesi’ne bağlanan yol kapatılacak.
  • Refik Saydam Caddesi‘nden Asmalı Mescit Caddesi‘ne giriş-çıkış, Ensiz Sokak – İlk Belediye Caddesi kesişimi trafiğe kapatılacak.
  • Balo Sokak-Turnacıbaşı Caddesi kesişimi trafiğe kapatılacak.
  • Sadri Alışık Sokak – Atıf Yılmaz Caddesi trafiğe kapatılacak.
  • Yeni Çarşı Caddesi, Kumbaracı Yokuşu, Turnacıbaşı Caddesi, Meşelik Sokak ve Sadri Alışık Sokak‘tan İstiklal Caddesi’ne gidiş istikameti trafiğe kapatılacak.
  • Yeni Çarşı Caddesi -İstiklal Caddesi kesişimi İstiklal’e akım verilmeyecek.
  • Taksim Tünel girişi İstiklal’e giriş trafiğe kapatılacak.

Kapatılacak yollara alternatif olacak olan yollar ise Gümüşsuyu Caddesi, Tarlabaşı Bulvarı, Refik Saydam Caddesi ve Sıraselviler Caddesi olarak belirlendi.

8 Mart öncesi Büyük Kadın Buluşması: Gözaltına alınan kadınlara ev hapsi ve denetimli serbestlik

6 Mart Cumartesi günü, İstanbul Kadıköy’de birçok kadın örgütünün de katıldığı “Büyük Kadın Buluşması” gerçekleşti.

Eylem öncesi alanı abluka altına alan polis, Trans kortejinin alana girmesine izin vermedi. Ancak, kortejin ısrarı sonucu alana girilebildi.

Kürtçe ve Arapça olarak da okunan basın açıklamasında, İstanbul Sözleşmesi‘ne ve kadın dayanışmasına vurgu yapıldı.

 

Polis, eylemin ardından LGBTİ+ aktivistlerinin bindiği taksiyi durdurarak aktivistleri gözaltına aldı.

Kadıköy Kaymakamlığı yaptığı açıklamada, dokuz kişinin güvenlik güçlerine mukavemet göstermesi üzerine gözaltına alındığını ileri sürdü.

Dokuz kişi de tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilirken, aktivistlerden Yıldız İdil Şen ve Güneş Çetin için bir ay ev hapsi kararı verildi.

Diğer yedi kişi ise adli kontrol ile serbest bırakıldı.

[Geleceği inşa eden mekanlar-3] Yaykoop

Sınırlı Sorumlu Yayınevleri İşletme Kooperatifi, kısa adıyla Yaykoop; İstanbul, Ankara , İzmir ve Diyarbakır’dan  16 yayınevinin kurucu ortaklığıyla 1 Mayıs 2019 tarihinde çalışmalarına başladı.

19 Mayıs 2019 tarihinde ilk genel kurulunu yapan kooperatif, pandemi dönemindeki güçlüklere rağmen bu kısa sürede çok fazla proje üretmeyi başardı. Ancak Türkiye’de yayıncılık, öteden beri çok meşakkatli bir iş olmakla birlikte son 10-15 yılda sıkıntılar daha da artmış durumda. Küçük ve orta ölçekli yayınevleri bir yandan piyasaya hâkim olan yayın ve dağıtım şirketlerinin dayattıkları koşullarla baş etmeye çalışırken, öte yandan politik baskılara da maruz kalıyorlar. Bu sıkıntıların tek başlarına üstesinden gelmeleri mümkün olmadığı için iş birliği kararı almışlar.

2018 yılının nisan ayında toplantılar yapmaya başladıklarında dünyadaki benzer oluşumları incelemişler ve kooperatif çatısı altında birleşmenin “zorlukları ortak çabayla, dayanışmayla, imece ile aşmak için” en etkin yol olduğuna karar vermişler. Bir arada olmanın verdiği güçle üretim, dağıtım, tanıtım, satış ve sergileme alanlarındaki sorunları çözmek için harekete geçmişler. Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Elif Akkaya’ya göre kooperatif eşitlik temelli bir üretim ve işletmecilik faaliyetine imkân sağlıyor.

‘Kamusal fayda’ için en uygun yol kooperatifti’

Kooperatifçiliği seçme nedenlerini “…şeffaflığın da çok belirgin olduğu; temel amacı kendisinin kar etmesi değil, ortaklarının ekonomik ve sosyal tüm sorunlarını çözmek üzere var olacak tek kurumsal şekil kooperatifti” sözleriyle ifade ediyor Akkaya. Kooperatifin diğer bir yönünün de sosyal kültürel alana dair alternatif çalışmalara imkan vermesi olduğunu ekleyerek:

Çünkü hepimiz kitabı, yani o kültürel alanı yeniden üretiyoruz. Kitap kültürel sosyal ve sanatsal gelişimin en önemli somut aracıdır. Böyle olduğu için hem sosyal projeler kamusal yarar sağlamak derdinde hem ortaklarının ekonomik sorunlarını çözme derdinde olunca tek çıkış kooperatifti. Dernek ve vakıf olamayacaktı. Şirketi ise hiç düşünmedik bir anonim ve limited şirket de kurabilirdik ama sosyal yanı işin kültürel hizmet ve kamusal fayda boyutu da işimizin içinde ana eksende. Bundan ötürü kooperatif dedik.”

Yakın zamanda 18 yayınevi daha bünyelerine katılmış. Şu anda 55 marka ve 34 yayıncı olarak çalışmalarına devam ediyorlar. Birçok yayıncı da başvuru yapmış, ancak yönetim kurulunun ikinci genel kurulun yapılması pandemi koşulları nedeniyle mümkün olmayınca yeni ortak kabul edememişler.  Kooperatif bünyesinde maaşlı çalışan iki elaman bulunuyor. Ortaklar da proje üretimine aktif olarak katılıyorlar.

Yaykoop’un en önemli işlevi daha geniş bir okur kesimine kitaplarını ulaştırmak olsa da okurla yayıncı ve yazar arasındaki bağı güçlendirmek de çok önemli onlar için. Yazarları okurlarla buluşturmak için uygun zemin ve alanlar yaratmaya çalışıyorlar. Çeşitli projelerle kültürel alana da müdahil olmak istiyorlar. Ticari kaygıların ötesine çıkarak yeni ve farklı kitapları okurlarla buluşturmak için çalışıyorlar. Kendi üyeleri dışında bağımsız kitabevlerini de destekliyorlar.  Orta ve küçük ölçekte yayıncılık yapan bu yayınevlerinin yaşaması, ayakta kalması ve yayın faaliyetini sürdürmesini ülkenin kültürel zenginliği açısından çok önemsiyorlar. Bu amaca ulaşmak için kültürel zemini hazırlamanın da kooperatiflerinin önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorlar.

‘Kitabını kooperatiften al’

Ülkenin ekonomik istikrarsızlığının kâğıt ve matbaadan, telif ödemelerine kadar temel üretim maliyetlerinin dövize bağlı oluşunun yayıncının sırtında büyük yük oluşturuyor. Ekonomik koşullar yayıncıların daha çok sayıda ve farklı kitapları üretme imkânını da ortadan kaldırıyor. Kamu kurumlarının kendilerine politik olarak yakın görmedikleri yayıncıları dışladıkları ve fuarlara katılma olanaklarının dahi kısıtlı olduğu bir ortamda yayıncılar faaliyetlerini sürdürmeye çabalıyorlar. Tüm bu güçlüklere rağmen üretilebilen kitapların okurla buluşması önünde birçok engel bulunuyor. Elif Akkaya yayıncıların karşılaştıkları sorunları şu şekilde ifade ediyor:

Kitap üretiyorsun ama dağıtamıyorsun, satış yakalayamadığın için yeni kitap üretemiyorsun veya kitabevleri / internet satış kanallarında yeterince yer bulamıyorsun…”

Dağıtım konusundaki engelleri aşmak için kendi e- ticaret sitelerini kurmaya karar vermişler. Cağaloğlu’nda kurulan kooperatif, e-ticaret sitesinin kurulmasının ardından depolarının olduğu Üsküdar’a taşınmış. Pandemi döneminde “kitabını kooperatiften al” sloganıyla yayıncılar sosyal medya hesapları üzerinden okuyucuları Yaykoop satış platformuna yönlendirmişler.

Bazı e-ticaret sitelerinin kendilerine üye olan yayınevlerinin kitaplarını karlı olmadığı gerekçesiyle satışa kapatması bu kararlarında etkili olmuş. Ayrıca yine bu büyük oyuncular pandemi döneminde artan siparişlere yetişemediklerini söyleyerek birçok kitabın satışını durdurmuş. Hal böyle olunca, kitaplarını okurla buluşturabilmek için bir e-ticaret platformu kurmak bir zorunluluk olmuş. Kitapları Türkiye’nin tüm illerine bir gün içinde temiz ve özenli olarak teslim ettiklerini belirtiyorlar. Okurlardan olumlu geri dönüşler aldıklarını ve satışlarının hızla büyüdüğünü ekliyorlar.

Alternatif kitap fuarları

“Kooperatif bağımsız kitabevlerinin açılışını destekler ve temsilcilik de verir” sloganını kuruluş bildirgesinde dillendiren Yaykoop, bir yıl içinde üç kitabevi temsilciliği hayata geçirmiş:  Kadıköy Yaykoop Antika Kitabevi, Diyarbakır Yaykoop Lis Kitap, Üsküdar Yaykoop Tekin Kitabevi. Başka illerde benzer çalışmalar da başlamış. Bu temsilciliklerin kooperatif ortaklarının ürettiği kitapların %50’den fazlasını raflarında teşhir etme, satma ve kooperatif ortaklarının yazar ve etkinliklerine ev sahipliği yapma yükümlülükleri var. Anadolu’da kitapçıların kapandığı ve mevcut kitapçı zincirlerinin kendi kitaplarına yer vermediği bir ortamda bu temsilcilikler okurla buluşmak ve kültürel etkinlikler düzenlemek için gerekli hale gelmiş.

Kooperatif çeşitli kamu kurumlarıyla ortak projeler de yürütmüş. Pandemi öncesinde Mudanya’da alternatif bir kitap fuarı düzenlemişler. Kitap fuarlarına katılmanın maddi açıdan çok külfetli olduğunu belirtiyorlar. Ayrıca zaman zaman ortaklarının fuarlara kabul edilmediklerini de ekliyorlar. Mevcut sisteme çözüm olarak katılımcılara masrafları paylaşmanın dışında bir külfet getirmeyen ve kapsayıcı bir model geliştirmenin gerekliliğini vurguluyorlar. Sağlık koşulları nedeniyle tekrar fuar düzenleyememiş olsalar da ileride bu fuarları tekrar hayata geçirmeyi planlıyorlar.  Bunun yanı sıra etkinlikler, kültürel sanatsal çalışmalar düzenlemiş ve kitap günleri yapmışlar. Ayrıca ortak YAYKOOP standı kurarak fuarlara katılamayan ortaklarına destek olmuşlar.

Ortaklarının kitaplarının kütüphanelerde yer almasını sağlamak için yerel yönetimlerle ilişkiler kurup projeler geliştirmişler. Kütüphanelerde çeşitlilik barındıracak zenginliğin oluşumu için yerel yönetimlerle yapılan bu çalışmaları arttırma ve sürekli hale getirme çabası içindeler. Bunun yanı sıra kurumsal satışlarla şirket/dernek veya vakıflara toplu satışlar yaparak ortaklarının kitaplarını okurlarla buluşturuyorlar.

*

Ses kaydı deşifresini yaparak bu yazının hazırlanmasında bana destek olan Berk Butan’a sonsuz teşekkürler.

 

 

Sokağa çıkma kısıtlamasız ilk cumartesi: Sokaklarda kalabalıklar arttı, vaka sayıları artabilir

Birçok ilde cumartesi günü sokağa çıkma kısıtlamasının kaldırılmasının ardından, halk sokaklara ve meydanlara koştu. Ancak, hafta sonu şehirlerde yaşanan kalabalık, koronavirüs vaka sayılarında artışa neden olabileceğine dair endişeye neden oldu.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) çoğu ilde vakaların yüzde 50-100 oranında arttığını açıkladı.

100 bin kişide haftalık vaka sayısı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 100 bin nüfusa karşılık gelen haftalık koronavirüs vaka sayılarını gösteren insidans haritasını açıkladı.
Haritaya göre, 100 bin nüfusta vaka sayısı en fazla olan ilk beş il, Samsun, Sinop, Giresun, Ordu ve Trabzon oldu.
Vaka sayısı en düşük olan iller ise, Hakkari, Şırnak, batman, Mardin ve Siirt oldu. Samsun’da 100 bin nüfusta 348,36 vaka görülürken, Hakkari’de 100 bin nüfusta 5,35 vaka görüldü.
İstanbul’da 100 bin nüfusta vaka sayısı 111,57 olduğu açıklandı.

İstanbul kırmızıya döndü

İstanbul’un rengi geçtiğimiz hafta turuncu iken, 100 binde 22 artışla kırmızıya döndü.
Cumartesi günü sokağa çıkma kısıtlanmasının uygulanmadığı İstanbul’da sokaklardaki kalabalık endişe yarattı. Cumartesi günü havanın yağışlı olmasına rağmen insanlar kendilerini sokağa attı. Hafta sonu İstanbul’da yaşanan bu kalabalık, vaka sayılarında artışa neden olabilir.
İstanbul, önümüzdeki hafta da kırmızı renkte olursa, pazar günleri hariç akşam 19.00’a kadar açık olan kafe ve restoranların yeniden kapanması bekleniyor.
Ankara ve İzmir ise turuncu renklerini korudu. Ancak, vaka sayılarındaki artışın da önüne geçemedi.

Renk haritası haftaya açıklanacak

Sağlık Bakanlığı illerin renk haritasını haftaya açıklayacak. Bakanlık’tan yapılan açıklamada, renk kodlarının belirlenmesinde tek kriterin vaka sayısı olmadığı, bununla birlikte nüfusa oranı, artış veya düşüş oranı, aşılama oranı, yoğun bakım ve servis kapasiteleri gibi kriterler de göz önünde bulundurularak bir hesaplama yapılacağı açıklandı.
Renk haritası iki haftada bir güncellenerek yayımlanacak. Bu renk haritasıyla illere göre kısıtlamalar da belli olacak.

TTB: Çoğu ilde vakalarda yüzde 50-100 oranında artış oldu

Türk Tabipleri Birliği, Twitter hesabından yaptığı bir açıklamada, son bir hafta içerisinde çok yüksek riskli ilk sayısının 17’den 26’ya çıktığını duyurdu. Çoğu ilde de vakalarda yüzde 50-100 oranında artışın yaşandığına dikkat çekildi:
Son bir hafta içerisinde çok yüksek riskli il sayısı 17’den 26’ya çıktı. Çoğu ilimizde vakalarda %50-%100 arası artış var. Bir yılı geride bıraktığımız Pandemiye karşı yaygın testle taramaya dayalı etkili bir stratejimiz yok. Pandemi yönetilemiyor, bedelini toplum olarak ödüyoruz.”

İç Anadolu’da da  hafta sonu hareketlilik görüldü

Sokağa çıkma kısıtlamasının olmadığı ilk cumartesi günü Kayseri, Niğde, Nevşehir, Yozgat, Sivas, Kırıkkale ve Kırşehir’de gibi illerde de cadde ve meydanlarda hareketlilik yaşandı.
Cumartesi günü Kırşehir

Heinrich Böll Vakfı, 2021 Anne Klein Ödülü Canan Arın’a verildi

Heinrich Böll Vakfı‘nın her yıl kadın hakları alanında mücadele eden kadınlara verdiği Anne Klein Kadın Ödülü’nün bu yılki sahibi feminist, avukat Canan Arın oldu. Ödül 5 Mart Cuma günü düzenlenen törenle Arın’a verildi.

İstanbul’da avukat olarak çalışan ve kadın sığınma evi Mor Çatı’nın kurucularından Arın 40 yılı aşkın bir süredir kadın hakları ve kadınların kendi kaderini tayin etmesi için mücadele veriyordu.

‘Kadın ve genç kızların ilk başvuru yeri’

Online düzenlenen ödül töreninin açılış konuşmasını Heinrich Böll Vakfı Eş Başkanı Barbara Unmüßig yaptı.  Unmüßig, 1950-2011 yılları arasında yaşayan kadın hakları savunucusu, avukat Anne Klein adına verilen ödülün 2021 yılı sahibi olan Canan Arın’ın yaşamı boyunca bu alandaki çalışmalarını paylaştı.

Türkiye’nin ilk kadın sığınma evi olan Mor Çatı’nın kurucuları arasında yer aldığını belirten Unmüßig, “Mor Çatı yıllardır şiddete maruz kalan kadın ve genç kızların ilk başvuru yeri oldu” dedi.

‘İstanbul Sözleşmesi Canan’ın başarılarından’

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de kadınların ve LGBTI+’ların eşitsizlik ve baskıyla karşı karşıya olduğunu söyleyen Unmüßig, kâğıt üzerinde haklar eşit görünse de uygulamanın aynı şekilde olmadığına dikkat çekti.

Türkiye’nin 2012 yılında İstanbul Sözleşmesi‘ni imzalayan ilk ülkelerden biri olduğunu hatırlatan Unmüßig, sözleşmeden çekilme girişimlerini eleştirdi. “Türkiye’nin sözleşmeye taraf olması, Canan ve mücadele arkadaşlarının başarısıydı. Tıpkı şiddet konusunda medeni hukuk ve ceza hukukunda gerçekleştirilen reformlarda olduğu gibi” dedi.

Unmüßig ödülün sahibi Arın hakkında “Senin gibi cesur, korkusuz kadınlar, pek çok şeyi riske atarken aynı zamanda birer rol model, cesaret ve ilham kaynağı oldu” ifadelerini kullandı.

‘Kadınlar olarak çok şey borçluyuz’

Şair ve belgesel film yapımcısı Dilek Mayatürk de konuşmasında Canan Arın’ın kadın hakları savunucusu olarak yaptıklarını aktarırken mücadeleci, hak savunucusu kişiliğine vurgu yaptı.

Düşlerin insanı harekete geçiren itici güç olduğunu belirten Mayatürk konuşmasında “Düşünceye, eyleme geçirilmeyen hayal, kadının kendi yarattığı ve sonunda içine hapsolduğu soyut duvarlar tehlikesi de taşır. Sevgili Canan Arın, siz hem düşlediniz, hem düşündünüz, hem de harekete geçtiniz. Tartışılmaz hukuk bilginize, feminist mücadelenize, kadınlar olarak çok şey borçluyuz” dedi.

‘Çok sayıda kadın yaşamını yitirdi’

2021 Anne Klein Kadın Ödülü’nü Barbara Unmüßig’den alan Canan Arın teşekkür ederken “Bence bu ödüllerin anlamı ödülü alan ülkenin kadınlarına kadın hakları için savaşmaya devam edin, direnin, biz diğer ülkelerin kadınları sizi destekliyoruz, sizinle dayanışma içindeyiz’ mesajını vermesidir” dedi.

Tarihin kadınlar açısından tanımının “kadınların insan, birey olarak kabul edilme mücadelesinin hikâyesi” olduğunu belirten Arın çok sayıda kadının bugünkü konuma gelmek için verdiği mücadelede yaşamlarını kaybettiğini hatırlattı.

‘Kadın mücadelesi sonucu buradayız’

Orta çağda bilge kadın oldukları için ateşe atılarak yakılan kadınlardan New York’taki 120 kadın işçinin daha iyi çalışma koşulları istedikleri için yakılarak öldürülmesine kadar tarihte birçok olay yaşandığını belirten Arın “adlarını sayamayacağımız ölçüde çok kadının mücadelesi sonucu buradayız” dedi.

Türkiye’deki en güçlü muhalefeti kadınların yaptığını vurgulayan Canan Arın bu nedenle diğer muhalifler gibi baskıya maruz kaldıklarını söyledi. Yasaların fiilen uygulanmadığını, çocuk istismarının küçük yaşta evlilik ve çocuk doğurma, eğitimden mahrum bırakma ile arttığını, kadın cinayetlerinin politik ve sistematik olduğunu belirtti. Arın “Cinayet işleyenlerin cezaları sudan sebeplerle hafifletiliyor böylece kadın cinayetlerine yeşil ışık yakılıyor” dedi. Arın ödülünü, Türkiye ve dünyadaki ataerkilliğe, patriarkaya direnen bütün kadınlara armağan etti.

‘Her gün 213 kamyon Avrupa çöpü Türkiye’ye geliyor’

Cumhuriyet Halk Partisi Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ali Öztunç, Avrupa Birliği ülkelerinden ithal edilen plastik atık hacminde Türkiye’nin ilk sırada yer almasını TBMM gündemine taşıdı.

Koronavirüs salgını sürecinden geçtiğimize dikkat çeken Öztunç, bu süreçte Türkiye’nin Avrupa’nın çöplüğüne nasıl çevrildiğini açıkladı.

‘173 kat arttı’

Avrupa ülkelerinin kendi topraklarında imha etmediği başta plastik olmak üzere insan sağlığını tehdit eder nitelikteki atıklarının Türkiye’ye kabul edildiğini belirten Öztunç, 2004 yılından bugüne bu ülkelerden gelen atık miktarının 173 kat arttığının altını çizdi.

CHP’li Ali Öztunç, “Bu, her gün 213 kamyon dolusu plastiğin ülkemize boşaltılması anlamına gelmektedir” ifadelerini kullandı.

Altı soru yöneltildi

Konuyu Meclis gündemine getiren CHP’li Öztunç, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a kamuoyu adına yanıtlaması istemiyle altı soru yöneltti. Sorular şu şekilde:

  • Türkiye hangi ülkelerden, yılda kaç ton çöp ithal etmektedir? Bu çöplerin ne kadarı plastik atıktır?
  • İthal edilen plastik atıkların içerisinde tıbbi atık olup olmadığına dair herhangi bir tespit yapılmakta mıdır? Korona virüs salgının dünyayı etkisi altına aldığı bu dönemde çöp ithalatının durdurulması yönünde bir düşünceniz var mıdır?
  • Günde 144 ton plastik atığın denize karıştığı bir ülke, neden plastik atık ithal eder? Neden ülkesini gelişmiş ülkelerin plastik çöplerinden kurtulduğu bir ülke durumuna getirir?
  • Türkiye’de ithalat ile birlikte yılda kaç ton katı atık işlenmektedir? Toplanan atıkların ne kadarı geri dönüşümde değerlendirilmekte, ne kadarı katı atık depolama alanlarında depolanmaktadır?
  • Türkiye’de atık ithalatı yapan firma sayısı, atık toplama ve geri dönüşüm tesisi sayısı ne kadardır?
  • 2020 yılında atık ithalatı yapan firmalara yönelik yapılan denetim sayısı kaçtır? Bu firmalarda tespit edilen usulsüzlükler nelerdir? Bu usulsüzlüklerle ilgili kaç TL para cezası kesilmiştir?

8 Mart’a giderken: Dört kadın öldürüldü, bir kadın şiddete rağmen hayatta kaldı

Türkiye’nin dört bir yanındaki kadınlar 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü  karşılamaya hazırlanırken yalnızca iki gün içerisinde dört kadın erkekler tarafından öldürüldü.

Samsun‘da bir kadına ise beş yaşındaki çocuğunun gözleri önünde ayrıldığı erkek tarafından öldüresiye şiddet uygulandı. Kadın, hayatta kalmayı başardı.

Cinsel saldırı sonrası öldürdü

Aydın‘ın Sultanhisar ilçesinde yalnız yaşayan 92 yaşındaki Hanım Pınalı, evinde boğularak öldürüldü. Polis ekipleri evde yaptığı incelemede, eşyaların dağınık olduğunu ve bazı ziynet eşyalarının çalındığı tespit etti.

Daha sonrasında ise gözaltına alınan şüpheli A.Ç.’nin (23), yaşlı kadına cinsel saldırıda bulunduğu ortaya çıktı.

Fotoğraf: DHA

Dört çocuğunun yanında öldürüldü

Ankara’da Reyhan Korkmaz isimli kadın dört çocuğunun gözü önünde  öldürüldü. İnşaat işçisi Zeynel Korkmaz, eve geldiğinde henüz bilinmeyen nedenle eşi Reyhan Korkmaz ile tartışmaya başladı. Daha sonrasında ise aldığı bıçakla Reyhan Korkmaz’ı boğazından bıçaklayarak öldürdü.

Cinayet Büro Amirliği ekiplerinin bölgede yaptığı kapsamlı arama çalışması sonucu Zeynel Korkmaz yakalanarak gözaltına alındı.  Zeynel Korkmaz’ın başka bir kadınla da dini nikahlı olduğu öğrenildi.

Ayrıca, Zeynel Korkmaz’ın daha önce de eşine şiddet uyguladığı ve bu nedenle hakkında uzaklaştırma kararı verildiği belirlendi.  Zanlının ifadesinde suçunu kabul ettiği ve ‘cinnet geçirme’ bahanesini söylediği öğrenildi.

İki kadın vurularak öldürüldü

Nuran Koçer ve Fatma K. İsimli iki kadın ise erkekler tarafından vurularak öldürüldü. Denizli’de yaşayan 26 yaşındaki Fatma K. boşandığı erkek tarafından pompalı tüfek ile öldürüldü. Üzerine dokuz kez ateş edildi.

Kayseri’de yaşayan 40 yaşındaki Nuran Koçer, boşandığı erkek Şükrü Efe tarafından öldürüldü. Şükrü Efe, çıkan tartışmada 3 çocuğunun annesi Nuran Koçer’e belinden çıkardığı tabancayla beş el ateş etti.

Zanlı, ilk etapta olay yerinden kaçtı. Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği ekipleri tarafından başlatılan inceleme sonunda Şükrü Efe yakalanarak gözaltına alındı.

Fotoğraf: DHA

Çocuğunun yanında darp edildi

Samsun‘da bir kadın sokak ortasında üç yıl önce boşandığı İbrahim Zarap tarafından beş yaşındaki çocuğunun gözleri önünde öldüresiye darp edildi.  Samsun Canik Belediye Binası’nın bahçesinde yaşanan olay videoya alındı.

Videoda Zarap’ın yerde yatan kadına vurmaya devam ettiği sırada kız çocuğunun “Lütfen” diyerek durdurmaya çalıştığı ve ağladığı görüntüleniyor. Görüntüler sosyal medyada da büyük tepki topladı.

https://www.youtube.com/watch?v=RNKSiAdQmws

‘En ağır şekilde cezalandırılması lazım’

Başında ve yüzünde ezikler oluşan E.M. hastaneye kaldırıldı. Hayati tehlikeyi atlatan ve tedavi altına alınan E.M, “Daha iyi olmam için de onun en ağır şekilde cezalanması lazım” dedi.

Olaya ilişkin sosyal medya hesabından bir paylaşım yapan Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, soruşturma başlatıldığını belirtirken, şahsın gözaltına alındığını duyurdu:

Samsun’da kadına karşı şiddetin en aşağılık örneklerinden birinin sergilendiği olay hakkında soruşturma başlatıldı. Başsavcılık talimatıyla fail yakalanarak gözaltına alındı. Hukuk gereğini yapacak, failin yaptığı yanına kâr kalmayacak.”

Doğa Koru-ma ve Lunaparklar Genel Müdürlüğü

Her mesleğin gurur duyulacak yanları olur. Salgın döneminde sağlık çalışanlarının yaptıkları işin değerini çok daha iyi anlamış olmalıyız. Son zamanlarda yaşanan belediye emekçileri grevlerinde kent temizliğinin ve elbette temizlik işçilerinin değerini daha iyi anladık. Örnekler çoğaltılabilir. Bunları yazıyorum, çünkü birazdan ormancılar için kullanacağım övgü sözcüklerinin bir meslek bağnazlığından kaynaklandığının sanılmasını istemem.

Türkiye’de doğa korumanın öncüsü, mesleğin doğasından kaynaklanan nedenlerin de etkisiyle ormancılar olmuştur. Bu yalnızca benim görüşüm değil. Fikret Berkes ve Mine Kışlalıoğlu bu alandaki temel eserlerden biri olan Ekoloji ve Çevre Bilimleri[1] kitabında ormancıların alandaki öncülüğünü açıkça belirtir. Geçen hafta bolca andığımız Anadolu’nun dev anıt ağacı Yaşar Kemal 1973 yılında kaleme aldığı Doğanın Öldürülmesi başlıklı yazısında “Bize gelince, bir kör dövüşüdür bizim doğa anlayışımız. Daha doğrusu şimdiye kadar, birkaç ormancının dışında, bizim hiçbir doğa anlayışımız olmamıştır” demektedir.

Odunculuktan ormancılığa

Ormanların odun dışındaki ürün ve hizmetlerinin değerinin daha iyi anlaşılması ve bu ürün ve hizmetlerin sürdürülebilirliği kaygısı ormancılık mesleğini şekillendirmiş, aynı zamanda ormancılık bilimlerinin evrilmesinin temel dinamiğini oluşturmuştur. Türkiye’de hem meslek hem de bilim açısından ormancılık 1800’lü yılların ortasından itibaren hareketlenme yaşar. Bu hareketlenmede Tanzimat ve Islahat Fermanlarını doğuran koşulların etkisiyle ülkeye gelen yabancı ve özellikle Fransız uzmanların rolü büyüktür. 1857 yılında, bugün üyesi olmaktan gurur duyduğum Orman Fakültesinin temelini bir Fransız ormancı Lois Tassy atmıştır. 20. yüzyılla birlikte bu kez, yine dönemin siyasi koşullarının etkisiyle, ormancılık Alman-Avusturya ekolünün anlayışına yakınlaşır.

Belgrad Ormanı.

Daha 1924 yılında, neredeyse bundan 100 yıl önce çıkarılan bir orman yasasında bazı orman alanlarının muhafaza (koruma) ormanı olarak ayrılması ve bu ormanlarda ağaç kesiminin yasaklanması hükmü vardır.[2] Her ne kadar bu yasa hükmünü uygulamak 1950 yılına kadar sarkmış ve Belgrad Ormanı o yıl Türkiye’nin ilk muhafaza ormanı olarak ayrılmış olsa da (Belgrad Ormanı’nın bu statüsü halen geçerlidir), doğa koruma çalışmalarının kurumsallaşması ve ulusal politika haline gelmesi açısından bu adım çok önemlidir. 1950’li yıllarda aralarında, kendisini tanıma şansına sahip olduğum Muhsin Zekai Bayer’in de olduğu bazı ormancılar milli park kavramının Türkiye’ye gelmesi ve uygulanması için yoğun çaba harcamışlar ve 1956 yılında çıkarılan Orman Yasası’na milli park kavramının girmesini sağlamışlardır.

Milli park kavramını içeren o madde (Madde 25) bugün hâlâ Orman Yasası’nda durmaktadır. Bu maddeye göre Yozgat Çamlığı Türkiye’nin ilk milli parkı olarak 1958 yılında ilan edilmiştir. 1983 yılında Milli Parklar Kanunu çıkarılana kadar da milli parkların ayrılması ve yönetilmesi bu madde ve ilişkili mevzuat hükümlerine göre yürütülmüştür.

1969 yılında ilk kez bağımsız bir bakanlık olarak örgütlenen Orman Bakanlığına bağlı bir Milli Parklar Genel Müdürlüğünün yapılandırılmasıyla da korunan alan uygulamalarının ormancılığın ana eksenlerinden biri haline gelmesi sağlanmış, yaklaşık 100 yıl kadar süren odunculuktan ormancılığa geçiş evrimi tamamlanmıştır.

Ormancılıktan odunculuğa: Tersine evrim

Ne yazık ki Türkiye’de bir süredir ormancılıktan odunculuğa doğru bir tersine evrim geçiriyor. Dünya henüz uykudayken, doğa korumanın değerini anlayıp uygulamaya aktaran bir camianın, ormanların ekolojik işlevlerini artık sağır sultanın bile duyduğu bir dönemde odun üretimini alıp her şeyin önüne koyan bir yaklaşıma teslim olması üzüntüyle kayıt altına alınmalı. Gerek ben bu köşede gerekse diğer bazı meslektaşlarım Orman Genel Müdürlüğünün odun üretiminde akıl dışı artışlar yaratan uygulama ve planlarını kamuoyu ile paylaşmıştık. Birkaç odun endüstrisi kuruluşunun plansız ve programsızca serpilip döviz kuru artışları sonrasında ithal odundan vazgeçmesi ve yerli oduna yönelmesi ormancılığı yönetenlere ormanlar ve ormancılığın diğer bütün işlevlerini unutturmuş görünüyor. Olay artık milli parklarda da odun üretimi yapılması noktasına geldi. Yanlış okumuyorsunuz, artık milli parklarda da odun üretimi yapılacak!

Köprülü Kanyon/ Antalya. 

Türkiye Ormancılar Derneği geçtiğimiz hafta bu konuda kamuoyunu bilgilendirici açıklamalarda bulundu. Derneğin elde ettiği bilgilere göre, Köprülü Kanyon Milli Parkı’nda 9 bin 477 m3, Termessos Milli Parkı’nda 176 m3, Beyşehir Milli Parkı’nda 5 bin 703 m3, Kızıldağ Milli Parkı’nda 9 bin 520 m3 ve Kovada Milli Parkı’nda 948 m3 yıllık odun üretimi kararı alınmış bile. Muhtemeldir ki derneğin henüz bilgi sahibi olmadığı odun üretim karar ya da planları başka milli parklar için de bulunmaktadır.

Bu ülkede ne zaman “ben artık hiçbir şeye şaşırmam” diyecek olsam, beni yine de şaşırtacak bir şey oluyor. Milli parklarda odun üretimi ülke ormancılığının dibe vuruşunun açık kanıtlarından biri. Çoktan dibe vurmuş ekonominin ormanları da hızlı bir şekilde dibe çekişi, şişirilmiş ağaçlandırma öyküleriyle saklanabilecek sınırların çok çok ötesinde artık. Milli parklar başta olmak üzere korunan orman alanlarını yönetmekle yükümlü olan Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün epeydir milli park ve tabiatı koruma alanı gibi gerçek korunan alan statülerine sahip alanlarda sınır daraltma, buna karşılık koruma açısından hiçbir anlam taşımayıp birer lunapark gibi yönetilen, kâğıt üzerinde korunan alan sayılan tabiat parklarının sayısını artırarak göz boyamaya çalışmasına aşinaydık. Milli parklarda odun üretimine izin (geçit) verilmesi artık şirazenin iyice kaydığını gösteriyor. O nedenle ben kurumların yüce yöneticilerine, haddim olmasa da bir öneride bulunmak istiyorum. Madem yolumuz bu diyorsunuz, gelin genel müdürlüklerin adını da “Odun İşleri Genel Müdürlüğü”  ile “Doğa Koru-ma ve Lunaparklar Genel Müdürlüğü” olarak değiştirin, olsun bitsin!

*

[1] Remzi Kitabevi, 1990.
[2] 504 Sayılı Türkiye’de Mevcut Bilumum Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmesi Hakkında Kanun’un 8. maddesi.