Ana Sayfa Blog Sayfa 1622

2021 Türkiye’sinde kadın bütün ekonomik kıstaslarda uzak ara geride

[email protected]

8 Mart Dünya Kadınlar günü. Aslında bütün bir haftayı, ayı ve hatta yılı “Kadınlar Günü” olarak kutlasak yeridir. Kaybedilen zaman o kadar uzun ve yitirilen fırsatlar o kadar büyük ki… Ama sadece boş laflarla ve sloganlarla değil de keşke herkesin kendine düşen alanda ve konuda kadınların geride bırakılmışlığını aşma doğrultusunda hangi adımı attığını veya atmayı düşündüğünü tartışarak geçirsek o günü veya dönemi.

Bu yazıda kadınların Türk ekonomisi içerisindeki konumlarına bakacağım. Bulabildiğim göstergeler ışığında ekonominin çeşitli alanlarında kadının ne kadar var olduğunu irdeleyeceğim. Mümkün olduğunca diğer ülkelerle karşılaştırmalı bir şekilde bakacağım. Çoğu zaman sadece kendi içimizde kat ettiğimiz mesafeye bakmak yeterli olmuyor. O arada dünya nereye gitmiş, bizim göreli yerimiz nedir ona da bakmak gerekiyor. Biz birtakım adımlar atarken kimsenin eli armut toplamıyor ne de olsa!

Eğitim

Dünya genelinde kadınların ekonomide var olma yarışına hiç girememeleri veya geriden başlamaları büyük ölçüde içerisinde büyüdükleri aile ve toplumu sarmalayan kültürel ve ekonomik ortamdan kaynaklanıyor. Bunun kendini gösterdiği başat alan ise eğitim. Uluslararası örgütlerin raporlarına göre dünyada kadının göreli olarak en geride olduğu Afrika, Orta-Doğu ve Orta-Asya (AODOA) bölgelerinde bütün eğitim seviyelerinde son 30 yılda kadınlar büyük bir ilerleme gösteriyor. Artık çok daha fazla kız çocuğu okula gönderiliyor. Ama oranlar hala erkeklerin gerisinde. 

Kadınların eğitimi bakımından 2019 rakamlarına göre Türkiye’de kız çocuklarının okullaşma oranı ilköğretimde %92, ortaöğretimde %84, yüksek eğitimde ise %46. Bu oranlar Türkiye’de de son 20-30 yılda ciddi bir artış sergiliyor. Ama Türkiye’de de özellikle ortaöğretim ve yüksek eğitimde kız çocukları hala erkek çocukların gerisinde. Ayrıca bölgeler arasında her üç kategoride de büyük farklılıklar olduğunun altını çizelim.

İş gücüne katılım

Kadınların ne kadarının iş gücüne katıldığı konusu ekonomik açıdan en önemli göstergelerden birisi. Aşağıdaki grafikte yer alan OECD verilerine göre 2019 yılında Türkiye’de kadınların işgücüne katılma oranı %34,4 olarak gerçekleşti. Bu oranla Türkiye OECD ülkeleri arasında en son sırada.  Türkiye’yi takip eden ülkeler ise İtalya, Yunanistan ve Meksika. 2000 yılında % 26,6 olan oran 19 yılda yüzde 30 artmış olmakla birlikte gelinmiş olan seviye son derece yetersiz. Üstelik bu artış ekonomide büyümenin oldukça yüksek olduğu bir dönemde gerçekleşmiş durumda. 2018’den beri ekonomide yaşanan kriz ve son bir senedir ekonomiyi de çok olumsuz etkileyen Covid-19 salgını nedeniyle bu oranın yüzde 10 civarında azalarak Kasım 2020 itibarıyla %30,6’ya indiği görülüyor.

Bu rakamlara göre çalışma çağındaki kadınların sadece üçte birisi çalışıyor. Bu oranlar son derece düşük. Kadının çalışmaması sadece ekonominin bütünü açısından bir kayıp değil. Bu durum kadınların gelirini azaltmakla veya tamamen ortadan kaldırmakla kalmıyor, kadının sosyal ve kültürel anlamda gelişimini de kısıtlıyor. Ayrıca gelir bakımından eşine veya ailesine bağımlı olması kadınların özgürlüğünü kısıtlıyor. Kadının çalışma yaşamına katılmamasının çocukları üzerinde de çok boyutlu olumsuz etkileri var.

Ücret/gelir

Türkiye’de cinsiyete dayalı ücret farkının bir hayli yüksek olduğu görülüyor. DİSK-AR’ın “Çalışma Yaşamında Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği” raporuna göre, kadın ve erkekler arasında hem gelir hem de ücretler arasında ciddi farklılıklar var. Aşağıdaki tablo 2019 yılı itibarıyla erkeklerin kadınlara göre ortalama olarak %31,4 daha fazla gelir elde ettiğini gösteriyor. Bu gelir eşitsizliği meslek gruplarına göre farklılıklar gösteriyor. Örneğin kendi hesabına çalışan erkeklerin yıllık ortalama esas iş geliri 29,116 TL iken, kendi hesabına çalışan kadınların yıllık ortalama esas iş geliri 16,425 TL. Bu durumda kendi hesabına çalışan erkekler kadınlara göre %77,3 daha fazla gelir elde ediyor. Ücretli çalışanlarda bu fark biraz daha azalıyor ve %20,6 olarak gerçekleşiyor.

Diğer yandan, ülkeler arası ücret eşitsizliğine ilişkin başka bir grafik Türkiye’nin kadın/erkek ücret eşitsizliğinde o kadar kötü bir durumda olmadığını gösteriyor. İMF’nin bir raporunda yayımlanan ve aşağıda verilen OECD tarafından hazırlanmış grafiğe göre 2016 yılı itibarıyla tam zamanlı ve yarım zamanlı ücretli işlerde Türkiye’de kadınlar erkeklere göre yüzde 8 daha düşük ücret almakta. Bu oran %17 civarında olan G7 ortalamasına göre bile oldukça düşük bir seviyede. Bu grafikteki rakamları esas alırsak, kadınların erkeklere göre daha düşük ücret aldığını bir kez daha tescil etmekle birlikte durumumuzun diğer ülkelere göre çok kötü olmadığını da tespit etmiş oluyoruz. Ama Türkiye’deki ücretlerin genel seviyesini düşündüğünüz zaman, bu eşitliğe yakın eşitsizliğin en alt ücret düzeylerinde gerçekleştiğini de vurgulamak yanlış olmayacak.

Finans

Kadınların ekonomik yaşamdaki etki ve ağırlığını ölçmemize yarayacak bir gösterge de finansal hesap sahipliği oranı. Ülkenin en yaygın ve kabul görmüş finansal kurumları olan bankalarda açılan mevduat hesapları yanı sıra alternatif bir finansman aracı olarak hisse senedi hesap sahipliğine de bakılabilir. Aşağıdaki grafikte çeşitli ülke gruplarında ve Türkiye’de banka mevduat hesap sahipliği oranları gösterilmekte. Diğer ülke gruplarında kadın ve erkeklerin mevduat hesabı sahiplik oranları birbirine yakın seyrederken, Türkiye’de erkeklerin banka mevduat hesabı sahiplik oranının (% 83) kadınlarınkinin (%54) bir buçuk katından fazla olduğu görülüyor. Ayrıca, erkeklerin banka mevduat hesabı sahiplik oranı üst-orta gelir grubu ülke ortalamasının oldukça üzerindeyken, bu oranın kadınlarda aynı gelir grubu ülkelerinin de altında kaldığı görülüyor.

Sermaye piyasasının bir aracı olan hisse senedi yatırımlarına bakıldığında durum biraz daha eşitsiz bir hal alıyor. 2019 rakamlarına göre 274 bin hesap ile hisse senedi yatırımcılarının yüzde 22’sini kadınlar oluşturuyor. Bu hesap sayısı ise yetişkin kadın nüfusunun ancak yüzde 1’ine tekabül ediyor. Banka hesabı sahipliğinde yüzde 54 olan oran hisse senedinde yüzde 1’e düşüyor. Ülkemizde sermaye piyasasının 1980’lerin başında kurulmuş nispeten yeni bir piyasa olması nedeniyle buradaki hesap sahipliği oranının daha düşük olması normal sayılabilir ama bu kadar büyük bir fark olmasını şaşırtıcı bir sonuç olarak yorumluyorum.

Teknoloji ve girişimcilik

Teknoloji geleceği temsil eden ve inanılmaz bir hızla büyüyen bir ekonomik sektör. “2018 Kadın Teknoloji Endeksi”ne göre, Türkiye’de teknoloji sektöründe kadın istihdam oranı %10 ile en alt sıralarda yer almaktadır. Teknoloji sektöründe kadın oranının en yüksek olduğu ülkelerde de bu oran % 30’u geçmiyor. Erkek ağırlıklı bir sektör olan teknoloji alanındaki bu düşük oran ile STEM (Fen Matematik, Mühendislik, Bilim) eğitimi arasında büyük bir bağlantı var. Üniversitelerin STEM disiplinlerinden mezun olan kadınların oranı yüzde 37’lerde olmasına rağmen eğitimini aldıkları alanlarda kariyer hayatına devam etme oranı maalesef yüzde 10’lar civarında. Bu konuda dünyanın birçok ülkesindeki görünüm de aşağı yukarı aynı şekilde.

Girişimcilik ise yine son 20 yılda çok önem kazanmış bir alan. Yeni fikirler ve ürünlerle özellikle teknoloji alanında son derece başarılı girişimciler görüyoruz. Girişimcilik, sadece bireysel bir başarı alanı olarak kalmayıp, birçok insana yeni iş alanı açması nedeniyle kadınlar açısından daha da önem kazanan bir faaliyet alanı. 2018’de ikinci kez yayınlanan Mastercard Kadın Girişimciler Endeksi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 57 ülkeyi değerlendiriyor.

Rapora göre 2014 -2016 yılları arasında kadın girişimlerinde %10 artış olurken kadın-erkek farkı da %5 azalıyor. Rapor ülkeler bazında kadın girişimci oranı ile kadın girişimciliğini destekleyen ve zorlaştıran faktörleri karşılaştırmalı olarak ortaya koyuyor. Rapor bulguları kadın girişimciliğinin önündeki başlıca engellerin negatif kültürel tutumlar, finansal kaynaklara erişimdeki zorluklar ve iş ortamındaki genel zorluklar olduğunu gösteriyor. Bu rapora göre kadın girişimci oranının en yüksek olduğu ülkeler sırasıyla Gana (%46,6), Rusya (%34,5), Uganda (%33,8), Yeni Zelanda (%33,0), Avustralya (%32,1), Vietnam (%31,3) ve Polonya (%30,3). Türkiye ise %8,5 ile kadın girişimci oranının en düşük olduğu ülkeler arasında yer alıyor. 

Yönetim

Kadının ekonomideki yerine sadece istihdam, ücret, finansal hesap sahipliği ve girişimcilik bazında bakmak eksik olur. Çalışan kadınların işyerlerindeki konumları da önemli. Bu anlamda yöneticiler arasında kadınların oranına da bakmak istiyorum. Yöneticilik sadece ücret düzeyi veya statü açısından değil, yönetici olarak sahip olunan gücün artması ve bu güçle yapılabilecekler bakımından da önemli. Yöneticilik konumunun kazandırdığı ilave bir özgüven ve etkili bir insan ağı var. Dolayısıyla, yönetim kademelerinde kadın sayısının artması toplumda kadının etkisini geometrik olarak artırıyor. Bu artışın elbette siyasete de yansımaları söz konusu.

Yönetici pozisyonları açısından Avrupa ülkelerine göre ülkemizin durumu pek parlak değil. Yukarıdaki grafik bunu net bir şekilde ortaya seriyor. 2018 yılında Avrupa’da kadın yöneticilerin payının en yüksek olduğu ülkeler eski sosyalist blok veya İskandinav ülkeleri. Türkiye’de yöneticilerin sadece yüzde 21.9’u kadın. (Aynı yıl için TÜİK’in bulduğu rakam daha da düşük: %16.3). Eğitim, insan kaynakları ve finans gibi bazı sektörlerde bu oran biraz daha yüksek ama genel görünüm bu.

Bürokraside durum daha da vahim. Toplam kamu çalışanlarının % 39,36’sı kadın, % 60.64’ü erkek iken üst düzey yöneticilerin % 88,62’si erkek ve ancak %11,38’i ise kadın. Kadınların yönetim kurulu üyelikleri açısından Türkiye’nin durumu göreli olarak biraz daha iyi. Ama burada da çok büyük ölçüde aile şirketleri ve patronların “kız çocukları” devreye giriyor. Dolayısıyla, çok daha yaygın olması nedeniyle burada genel yönetici kadrolar içerisinde kadının payına bakmak daha sağlıklı.

Bir de bölgesel dengesizlik boyutu var

Türk ekonomisinde kadının yerinin ve etkinliğinin zaman içerisinde oldukça ilerlemiş olduğuna şüphe yok. Ama yazı başında da belirttiğim gibi bu yönde bir gelişme dünyanın her tarafında görülüyor. Türk kadınının göreli durumuna bakıldığında “niteliksel” bir sıçramadan çok uzak olduğumuz son derece açık. Türk kadını ekonomideki yeri açısından her ne kadar kültürel açıdan içerisinde bulunduğu AODOA bölgesi ülkelerine göre daha ileri durumda olsa da kendisine hedef olarak aldığı AB ülkeleriyle kıyaslandığında oldukça geride.  Birçok gösterge bunu net olarak ortaya seriyor. Kadının ekonomide geride kalması siyaset ve liderlik gibi diğer alanlardaki konumu açısından da büyük ölçüde belirleyici bir işlev görüyor.

Vurgulanması gereken diğer bir nokta ise yukarıdaki değerlendirmelerde ülke bazında ortalama rakamlarla bir analiz yaptığımız gerçeği. Türkiye’de kadının ekonomideki konumu coğrafi ve kültürel bazda değerlendirildiğinde çok çarpıcı bir farklılık gösteriyor. Kırsal alanlarda ve küçük şehir ve kasabalarda kadınların durumunun AODOA bölgesinden çok farklı olmadığını gözlemliyoruz. Ancak büyük şehirlerde ve yüksek gelir/eğitim düzeyine sahip sınırlı çevrelerde ise kadının konumunun gelişmiş ülkelerden çok farklı olmadığını, hatta bazılarına göre daha bile ileride olduğunu görüyoruz.

Dolayısıyla sadece ortalama rakamlar bazında durumumuzu iyileştirmenin ötesinde ülke içinde kadının ekonomideki konumu açısından büyük farklar yaratan bölgesel ekonomik ve kültürel uçurumları da azaltmamız gerekiyor. Zaten bu uçurumun azaltılması ortalama düzeyi de kendiliğinden yükseltecek. Konu ciddi ve yapmamız gereken çok şey var!

Müyesser Yıldız’a üç yıl yedi ay, İsmail Dükel’e bir yıl hapis cezası

Oda TV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız ile TELE 1 Ankara Temsilcisi İsmail Zeki Dükel ve bu kişilere bilgi sızdırdığı belirtilen Astsubay Erdal Baran‘ın yargılandığı davada karar açıklandı.  

Gazetecilerin yargılandığı Ankara 26. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti,  Yıldız’a ‘Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri açıklama’ suçundan 2 yıl 6 ay ile ‘Gizli kalması gereken bilgileri temin etme’ suçundan 1 yıl 1 ay olmak üzere toplam 3 yıl 7 ay 10 gün, “Devletin güvenliği bakımından gizli kalması gereken belgeleri açıklama” suçlamasından gazeteci İsmail Zeki Dükel’e 1 yıl 15 gün, Erdal Baran’a ise söz konusu bilgileri sızdırdığı gerekçesiyle 7 yıl 6 ay hapis cezası verdi.

Dükel’e verilen ceza ile Yıldız için “açıklama” suçundan verilen cezalar ertelendi. Erdal Baran’ın ise tahliyesine karar verildi. Müyesser Yıldız cezaevinde beş ay tutuklu kaldığı için 2 yıl 6 aylık cezası için cezaevine girmesine gerek olmayacak. 

Yıldız: Bu,bir intikam davasıdır

Karar duruşmasında esasa ilişkin savunma yapan Müyesser Yıldız, “Bu dava bir intikam davasıdır. Neyle suçlanırsam suçlanayım böyle olmaya devam edeceğim” dedi. Erdal Baran ise üzerine atılı suçları kabul etmeyerek tahliyesini ve beraatini talep etti.

Gazeteci İsmail Zeki Dükel de gazeteci olduğunu belirterek, “Ben gazeteciyim ve bunları yazarım sizler de ertesi gün okur ve yorumunuzu yaparsınız, üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum” diye konuştu. Avukat beyanlarının ardından son sözleri sorulan sanıklar beraatlerini talep etti.

Savunmaların ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti,  Dükel’e verilen ceza ile Yıldız’a açıklama suçundan verilen cezaları erteledi. Müyesser Yıldız’ın cezaevinde beş ay tutuklu kaldığı için 2 yıl 6 aylık cezası için cezaevine girmesine gerek olmayacak. Erdal Baran’ın ise tahliyesine karar verildi. 

‘Kentsel dönüşüm enerji tasarrufu için fırsattır’

Enerji verimliliği ve enerji tasarrufu, ülkemiz ve dünyamız açısından büyük önem taşıyor. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de enerjinin büyük kısmı binalar tarafından kullanılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olası bir depremde can kayıplarını önlemek amacıyla yoğun şekilde kentsel dönüşüm projelerini hayata geçiriyor.

Yüksek Mimar, Pasif Ev Tasarımcısı ve Danışmanı, ZeroBuild Türkiye Genel Sekreteri Yasemin Somuncu ve İnşaat Y. Mühendisi, ZeroBuild Türkiye İnşaat Mühendisleri Ağı Lideri Ilgaz Doğan Türkiye’nin deprem gerçeği ile yeni ve mevcut binalarda hayata geçirilen dönüşüm çalışmalarının enerji tasarrufu için önemli bir fırsat sunduğuna dikkat çekti.

Yeni binaların Binalarda Enerji Performans Yönetmeliği‘ne uygun olarak inşa edilmesinin önemini belirten ikili, bütüncül bir vizyonla sürdürülebilir bir dönüşümün mümkün olduğunu söyledi.

‘Sıfır Enerji Binalar bir mecburiyet’

Kentsel dönüşümle birlikte sıfır enerji binaların yaygınlaştırılması ile enerji alanında önemli oranda tasarruf elde edileceğini ifade eden Somuncu, “Türkiye’deki binalarda enerji performansı iyileştirme politikaları kapsamında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 20 Kasım 2020 tarihinde Neredeyse Sıfır Enerjili Binalar (NSEB) için Rehber Kitap yayınlandı. Yürürlükteki kanunları göz önüne aldığımızda, önemli bir adım olan bu rehberde yapılan tanımlamaların bir ötesine uzanarak Sıfır Enerji Binalar kavramına dikkatleri çekmek istiyoruz” dedi.

Sıfır Enerji Binaların tanımını yapan Somuncu, “Özünde genel enerji tüketimimizi azaltırken, enerji fiyat artışlarından etkilenmemizi sınırlayan, sosyal, ekonomik ve çevresel refahı koruyan, mevcut kaynaklarımızı sürdürülebilir ve uygun maliyetli bir şekilde kullanmamızı sağlayan binalardır. İklim değişikliğinin zararlarını fazlasıyla hissettiğimiz son yıllarda Sıfır Enerji Binalar artık olmazsa olmaz bir ön koşuldur” ifadelerine yer verdi.

‘Birincil enerji kaynağı verimlilik’

Bu binalarda ilk hedef ise ısıtma ve soğutma ihtiyaçlarının azaltılması. Somuncu, “Bu alanda en kesin çözüm; iyi yalıtım, yüksek verimli pencereler, ısı veya enerji geri kazanımlı havalandırma sistemi ve hava geçirmez bina kabuğudur. Kullanılmayan enerjinin üretilmesine de gerek olmadığı için, verimlilik birincil enerji kaynağımızdır” değerlendirmesinde bulundu.

Sıfır Enerji Binanın tasarımının, büyük ölçüde yerel iklime ve ayrıca bina geleneklerine, inşaat alanına ve bina türüne bağlı olduğunu hatırlatan Somuncu, “Yalıtım, hava geçirmezlik veya mekanik sistemler açısından böyle bir binayı tasarlamak ve inşa etmek yetkin bir planlama gerektirir. Uzman tasarımcılar ve danışmanlar, tasarım aşaması boyunca ve inşaat boyunca önemli bir role sahiplerdir. Bugün dünyada ve Türkiye’de konularında uzman ve yetkin yeterli sayıda mimar, mühendis ve tekniker bulunmaktadır. Konu ile ilgili talep arttıkça uzman ve yetkin profesyonellerin Sıfır Enerji Bina üretmeleri ve fayda sağlamayan, pahalı ve asgari iç mekan kalitesi sunmayan yapılardan uzaklaşılması da sağlanacaktır” dedi.

‘Enerji yenilenebilir kaynaktan sağlanmalı’

Binalarda enerji tüketimini en az seviyeye indirgedikten sonra hala ihtiyaç duyulan enerjiyi binanın bulunduğu coğrafyanın iklimsel, sosyal ve ekonomik şartlarına en uygun olacak yenilenebilir enerji kaynakları ile sağlamanın Sıfır Enerji Binaların olmazsa olmaz bir diğer şartı olduğunu söyleyen Somuncu sözlerine şöyle devam etti:

Yenilenebilir enerji kaynağı güneş, rüzgar, toprak, su, biyokütle kaynaklarından biri veya birkaçı olabilir. Bu kaynakların en uygun şekilde enerjiye dönüştürülmesi ve binada veya yerleşkede kullanılacak şekilde sistemlerin uzmanlar ve yetkin kişiler tarafından kurgulanması ve gerçekleştirilmesi çok önemlidir.

Türkiye’de deprem gerçeği göz önüne alınarak, yıkılması gereken binalar yerine yenileri tasarlanıp inşa edilirken ya da mevcut binaların deprem güçlendirmesi yapılırken burada belirttiğimiz Sıfır Enerji Bina özelliklerini sağlayacak çalışmalarla beraber ilerlenmesi binalarımızı depreme karşı dayanıklı hale getirirken, hem genel enerji tüketimimizi azaltacak, sera gazı etkisini azaltacak, sosyal, ekonomik ve çevresel refahı koruyacak, hem de mevcut kaynaklarımızı sürdürülebilir ve uygun maliyetli bir şekilde kullanmamızı sağlayacaktır.”

22-26 Eylül’de ZeroBuild Forum

Avrupa Birliği’nde 1 Ocak 2021 itibariyle zorunlu hale getirilen Sıfır Enerji Binalar’a dönüşümün ülke gündeminde yer alması için bu sene “Hemen Şimdi, Harekete Geç” sloganı ile 22-26 Eylül 2021 tarihleri arasında dijital ortamda ZeroBuild forumunun ikincisi düzenlenecek.

Somuncu forum ile ilgili “Türkiye ve dünya kanaat önderleri ile birlikte kentsel dönüşümde yapılan yeni binalarda yeni yol haritaları kapsamında konuyu her açıdan ele alacağız. Sıfır Enerji Binalar ortak akıl, ortak niyet ve iş birliği ile gerçekleştirilebilir, amacımız tüm paydaşları harekete geçirmek” bilgisini paylaştı.

‘Yeni binalarda Enerji Kimlik Belgesi zorunlu’

Yeni inşa edilen binalar için Enerji Kimlik Belgesi (EKB) alınmasının zorunlu olduğunu belirten Ilgaz Doğan ise, “Binalarda Enerji Performansı (BEP) Yönetmeliği ile binalarda ve tesisatta yalıtımın önemi arttı. Binaların enerji sınıfını gösteren EKB, binada kullanılan enerji miktarını da gösteriyor” dedi.

Doğan, 5627 Sayılı Enerji Verimliliği Kanunu ve buna bağlı olarak çıkartılan 5 Aralık 2008 tarihli ve 27075 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği (BEP) gereğince, yeni yapılacak veya yapılmakta olan binaların enerji kimlik belgesi sınıfının en düşük C sınıfında olacak şekilde tasarlanması ve inşa edilmesi zorunluluğu bulunduğunu hatırlattı. C sınıfından daha düşük seviyede çıkan yeni yapılacak veya yapılmakta olan binalar ise yasaya göre iskan ruhsatı alamıyor.

‘Çalışmalar birlikte yürütülmeli’

“Enerji Kimlik Belgesi” uygulaması için Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği’nin Geçici 4. maddesinin birinci fıkrası gereğince 01 Ocak 2011 tarihinden sonra yapı ruhsatı alan binalar “Yeni Bina”, bu tarihten önce yapı ruhsatı alan binalar ise “Mevcut Bina” olarak değerlendiriliyor.

Doğan bütün bu sebeplerden yola çıkarak “Yapı güçlendirme ve enerji verimliliği çalışmalarının birlikte yürütülmesi en mantıklı ve verimli yol olarak karşımıza çıkıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açılım bizi nereye götürür?

1 Mart itibarıyla ülkemiz yeniden kısıtlamaların azaltıldığı bir döneme girdi. 1 Mart açılımının 1 Haziran’da yaşadığımız ve sonuçları acı olan açılımdan tek farkı ise bu sefer maviden kırmızıya kadar renklendirilmiş haritaların kullanılması…

Aslında kademeli olacağı vurgulanan bu açılımın nasıl uygulanacağı ile ilgili detaylar ortaya çıktıkça pek de kademeli olmadığı görüldü. Düşük riskli bölgelerin mavi, orta riskli bölgelerin sarı, yüksek riskli bölgelerin turuncu ve çok yüksek riskli bölgelerin kırmızı ile renklendirildiği haritaya dayanarak belirlenen açılım kriterlerinin, kırmızı ile işaretlenmiş bölgeler dışında hemen hemen birbirine yakın olduğu görülüyor. Böyle olunca da daha ‘açılımın ilk haftasının sonunda’ bütün ülke haritası ya kırmızıya ya da turuncuya dönmeye başladı.

Aslında 1 Mart öncesi kısıtlamaların hafifletilmesi için yapılan hazırlıklardan başladı yanlışlar…  Öncelikle haritaların renklendirilmesi için belirlenen kriterler doğru belirlenmemişti. Çünkü yaşadığımız bugünlerde vakaların bulunması için yapılan PCR testi neredeyse tamamen vatandaşın talebine bırakılmış durumda. Şu anda da ülke nüfusumuz da göz önünde bulundurulduğunda oldukça yetersiz sayıda günlük test yapılıyor. Kısıtlamaların hafifletildiği 1 Mart tarihinden bu yana yapılan günlük test sayılarına bakarsak 1 Mart’ta 130 596, 2 Mart’ta 135 291, 3 Mart’ta 138 018, 4 Mart’ta 137 885, 5 Mart’ta 138 214 ve 6 Mart’ta 138 592 test yapıldığını görüyoruz. Üstelik Sağlık Bakanlığı yetersiz sayıdaki bu testlerin kentlere göre dağılımını da kamuoyu ile paylaşmıyor. Büyük ihtimalle test sayılarında kentler arasında da önemli farklılıklar var.

‘Mavi bölgelerde’ ne kadar test yapılıyor?

Bu nedenle salgının seyrini vaka sayısının nüfusa bölünmesiyle bulunan hastalık hızı (vaka/nüfus) ile izlemenin ne kadar doğru olacağı tartışmalı bir konu… Çünkü bir bölgede test sayısı azaldıkça vaka sayısı da azalmakta; tersine arttıkça da vaka sayısı artıyor. Bu nedenle haritaların renklendirilmesi için uygun kriter o bölgede kaç test yapılıp kaç vaka bulunduğunun oranı olmalı, yani vaka/test oranı…  Geldiğimiz noktada hastalık hızı ile salgın politikası belirlemenin bizi yanlış yerlere taşıyabileceği unutulmamalı. Güneydoğu illerinde görülen vaka sayısının azlığı çok kuvvetli bir ihtimalle bu bölgede yapılan test sayısının azlığı ile ilişkili olabilir.

Diğer bir konu ise son birkaç haftadan bu yana hem günlük vaka sayısının, hem de vaka/test oranının düzenli olarak artması. Günlük vaka sayıları 2 Mart’tan bu yana 11 bini geçti. Vaka sayısı/ test sayısı oranı ise 1 Mart’ta % 7,5, 2 Mart’ta % 8.7, 3 Mart’ta % 8.5, 4 Mart’ta %8.2, 5 Mart’ta %8.2 ve 6 Mart’ta ise % 8.5 oldu. Oysa Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kısıtlamalarda bir hafifletme için bu oranın %5’ in altına inmesini öneriyor. DSÖ’nün önerisi dikkate alınsaydı, bu vaka/test sayısı oranlarıyla kademeli de olsa açılıma gidilmemesi gerekiyordu. 

Çok tartışılan aşı olayına gelince; ülkemizde halen Sinovac firması tarafından üretilen inaktif virüs aşısı kullanılıyor. Henüz Dünya Sağlık Örgütü’nden acil kullanım onayı olmayan bu aşının bile ülkemiz tarafından temininde güçlükler yaşanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın 6 Mart günü itibarıyla resmi açıklamalarına göre 9. 920.689 kişiye aşı uygulanmış durumda… Fakat aşının yeterli koruyuculuk seviyesine ulaşması için iki doz halinde uygulanması gerekiyor. 28 gün ara ile iki doz aşı uygulanmış insan sayısı sadece 2.394.115.  Türkiye’nin nüfusunun 2020 yılı itibarıyla TUİK rakamlarına göre 83 614 362 olduğu göz önüne alınırsa aşı ile bağışıklanan kişiler nüfusumuzun %3’ünü bile oluşturmuyor. Oysa toplumsal bağışıklık için nüfusumuzun %60-65’nin SARS-CoV-2 virüsüne karşı bağışık olması gerektiğini herkes biliyor.

Okullar açık, öğretmenler aşısız

1 Mart tarihi itibarıyla başlatılan yeni kısıtlamaların hafifletilmesi sürecinin bizi iyi bir noktaya götürmeyeceği çok açık. Açıklanan hafifletilecek kısıtlamalarla ilgili uygulama listesi yakından incelendiğinde mavi, sarı ve turuncu bölgelerin aynı kategoride değerlendirildiği görülüyor. Mavi ve sarı bölgelerde okullar açılırken, turuncu bölgelerde yüz yüze sınavlara geçiliyor. Buna karşın öğretmenlerin aşılaması hala tamamlanamadı. Ayrıca açılan okullardaki görüntüler pek çok veliye de güven vermedi.

Almanya’da açılan okullarda tüm öğrencilere periyodik aralıklarla test uygulandığı ve vakaların bulunduğu okulların kapatıldığı düşünülecek olursa; ülkemizde bu önlem alınmadan açılan okulların kısa sürede salgının yeni merkezleri olacağı tahmin edilebilir. Hafta sonu tüm Türkiye’de uygulanan sokağa çıkma kısıtlaması cumartesi günü için haritadaki renge bakmaksızın kaldırıldı. Bunun sonucunda medyaya dökülen görüntüler tüm ülkemizin kısa bir sürede kızaracağının habercisi gibiydi. Süreci yöneten Sağlık Bakanlığı’nın bunu görmemesi imkânsız… Sanki ülkemiz tekrar ‘sürü bağışıklığına’ bırakılmış gibi….

Peki ne yapmalı?.. Öncelikle salgın yönetimi kent tabanlı olacaksa kentler veya bölgeler arası seyahat kısıtlamalarının mutlaka düşünülmesi gerekir. Çünkü yüksek riskli illerle orta-düşük riskliler arasında devam edecek insan hareketleri  düşük riskli kentleri kısa sürede yüksek risk grubuna çıkarabilir. Bu durum da il düzeyindeki mevcut salgın politikalarını işlevsizleştirecektir. Diğer bir durum ise aşılama konusudur. Aşılama ülkemizde çok yavaş yürümekte.  Bunun en temel nedeni ise aşı teminindeki yetersizlik.

Bu nedenle ülkemize halen başta DSÖ’den acil kullanım onayı alarak üretilen çok çeşitli aşılardan en az 60 milyon insanımızın aşılanmasına yetecek miktarda aşı temin edilmelidir. Yeni haritalar hazırlanırken vaka/test oranı dikkate alınmalı ve salgın kontrol altına alınıncaya kadar uygulanacak kısıtlamalar tekrar gözden geçirilmeli….

Her şeyden önemlisi ise yöneteniyle, yönetileniyle hepimizin gerçek anlamda bir normalleşmenin 2022’nin başından önce pek mümkün olmayacağını kabul etmesi olacak…

Borsa İstanbul Genel Müdürü Hakan Atilla istifa etti

ABD‘de Halkbank davası yüzünden 28 ay hapis yattıktan sonra Türkiye‘ye döndüğünde Ekim 2019’da Borsa İstanbul Genel Müdürlüğü‘ne getirilen Hakan Atilla istifa etti.

26 Şubat’ta ‘izne’ ayrılan ve “kendi isteğiyle” genel müdürlükten istifa ettiği duyurulan Atilla’nın istifası kabul edildi.

İstifadan sonra dolar ve euro fırladı

Hakan Atilla’nın Borsa İstanbul’dan istifa etmesi sonrası Dolar 7,66 seviyesine euro ise 9,10 lira seviyesine fırladı

Kur geçen hafta 25 Aralık’tan bu yana en yüksek seviye olan 7.59’a yükseldikten sonra cuma günü 7.50’nin altına inse de bu sabah güne 7.50’nin üzerinde başladı. 12.30 sıralarında dolar/TL kuru 7,68’i gördü.

Dolar/TL’de 7,60 seviyeleri en son 2020 yılı Aralık ayında görülmüştü.

Erdoğan’a şikayet edildiği konuşuluyor

Atilla’nın istifa kararının arkasında, aynı zamanda Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanvekili olan Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erişah Arıcan’la yaşadığı anlaşmazlığın yattığı belirtiliyor. Odatv‘nin kulis haberine göre eski Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak‘a yakın bir isim olduğu belirtilen Arıcan’ın Hakan Atilla’ya personel alımı, mevcut personelin iş durumları konusunda talepte bulunduğu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a bu konuda şikayette bulunduğu öne sürülüyordu.

Atilla’nın istifa edeceği haberleri hafta sonu dış basında da yer almıştı. Financial Times gazetesinin haberinde, Atilla’nın istifası için, “Atilla’nın görevden alınması, Joe Biden’ın yeni yönetimiyle ilişkileri iyileştirmek isteyen Erdoğan’ın Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmazlığı gidermek için sembolik bir jest olabilir” yorumu yapılmıştı.

Kaos GL’den İnsan Hakları Eylem Planı açıklaması: LGBTİ+ haklarına dair hiçbir reform yok

Kaos GL, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan ve yargı reformu kapsamında hazırlanan İnsan Hakları Eylem Planı‘na dair bir basın açıklaması yayınladı.

Dernek, söz konusu paketin reform olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığını, içeriğin insan hakları alanında bir reformu hedeflemediğine vurgu yaptı.

‘Plan, ayrımcı bir şekilde kaleme alındı’

Açıklamada, LGBTİ+’ların birçok alanda insan hakları ihlaline maruz bırakıldığına ve reform eylem planında LGBTİ+ haklarına dair hiçbir reformun yer almadığına dikkat çekildi:

LGBTİ+’lar bütün bunları yaşarken, reform eylem planında LGBTİ+ haklarına ilişkin hiçbir reform, iyileştirme ya da LGBTİ+’ların temel hak ve özgürlüklerini koruyacak bir adım yer almamaktadır. Bu reform eylem planı, LGBTİ+’ların insan haklarını korumak bir yana, bu reform eylem planının LGBTİ+’ların insan haklarına erişimlerinin sistematik olarak ihlal edilmesine son verme ihtimali bulunmamaktadır. LGBTİ+’ları kapsamayan plan, daha baştan ayrımcı şekilde kaleme alınmıştır.

Paketin hedefinin Türkiye’nin yaşadığı insan hakları krizinin aşılması için iç kamuoyunda doğan talepleri karşılamak değil Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi ile olan ilişkileri onarmak olması, felsefesindeki temel sorunu ortaya koymaktadır.”

‘ve benzeri’ ifadesi LGBTİ+’ları kapsamamaktadır

Ayrımcılık formları içinde LGBTİ+ sözcüğünün konulmayıp ve benzeri ifadesinin konmasının LGBTİ+’ları kapsamadığı belirtildi:

Ayrımcılık formları için tek tek sayılan “Dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç̧, mezhep” kimliklerinin yanına” ve benzeri ifadesinin konması LGBTİ+’ları kapsamamaktadır. Bugüne kadar hazırlanan bütün metinlerde “ve benzeri” ifadesinin LGBTİ+’ları kapsadığı iddiasının hiçbir şekilde gerçeği yansıtmadığını anlamak için eylem planının da katılımcılarından Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’na (TİHEK) bakmak yeterlidir.

Daha kurulmadan cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığı, ayrımcılık temelleri arasında saymayarak ayrımcılık yapan TİHEK, ilerleyen yıllarda uygulama, açıklama ve etkinlikleriyle LGBTİ+’ların insan haklarını yok saymakla yetinmeyen ve bu hakları bilfiil ihlal eden bir kuruma dönüştü. TİHEK’in trans kadınların ayrımcılığa ilişkin başvurusunu “ayrımcılık temelleri arasında yer almadığı””gerekçesiyle reddetmesi ve düzenlediği etkinliklerde LGBTİ+’ları ve haklarını hedef göstermesi; reform eylem planındaki “ve benzeri” ifadesinin uygulamada ne anlama geleceğine dair yol göstermektedir.”

Nefret söylemi, devlet tarafından üretiliyor

Reform eylem planının LGBTİ+’ları dışladığı gibi, varoluşlarının da kriminalize edildiğine dikkat çekilen açıklamada, nefret söyleminin devlet tarafından üretilmekte ve teşvik edilmekte olduğu kaydedildi:

TCK 122 ayrımcılık yapmayı cezalandırırken, LGBTİ+’lara dönük ayrımcılık “yasada cinsel yönelim, cinsiyet kimliği veya karakteristiği” yer almıyor denilerek adeta hoş görülmektedir. Bu nedenle LGBTİ+’lar “ve benzeri” denilerek varoluşlarının yanısıra, temel haklarının da önemsizleştirildiğine, değersizleştirildiğine bir kere daha tanık olmuştur.

LGBTİ+’lar içinden geçtiğimiz pandemi sürecinde Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’na, İçişleri Bakanlığı’ndan Ticaret Bakanlığı’na ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na kadar devletin bütün kademeleri tarafından hedef gösterilmiş, “sapkın” gibi apaçık nefret söylemi olan ifadeler maalesef ki bakanlar eliyle LGBTİ+’’ar hakkında kullanılmıştır.”

Ayrıca, açıklamada söz konusu eylem planının sivil toplumun hak taleplerini karşılayamamakta birlikte, LGBTİ+’lar için hiçbir yenilik getirmediği de vurgulanarak, “İnsan hakları bir bütündür ve LGBTİ+’ların insan haklarını açıkça korumayan, LGBTİ+’ların haklarına erişiminin önündeki engelleri kaldırmayan, LGBTİ+’ların insan haklarını geliştirmek için adım atmayan hiçbir reform; özü itibariyle insan hakları reformu değildir!” ifadeleri kullanıldı.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Ayasofya Baş İmamı: Kadın cinayetleri vurgusu sloganik medya propagandası

Ayasofya Baş İmamı ve Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Boynukalın, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bir tweet atarak, Türkiye’de arka arkaya yaşanan kadın cinayetleri haberlerinden rahatsızlığını dile getirdi. 

Bir süre önce “1921 ve 24 anayasalarında devletin dini İslam’dı ve laiklik yoktu. Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün” diyerek, Anayasa’dan laikliğin kaldırılması çağrısıyla gündeme gelen  Boynukalın, bu kez de kadın cinayetleri ile ilgili attığı tweetle eleştirilerin hedefi oldu.

Kadın cinayetleri haberlerinin medyaya yansımasını “kadını erkeğe düşman etmeye çalışma” olarak değerlendiren Boynukalın’ın mesajı şöyle: 

“Cinayet cinayettir; cinsiyet değiştirmez; erkek, kadın, çocuk, büyük kimin başına gelirse gelsin ilkemiz: “Sizin için kısasta hayat vardır” ilahi düsturudur. Sürekli “kadın cinayetleri” vurgusu, kadını erkeğe düşman etmeye çalışan bir sloganik medya propagandasıdır. ”

Eğitim Sen: Samsun’da yüz yüze eğitime ara verilmeli

Haber: Gençağa Karafazlı

Samsun, Sağlık Bakanlığı tarafından yayınlanan risk haritasında 27 Şubat ve 5 Mart tarihleri arasında en çok koronavirüs vakası görülen il oldu. Şehir çok yüksek risk grubunu gösteren kırmızı rengiyle temsil ediliyor.

Samsun Eğitim Sen Şube Başkanı Arzu Topaloğlu, Geçtiğimiz hafta yeterli ve gerekli önlemler alınmadan, aşılama süreci sonlanmadan okulların açılmaması gerektiği yönündeki açıklamamızın ne kadar yerinde olduğu bu haftaki tabloda açığa çıkmıştır” ifadelerini kullandı.

‘Kaygılarımız artıyor’

Salgının başlamasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen koronavirüs etkisinin hala devam ettiğini belirten Topaloğlu, “Yeniden yükselen günlük yeni vaka sayıları ve virüsün değişim göstererek tahrip edici etkisini artırması kaygılarımızı artırıyor. Salgının halen etkili bir şekilde devam ediyor olması, salgınla mücadele için ve kamusal yaşamın salgın koşullarında sürdürülebilmesi için alınan önlemleri değişen koşullara göre yeniden değerlendirme zorunluluğu doğurmaktadır” dedi.

1 Mart 2021 itibariyle salgınla mücadelede ‘yerinde karar dönemi’ adı verilen bir evreye girildiğini hatırlatan Topaloğlu, “Bu yeni dönemde ülke genelinde karar almak yerine, yeni vaka sayısı, aşılama oranı gibi kimi verilere bakarak illerin normalleşme adımlarına veya yeni önlemlerin alınmasına karar verilmesi benimsenmiştir” ifadelerini kullandı.

Vakalarda rekor artış

Samsun’dan gelen verilerin kritik olduğuna dikkat çeken Eğitim Sen Şube Başkanı, “Samsun ilimizde 8-14 Şubat tarihlerinde yüz binde 171,29 olarak kaydedilen vaka sayısı 15-21 Şubat verilerinde yüz binde 202,94’e çıkmıştır. Rakamlar 20-26 Şubat haftasında artmaya devam etmiş ve 262,17’ye çıkmıştır. 27 Şubat-5 Mart haftasında 348,36’ya yükselmiştir” bilgisini paylaştı.

Arzu Topaloğlu verilerle ilgili “Geçtiğimiz hafta yeterli ve gerekli önlemler alınmadan, aşılama süreci sonlanmadan okulların açılmaması gerektiği yönündeki açıklamamızın ne kadar yerinde olduğu bu haftaki tabloda açığa çıkmıştır” açıklamasında bulundu.

‘Üçüncü dalga Samsun’dan başlayabilir’

Önümüzdeki haftalarda üçüncü dalganın Samsun’dan başlamasının kaçınılmaz gözüktüğünü ifade eden Topaloğlu, “Bizler tekrar yerel yetkilileri uyarıyoruz. Madem yerinde karar dönemine geçildi; önlemleri artırın. Her insanımızın hayatı kıymetlidir. Samsun ilimizdeki hareketliliği en aza indirmek sizin sorumluluğunuzdadır” dedi.

Topaloğlu, “Bunun için çok yüksek riskli bölgede olmasına rağmen yüz yüze eğitime başlayan tüm okulların yeniden uzaktan eğitime geçirilmesi yönünde karar alın.Bu konuda, uyarıda bulunma, öneri geliştirme ve sendikal haklarımızı kullanmanın sendikamızın eğitim emekçilerine, öğrencilerimize ve topluma karşı öncelikli sorumluluğumuz ve görevimiz olduğunu düşünmekteyiz” çağrısında bulundu.

‘Yüz yüze eğitime ara verilmeli’

Arzu Topaloğlu, kamusal görevleri ve sorumluluk gereği Eğitim Sen Samsun Şubesi olarak Samsun Valiliği’nden şu adımların atılmasını talep ettiklerini söyledi:

  1.  Samsun’da bulunan tüm eğitim emekçilerinin 8-12 Mart tarihi arasında aşılanması için İl Sağlık Müdürlüğü ile birlikte bir planlama yapmalı ve yeterli sayıda aşı temin etmelidir.
  2. Samsun’da yüz yüze eğitime gerekli koşullar sağlanana dek tüm kademelerde ara verilmelidir.
  3. Ortaöğretim kurumlarında 8 Mart 2021 tarihinde başlayacak sınavlar iptal edilmelidir.
  4. Özel özel eğitim kurumları da dahil olmak üzere, özel eğitim kurumları ve okul öncesi eğitim kurumlarında yüz yüze eğitime ara verilmelidir.

Pandemiyle artan yoksullaşma ve dayanışmanın yakıcılığı

Covid-19 pandemisinin ilk zamanlarında ekonomisi hızla kötüye giden insanlarla birçok kentte ciddi bir dayanışma örgütlenmiş ve pandeminin karşılıklı yardımlaşmayı arttıracağına dair bir umut doğmuştu. Neden karşılıklı yardımlaşma dediğimi yazının ilerleyen kısmında açacağım kaydıyla devam edelim.

Bireyler, gıda toplulukları, kooperatifler, sendikalar, otonom ve başka siyasi oluşumlar önemli bir çaba içerisine girmiş, hatta uluslararası düzlemde birçok yazar ve sosyolog krizin başka bir toplum özlemini açığa çıkarabileceğine dair hepimize iyi gelen öngörülerde bulunmuştu. Krizin üzerinden bir yıl geçtiği şu andan tabloya baktığımızda üzülerek bu beklentilerin gerçekleşmediğini söylemeliyim. İflah olmaz bir ütopist olduğum halde bu durum bende ruhsal darlığa yol açtı diyebilirim. Başlangıçta iyimser beklentileri olan Slavoj Zizek de yakın zamanda şu serzenişte bulunmak zorunda kaldı:

“Üçüncü dalga bir akıl hastalığı dalgası olacak… Toplum iğrenç bir barbarlığa sürükleniyor.” Evet ne yazık ki dayanışma artacağı yerde bireycilik ve bencillik artarak aşının bile karaborsası oluşmuş durumda.”

Zihnimi ve duygularımı toparlayıp bu durum üzerine düşünmeye başladım: Yine nerede hata yapıyoruz? Ya da aşırı iyimser beklentilere mi girdik? Sonra fark ettim ki kendiliğinden bir öfke ve isyan hali mümkünken bir dayanışma ve başka türlü bir yaşam olasılığı çok zor. Çünkü dayanışma için bütün çabasını ortaya koyanlar zaten pandemi öncesinde de bunun için durmaksızın çaba sarf eden bireyler ve topluluklardı. Buna yeni birey ve topluluk oluşumları ya da var olan toplulukların büyümesi şeklinde bir şey eklenmemişti. Bunun cevabını sosyologlar ve siyaset bilimciler daha iyi verecektir, ancak şunu söyleyebilirim ki kapitalizmin bireylerin empâti yeteneğini kötürümleştirmekte ustaca kullandığı “ben ve ailem” bencilliği sandığımızdan daha çok işliyor. Diğerkâmlık neredeyse toplumsal algıdaki “saf” insanların uğraşı.  Bir nevi “kamusal insanın çöküşü” hali. Tabii bu olumsuz tabloya dayanışma isteğinde olan insanların kendi ekonomilerinin de çok kötüye gittiğini eklemek lazım.

Kapitalizm öldürür dayanışma yaşatır!

Bütün bu cümleleri enseyi karartmaktan çok yine yeniden ne yapabiliriz bunu birlikte anlamaya çalışalım diye kurdum. Olumlu örneklerimizi hatırlayalım ve çoğaltalım diye. Geçtiğimiz aylarda koronavirüsle ilgili Hong Kong halkının yöneticilere şöyle bir tepkisi olmuştu:

“Normal zamanlara dönelim demeyin. Zaten bizi bu hale normal zamanlar getirdi.”

Evet sorun yukarıda belirttiğimiz gibi tam da normal zamanlarda ne yaptığımızla ilgili. Ancak şimdilerde normal zamanlarda yaptığımızdan daha büyük bir özveri ve çaba içerisinde olmamız gerekiyor. Zira temel ihtiyaçları olan yoksullar ve mülteciler her zamankinden daha fazla ve durum acil. Kentlerin mahallelerinin şu anki yaşamına nüfuz ettiğinizde görüyorsunuz ki işsizlik, geçim ve beslenme kaygıları en az korona virüs kaygıları kadar önem taşıyor. Bütün bireyleri işsiz kalan aileler, kirasını ve kredi kartı borcunu ödeyemeyenler, dükkânını kapatmak zorunda olanlar ve bir hafta bile yetecek gıdadan yoksun olan insanların sayısı oldukça fazla. İşin bu boyutuna ağıt yakmaktan çok ne yapabiliriz onu tartışmak ve hızla hayata geçirmek zorundayız.

Gıda toplulukları, kooperatifler ve yerel üreticiler

Hali hazırda temiz ve adil gıdaya erişimin herkesin hakkı olduğunu, toprağın ve suyun temiz kalması gerektiğini, hayvan sömürüsü ve cinsiyet eşitsizliğinin önüne geçilmesi gerektiğini düşünen ve bunu hayata geçirme çabası içerisinde olan topluluklara içinden geçtiğimiz olağanüstü süreçte büyük sorumluluklar düşüyor.

Bu topluluklar gönüllülük esasına göre çalışıp doğrudan demokrasiye yaşam buldurmak için azami çaba gösterdiği için de insanların en çok güvenebileceği ve kendini var edebileceği topluluklardır. Düzenli gıda dağıtım organizasyonları ve düzenli toplantılar yaptıkları için de yerel – doğal üreticiyle organik bir bağ içerisindeler. Bu durum markete bireysel stoklama yapmak için oluşan saldırı kültürünün dışında kalabilmek ve diğerkâmcı davranışı toplumsala yayabilmek açısından önemli bir avantajdır. Yerel üreticinin koronavirüsle gelen ekonomik krizden etkilenmemesi için ayrıca destekleyici bir durum da kendiliğinden oluşacaktır. Yerel üreticinin bu süreçte desteklenmesi önemlidir çünkü insanlardaki olağan refleks maalesef doğrudan markete gitmek şeklinde olmaktadır.

Yardım değil dayanışma

Topluluk veya kooperatifler gıda teminini dayanışma fonlarıyla ve kendi imkânlarıyla sağladıktan sonra en önemli kısım olan paylaşım sorununu iyi örgütlemek zorundadır. Neden mi? Toplumda yaygın olan dilencilik ve ulufe dağıtma kültürünün önüne geçmek için.

Ekonomisi çeşitli sebeplerden dolayı size göre çok zayıf olan birisine acıdığınız veya haline üzüldüğünüz için yardım ettiğinizde eşit bir ilişki kurmamış olursunuz. Ve bunun bir sürdürülebilirliği de yoktur zaten, bugün yardım ettiğiniz insanı yarın unutup gitmeniz çok olasıdır. Tıpkı insani duygularla birkaç kez yardım edip sonra unutup gittiğimiz ve cesetleri sahillerimize vuran mültecilerin durumunda olduğu gibi.

Oysa hepimiz bugün yardım eden konumundayken yarın yardım alan, bugün evimizdeyken yarın iklim veya savaş mültecisi konumunda olabiliriz. Yani işin özü kapitalizm bir gün hepimizi şu veya bu sebeple mağdur edecektir. Topluluk olarak dayanışmak ve ihtiyacı olan her bireyi kolektifin bir parçası olarak görmek ise bir yandan yoksulluktan utanma duygusunu ortadan kaldırırken bir yandan da o insanda aidiyet ilişkisi geliştirip geleceğe güvenle bakmasını sağlayacaktır.

 Neden Dayanışma Ağı?

“İçinde bulunduğumuz zamanda insanlar iyice atomize olmuş ve kendi dar alanlarına çekilmiş durumda. Oysa ilksel toplumlardan günümüze insanın karşılıklı yardımlaşma ve beraberlik konusunda müthiş bir deneyimi var. İstiyoruz ki bencillik ve yalnızlık yerine dayanışmacı ve paylaşımcı bir yaşantımız olsun! Tüm yeryüzünün sağlığını düşünen bireylerden oluşan bir toplumda yaşamak için küçük de olsa bir adım atalım. Unuttuğumuz güzel özelliklerimizi birlikte hatırlayalım. İnanıyoruz ki sağlıklı toplumu oluşturan sağlıklı bireyler, halkalar gibi birbirine bağlı olduğunun bilincinde olan, birbiriyle dayanışan bireylerdir. Siz bir üreticinin hasatına yardım edersiniz o size adil gıda üretir. Yardım ettiğiniz yaşlı bir insanın gülüşü içinizi ısıtır. Evde yokken çiçeklerinizi sular. Biri akıtan musluğunuzu tamir der, biri fazla giysisini paylaşır. Biri size türkü söyler. Böylece hem coşkulu ve paylaşımcı bir hayatınız olur hem tüketim endüstrisinin gönüllü bir parçası olmazsınız hem de havanın suyun ve toprağın kirlenmesine katkınız çok az olur. O nedenle neyin varsa elinden ne geliyorsa fazlanı getir ihtiyacını götür diyoruz. Elinden gelen bir şey yoksa da bir şey getirmeden olanı al. Çünkü paylaşmak ve dayanışmak bir tercih değil insan olmanın en temel sorumluluğudur.” [1]

Bu alıntı yukarıda sorduğumuz neden karşılıklı yardımlaşma diyoruz meselesine yeterince cevap içeriyor. İşin teorik boyutunu tartışmak bu yazının sınırlarını aşacağı için hepimizin yüreğine su serpen bir anekdotla bitirmek istiyorum:

2 Şubat’ta İzmir’deki sel baskınında on dokuz bin kitabını kaybeden Exlibris Sahaf ile bir dayanışma kampanyası başlatılmıştı. Gerek bireyler bazında gerekse kitabevleri ve yayınevleri bazında müthiş bir dayanışma örneği sergilendi. Kısa sürede hem sahafın yeniden fiziki ortamını oluşturması için maddi destek hem de içerik için kitap desteği sağlandı. Kampanya devam ederken Exlibris Sahaf “artık kampanyayı durdurabilirsiniz bu kadarı bizim için yeterli” şeklinde bir açıklama yaptı. Sahaflar Derneği bu organizasyonu yaptı ve anında karşılık buldu. Bu da bize gösteriyor ki toplumda halen önemli bir dayanışma ruhu var. Yeter ki insanlara güven veren, samimi, etik sahibi ve empâtik adımlar atalım.

Güzel bir dünyaya olan inancımızı ve ütopyalarımızı elden bırakmadan 2020 yılında Catherine O’Meara‘nın yazdığı, halimize çok hitap eden ve dileğimizi yerine getiren “Ve insanlar evde kaldılar” başlıklı şiirden şu dizelerle bitirelim:  

Ve insanlar evde kaldılar,
Kitap okudular ve dinlediler,
Dinlediler, egzersiz yaptılar,
Sanat yaptılar, oyun oynadılar
Ve yeni varoluş yollarını öğrendiler,
Durdular
Daha derinden dinlediler,
Biri meditasyon yaptı,
Biri dua etti
Biri dans etti,
Biri kendi gölgesini keşfetti,

İnsanların düşünceleri değişti,
İyileştiler,
Cahilce, tehlikeli, anlamsız ve vicdansız yaşayan
İnsanların yokluğunda,
Dünya iyileşmeye başladı,
Ve tehlike sona erdiğinde insanlar ölüleri için ağladılar
Ve yeni kararlar aldılar,
Yeni bir dünya hayal ettiler,
Yeni yaşam biçimleri yarattılar,
Dünyayı tamamen iyileştirdiler,
Tıpkı kendileri iyileştikleri gibi…

*

[1]Doğu Antalya Gıda Topluluğu’nun Kurduğu Dayanışma Ağı’nın bildirisinden.

[8 Mart] İl il kadınların eylem takvimi

Kadınlar koronavirüs pandemisi sırasında da yaşamları, hakları ve özgürlükleri için 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde sokakları, alanları ve meydanları terk etmiyor.

8 Mart gününde Türkiye’nin dört bir yanındaki kadınlar ‘Birlikte Güçlüyüz’ demek için bir araya geliyor. Kadınların hangi şehirde, saat kaçta ve nerede buluşacağını sizin için derledik.

İstanbul

  • Esenyalı Kadın Dayanışma Derneği 8 Mart etkinliği
    Saat: 18.30
    Yer: Esenyalı Mahallesi/Pendik
  • SES Aksaray Şube 8 Mart etkinlikleri
    Saat: 12.00
    Yer: İstanbul EAH (SAMATYA)
  • Birleşik Metal-İş Kadın İşçiler Komisyonu 8 Mart etkinliği
    Saat: 13.00
    Yer: Birleşik Metal-İş Genel Merkezi Konferans Salonu
  • İstanbul Feminist Gece Yürüyüşü
    Saat: 19.00
    Yer: Taksim, İstiklal Caddesi

Ankara

  • Ankara Kadın Platformu çağrısıyla 8 Mart yürüyüşü
    Saat: 14.30
    Yer: Sakarya Caddesi

İzmir

  • Buca Kadın Platformu 8 Mart açıklaması
    Saat: 12.30
    Yer: Şirinyer Forbes girişi
  • Aliağa Kadın Platformu çağrısıyla yürüyüş
    Saat: 17.30
    Yer: Petrol İş Sendikasında buluşma, Aliağa meydanına yürüyüş
  • İzmir Kadın Platformu çağrısıyla 8 Mart yürüyüşü
    Saat: 18.30
    Yer: ÖSYM Önü

Adana

  • Adana Kadın Platformu 8 Mart eylemi
    Saat: 16.30
    Yer: Kasım Gülek Köprüsü
  • Kadın Meclisleri 8 Mart eylemi
    Saat: 17.30
    Yer: Atatürk Parkı

Antalya

  • Antalya Kadın Platformu 8 Mart buluşması
    Saat: 18.15
    Yer: Attalos Heykeli önü

Aydın

  • Kuşadası Kadın Platformu 8 Mart basın açıklaması
    Yer: Güvercinli Park
    Saat: 15.00
  • Didim Kadın Platformu çağrısıyla
    Saat: 14.30
    Yer: Didim Kent Meydanı
  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat 16.00
    Kent Meydanı

Balıkesir

  • Balıkesir Kadın Platformu 8 Mart eylemi
    Saat: 17.00
    Yer: Ali Hikmet Paşa Meydanı
  • Edremit 8 Mart Kadın Platformu 8 Mart eylemi
    Saat: 12.00
    Yer: Edremit Cumhuriyet Meydanı
  • Ayvalık 8 Mart Kadın Platformu çağrısıyla buluşma
    Saat: 12.00
    Yer: Cumhuriyet Alanı/ Ayvalık- Balıkesir
  • Bandırma Emekçi Kadın Platformu kermes etkinliği
    Saat: 12.00
    Yer: Bandırma Kristal Kafe
  • Kadın Meclisleri çağrısı
    Saat: 18.00
    Yer: Ali Hikmet Paşa Meydanı

Bingöl

  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat: 14.30
    Yer: Kalium AVM

Bursa

  • Bursa Kadın Platformu 8 Mart eylemi
    Saat: 18.30
    Yer: Fomara Meydanı

Çanakkale

  • Çanakkale Kadın Platformu çağrısıyla yürüyüş
    Saat: 18.00
    Yer: Golf Aile Çay Bahçesi’nde toplanılacak ve İskele Meydanına yürünecek

Çorum

  • Çorum 8 Mart Kadın Platformu 8 Mart eylemi
    Saat: 12.30
    Yer: Hünkar Hacıbektaş Vakfında Kadeş Meydanı’na yürünerek basın açıklaması yapılacak
  • Çorum Kadın Meclisleri 8 Mart açıklaması
    Saat: 17.30
    Yer: Kadeş Meydanı

Dersim

  • Dersim Kadın Platformu çağrısıyla basın açıklaması
    Saat: 12.00
    Yer: Seyit Rıza Meydanı

Diyarbakır

  • Dicle Amed Kadın Platformu 8 Mart açıklaması
    Saat: 13.00
    Yer: Diyarbakır İstasyon Meydanı
  • Kadın Meclisleri çağrısı
    Saat: 14.30
    Yer: İş Bankası önü

Isparta

  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat: 15.30
    Yer: Kaymakkapı Meydanı

Hakkari

  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat: 14.00
    Yer: Kent Park

Eskişehir

  • Eskişehir Demokratik Kadın Platformu çağrısıyla basın açıklaması
    Saat: 12.00
    Yer: Espark AVM önü

Kayseri

  •  Kayseri Kadın Platformu 8 Mart açıklaması
    Saat: 18.00
    Yer: Cumhuriyet Meydanı (Kent Büfe Önü)

Kilis

  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat: 15.00
    Yer: Cumhuriyet Meydanı

Kütahya

  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat: 14.00
    Yer: Sevgi Yolu Evkur önü

Malatya

  • Malatya Demokratik Kadın Platformu 8 Mart açıklaması
    Saat: 14.00
    Yer: Emeksiz Üst Kavşağı
  • Kadın Meclisleri
    Saat: 12.30
    Merkez Yeni Camii

Manisa

  • Basın açıklaması
    Saat: 17.30
    Yer: Manolya Meydanı

Maraş

  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat: 15.00
    Yer: Piazza AVM

Mersin

  • 8 Mart Feminist gece yürüyüşü
    Saat: 18.30
    Yer: Beşiktaş Meydanı

Muğla

  • Bodrum
    Saat: 17.30
    Yer: Bodrum Belediyesi önü
  • Kadın Meclisleri çağrısı
    Saat: 11.00
    Sınırsızlık Meydanı

Ordu

  • Ordu Kadın Platformu 8 Mart açıklaması
    Saat: 14.00
    Yer: Ceren Özdemir Meydanı

Rize

  • Fındıklı 8 Mart programı
    Saat: 13.15
    Yer: Fındıklı Meydan
  • 14.00 Kadın Yaşam Parkı açılışı
  • 14.30 Emek Evi açılışı
  • 15.30 Kadın Kadına Söyleşi ve Kokteyl
  • 18.00 Kadın Korosu ve şiir dinletisi
    Yer: Hayati Aykut Parkı

Samsun

  • Samsun Kadın Dayanışması çağrısıyla buluşma
    Saat: 18.30
    Yer: Vergi Dairesi önü
  • Kadın Meclisleri çağrısıyla
    Saat: 18.00
    Yer: Cumhuriyet Meydanı

Sinop

  • Sinop Kadın Platformu 8 Mart etkinlikleri
    11.00-17.00 Sinop Yaşlılar evinde “Türkiye Tarihine İz Bırakan Kadınlar” temalı sergi
    17.00 Ortak basın açıklaması ve sonrasında sahilde doğa yürüyüşü

Tokat

  • Tokat Kadın Platformu 8 Mart açıklaması
    Saat: 17.00
    Yer: Yeraltı Çarşısı üzeri

Van

Saat: 11.00
Yer: Musa Anter Barış Parkı

Çevrimiçi yürüyüş

Bütün bu etkinliklerin yanı sıra koronavirüs pandemisi nedeniyle evlerinden eylemlere destek vermek isteyenler için çevrimiçi bir yürüyüş de düzenleniyor.

feministgeceyuruyusundeyiz.com adresi üzerinden dileyen kadınların harita üzerinden kendisini işaretlemesi mümkün.