Köşe YazılarıManşetYazarlar

Bu açılım bizi nereye götürür?

1 Mart itibarıyla ülkemiz yeniden kısıtlamaların azaltıldığı bir döneme girdi. 1 Mart açılımının 1 Haziran’da yaşadığımız ve sonuçları acı olan açılımdan tek farkı ise bu sefer maviden kırmızıya kadar renklendirilmiş haritaların kullanılması…

Aslında kademeli olacağı vurgulanan bu açılımın nasıl uygulanacağı ile ilgili detaylar ortaya çıktıkça pek de kademeli olmadığı görüldü. Düşük riskli bölgelerin mavi, orta riskli bölgelerin sarı, yüksek riskli bölgelerin turuncu ve çok yüksek riskli bölgelerin kırmızı ile renklendirildiği haritaya dayanarak belirlenen açılım kriterlerinin, kırmızı ile işaretlenmiş bölgeler dışında hemen hemen birbirine yakın olduğu görülüyor. Böyle olunca da daha ‘açılımın ilk haftasının sonunda’ bütün ülke haritası ya kırmızıya ya da turuncuya dönmeye başladı.

Aslında 1 Mart öncesi kısıtlamaların hafifletilmesi için yapılan hazırlıklardan başladı yanlışlar…  Öncelikle haritaların renklendirilmesi için belirlenen kriterler doğru belirlenmemişti. Çünkü yaşadığımız bugünlerde vakaların bulunması için yapılan PCR testi neredeyse tamamen vatandaşın talebine bırakılmış durumda. Şu anda da ülke nüfusumuz da göz önünde bulundurulduğunda oldukça yetersiz sayıda günlük test yapılıyor. Kısıtlamaların hafifletildiği 1 Mart tarihinden bu yana yapılan günlük test sayılarına bakarsak 1 Mart’ta 130 596, 2 Mart’ta 135 291, 3 Mart’ta 138 018, 4 Mart’ta 137 885, 5 Mart’ta 138 214 ve 6 Mart’ta 138 592 test yapıldığını görüyoruz. Üstelik Sağlık Bakanlığı yetersiz sayıdaki bu testlerin kentlere göre dağılımını da kamuoyu ile paylaşmıyor. Büyük ihtimalle test sayılarında kentler arasında da önemli farklılıklar var.

‘Mavi bölgelerde’ ne kadar test yapılıyor?

Bu nedenle salgının seyrini vaka sayısının nüfusa bölünmesiyle bulunan hastalık hızı (vaka/nüfus) ile izlemenin ne kadar doğru olacağı tartışmalı bir konu… Çünkü bir bölgede test sayısı azaldıkça vaka sayısı da azalmakta; tersine arttıkça da vaka sayısı artıyor. Bu nedenle haritaların renklendirilmesi için uygun kriter o bölgede kaç test yapılıp kaç vaka bulunduğunun oranı olmalı, yani vaka/test oranı…  Geldiğimiz noktada hastalık hızı ile salgın politikası belirlemenin bizi yanlış yerlere taşıyabileceği unutulmamalı. Güneydoğu illerinde görülen vaka sayısının azlığı çok kuvvetli bir ihtimalle bu bölgede yapılan test sayısının azlığı ile ilişkili olabilir.

Diğer bir konu ise son birkaç haftadan bu yana hem günlük vaka sayısının, hem de vaka/test oranının düzenli olarak artması. Günlük vaka sayıları 2 Mart’tan bu yana 11 bini geçti. Vaka sayısı/ test sayısı oranı ise 1 Mart’ta % 7,5, 2 Mart’ta % 8.7, 3 Mart’ta % 8.5, 4 Mart’ta %8.2, 5 Mart’ta %8.2 ve 6 Mart’ta ise % 8.5 oldu. Oysa Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kısıtlamalarda bir hafifletme için bu oranın %5’ in altına inmesini öneriyor. DSÖ’nün önerisi dikkate alınsaydı, bu vaka/test sayısı oranlarıyla kademeli de olsa açılıma gidilmemesi gerekiyordu. 

Çok tartışılan aşı olayına gelince; ülkemizde halen Sinovac firması tarafından üretilen inaktif virüs aşısı kullanılıyor. Henüz Dünya Sağlık Örgütü’nden acil kullanım onayı olmayan bu aşının bile ülkemiz tarafından temininde güçlükler yaşanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın 6 Mart günü itibarıyla resmi açıklamalarına göre 9. 920.689 kişiye aşı uygulanmış durumda… Fakat aşının yeterli koruyuculuk seviyesine ulaşması için iki doz halinde uygulanması gerekiyor. 28 gün ara ile iki doz aşı uygulanmış insan sayısı sadece 2.394.115.  Türkiye’nin nüfusunun 2020 yılı itibarıyla TUİK rakamlarına göre 83 614 362 olduğu göz önüne alınırsa aşı ile bağışıklanan kişiler nüfusumuzun %3’ünü bile oluşturmuyor. Oysa toplumsal bağışıklık için nüfusumuzun %60-65’nin SARS-CoV-2 virüsüne karşı bağışık olması gerektiğini herkes biliyor.

Okullar açık, öğretmenler aşısız

1 Mart tarihi itibarıyla başlatılan yeni kısıtlamaların hafifletilmesi sürecinin bizi iyi bir noktaya götürmeyeceği çok açık. Açıklanan hafifletilecek kısıtlamalarla ilgili uygulama listesi yakından incelendiğinde mavi, sarı ve turuncu bölgelerin aynı kategoride değerlendirildiği görülüyor. Mavi ve sarı bölgelerde okullar açılırken, turuncu bölgelerde yüz yüze sınavlara geçiliyor. Buna karşın öğretmenlerin aşılaması hala tamamlanamadı. Ayrıca açılan okullardaki görüntüler pek çok veliye de güven vermedi.

Almanya’da açılan okullarda tüm öğrencilere periyodik aralıklarla test uygulandığı ve vakaların bulunduğu okulların kapatıldığı düşünülecek olursa; ülkemizde bu önlem alınmadan açılan okulların kısa sürede salgının yeni merkezleri olacağı tahmin edilebilir. Hafta sonu tüm Türkiye’de uygulanan sokağa çıkma kısıtlaması cumartesi günü için haritadaki renge bakmaksızın kaldırıldı. Bunun sonucunda medyaya dökülen görüntüler tüm ülkemizin kısa bir sürede kızaracağının habercisi gibiydi. Süreci yöneten Sağlık Bakanlığı’nın bunu görmemesi imkânsız… Sanki ülkemiz tekrar ‘sürü bağışıklığına’ bırakılmış gibi….

Peki ne yapmalı?.. Öncelikle salgın yönetimi kent tabanlı olacaksa kentler veya bölgeler arası seyahat kısıtlamalarının mutlaka düşünülmesi gerekir. Çünkü yüksek riskli illerle orta-düşük riskliler arasında devam edecek insan hareketleri  düşük riskli kentleri kısa sürede yüksek risk grubuna çıkarabilir. Bu durum da il düzeyindeki mevcut salgın politikalarını işlevsizleştirecektir. Diğer bir durum ise aşılama konusudur. Aşılama ülkemizde çok yavaş yürümekte.  Bunun en temel nedeni ise aşı teminindeki yetersizlik.

Bu nedenle ülkemize halen başta DSÖ’den acil kullanım onayı alarak üretilen çok çeşitli aşılardan en az 60 milyon insanımızın aşılanmasına yetecek miktarda aşı temin edilmelidir. Yeni haritalar hazırlanırken vaka/test oranı dikkate alınmalı ve salgın kontrol altına alınıncaya kadar uygulanacak kısıtlamalar tekrar gözden geçirilmeli….

Her şeyden önemlisi ise yöneteniyle, yönetileniyle hepimizin gerçek anlamda bir normalleşmenin 2022’nin başından önce pek mümkün olmayacağını kabul etmesi olacak…