Ana Sayfa Blog Sayfa 1544

[Feminizm-LGBTİ+ kitaplığı] ‘Cinsiyetçilik hem kız hem oğlan çocukları için bir savaş’

“Bir öykü anlatacağım. Ama bu öykü herkese göre değil. Görmek isteyenlere, büyüteci gözüne dayayıp sıra dışı olanı izlemeye cesaret edebilenlere göre bir öykü. Bu tür şeylere karşı körsen, sana göre bir öykü değil. Ama gözlerin açıksa dikkatle dinle! Öykü, köknar gövdelerinin kızıl bir kor gibi ışıdığı ormanda, küçük bir açıklıkta başlıyor. Gökyüzü alacakaranlık mavisi, orman sessiz, sakin. Eski evin ince pencerelerinden tiz, ısrarcı bir telefon sesi geliyor.“ (Jessica Schiefauer, Oğlanlar)

 

2018 yılında o yıl okuduğumuz kitaplar arasından bizi en çok etkileyeni seçtiğimiz bir seçki yaptığımızda şöyle demiştim: Bir yıl boyunca okuduğun kitaplar arasından seni en çok etkileyeni seçmek kolay değil. Herkesin bu seçimi yaparken farklı kriterleri olabiliyor. Belki de bu seçim sürecinin kendisi de “o kitap” kadar önemli. Neden o kitabı değil de bu kitabı taşımalıyım bu sayfalara? Buraya taşıdığım kitap nasıl bir yerden dokundu da bana o kadar kitap arasından sıyrıldı?

Listeye Jessica Schiefauer’ın o yıl Güldünya Yayınları tarafından yayımlanan Oğlanlar’ı eklemiştim. Benim için o yılın en heyecan verici karşılaşmasıydı. Sonradan Epik ne okuyor? üzerinden bir araya geldiğimiz kitap okuma gruplarında da bu kitabı tekrar okuduk. Okuyan neredeyse herkes kitapta kendi ergenliğinden bir şeyler buldu.

Oğlanlar’ın başkarakterleri 14 yaşında üç kız, Kim, Momo ve Bella. İsveç’in küçük bir şehrinde, cinsiyet rollerinin onlara dayattığı “kızlar” olmakla cinsiyetlerden bağımsız bir dünyada sadece kendileri olmak arasında sıkışmışken olayın içine biraz sihir karışıyor ve olaylar gelişiyor. İsveç’te küçük bir şehirde yaşayan üç kız arkadaş, bir bitkinin özünden içtikleri damlalarla oğlana dönüştüklerini keşfediyor ve bu keşif sonrası ikili bir hayat başlıyor onlar için.

İsveç’te bile..

İsveçli yazar Schiefauer, kendi deyimiyle “son derece gerçekçi bir hikâyeyi masalsı bir kılıfla” anlatıyor Oğlanlar’da. Toplumsal cinsiyetleri sebebiyle kendisi olamamış, kendisi olması ailesi, öğretmenleri ve toplum tarafından engellenmiş tüm genç kızların sesi olan bir hikâye bu. Kız çocuğuysan bunları ve bunları yapabilirsin, bunları ve bunları yapamazsın. Aynı şekilde oğlan çocuklarının da sert olmaları, ağlamamaları ve nedense kızlara kötü davranmaları gerekir. Toplumsal cinsiyetin deli gömleği herkesin elini kolunu bağlamıştır yani. Bazı kurallar daha sen doğmadan yazılmıştır. Jessica Schiefauer, kitapta okulun bahçesinde kızlardan birine yaşadığı tacize kendi ortaokul yıllarında gerçekten tanık olduğunu söylediğinde “İsveç’te bile mi” demiştim, İsveç’te bileydi.

Bugün biz dünyayı Batı üzerinden tanımlarken bile nelerin eksik kaldığını, ikili cinsiyet sisteminin her yerde hâlâ bir baş belası olduğunu görmek için de önemliydi Oğlanlar’ı okumuş olmak. Kitabı yanlış hatırlamıyorsam iki ya da üç günde bitirmiştim. Bir solukta okumuştum Kim, Momo ve Bella’nın başına gelenleri, içinde sıkıştıkları kalıpları ve hissettikleri baskıyı. Schiefauer’ın kızların bununla mücadele şekillerini masalsı bir zemine oturtmasını sevmiştim. Her şeyi gerçekte olduğu gibi değil de işin içine biraz sihir katarak anlatması konunun ağırlığını azaltmış, bir yandan da çok daha net bir bakış açısı kazanmamızı sağlamıştı.

‘Derinin altına asıl işleyenler okulda değil, okul koridorlarında öğrendiklerin’

Yazarın kendisiyle Türkiye’ye geldiğinde tanışma ve söyleşi yapma fırsatı da bulmuştum. Şöyle demişti Schiefauer: “Cinsiyetçilik hem kız çocukları hem oğlan çocukları için bir savaş. Okula gidersin ve derslerde bir şeyler öğrenirsin ama asıl derinin altına işleyen okul koridorlarında öğrendiklerindir.” Söyleşi bittikten sonra dakikalarca dünyada yükselen sağ popülist politikalar ve bunun karşısında feminizmin olanakları üzerine de konuştuk, özellikle #MeToo hareketinin İsveç’teki etkilerine dair söyledikleri benim için çok yeni ve heyecan vericiydi.

Bugün Türkiye’nin toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda da LGBTİ+ kimliklere karşı artan nefret konusunda da kendi tarihinin en utanç verici zamanlarından birini yaşadığı aşikâr. Kız çocukları ve kadınlar bir savaş ortamındaymışçasına her gün şiddete maruz kalıyor, istismara uğruyor ve öldürülüyor. Oğlanlar, tam da böyle bir dönemde toplumsal cinsiyet kalıplarını yıkmaya dair çok kolay okunan, genç yetişkin tarzında yazılmış, okuduğunuzda kendinizden çok şey bulacağınız bir roman.

 

Kendini savunamayanların sesi olmak

“Dünya hassas kalpler için çekilmez bir yerdir.” (*)

Her geçen gün insanın içini sızlatan o kadar çok acı verici olay yaşanıyor ki ve bu olayların muhatabı olan insan ve diğer canlıların acısına bakıp empati kurmayı o kadar az insan yapıyor ki bu durum karşısında hassas kalpler çaresizlik ve öfkeyle doluyor. Bu hislerin oluşmasının en temel sebebini de çoğunlukla adaletsizlik ortamları sağlıyor. Şöyle bir kasabada yaşadığınızı düşünün: Kamusal alanın sağlığı, güvenliği, adalet ve toplumsal hizmetlerden sorumlu her yöneticinin ortak özelliği, kasabanın din adamı ve mafyasını da yanına alarak ava gitmek olsun. Bu kişiler karısına sistematik şiddet uyguluyor ve çocuklarına da çok kaba davranıyor olsun. Yoksulların çaresizliğinden de faydalanıyor ve onlara pis işlerini yaptırıyor olsunlar. Tüm bu olanlar karşısında ruhunuz tamamen örselenmeden ve çıldırmadan ne kadar dayanabilirsiniz.

Bütün bu cümleleri bana kurdurtan şey, geçen hafta izlediğim edebiyat uyarlaması bir film oldu. Polonya sinemasının usta isimlerinden Agnieszka Holland filme, uyarladığı kitabın içeriğiyle çok uyumlu ve anlamlı bir isim vermiş: İz (Pokot). Polonya ve Çek Cumhuriyeti ortaklığıyla 2017’de çekilen film, geçen yıl okuduğum ve çok beğendiğim Olga Tokarczuk’un “Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde”(**) kitabından çok başarılı bir şekilde uyarlanmış. 2018’de Nobel Edebiyat Ödülü‘nü alan yazarın kitabının çevirisi Neşe Taluy Yüce’ye ait.

Avcılığın vahşetinin temel eksende gezdiği ve seri cinayetlerin işlendiği filmin isminin İz olması bu bakımdan çok manidar olmuş. Filmin başarısında Tokarczuk’un kitabının adeta bir senaryo havasında olmasının da payı büyük. Psikolojik atmosferi yüksek bir polisiye olan kitapta türcülük, patriark mafyatik sistem, ekonomik adaletsizlik ve doğa tahribatı eleştirileri didaktizme hiç düşmeden çok güzel harmanlanmış. Film ise bu buluşmayı sosyal ekolojik bir mottoyla görsel ve duygusal alana müthiş taşımış. Sahneler çok etkileyici. Her kim ve hangi canlı olursa olsun başkasının acısını görüp sessiz kalmayı reddeden baş karakter Janina’yla birlikte öfkeniz yükseliyor ve çıldırmanın eşiğine birlikte geliyorsunuz. Ve bu öfke eyleme dönüşüyor.

Nasıl bir eyleme dönüştüğünü spolier vermemek için zikretmiyorum. Ancak beni gülümseten ve yaşadığımız coğrafyada da çok örneğini gördüğümüz şu anekdota yer vermek istiyorum. Kendisi vejetaryen olan Janina, avcılarla ilgili verdiği şikayet dilekçeleri ve sözlü ikazları yaşlı, çatlak bir kadın olarak değerlendirilip, tamamı erkek olan polisler tarafından hiç ciddiye alınmadığında yaşlı avcı komşusu Garip’i kastederek şu teoriyi kuruyor:

Yaşla birlikte birçok erkek testosteron otizmi yüzünden çaptan düşer, sosyal zeka ve insanlar arası iletişim kapasitesindeki düşüşle birlikte, düşünceleri formüle etmede azalma görülür. Bu rahatsızlık tarafından kuşatılan kişi suskunlaşır ve düşünceler içinde kaybolmuş gibi görünür. Çeşitli alet ve makinelere ilgi duyar, İkinci Dünya savaşı ve ünlü insanların , özellikle de politikacıların ve canilerin biyografilerine takar kafayı. Roman okuma kapasitesi neredeyse tamamen kaybolur.”

Kasaba, gücü elinde bulunduran erkeklerin her şeyi kendilerine hak gördükleri bir cehenneme dönmüştür adeta. Tilkiler kürkleri için kafeslere kapatılmış, her türlü yasal ve yasadışı avcılık da çok yaygındır. Gerçi buna Janina yasal olunca katliam olmuyor mu diye de tepki göstermektedir, haklı olarak. İnsanların, hayvanları sadece tüketilecek ya da kullanılacak birer nesne gibi görmesinin yaratacağı faşizm ortamını ilk görenlerden birisi olan Adorno’nun şu sözü sanki Jania’nın kulaklarında yankılanmaktadır:  “Auschwitz’ e giden yol mezbahalardan geçer.” Zira Janina’nın nefret ettiği kasaba zenginlerinden birisi mezbaha sahibidir. Ve ironik bir şekilde Auschwitz Kampı Polonya sınırları içerisindedir.

İnsanların bu duyarsızlıklarına katlanamayan karakterimiz, sadece kendisine yakın hissettiği ve sevimli lakaplar taktığı yaşamın köşesinde kalmış Dyzio, Garip, Müjde ve Boros’la iyi arkadaşlık kurar. Çocuklarsa tuhaf davranışları bahane edilip öğretmenliğine son verilinceye kadar en sevdiği insanlardır. Onlarla ailelerinin bile ilgilenmediği kadar çok ve büyük bir keyifle ilgilenir. Filme ve onun aracılığıyla romana baktığımızda görürüz ki olanlar karşısında umutsuzluk, çöküntü ve köşeye çekilmeye kesinlikle yer verilmez. Fiil esastır. Özellikle de kendini savunamayan canlılar söz konusu olduğunda sorumluluk daha yüksektir. Kitabın yazarı Olga Tokarczuk 2004’ten beri Polonya Yeşiller Partisi üyesi olmasıyla aktivizmin önemini kendi yaşamıyla da ortaya koymaktadır.

Filmin ve romanın iklim krizi sebebiyle çıldıran hayvanları, bana Hayao Miyazaki’nin anime filmi Pom Poko’da insanların doğayı tahrip etmesi sonucunda yaşam alanını korumak zorunda kalan rakunları hatırlattı.

*

(*) Johann Wolfgang von Goethe
(**) Olga Tokarczuk, Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde, Timaş Yayınları 2020

Plastik kirliliğinin en yoğun olduğu yerde güç birliği: Plastiksiz Doğu Akdeniz Platformu

Doğu Akdeniz bölgesi bilindiği gibi ve benim de bu köşeden sürekli ifade ettiğim gibi Akdeniz’in plastikle en fazla kirletilen bölgesi. Bunun da en önemli kaynağı ne yazık ki bu gölgeden denize dökülen nehirler. Şimdiye kadar kayda değer bir önlemin alınmadığı bölgedeki belki de en kayda değer girişim bu hafta itibariyle ilk temellerini attı: Plastiksiz Doğu Akdeniz Platformu. Platform plastik kirliliğine dikkat çekmek için bir araya gelen 15 kurum ve kuruluşun ortak eseri.

Doğu Akdeniz bölgesinde her geçen gün artış gösteren plastik kirliliğinin kontrol altına alınması yönünde çalışmalarına başlayan Platform, 15 kurum ve kuruluşun desteği ile hazırladığı ortak deklarasyon metnini de basın ve kamuoyu ile paylaştı.

Plastiksiz Doğu Akdeniz Platformu tarafından paylaşılan bildiride şu ifadelere yer verildi:

“Doğu Akdeniz kıyılarında Samandağ’dan Anamur’a kadar uzanan sahil şeridi, eşsiz güzellikleri barındıran önemli bir biyoçeşitlilik merkezidir. Türkiye’nin 14 Ramsar sulak alanından üçü Göksu Deltası, Yumurtalık Lagünü Milli Parkı ve Akyatan Lagünü, Doğu Akdeniz’de bulunmaktadır. Dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan bitki türlerini barındıran sahiller, aynı zamanda deniz kaplumbağalarının da çok önemli yuvalama alanlarıdır. Bölgenin deniz ile bağlantılı sulak alanlarında, ülkemizde kışlayan kuşların en yoğun nüfusları sayılmakta, göç eden ve kuluçkaya yatan önemli sayıda kuş türü de yine bu lagünleri kullanmaktadır.

Ekolojik açıdan oldukça önemli ve eşsiz olan bu kıyılar maalesef Akdeniz’in plastikle en fazla kirletilmiş bölgelerinden biridir. Bölgedeki yoğun tarımsal faaliyetler, sahillere vatandaşların bıraktığı atıklar, özellikle geri dönüşüm tesislerinden ve diğer endüstriyel faaliyetlerden kaynaklanan mikroplastikler ve atık yönetim alt yapısındaki eksiklikler bu kirliliklerin ana kaynaklarındandır. Bunun yanında özellikle Adana’da çoğunlukla nehir ve kanal kenarlarına yasadışı bir şekilde boşaltılan plastik çöpler (ithal/yerli) de Akdeniz’e kadar ulaşmaktadır.

Ulus-aşırı kirlilik

Doğu Akdeniz kıyılarımızdaki kirlilik sadece kendi çöplerimizle de sınırlı değildir. Akıntılar yoluyla diğer ülkelerin (Tunus, Mısır, Lübnan, Suriye vb.) denize boşalttıkları plastikler ve balıkçılık dâhil gemicilik faaliyetleri nedeniyle de önemli miktarda plastik çöp, ciddi bir kirliliğe neden olmaktadır. Yapılan çalışmalar, Samandağ’dan Anamur’a kadar olan kumul sahillerin, metrekarede 1000-1200 adet mikroplastik miktarı ile Akdeniz’deki en yüksek kirliliğe maruz kalan bölgeler olduğunu göstermektedir.

Bunun yanında Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) tarafından yapılan tahminlerde de günlük olarak 31 kg’a yakın plastiğin bir kilometrelik sahil çizgisine vurduğunu ortaya koymaktadır. Greenpeace Akdeniz’in raporuna göre Akdeniz’in de yer aldığı bölgelerde incelenen iki balıktan birisinin midesinde de mikroplastik var!

Akdeniz’in eşsiz kıyılarının plastik çöplerden kurtarılması elzemdir. Bu bağlamda biz aşağıda isimleri bulunan kurumlar, ilgili tüm kurum ve kuruluşları, vatandaşları ve sivil toplum örgütlerini plastik üretim ve tüketimini azaltmak, ayrıca atık yönetim alt yapısını geliştirmek için sorumluluk almaya çağırıyoruz.”

Plastiksiz Doğu Akdeniz Platformu üyeleri

  • Karataş Belediyesi
  • Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi
  • Adana Karataş ve Yumurtalık İlçeleri Turizmi Geliştirme Altyapı ve Hizmet Birliği
  • Seyhan Belediyesi
  • Arsuz Belediyesi
  • Samandağ Belediyesi
  • Mersin Büyükşehir Belediyesi
  • Doğu Akdeniz Belediyeler Birliği
  • TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Mersin Şubesi
  • Çukurova Belediyeler Birliği
  • WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı )
  • Doğa Araştırmaları Derneği
  • Türkiye Çevre Eğitim Vakfı (TÜRÇEV)
  • Mikroplastik Araştırma Grubu
  • Greenpeace Akdeniz

 

 

 

Yeryüzüne dair yeni bir platform: Gezegen yayında!

Bağımsız Gazetecilik Platformu Punto 24’ün (P24) bünyesinde odağına iklim ve çevre sorunlarını alan Gezegen, bugün yayın hayatına başladı.

Türkiye’nin yoğun gündeminde iklim ve çevre tartışmalarının rutin ‘kullan at’ bir habercilik anlayışıyla sınırlı kalmaması gerektiği inancıyla yola çıkan Gezegen’de özel haberler, belgeseller, podcastler ve webinarlar yer alacak.

Yayın hayatına başlamadan önce, geçtiğimiz üç ay içinde gerçekleştirdiği dört webinar ile çıkış yapan Gezegen’de iklim krizi, Covid-19, gıda güvenliği ve
nükleer enerji konularında alanında uzman kişilerle gerçekleştirilen webinarlar sitenin  YouTube adresinde yer alıyor.

E-bülten özelliği taşıyan ’Editörün gezegen notları’ podcastinde ise iki haftada bir Gezegen’de yayınlanacak olan içeriklerden haberdar olabileceksiniz. Gezegen’in ilk belgeselinde ise, Kanadalı Alamos Gold şirketinin Çanakkale‘nin Kirazlı Köyü’ndeki altın madeni projesiyle,
Kazdağları’nda gerçekleşen Türkiye’nin en büyük yurttaş mücadelesi ele alınacak. Hakan Tosun imzalı belgesel yakında Gezegen’in YouTube hesabında yayınlanacak.

İyi gazetecilik, savunuculuk ve ağ oluşturma

Araştırma ve bilgiye dayalı, iyi gazetecilik pratiklerini benimseyen, ayrımcı- türcü dilden uzak duran, fikri takibi ihmâl etmeyen, gündemdeki tartışmaların çeperlerini genişleten, “sürdürülebilir” bir editoryal çizgiyi hedefleyen Gezegen, iklim alanında habercilik deneyimi olan ya da uzmanlaşmak, uzmanlık alanlarına iklim ile ilgili sorunları da katmak isteyen gazetecilerle çalışacak.

Gezegen sadece habercilik faaliyetine değil, ağ oluşturma ve savunuculuk
çalışmalarına da yoğunlaşacak. Türkiye’nin dört bir yanında yaşam alanları için mücadele veren yurttaş hareketlerinin, STK’ların, medya kuruluşlarının, avukatların, mühendislerin, akademisyenlerin ve çevre konusunda uzmanlığı olan herkesi bir araya getirmeyi ve bileşen olarak platforma katmayı hedefleyecek. Bu bağlamda Gezegen, çalışmalarını istişare, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleri ekseninde sürdürmek için bileşenlerden temsilcilerin yer aldığı bir Yürütme Kurulu oluşturacak.

Gezegen editörleri, daha yaşanabilir bir ülke ve dünya temennisi taşıyan herkesle birlikte sorunlara daha fazla görünürlük katmayı, çözüm yollarını yüksek sesle savunmayı hedeflediklerini belirtiyor.

Gezegen’in sosyal medya hesapları şöyle:

Twitter: https://twitter.com/g24gezegen24?s=21
Instagram: https://instagram.com/gezegen.24?igshid=1kg6rglmchao2
YouTube:https://www.youtube.com/channel/UC1_WjdBMY2GdAFy6iL4YGPw
Facebook: https://www.facebook.com/G24Gezegen24

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] İklim krizini bir de Nanuk’tan dinleyin

Doğan Egmont Çocuk Kitapları’nda çıkan 48 sayfalık bir ütopya hikayesi, Nanuk ve Pati Sonatı. Sekiz yaşından büyük ve hatta benim gibi uslanmaz bir çocuk kitabı okurunu bile sarıp sarmalayan hikâyeyi, Begüm Çalımlı ve Merve Çalımlı kardeşler kaleme almış.

Size müziğin iyileştirici, birleştirici gücünden bahsetmek istiyorum. İnsanın gönül dünyası, gökyüzü ile yeryüzü arasındaki denge ve uyumun simgesi olan müzikle beslenir. Şüphesiz ki müziğin iyileştirici, birleştirici gücü küçümsenemeyecek kadar kuvvetlidir. Müzik; farklı kültürlerden, farklı dinlerden, farklı dillerden birçok insanı bir araya getirebilen mükemmel bir dildir. İki yazar, bu yolu seçerek çocuklara çözüm yolunun anahtarını veriyorlar.

Birkaç kelime ile özetlemek gerekirse, okuduğum en naif, en kırılgan çocuk kitaplarından biri diyebilirim. Çağımızın vebası iklim krizini öyle güzel işlemişler ki açıkçası konuyu bu açıdan düşünemediğim için biraz kıskandım.

Ütopya adasından iç karartan şehre yolculuk

Kitap, kutup ayısı Nanuk’un ve birlikte yaşadığı diğer deniz canlılarının mücadele ettiği küresel ısınmaya bağlı iklim değişiklikleri, soyu tükenmekte olan canlılar, fosil yakıtlar, doğanın kaybolan dengesi gibi konular etrafında insanlığı, konu üzerinden de okuyucunun kendini sorgulamasını hedef alıyor.

Hikaye harika bir ütopya adasında başlıyor. Gökyüzünde dans eden yeşil, sarı, mavi ve mor renkli kuzey ışıklarıyla göz kamaştıran, tüm canlıların huzur içinde yaşadıkları bir ada olan Kanuk Adası’nda, Nanuk ile gözümüzü hikâyeye açıyoruz.

İklim krizi sebebiyle Kuzey Buz Denizi’nden kaybolan arkadaşlarını arayan Nanuk, savrularak kirli göğü ve bulanık deniziyle iç karartan bir şehre kadar sürükleniyor.

Müziğin birleştirici gücüne dayanışmayı

Begüm ve Merve Çalımlı.

Geldiği şehirde kendini bir senfoni orkestrası konser salonunda bulan Nanuk’un biz insanlara söyleyecek çok şeyi var; çocuklardan başlamak ise en doğru yol. Bu kitap müziğin birleştirici, sihirli gücüne, dayanışmaya ve doğaya kulak veren ebeveynlerin çocuklarına hediye etmeleri için harika bir seçenek.

Gönül bazı kavramların daha detaylıca anlatılmasından yana ama ne harikadır ki çocuklar için yeşil kitaplar çoğalıyor.

Acaba Nanuk arkadaşı Nino’yu bulabilecek mi? İklim krizine dur diyebilecek mi?

Van Gölü’nde av yasağı başladı

Dünyada sadece Van Gölü‘nde yaşayan inci kefalinin neslinin korunması amacıyla, üreme dönemine denk gelen 15 Nisan-15 Temmuz tarihleri arasında uygulanan av yasağı başladı.

Türkiye’nin 3713 kilometrekare yüz ölçüme sahip en büyük gölünde yaşayan inci kefali, üç ay süresince tatlı su ağızlarına göç ederek yumurtalarını bırakıyor.

Van Valiliği öncülüğünde tedbir alınacak

Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre suyun tersine yüzüp engelleri uçarak aşmasıyla eşsiz görüntü sergileyen inci kefalinin, özellikle kaçak avlananların hedefi haline gelmemesi için Van Valiliği öncülüğünde tedbirler alınacak.

Göl kenarındaki yerleşim birimleri ve tatlı su ağızlarında alınacak tedbirlerde Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü, İl Emniyet Müdürlüğü, İl Jandarma Komutanlığı, Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) ve Doğa Gözcüleri Derneği de görev yapacak.

Avrupa Adalet Divanı elektrikle balıkçılık yasağına karşı açılan davayı reddetti

Merkezi Lüksemburg‘da bulunan, Avrupa Birliği‘nin en yüksek mahkemesi Avrupa Adalet Divanı, Hollanda’nın elektrikle balık avlama yasağına karşı açtığı davayı karara bağladı.

Kararda, balık popülasyonlarını ve deniz ekosistemini korumak için alınan kararın Avrupa Parlamentosu  ve AB Konseyi tarafından onaylandığı anımsatıldı.

‘Hollanda’nın argümanları yetersiz’

Yapılan açıklamada “AB yasama organı, bu alanda geniş yetkiye sahiptir ve seçimini yalnızca bilimsel ve teknik görüşlere dayandırmak zorunda değildir” ifadesi kullanıldı.

Sputnik Türkçe’nin haberine göre mahkeme, Hollanda tarafından elektrikle balıkçılık yasağına karşı ileri sürülen argümanları yersiz buldu ve davayı reddetti.

Hollanda istisna tutulmuştu

1990’lı yılların başlarında Hollandalı balıkçılar tarafından icat edilen elektrikle balık avlama yöntemi 1998’den bu yana bir istisna dışında AB genelinde yasaklanmıştı.

DW Türkçe’nin haberine göre Hollanda, yürüttüğü lobicilik sayesinde Kuzey Denizi’nin güney bölümünde elektrikli balık avlama yöntemini kullanabilmek amacıyla 2007 yılında Avrupa Komisyonu’na “deneyimsel bir araştırma projesi” kabul ettirmeyi başardı. Bu proje kapsamında Hollanda’ya balıkçılık filosunun azami yüzde 5’i ile Kuzey Denizi’nde elektrikli balık avlama izni verildi.

Hollanda bu proje için AB fonlarından 3 milyon 800 bin Euro yardım dahi aldı. Fakat kriterlere gerektiği gibi uymadı.  15 sürtme ağlı balıkçı teknesini kullanmasına izin verilmiş olmasına rağmen 84 tekne elektrikli avlanma için donatıldı.

Tamamen yasaklanmasına karar verildi

Fransız balıkçılara göre, Hollandalı balıkçıların kullandığı bu yöntem nedeniyle Kuzey Denizi’nin güney bölümündeki balık sayısı son yıllarda büyük oranda azaldı.

2018 yılında gelen tepkilerin ardından Avrupa Parlamentosu, AB’nin ortak balıkçılık kurallarıyla ilgili yeni politikasını belirleyen belgeyi oy çokluğuyla kabul etti. Oturumda, elektrikli balık avlamanın AB genelinde tamamen yasaklanmasını isteyen bir önerge 232’ye karşı 402 oyla kabul edildi.

Elektrikli balık avlama nedir?

Asıl amacı deniz tabanındaki balıkları yerlerinden çıkarıp tuzağa düşürmek olan elektrikle balık avlama, elektrotlarla donatılan sürtme ağların elektrik boşaltmasıyla gerçekleştiriliyor.

İzin verilen en yüksek miktar 15 volt, ancak çevre örgütleri Hollandalı balıkçıların genelde 40-60 volt kullandığını söylüyordu. Bu yöntemle elektroşoka uğrayan balıklar yüzeye doğru gidiyor ve ağlara yakalanıyor.

Çevre örgütleri bu yöntem yüzünden balıkların yandığını, lazer silahıyla vurulmuş gibi olduğunu, balık yumurtalarının öldüğünü, balıkların üremesinin geciktiğini, verimliliğin azaldığını ve balıkların sinir sisteminin etkilendiğini söylüyor.

Türkiye’de de yasak

Elektrikle balık avı ABD, Brezilya, Avustralya, Rusya ve Çin gibi ülkeler tarafından yasaklanmış durumda.

Tartışmalı yöntem Türkiye’de de yasak. Tarım Bakanlığı’nın ilgili düzenlemesinde, “Elektrik akımı, elektroşok, tüp gaz ve hava tazyiki yöntemlerinin amatör avcılıkta kullanımı yasaktır” deniliyor.

Selim Tok: Bergama’da deprem yardımları altı ay sonra Ramazan kolisi olarak dağıtıldı

Bergama Belediyesi CHP’li Meclis Üyesi Selim Tok, İzmir’de meydana gelen depremden etkilenen yurttaşlar için toplanan gıda yardımlarının AKP’li Bergama Belediyesi tarafından aylarca bekletilerek Ramazan kolisine dönüştürüldüğünü iddia etti.

30 Ekim tarihinde meydana gelen 6,9 büyüklüğündeki depremde 116 kişi yaşamını yitirmiş ve  1034 kişi  yaralanmıştı. Yaşanan felaketin ardından Türkiye’nin her yerinden depremzedeler için yardım kampanyaları başlatılmıştı.

İzmir Valiliği resmi hesabından da ‘İzmir Depremi Yardım Kampanyası’ için duyurular yapılmış gelen yardımlar da valilik aracılığıyla kaymakamlıklara gönderilmişti.

‘Gelen yardımlar altı aydır bekletiliyor’

Bergama’da CHP’li Meclis Üyesi Selim Tok, depremzedeler için Elazığ, Balıkesir, Isparta, Gümüşhane gibi valiliklerden gelen gıda yardımlarının aylardır Bergama Belediyesi’nin tekstil fabrikası depolarında bekletildiğini ve Ramazan kolisine dönüştürüldüğünü ortaya çıkardı.

Selim Tok  “Tekstil fabrikasına tesadüfen yaptığımız bir ziyaret sonucunda, ülkemizin çeşitli vilayetlerinden yaraları sarmak için İzmir’e gönderilen gıda yardım kolilerinin belediye başkanı Hakan Koştu adını taşıyan torbalara konularak Ramazan yardımı olarak dağıtıldığını gördük. Propaganda amaçlı yapılan bu işlemi kınıyoruz” ifadelerini kullandı.

Ajans Bakırçay’da yer alan habere göre konuyla ilgili bir açıklama yapan Bergama İlçe Başkanı Mehmet Ecevit Canbaz  “Depremden tam altı ay sonra bugün, depremzedeler için alınan yardımlar belediye başkanının adını taşıdığı torbalarla Ramazan yardımı olarak dağıtılıyor. Bunu doğru bulmuyoruz, kamuoyunun bilgisine sunuyoruz” dedi.

‘Belediyenin lütfu gibi dağıtılıyor’

CHP Bergama ve İzmir Büyükşehir Meclis Üyesi Ali Bor ise “Bugün Bergama Belediyesi’nin tekstil fabrikasında karşılaştığımız manzarada, İzmir depremi sonrası yapılan yardımların kasti olarak bekletildiğini gördük” dedi.

Bu yardımların belediye başkanının lütfu olarak dağıtıldığını belirten Bor, “Bugün bu erzaklar, belediye başkanının adını taşıyan torbalara konularak sanki belediye başkanının bir lütfuymuş gibi Ramazan yardımı olarak dağıtılıyor. Bu etik bir davranış değil” tepkisini gösterdi.

Çanakkaleliler artan vakalara ve göstermelik yasaklara öfkeli: Parklar yasak, iş yerleri açık

Çanakkale’de 100 bin nüfusta görülen koronavirüs vaka sayısı bir haftada 797,34’e yükseldi. Böylece vaka sayısı oranında Türkiye’de üçüncü sıraya yerleşmiş oldu.

Bu gelişmenin ardından toplanan İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu ise yeni tedbirler alarak, kentteki sahil bantlarının ve bazı parkların 17 Mayıs tarihine kadar kapanmasına karar verdi. Ancak alınan yeni önlemlerden ne sağlık çalışanları ne de vatandaşlar memnun.

‘Yoğun bakımda yer kalmadı’

Çanakkale Tabip Odası Başkanı ve Mehmet Akif Ersoy Devlet Hastanesi’nde Nöroloji Uzmanı Güleda Erensoy, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Bir felaketin ortasındayız. Bu noktaya gelineceği bilinmesine rağmen önleyici ciddi bir önlem alınmadı” ifadelerini kullandı.

Hastanelerdeki koronavirüs hastalarının yer aldığı yoğun bakımlar ise dolmuş durumda. Erensoy, “Şu anda bizim kendi servislerimiz kapatılıyor ve Covid-19 servisleri açılıyor. Ben de bir nöroloji doktoru olarak Covid-19 servisinde nöbet tutacağım. Çünkü oradaki çalışanların çoğu bu temponun ardından hastalandı” bilgisini paylaştı.

‘Açıklama borçlular’

Yaşanan bu durumdan dolayı çok öfkeli olduğunu belirten Erensoy, “Az bir nüfusu olan bir şehirde bu felakete nasıl yol açtılar bunu açıklamaları gerekiyor. Ne zaman bir kriz haline geldi? Ne zaman müdahale etmeleri gerekirken etmediler?” sorularını yöneltti.

Koronavirüs vakalarının ilerleyişine dair bütün veriler ellerindeyken yöneticilerin son ana kadar önlem almamakta ısrar ettiğini söyleyen Erensoy, “Sağlık çalışanları bir açıklama bekliyor” dedi.

‘Ne atama yaptılar ne ödeme’

Fazladan mesai ve büyük bir özveriyle çalışan sağlık çalışanlarına yönelik ilave bir destek bulunmuyor. Bu durumun herkesin motivasyonunu düşürdüğünü belirten Erensoy, “Derdimiz hayatta kalmak ama bu emekleri gören, ekstra mesailerimizin karşılığını veren bir ödeme dahi yapmadılar” ifadelerine yer verdi.

Yeri geldiğinde sağlık çalışanlarının alkışlandığına değinen Erensoy, “Bu ülkenin ihtiyacı hemşireydi, hasta bakıcıydı. Ama yeni atama yapmadılar. Yarattıkları bu enkazın altında yine biz kalacağız” dedi.

‘14 gün tam kapanma şart’

Ramazan ayının başlangıcında vakalarla mücadele edilmesi amacıyla iki haftalık ‘kısmi kapanma’ ilan edildi. Erensoy’a göre ise bu bir çözüm olmaktan çok uzak. “Daha önce 21.00 olan sokağa çıkma yasağını 19.00’a çekerek bir felaketi önleyemezsiniz” diyen Erensoy şöyle devam etti:

TTB olarak 14 gün boyunca iş yerleri de dahil olarak ve insanlara sosyal destek sağlayarak tam kapanma ilan edilmesini istiyoruz. Ancak bu şekilde insan kayıplarını önleyebiliriz. Son bir aydır çığlık atıyoruz ama hiçbir şey yapmadılar. Ölümler göz göre göre yaşandı. Hepsi önlenebilir ölümlerdi.”

‘Dört duvar arası iş yerlerine kapatılıyoruz’

Önlem olarak park ve sahillerin kapatılmasına da tepki gösteren Erensoy, “İnsanların hareket alanlarını da devlet kurumlarının güvence altına alması gerekiyor. Bu insanlar yürüyemeyecek mi? Açık alanlar yasak ama iş yerleri açık. Gidebildiğimiz tek yer dört duvar arasındaki iş yerlerimiz” eleştirisinde bulundu.

Fotoğraf: Ayşe Kudra-Akdeniz

‘Evimizin önündeki çocuk parkına şerit çekildi’

Ayşe Kudra Akdeniz ise Çanakkale’nin Kepez ilçesinde yaşıyor ve altı yaşında bir kızı var. O da koronavirüs ile mücadeledeki yetersizliklere karşı tepkili ve artan vakalara rağmen “göstermelik ve mantık dışı” yasaklar uygulandığı görüşünde.

Evlerinin önündeki çocuk parkının kapatıldığını anlatan Kudra-Akdeniz, “Nar, parkın etrafına çekilen şeritleri görünce çok korktu ve girmek istemedi ceza yeriz diye” ifadelerini kullandı.

‘Herhangi bir mantık yok’

Oturdukları mahallenin oldukça sakin bir mahalle olduğunu belirten Kudra-Akdeniz, “Parkta aynı anda üç çocuk bile göremezsiniz. Gün içerisinde beş çocuk anca geliyordur. Bu kararda herhangi bir mantık göremiyorum” dedi.

Çocuklarda o şeridin varlığının bile bir otorite olarak korku yarattığını söyleyen Kudra-Akdeniz “Gündelik hayatın faşizmini yaşatıyorlar burada” eleştirisinde bulundu.

‘İnsanların tek rahat edebileceği yerdi’

Sahilin de halkın girişine kapatıldığına değinen Ayşe Kudra Akdeniz “Toplanmaların önüne geçmek için desek, değil. Zaten çok geniş ve sosyal mesafenin fazla olduğu bir yer. Üstelik, sokağa çıkma yasağı var ve sabah saatlerinde de insanlar işte. Ayrıca araştırmalar açık alanda koronavirüsün yayılmasının az olduğunu da gösteriyor. İnsanların rahat edebileceği tek yeri ellerinden aldılar” tepkisini gösterdi.

Fotoğraf: Ayşe Kudra Akdeniz

Seküler kimliğiyle bilinen Çanakkale’de bu ilave yasakların Ramazan ayında getirilmesini de birçok kişinin manidar bulduğunu dile getiren Kudra-Akdeniz, “Böyle yaparak İslamafobi’yi de artırıyorlar. Toplumsal barış için de kötü bir durum” dedi.

Yasakların halkın sağlığı gözetilerek alınmadığını belirten Ayşe Kudra-Akdeniz, “İnsanların park ve sahillere gidişini engellemek zihinsel sağlık için de çok tehlikeli. AKP Kongreleri yasaklanmazken, iş yerleri kapatılmazken açık alanları yasaklamalarını çok politik buluyorum” ifadelerini kullandı.

Meke Gölü’nü ‘taşıma suyla’ kurtarma planı devrede

Konya‘nın Karapınar İlçesi‘ndeki ‘Dünya’nın nazar boncuğu’ olarak bilinen, iki evreli volkanik patlamanın ürünü Meke Gölü‘nde su kalmadı. Haritadan silinme noktasına gelen gölün, Karapınar Atık Su Arıtma Tesisi, yer altı suyu veya Acı Göl’den yıllık 2,5 milyon metreküp su aktarılarak kurtarılması planlanıyor.

Meke, 5 milyon yıl önce volkanik patlamayla meydana gelen kraterin zamanla suyla dolması, 9 bin yıl önce ise gölün ortasında ikinci patlamanın olması ve buranın da suyla dolması sonucu oluşan maar göl özelliğine sahip. Yer altı su kaynaklarından beslenen ve suyu tuzlu olan Meke’nin ortasında, 50 metre yükseklikte volkan konisi bulunuyor.

Daha önce ortadaki koniyi çevreleyecek yükseklikte su bulunan Meke Gölü, 2000’li yılların başından itibaren kuraklık ve bilinçsiz tarımsal sulama sonucu yer altı su seviyesinin her geçen gün azalması sonucu kurudu. Şu an haritadan silinme noktasına gelen gölü yeniden ‘Dünya’nın nazar boncuğu‘ haline getirmek için su taşıma planı uygulamaya konulacak.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı‘nın yürüttüğü proje kapsamında göle yıllık 2,5 milyon metreküp su taşınarak, 1 metre yüksekliğinde su seviyesine ulaştırılarak eski görünüme kavuşturulması planlanıyor.

Doğal yollarla suyun geri gelmesi artık mümkün değil

Prof. Dr. Fetullah Arık, Meke Gölü’nün hem Türkiye’nin hem de dünyanın önemli jeolojik miras alanlarından olduğunu, göl kuruduğu için artık ‘Dünya’nın nazar boncuğu’ olarak nitelendirilen görünümünün kalmadığını belirterek şunları söyledi:

”İki evreli volkanik patlamayla oluşmuş ve o görmeye alışkın olduğumuz ‘nazar boncuğu’ görünümü maalesef şu an mevcut değil. Ocak ayı başında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğü’nde konuyla ilgili birçok uzman kurumun katılımıyla Konya Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü, KOSKİ Genel Müdürlüğü, Konya Teknik Üniversitesi Obruk Uygulama, Araştırma Merkezi’miz de dahil bir toplantı gerçekleştirildi. Meke’nin, şu an mevcut kuraklık ve aşırı kontrolsüz yer altı suyu kullanım şartları altında doğal yollardan geri gelemeyeceği ön görüldü. Bundan sonra bölgedeki gerek yer altı suyu üretim kuyularından gerek Acı Göl’den gerek Karapınar Atık Su Arıtma Tesisi’nden sular alınarak Meke Gölü’ne takviyesiyle ilgili fizibilite çalışmasına karar verildi.”

Prof. Dr. Arık, Konya Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü‘nden oluşan ekibin de arıtılmış atık su tesisinden alınacak suyun bölgedeki ekosisteme etkilerini ve Acı Göl’ün bu projeden nasıl etkileneceğini araştırdıklarını kaydetti.