Ana Sayfa Blog Sayfa 1543

Prof. Dr. İsmail Cinel: Artık daha genç yaşta hastalar kaybedilmeye başlandı

Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. İsmail Cinel, koronavirüs vaka sayılarında ciddi artış yaşandığı son dönemde, genç hastaların hastaneye daha fazla doku tahribiyle geldiğini kaydederken; çocuk hasta sayısının da arttığını kaydetti.

Artık herkesin seferberlik varmış gibi kurallara riayet edilmesi gerektiğine vurgu yapan Prof. Dr. İsmail Cinel, 15 gündür kırmızı alarm çanlarının çaldığını da vurguladı.

‘Şimdiki durum çok farklı’

DHA‘da yer alan habere göre, Prof. Dr. İsmail Cinel artık çok daha genç yaşta hastaların kaybedilmeye başlandığına dikkat çekerken; yoğun bakım ekiplerinin de ağır bir travmatik süreçle karşı karşıya kaldığını dile getirdi:

Bunun majör olarak üçüncü bir yukarı gidiş olduğunu düşündüğümüz zaman, birinci dalgada adeta bir seferberlik hali vardı ve vaka sayıları zirvede 13 bin 300’lerdeydi. Yoğun bakımlara yansıması da 1980 hasta oldu.

İkinci yukarıya gidişte, vaka sayısı 33 bin 500, yoğun bakımlara yansıması ise 5 bin 970’lerde olmuştu (maksimum). Biz, tam kapanmaya gitmeden, müthiş bir sağlık altyapısının yanında üstyapı diyebileceğimiz yoğun bakım ekiplerinin inanılmaz özverili mücadelesi ile bunun da üstünden gelmiştik ve ağır hasta sayılarımız 500’lere kadar inmişti.

Fakat şimdi durum farklı. Yukarıya doğru gidiyoruz. Son 15 gündür kırmızı alarm çanlarının çaldığı açık ve net.”

‘Dokuları daha fazla tahrip ediyor’

Mutasyona uğramış virüsün toplumda hızlı yayıldığının altını çizen Prof. Dr. Cinel, bu virüsün aynı zamanda da dokuları daha fazla tahrip ettiğine dikkat çekti:

Çok daha genç hastalarımız var. Aşılamanın da faydası ile (65 yaş üstünü aşılamayı başardık), artık yoğun bakımlarda ortalama 78 gibi yaşlardan şu an 60’lara 59’lara geri geldik. Bu çok önemli bir detay. Çünkü artık 38 yaşında da hastamız var, 45 yaşında da hastamız var. Bunlar da dokuları daha tahrip olmuş bir şekilde geliyorlar yoğun bakımlarımıza.

Şu anda ağır hasta sayısında 3 bin 200’lerdeyiz. Son 6 haftadır her gün artıyor. Yoğun bakım gereksinimi de artıyor hızla. Sağlık çalışanları için çok zor bir dönem. 10 tane yoğun bakımınız var, ikisini Kovid yoğun bakıma çevirdiniz, yetmedi altısı yedisi, hepsini Kovid yoğun bakım yapamazsınız. Çünkü non Kovid yani Kovid olmayan hastaların da, örneğin trafik kazası, beyin kanaması, ciddi kalp krizi geçirdiklerinde yoğun bakıma ihtiyaçları oluyor.”

“Herkesin artık bir adım geri çekilmesi gerekiyor” diyen Prof. Dr. Cinel, uygulanan yeni kısıtlamaların yeterli olup olmadığını önümüzdeki süreçte görüleceğini kaydetti.

‘Mutlaka aşı olunması gerekiyor’

Ağır hasta sayılarındaki artışın, yoğun bakımları hastanelerin sigortası olmaktan çıkaracağına işaret eden Prof. Dr. Cinel, şu açıklamalarda bulundu:

Sayı belli bir sayının üzerine çıktığı anda yoğun bakımlar sigorta olma özelliklerini kaybederler. Tüm hastane için sigorta fonksiyonunu göremeyen yoğun bakım demek, tıka basa dolu yoğun bakımlar demektir. Tıbbi kalitenin, istemeden düşmesi demektir. Yoğun bakımcıları da psikolojik olarak ciddi anlamda çok örseler bu, yılgınlığa, bitkinliğe düşürür. Düşünsenize bir yoğun bakımda mesela ayda ortalama 100 vefat yaşarken, bir bakıyorsunuz 300-400’lere çıkıyor. Bu hastalara 20 gün 30 gün emek vermiş yoğun bakımcının içinden bir parça kopar. Hele de hastalar daha gençse, etkisi daha yıkıcı oluyor. Çocuklara dahi yöneldi bu virüs, silah değiştiriyor. Aşı demek, bilim demek. Mutlaka aşıya ulaşmamız gerekiyor.”

‘İstanbul’da doluluk oranı üst seviyede’

Prof. Dr. Cinel, İstanbul’da şu anda doluluk oranlarının üst seviyelerde olduğunun da altını çizdi:

Bizim şu anda zaman kazanmaya ihtiyacımız var. Herkesin olayın farkına varıp, sağlık sistemine yardımcı olmasını istiyoruz. Bunu çok ısrarla, en acil şekilde yapmamız gerekiyor. Son 7-8 haftadır aralıksız artıyor ağır hasta sayısı. İstanbul’da şu anda doluluk oranlarımız gerçekten en üst seviyede.

Bu, (yoğun bakımlarda) yatakların tamamen dolu olduğu anlamına gelmiyor, yatak yok demek değil. Biz hastamızı kapıda, sokakta bırakacak bir millet değiliz. Ama ben, Türk Yoğun Bakım Derneği Başkanı olarak şunu vurgulamak zorunda hissediyorum kendimi: Yoğun bakımın birinci düzeyi olur, kardiyoloji, nöroloji yoğun bakım, olur buralarda Kovid hastalarına geçici süreyle hizmet verebilirsiniz.

Asıl hizmet alacakları yer, üçüncü basamak yoğun bakımdır bu hastaların. Genel yoğun bakımlardır, anestezi yoğun bakımlardır, göğüs hastalıkları ilgili yoğun bakımlardır. O yüzden diyorum ki, daha fazla doluluk, yoğun bakımların sigorta olma fonksiyonunu kaybetmesi anlamına gelir. Yoğun bakım çalışanları açısından da psikolojik açıdan da bu yük daha fazla zor taşınır.”

İlk iki dalgada özel hastanelerin salgın sürecinde sisteme çok destek olduğunu, ancak bu dalgada desteğin düştüğünü ifade eden Prof. Dr. Cinel, özel hastanelerin de sürece daha fazla destek olmaları gerektiğine işaret etti.

Torbalı Belediye Başkanı Ramazan İsmail Uygur yaşamını yitirdi

İzmir Torbalı Belediye Başkanı CHP’li Ramazan İsmail Uygur yoğun bakımda tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Uygur, 6 Mart 2021 günü yaşadığı apartmanda çıkan yangının dumanından olumsuz etkilenmişti. İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi‘ne, ardından özel bir hastanede bir hafta tedavi gördükten sonra taburcu edilmişti.

Yangın esnasında soluduğu dumanın, Uygur’un akciğerlerinde de tahribata yol açtığı belirlenmişti. 12 Nisan’da fenalaşması üzerine Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne götürülen 57 yaşındaki Uygur’un çoklu organ yetmezliği sonucu hayatını kaybettiği öğrenildi.

Cenaze programı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun da katılımıyla ilk olarak Torbalı Belediye Kültür Merkezi’nde 19 Nisan Pazartesi (bugün) saat 16.30’da tören gerçekleşecek.

Saat 17.00’da Fatma Topalan Cami’de kılınacak cenaze namazından sonra Uygur’un naaşı Torbalı Mezarlığı’na defnedilecek.

Öztrak: Acımız büyük

CHP Sözcüsü Faik Öztrak, “Torbalı Belediye Başkanımız Ramazan İsmail Uygur’u kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Acımız büyük. Başkanımızın ailesine ve Cumhuriyet Halk Partisi ailemize baş sağlığı diliyorum. Allah rahmetiyle muamele eylesin” açıklamasında bulundu.

Tunç Soyer: Derin üzüntüsünü yaşıyoruz

Sosyal medya hesabından açıklama yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer şu ifadeleri kullandı:

Torbalı Belediye Başkanımız Sayın İsmail Uygur’u kaybetmiş olmanın derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Merhuma Allah’tan rahmet, ailesine ve sevenlerine başsağlığı ve sabır diliyorum. Acımız büyük.

Dünyanın en büyük buzulu A68 eriyerek ufak parçalara ayrıldı

Dünyanın en büyük buz dağı kabul edilen A68‘in eriyerek birçok ufak parçaya ayrıldığı açıklandı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Buz Dairesi, uydu görüntülerinin buz dağının sayısız ufak parçaya ayrıldığını gösterdiğini ve artık takip edilemediğini kaydetti.

Buz dağının erimesinde, ortalama yüksekliğinin yaklaşık 230 metre olması da etkili oldu.

5 bin 800 kilometrekare büyüklüğündeydi

A68, 2017 yılının temmuz ayında Antarktika sınırındaki Larsen C Kıta Sahanlığı‘nda koptuğu zaman 5 bin 800 kilometrekare büyüklüğündeydi.

Akıntılar ve şiddetli rüzgarların da etkisiyle hızla kuzeye doğru sürüklenmişti.

2020 yılının aralık ayında buz dağının Güney Atlantik‘teki Güney Georgia Adası‘na çarpma ihtimali olduğu açıklanmış, ancak buz dağının parçalanmasıyla bu ihtimal ortadan kalkmıştı.

Bilim insanları ne diyor?

Birçok bilim insanı A68’in Antarktika kıta sahanlığından kopmasının doğal bir süreç olduğunu düşünüyor.

Buz sahanlıkları kar yağışından kaynaklanan birikimi dengeleyebilmek amacıyla ana kütleden kopabiliyor. Bazı bilim insanları da bu nedenle A68’in kopuşunun iklim kriziyle doğrudan ilgili olmadığını düşünüyor.

İstanbullular Gezi Parkı ve Galata Kulesi’nin devredilmesini istemiyor

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Planlama Ajansı İstatistik Ofisi tarafından yapılan İstanbul Barometresi Araştırması‘nın mart ayı sonuçları yayınlandı.

22 Mart – 5 Nisan tarihleri arasında, 713 İstanbul sakini ile telefon üzerinden görüşülerek yapılan araştırmaya göre, İstanbullular belediyenin elindeki tarihi binaların başka kurumlara devredilmesine karşı.

Galata Kulesi ve Taksim Gezi Parkı’nın İBB’nin görev alanından çıkarılarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmesini onaylayan İstanbulluların oranı yüzde 13,4’te kaldı. Yüzde 59,5 onaylamadığını, yüzde 13,4 onayladığını, yüzde 27,1’i ise bir fikrinin olmadığını açıkladı.

Gündem İstanbul Sözleşmesi, pandemi ve ekonomi

Katılımcıların yüzde 33,1’i ekonomik sorunların, yüzde 30,8’i koronavirüsün mart ayında ev içinde en çok konuşulan konular olduğunu belirtti. Katılımcıların yüzde 27,8’i pandeminin, yüzde 24,5’i İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin, yüzde 17,7’si ise kadına yönelik şiddet ve cinayetlerin Türkiye’nin gündemi olduğunu ifade etti.

Bunları yüzde 7,1 ile döviz kurlarındaki hareketlilik ve yüzde 7 ile Merkez Bankası Başkanı’nın değiştirilmesi izledi.

Fotoğraf: İstanbul Sözleşmesini Uygula Kampanya Grubu

Yüzde 53,4 Sözleşme’nin feshine karşı

Araştırmaya katılanların yüzde 53,4 İstanbul Sözleşmesi’nin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle feshedilmesini uygun bulmadığını, yüzde 20,4 uygun bulduğunu, yüzde 26,2 ise fikrinin olmadığını belirtti.

Kadınların yüzde 59,5’i, erkeklerin ise yüzde 49’u bu kararı uygun bulmadığını söyledi. Katılımcıların sosyoekonomik seviyeleri arttıkça İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin uygun olmadığını belirtenlerin oranı da arttı.

İstihdamdaki kadınlar Sözleşme’yi daha çok destekliyor

Alt sosyoekonomik seviyedeki gruba dâhil olan katılımcıların yüzde 40,3’ü fesih kararını uygun bulmuyorken, bu oran orta sosyoekonomik grupta yüzde 56,2, üst grupta ise yüzde 85,2 olarak ölçüldü.

Ev dışında çalışmayan kadınların yüzde 47,5’i İstanbul Sözleşmesi hakkında herhangi bir bilgisi olmadığını belirtirken, bu oran çalışan kadınlarda yüzde 16,2 oldu.

Katılımcılara İstanbul Sözleşmesi’ne dair akıllarında kalanları sorulduğunda, yüzde 44,8’i kadına şiddeti azaltma amacı olduğunu, yüzde 26,4’ü kadını güçlendirdiğini, yüzde 25’i aklında bir şey kalmadığını, yüzde 18,4’ü ise kadına yönelik negatif ayrımcılığı azalttığını belirtti.

Muğla’da 29 hektarlık ormanlık alan kül oldu

Muğla‘nın Menteşe ve Kavaklıdere ilçelerinde dün meydana gelen yangınlar sebebiyle 29 hektarlık alanın zarar gördüğü aktarıldı.

Rüzgarın etkisiyle büyüyen yangınların söndürülmesi için, bölgeye çevre illerden de ekipler gönderildi.

Beş dakika arayla iki yangın

Menteşe ilçesinin Göktepe Mahallesi Kavaklı mevkiinde kızılçam ağaçlarıyla kaplı ormanlık alanda dün saat 18.30 civarında, henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı.

Çıkan yangından beş dakika sonra da Kavaklıdere ilçesindeki Sazlık Yaylası‘nda da yangın meydana geldi.

Saatler sonra kontrol altına alınabildi

Sazak yaylasındaki yangın beş saat, Kavaklı mevkiindeki yangın ise yedi saatlik müdahale sonucu güçlükle kontrol altına alındı.

Yangınlar, rüzgarın da etkisiyle büyürken; yangının söndürülmesi için bölgeye Muğla Orman Bölge Müdürlüğü ekipleri sevk edildi.

Menteşe’deki yangına 24 arazöz, 13 su tankeri, dört ilk müdahale aracı, sekiz dozer ve 150 orman işçisiyle müdahale edildi. Kavaklıdere’deki yangına ise altı arazöz, dört su tankeri, iki ilk müdahale aracı, bir dozer ve 100’ün üzerinde orman personeli müdahale etti.

Yangın söndürme çalışmalarına, Muğla Büyükşehir Belediyesi, Menteşe, Kavaklıdere ve Yatağan belediyelerinin itfaiye ekipleri de destek verdi.

Aydın, Denizli, Manisa ve İzmir illerinden de yangın bölgelerine takviye ekipler gönderildi.

‘Sabotaj ihtimali yok’

Kavaklıdere Belediye Başkanı Mehmet Demir, yangın söndürme çalışmalarında emeği geçen herkese teşekkür etti:

Şiddetli rüzgar nedeniyle yüreğimiz ağzımıza geldi. 7’den 70’e herkesin olağanüstü emekleriyle alevler kontrol alındı. Yangının söndürülmesinde emeği geçen herkese minnettarım.”

Muğla Orman Bölge Müdürü Yasin Yaprak da konuyla ilgili yaptığı açıklamada, Menteşe’deki yangında 25 hektar, Kavaklıdere’deki yangında da dört hektarlık ormanlık alanın zarar gördüğü bilgisini paylaşırken, çıkan yangınlarda herhangi bir sabotaj ihtimalinin olmadığını kaydetti.

Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu yasalaştı

Kamuya personel alımında uygulanacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını düzenleyen sekiz maddelik yasa Resmi Gazete’de yayımlandı.

Söz konusu tasarı ilk etapta muhalefet partilerinin oylarıyla reddedilmişti. Daha sonra tekrar Meclis gündemine getirilmiş ve Cumhur İttifakı oylarıyla kabul edilmişti.

Kanunla, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılmasına ve elde edilecek verilerin kullanılmasına ilişkin temel ilkeler, kimler hakkında yapılacağı, araştırma konusu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğu, bu bilgilerin ne şekilde kullanılacağı, hangi mercilerin soruşturma ve araştırma yapacağı, değerlendirme komisyonu, veri güvenliği ile verilerin saklanma ve silinme süreleri yeniden düzenleniyor.

Kimlere yapılacak?

Yeni kanuna göre kamuda çalışacak öğretmen adaylarına ve Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapacak diplomatik kariyer memurlarına da güvenlik soruşturması yapılacak.

Arşiv araştırması, statüsü veya çalıştırma şekline bağlı olmaksızın ilk kez veya yeniden memuriyete yahut kamu görevine atanacaklar hakkında yapılacak. AA’nın aktardığına göre kanunda, “güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması birlikte yapılacaklar” şu şekilde sıralanıyor:

  • Kurum ve kuruluşlarda, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları halinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimler,
  • Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, jandarma, emniyet, sahil güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli,
  • Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel,
  • Üst kademe kamu yöneticileri,
  • Özel kanunları uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına tabi tutulan kişiler,
  • Milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birim, proje, tesis, hizmetlerde statüsü veya çalıştırma şekline bağlı olmaksızın istihdam edilenler.
  • Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışacak öğretmenler.

Fotoğraf: AA

Kapsamları ne?

Kanunla, arşiv araştırmasının kapsamı ile güvenlik soruşturması kapsamında bakılacak konular da yeniden düzenleniyor. Arşiv araştırması, kişinin adli sicil kaydının, kişinin kolluk kuvvetlerince halen aranıp aranmadığının, kişi hakkında herhangi bir tahdit bulunup bulunmadığının, kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararları ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümleri kapsamında alınan kararlar ile kişi hakkında devam eden veya sonuçlanmış olan soruşturma ya da kovuşturmalar kapsamındaki olguların, hakkında kamu görevinden çıkarılma ya da kesinleşmiş memurluktan çıkarma cezası olup olmadığının mevcut kayıtlardan tespit edilmesini kapsayacak.

Güvenlik soruşturması ise arşiv araştırmasındaki konulara ilave olarak kişinin; görevin gerektirdiği niteliklerle ilgili kolluk kuvvetleri ve istihbarat ünitelerindeki olgusal verilerinin, yabancı devlet kurumları ve yabancılarla ilişiğinin, terör örgütleri veya suç işlemek amacıyla kurulan örgütlerle eylem birliği, irtibat ve iltisak içinde olup olmadığının, mevcut kayıtlardan ve kişinin görevine yansıyacak hususların denetime elverişli olacak yöntemlerle yerinden araştırılmak suretiyle tespit edilmesini içerecek.

Kim tarafından yapılacak?

Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve mahalli mülki idare amirliklerince yapılacak.

Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmakla görevli birimler, kendilerine iletilen taleple sınırlı olarak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları arşivlerinden, elektronik bilgi işlem merkezlerinden gerekli bilgi ve belgeleri, kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararlarını, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamında alınan kararlar ile kişi hakkında devam eden veya sonuçlanmış soruşturma ya da kovuşturmalar kapsamındaki olguları almaya yetkili olacak.

Fotoğraf: AA

Değerlendirme komisyonu kurulacak

Yaptırılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda elde edilen verilerin değerlendirilmesi amacıyla Değerlendirme Komisyonu kurulacak.

Değerlendirme Komisyonu, Cumhurbaşkanlığında İdari İşler Başkanı’nın görevlendireceği bir üst kademe yöneticisinin, TBMM Başkanlığı’nda genel sekreter yardımcısının, bakanlıklarda bakan yardımcısının, diğer kamu kurum ve kuruluşlarında en üst yöneticinin görevlendireceği bir üst kademe yöneticisinin, üniversitelerde rektör yardımcısının, valiliklerde vali yardımcısının başkanlığında, teftiş/denetim, personel ve hukuk birimleri ile uygun görülecek diğer birimlerden birer üyenin katılımıyla başkan dahil en az beş kişiden ve tek sayıda olacak şekilde oluşturulacak.

Milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birim, proje, tesis ve hizmetlerde istihdam edilecekler hakkındaki değerlendirme, ilgili bakanlık ya da kamu kurumları bünyesindeki değerlendirme komisyonunca yapılacak.

Kişisel veri güvenliği ve gizlilik

Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmakla görevli birimler ile değerlendirme komisyonları, veri güvenliğine ilişkin önlemleri alacak.

Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması işlemlerinin her evresinde gizliliğe uyularak ilgili bilgi ve belgeler yasal olarak bilmesi gerekenlerden başkasına verilmeyecek ve açıklanmayacak. Bu kapsamda elde edilen kişisel veriler, amacı dışında işlenemeyecek ve aktarılamayacak.

İki yıl sonunda silinecek

Kanunda, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sürecinde elde edilen kişisel verilerin silinmesi ve yok edilmesine dair hükümler de yer alıyor. Buna göre, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sırasında elde edilen kişisel veriler, işlenme amacının ortadan kalkması halinde veya her durumda iki yılın sonunda değerlendirme komisyonlarınca silinecek ve yok edilecek.

Bu veriler, işleme karşı dava açılması halinde karar kesinleşmeden silinemeyecek ve yok edilemeyecek. Mahkemelerin bu konudaki talepleri, Değerlendirme Komisyonunun bünyesinde bulunduğu ilgili kurum ve kuruluş tarafından karşılanacak.

Neler değişti?

Hakim ve savcı adaylığına atanacaklar ile hakimlik ve savcılık mesleğine kabul edilecekler, hakim ve savcı sınıfı dışında kalan adli ve idari yargıda çalıştırılacak tüm personel hakkında artık Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’na göre arşiv araştırması yapılacak.

Ayrıca kaymakam adaylığına atanacaklar; Milli Savunma Bakanlığı nam ve hesabına Bakanlıkça belirlenen eğitim kurumları ile Milli Savunma Üniversitesine bağlı fakülte, yüksekokul, meslek yüksekokulu ve enstitülerde eğitim görecekler; Sahil Güvenlik Komutanlığı, Jandarma Genel Komutanlığı nam ve hesabına eğitim öğrenim görecekler; Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisine bağlı eğitim öğretim kurumlarında öğrenim görecekler ile Polis Akademisinde ve akademi nam ve hesabına diğer eğitim kurumlarda eğitim görecekler; Dışişleri Bakanlığı aday meslek memurluğu, aday konsolosluk ve ihtisas memurluğuna atanacaklar ile doğrudan yurt dışı teşkilatında istihdam edilecek personel hakkında Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’na göre güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak.

Kanun, Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli ile Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’u yürürlükten kaldırıyor.

Mevzuatta bu kanuna yapılan atıflar, Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’na yapılmış sayılacak.

Bakanlık: 41 maske model ve markasının ‘güvensiz’ olduğu tespit edildi

Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, salgın dönemindeki denetimler sonucunda 41 marka ve model maske için “güvensiz” tespiti yapıldığını açıkladı.

AA’nın aktardığına göre açıklamada bunlara ilişkin bilgilerin Güvensiz Ürün Bilgi Sistemi (GÜBİS) üzerinden kamuoyuyla paylaşıldığı ifade edildi.

Hangi maskeler güvensiz?

Bakanlık, “Salgın sürecinde vatandaşlarımızın ve sağlık çalışanlarının uygun ve güvenli kişisel koruyucu donanıma ulaşabilmesi için taviz verilmezken, bakanlık, ürettikleri ürünlerle vatandaşımızın sağlığına kast eden ve haksız rekabete yol açan kişilerin, firmaların takipçisi olmaya devam edecek”ifadelerini kullandı. Söz konusu marka ve modeller ise şu şekilde aktarıldı:

Safeguard/2315 Model Ffp3v Nr, Safeguard/2313 Model Ffp2v Nr, Safeguard/2311 Model Ffp1v Nr, Nez MaskArızon/Kn 95, Lc Waıkıkı/Lcw Mask Model Ffp3/ Sipariş No: 652002, Dna-2934 Model Ffp3v, Bozkurt-Bzk44/(Ventilli- Ffp2-Nr), Bozkurt-Bzk44/Ventilsiz-Ffp2-Nr, Emr Natural-1202 V (Ventilli, Ffp2v), Emr Natural-1202 (Ventilsiz Ffp2), Wogi/Ffp2, Kgt/Tk-N95, Aytı/20532, Temsan-Tm 34 V Ffp1, Grup Helin-1120 Ffp2, Ert Plus-400 (Ffp3), Ert Plus-300 (Ffp3 V), Ert Plus-Ert 200 (Ffp2), Ert Plus/Ert 100 (Ffp2 V), Wogi/Ffp2 V, Hori/Ffp2 V, Ares/Ares (Ffp2 V), Mist, Awon/1200/ Mart 2020 Tarihli Partiler, Awon/1402 /Mart 2020 Tarihli Partiler, Vip Mask/Ffp2 V, Vip Mask/Ffp2, Vip Mask/Ffp1 V.

Ralph’i Kurtar: Bunu nasıl yaparsınız?

Yaklaşık 10 gün önce “Save Ralph” adlı kısa animasyon filmi gösterime girdi. Ve neredeyse sosyal medyanın gündemine oturdu. Tavşan Ralph karakterini yönetmen ve oyuncu Taika Waititi seslendiriyor. Yazan ve yöneten de Spencer Susser.

Filmde, deneylerin yarattığı tahribatı Ralph’in kendisinin anlatımından değil de vücudundaki yara bere ve izlerden, gözündeki şişlik ve kızarıklıktan görebiliyoruz. Film boyunca Ralph, aslında bir kurbanı olduğu deneylerin makul, kendisi için katlanılır ve gerekli olduğu konusunda bizleri ikna etmeye çalışıyor. Filmde Ralph’ın yaşam alanındaki tüm detaylar harika, kuşkusuz sanatsal (ve teknik) değeri yüksek bir eser ve her şey çok gerçek. Ralph dışında… görünen o ki amaçlanan da buymuş.

*

Yerin neresi olduğunun hiçbir önemi yok. Bir “deney hayvanı ünitesi” ziyareti sonrasındaki günüm, varla yok arası geçti. O gün geçti mi geçmedi mi hala bilmiyorum aslında. Yaşadığım sıkıntı, mutsuzluk ve çarpıntı kaldı aklımda. Hayatımda hiç morga girmedim, ölümün kokusu var mı yok mu bilmiyorum. Korkunun kokusu var.

Laboratuvarlarla ilgili her şeyi, türlere göre kafes ebatlarını, havalandırmayı, nemi, sıcaklık ayarını, ışığı, her şeyi biliyorum ama kısacık bir ziyarette öğrendim ki en önemli şeyi, oradaki korkuyu bilmiyormuşum. Çünkü hiçbir yönetmelikte hayvanların yaşadığı bitmek bilmeyen o korku yazmıyor.

Bir üniversiteye ait hayvan deneyi ünitesine gittik iki arkadaşımla. Amacımız durumu kritik olan bazı hayvanları aldığımız izin ve onayla oradan çıkartmaktı. Üzerinde araştırmalar yapılmış ve ömrünün son dönemini bir evde geçirme şansına kavuşacak hayvanları… Hayvanların sağlık kontrolleri yapılırken etrafa göz atmaya başladık. Uzun sayılacak, duvarları beyaz fayanstan bir koridor ve sağlı sollu karşılıklı odalar. Farklı türden hayvanlar farklı odalardalar, bir odada havuz dolusu kobay (ginepig), diğer odada ayakkabı kutusu büyüklüğündeki üst üste raf sistemine yerleştirilmiş şeffaf kutularda sıçanlar, bir diğer odada fareler, hamsterlar, tavşanlar… Odalara, albino hayvanları rahatsız etmeyecek şekilde ayarlanmış ışık düzeyi ve sessizlik hakim. Biz de kimseyi rahatsız etmemek için yavaş adımlarla ve hiç konuşmadan geziyoruz çünkü biliyoruz ki bu hayvanlar çok hassaslar ve odaya yabancı birinin girmesi bile vücutlarında strese bağlı birçok sıkıntı yaratıyor.

Bir ara arkadaşım koluma dokunarak koridora çağırdı beni ve çıktık. Kulağıma yaklaştı ve “bizden yavrularını saklıyor” dedi. Kim dedim, “o odadaki anne” dedi üzgün şekilde. Odanın kapısından çok da içeriye girmeden baktım, herhalde birkaç gün önce doğum yapmış bir anne ve henüz tüyleri çıkmamış 5-6 bebeği. Kapının olduğu kısma kendi geçerek yavrularını kutunun gerisinde bırakmaya ve üzerlerine doğru kapanmaya çalışıyor.

Bunu nasıl yaparsınız?

Bu ânı ömrüm boyunca unutamayacağım sanırım. İstediğiniz kadar içinizden “ben onlardan değilim!” diye isyan edin, o hayvanlar için hepimiz “onlardanız”. Bir hayvanın sizden korkmasından ötürü kalbi kırılan biriyseniz -örneğin sokakta yürürken, gördüğü anda sizden kaçan kedi ya da köpek sizi üzüyorsa- laboratuvarlara hiç gitmek istemezsiniz. Oralarda istisnasız Azrail’siniz.

O kadar korkunç, gaddar, zalimsiniz ki bir anne, sizi görüp yavrularını saklamaya çalışıyor. En kötüsü de şu: Günü gelecek (ki o gün çoktan gelmiş ve geçmiştir zaten) koca bir el o yavruları yanından alacak ve o, ne yaparsa yapsın buna engel olamayacak. Ömrü boyunca ona büyütemeyeceği yavrular dünyaya getirtecekler ve hepsinde, bir gün o koca el kutuya girecek-ve sonunda bir gün de kendisi için girecek…

Gerçekten merak ediyorum, nasıl yaparsınız bunu?

Sistem, kötü davranışları ödüllendiriyor: Alıntılanmayan çalışmalarda hayvanlar öldürülüyor ve bu çalışmaların sahipleri akademik olarak yükseliyorlar, itibarları artıyor. Birbirinin kopyası makaleler için, yayın için, akademik itibar, maaş artışı, kişisel menfaat, titr için, o canlılar öldürülüyor.

Sağlıklı, canlı bir hayvanı, örneğin bir köpeği alıp kafasına 10 kiloluk bir balyozla vurup kafatasını parçalarsanız ne olur? Linç edilirsiniz, isminizden oluşan etikete hakaret, küfür, tehditler yağar. Gözaltına alınırsınız – bizim ülkemizdeyseniz bin küsur lira ceza kesilir serbest bırakılırsınız- evet, hukuk sizi bırakır ama toplum bırakmaz. Bazı ülkelerde hapse girer, bir suçlu olursunuz ki zaten katilsinizdir. Aynı eylemi, bir deney merkezinde araştırmacı sıfatıyla yaparsanız… hiçbir şey olmaz. Hatta bu eyleme dair ayrıntıları kendi elinizle yazar, yayınlanması için hevesle oraya buraya kendiniz gönderirsiniz. Maktul aynıdır, çektiği acı aynıdır, fiil aynıdır ama yapılan şey yasaldır. Ve daha da vahimi, aynı eylem, kim tarafından ve hangi ortamda yapıldığına göre “ahlâklı” olabilmektedir.

Lütfen evinizde etrafınıza şöyle bir göz atın. Bilgisayar, televizyon, cep telefonu, bulaşık deterjanı, temizlik malzemeleri, ilaçlar, bakliyat, baharatlar, içecekler, tuz, şeker, makarna, kırtasiye malzemeleri… hemen hepsi, hayvanlar üzerinde deneyin bir konusu. Üzgünüm, Ralph kadar iyimser olamayacağım çünkü hayvanlar üzerinde test edilmemiş kozmetik ürünleri almadığımızda bu zulüm bitmiyor, yaşamımızın her alanında, evimizin her köşesinde bizden yavrularını saklayan anneler var ve bu sistemi tümden değiştirmeleri konusunda toplum olarak kararlı ve ısrarcı olmazsak bu böyle sürüp gidecek…

100. Gün

Neredeyse dünyanın bütün halkları, kapitalist pazar ekonomisinin kurallarının ve koşullarının egemen olduğu bir dünyada yaşıyor.

Kapitalizm ya da rekabetçi pazar ekonomisi farklı ülkelerde ve farklı dönemlerde elbette farkı özelliklere sahip oldu. Üstelik yerel kültürler, insanların yaşama biçimleriyle ilgili alışkanlıkları ve birey ve toplum olma alışkanlıkları/ biçimleri de pazar ekonomisinin yerel niteliğini etkiliyor.

Bazı ülke ekonomilerinin farklı kurallara göre işlediğini, bazılarının sosyalizme daha yakın ve kamusal yarar elde etmek amacına daha uygun olduğu, bazı ekonomilerin de daha ilkel işleyiş kurallarına, basit ve yetersiz üretim kapasitesine sahip olduklarını düşünsek bile dünyanın bütün ekonomilerinin, kalkınma/ büyüme ve dolayısıyla insanın doğa/ doğal kaynaklar ve yaşam çevresi ile ilişkisinde tüketimci olduğunu söyleyebiliriz.

*

Dünyanın bütün ülkelerinin polis örgütlerinin de, “kamusal yarar” uğruna zor kullanma ve şiddet uygulama kapasitesine sahip olduğunu biliyoruz. Bazı ülke yönetimleri, polislerini ve diğer şiddet tekelini elinde bulunduran organlarına karşı daha kurallı ve keyfilikten uzak bir tutum izlese de dünyanın bütün polisleri, kendi halkını iktidarların çizgileri içinde tutmakla yükümlü. Bunun (farklı anayasa ve insan haklarına uygunluk kapsamlarına göre) iyi ve kötü yönlerinin olduğunu düşünebiliriz.

Düzeni koruyanlar değiştirmek isteyenlere karşı

Devlet zorundan daha da kötüsü, sermaye sahipleri bazen örtük de olsa aynı insafsız zora başvurmak üzere özel ordular kurmakta ve geliştirmekte. Başta silah üreticileri, kitlesel yok edici silahlar geliştirmekten/ özel-küçük “iş bitirici” müfrezeler kurmaktan başlayarak dünya halklarına ve yeryüzüne meydan okuyorlar. Dünyanın bütün üreticileri doğayı/ suyu/ havayı ve toprakları/ ormanları tam olarak acımasızca tüketerek ya da (özellikle nükleer) teknolojinin taşıdığı riskleri hiçe sayarak enerji sağlamak, üretimlerini yapabilmek ve arttırabilmek için doğayı sadece üretimin girdisi olarak görüyor.

Hatta bazen sivil halkın, sivil toplumun bir kesiminin de sağ popülist hatta faşizan birlikler/ para-militer örgütler oluşturarak, “düzeni korumak” adı altında yoksulluğun/ işsizliğin çaresiz bıraktığı insanlarla “üretimi sürdürmek” uğruna bütün karşı çıkışları, bütün protestoları ve ormanı/ toprağı ya da doğal kaynakları vb.’yi korumaya çabalayanları bastırmaya/ susturmaya çalıştığını biliyoruz.

Yukarıdaki paragrafların anlamı, bütün farklı ekonomi kurallarının geçerli ülkelerdeki bütün halkların kendi doğalarını ve ekolojik dengelerini koruyabilmek için bazen polise ya da sermaye güvenlikçilerine veya lümpen milislere karşı mücadele etmek zorunda olduğu…

Dayanışma, birliktelik, örgütlenme

Mücadelenin elbette birçok yolu var ve bunlardan bazıları mevcut kurallar/ yasalar çerçevesinde etkili bir çözüm bulabilmekle ilgili. Ancak sivil insanların doğayı ve çevrelerini koruyabilmeleri, çoğu kez bir araya gelmeyi/ büyük gruplar halinde toplanmayı, dayanışabilmeyi, olabildiği kadarıyla örgütlenebilmeyi gerektiriyor. Onların tek gücü bu beraberlikten kaynaklanıyor: Neyi istemediklerini/ istediklerini ikna edici bir güçle göstermek ya da protesto etmek, protestonun etkisine bağlı…

Gerçi Alman Yeşilleri gibi iktidar ortağı olmak için mücadelenin eylemli türleri dışında egemen kurallar içinden doğru mücadele etmek ve bazı sonuçlar elde etmek de olasıdır. Ancak anti-nükleer mücadeleden başlayarak, sokaktaki, meydanlardaki ve kışla kapılarındaki özverili direnişi ve protestoyu bir kenara bırakarak batı ülkelerinde gelişen yeşil politikaların bugün elde ettiği gücü anlayabilmek ve anlamlandırabilmek oldukça zor olacaktır.

*

Özetle dünyanın bütün hakları, doğayı/ yer kürenin ekolojik dengelerini koruyabilmek için devletin ya da sermaye sahiplerinin hatta şiddet kullanabilen milislerin zorbalığına karşı mücadele etmek zorunda. Bunun anlamı, protestonun ve direnmenin ekolojik mücadelenin kaçınılmaz bir parçası sayılması gerektiği… Eğer yeryüzü için protesto ve mücadele eden insanlar ya da toplumlar yoksa bir süre sonra tüketilmemiş ve kirletilmemiş kaynak kalmayacak… Mücadeleler ve direnişler/ protestolar iktidarların kurallarına uygun olsun/ ya da olmasın yeryüzünü ve ekolojik değerleri korumak isteyen insanların, en önemli araçları.

Dünyanın bütün direnişçileri kardeştir

Böyle düşünecek olursak toplumsal mücadelecilerle, direnişçi ve protestocularla, ekolojik hak savunucuları arasında çok yakın bir akrabalık olduğunu göreceğiz. Eğer bir toplum mücadele kültürünü geliştirebilmiş ve mevcut kurallar ne olursa olsun karşı çıkmayı, direnebilmeyi, şiddet karşısında sinmeden başını önüne eğmemeyi ve ufka/ geleceğe bakabilmeyi becerebiliyorsa, yaratılan bu kültür aynı zamanda yeryüzünün geleceğini koruyabilmenin kültürünü de besliyor demektir.

Toplumsal mücadelelerin nedenleri çok farklı olabilir. Kimisi Boğaziçililer gibi, akademik özgürlüğe karşı keyfi bir atamanın despotizmine, kimi Migros işçileri gibi işten atılmalara/iş güvensizliğine, kimi öldürülmüş ya da kaybedilmiş çocukları için bir mezar yeri olmamasına, kimisi çöplerin toplanmasına ya da toplanmamasına, kimi kadınları patriyarkaya baş eğdirme zorbalığına, kimi bir derenin suyunun tutulmasına, kimi ormanların/ ağaçların kesilmesine, kimi ekstansif madenciliğe vb. karşı olabilir.

Ancak, sermayeye/ sağa ve zorbalığa karşı, dünyanın bütün insanlarının direnişleri ve protestoları kardeştir.

İnsanlık protesto ve direniş kültürünü ne kadar geliştirebilir ve etkili hale getirebilirse yeryüzü savunusu da o kadar güçlü olacaktır. Hiçbir mücadelenin tek bir yolu/ yöntemi olamayacağı gibi, ekolojik mücadelelerin yolu da sadece direnişlerden geçmez elbette. Ancak, bütün mücadelelerin özünde ve en başlangıcında karşı duruşun ve direnişin bulunduğunu da görmezden gelemeyiz.

Bu nedenle, dünyanın bütün direnişleri, yeryüzü mücadelesinin kardeşidir.

Bu yüzden, Boğaziçililer ve Migros işçileri, direnişlerinin 100. gününde, dünyanın bütün ekolojistlerinin, yeşillerinin ve çevrecilerin kardeşidir.

 

Kent ve bisiklet

Baharı neden severiz?

Kişiden kişiye değişen yanıtları olabildiği gibi bu sorunun, çoğunluğun ortaklaşa benimsediği yanıtları da var. Havaların ısınması, karanlık ve kasvetli kış günlerinin yerini bol ışıklı günlerin almaya başlaması ve elbette doğanın uyanması; çiçekler, yapraklar, böcekler, renkler… Sanırım pek çok kişi bahar ve doğayı özdeşleştirir.

Benim baharı sevmemin önemli nedenlerinden biri de bisiklet. Yaşamımın vazgeçilmezlerinden olan bisikletle yapılan gezintilerin en keyiflileri kuşkusuz bahar aylarında oluyor. Sonbahar da çok keyifli fakat ilkbahar, itiraf etmeliyim ki çok başka benim için. Üstelik ilkbahar ayları en sevdiğim bisiklet yarışları olan bahar klasiklerine de ev sahipliği yapıyor. Milano-San Remo, Ronde van Vlaanderen, Paris-Roubaix, Liége-Bostogne-Liége gibi hemen akla gelen yarışlarla birlikte dünya çapındaki üç büyük turdan biri olan İtalya Bisiklet Turu (Giro d’Italia)’nun ve ülkemizde koşulan Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu (Tour of Turkey)’nun da bahar aylarına denk gelmesi ilkbaharı tam bir doğa ve bisiklet festivaline çeviriyor.

Bisiklet, nedense bazıları için yalnızca çocukluk dönemine ait bir oyuncak gibidir. Sayıları giderek azalsa da, bisikletimin üstündeyken yüzüme “yaşından başından utan” dermişçesine bakanları görmeye devam ediyor, o bakışlara umursamaz bir gülümsemeyle karşılık vermeyi de ihmal etmiyorum. Dünya edebiyatının dal budak salmış, dev anıt ağaçlarından Tolstoy’un 67 yaşında öğrenip beyaz sakallarını savurarak bisiklete binmesini kaç kişi bilir bilmiyorum ama ‘hiçbir şey için asla geç değil’ anlamında kullanılan ‘Tolstoy’un bisikleti’ tabirinin bu gerçekten türetildiğini yeri gelmişken belirtmek isterim.

Bisiklet nedir?

Hemen söyleyeyim; bisiklet bir oyuncak değildir. Ama yalnızca çocuklukta değil yaşamın tamamında oynanan bir oyuncak olmasında bence hiçbir sakınca yok. Keşke insanlar hayatları boyunca çocukça oyunlar oynasa, büyüyüp savaşacaklarına. Fakat ne yazık ki, büyümek ve olgunlaşmakla çocukluğun bütün saflık ve güzelliklerinden ayrılmayı aynı şeymiş gibi düşünüyoruz genelde. Yadırgayıcı beden diline eşlik eden ‘Çocukça davranıyorsun’ yahut ‘Bak, çocuklaştın yine’ sözleri sanırım ne demek istediğimi daha iyi anlatır.

Büyümüş insanlar bisikleti sevmezler. Sunay Akın’ın Cyclist’e verdiği bir röportajdan öğrendiğim kadarıyla Hasan Âli Yücel de bisikleti sevmezmiş. Sunay Akın bunun nedenini oğlu Can Yücel’e sormuş. Can Yücel malum nüktedanlığı ile şöyle yanıtlamış: “Sunay, benim babam Türk politikacısı, Türk politikacısı dik durmayı sever.”

Doğrudur, bisiklet üzerinde pek öyle dik oturamazsınız. Fakat asıl mesele şu ki, bisiklet üzerinde başka hiçbir zaman olamadığınız kadar dik durursunuz, yani özgür olursunuz. O nedenle, bana sorarsanız bisiklet nedir diye, düşünmeden bisiklet özgürlüktür derim. Elbette bisiklete çok farklı anlamlar yüklenebilir. Örneğin, az önce adını andığım Can Yücel’in ‘Aşk bir velosipettir’ dediği şiirinin olduğunu da yine az önce adını andığım Sunay Akın’dan öğrenmiş bulunmaktayım. Ancak bisiklet nedir sorusuna yanıt vermekte Aydan Çelik’in eline kimse su dökemez. İstanbul Bisiklet Rehberi ve Bi Tur Versene kitaplarıyla tanınan bisiklet sevdalısı Çelik’in Bisiklet Manifestosu’nda ‘bisiklet nedir’ sorusuna verdiği yanıtlardan en çok sevdiğim birkaç maddeyi alıntılayayım:

Eşitliktir: Bazen o sizi taşır, bazen siz onu.
Özgürlüktür: Ferman padişahın, dağlar bizimdir.
Rüyadır: Üç yaşında başlar, hayat boyu sürer.
Hayal gücüdür: Durduğunda devrilir.
Bahardır: Papatyalarla aynı nebattan.

Bisiklet yürümekten sonra en çağdaş ulaşım yöntemidir

Şaşırmayın, çok ciddiyim. Pahalı, konforlu, bin bir çeşit teknolojiyle donatılmış, 100 km hıza bilmem kaç saniyede ulaşabilen otomobiller üretilse de, sesten hızlı uçaklarla dünyanın bir ucundan diğerine aynı günde ulaşmak olanaklı olsa da, bilinen en çağdaş ulaşım yöntemi yürümektir ve bisikletle bir yerden diğerine gitmek ikinci sırada gelir. Bir araç kullanılarak yapılabilecek en çağdaş ulaşım yöntemi ise kuşkusuz bisikletle yolculuktur. Çünkü yürümenin doğaya olumsuz etkisi sıfırdır. Bisikletin ise neredeyse sıfırdır. Hele diğer ulaşım yöntemleri ile karşılaştırıldığında lafını bile etmek ayıp kaçar.

Dünya kentlerinin bir kısmında yöneticiler bu gerçeği göreli epey zaman oldu. Bir kısmı yakın zamanda ayırdına vardı ve kent içi ulaşımda bisikleti yaygınlaştırmak için önlemler alıyorlar. Önemli bir kısım ise kış uykusunda kalmaya veya ‘-mış’ gibi yapmaya devam ediyor. Maalesef yaşadığım İstanbul başta olmak üzere Türkiye’deki bütün kentleri, kendi içinde farklı alt kategorilere ayırmak mümkün olsa da ‘-mış gibi yapanlar’ üst grubunda toplamak mümkün bana göre.

Kent içi ulaşıma bisikletin nasıl entegre edileceği çok önemli bir uzmanlık alanı kuşkusuz, haddimi aşmak istemem. Ancak biz henüz sınırlı miktardaki bisiklet yollarına bile fütursuzca park eden arabalarla uğraşma aşamasındayız. Yani emeklemenin bile öncesindeyiz. On yıllarca birikmiş sorunları bir çırpıda çözmek olanaklı değil elbette, bunun farkındayım. Örneğin İstanbul gibi koca bir kenti bugünün koşul ve olanaklarında yönetmenin olağanüstü karmaşık bir iş olduğunu görmezden gelmiyorum. Ama çok basitçe atılabilecek bazı adımların neden beklemede tutulduğunu da anlayabilmiş değilim. Aklıma gelenlerden birini burada belirtmek istiyorum. 2019 seçimlerinden önce sayın Ekrem İmamoğlu cephesinin seçim vaatlerinden biri (nerede gözüme iliştiğini maalesef hatırlamıyorum, kanıtlayamam; fakat çok ama çok hoşuma gittiğini anımsıyorum) şuydu: İBB bir uygulama yapacak, bu uygulama bisiklet üzerinde geçirilen zamanları veya kat edilen mesafeleri kaydedecek ve buna göre kullanıcının toplu ulaşım kartına hediye yükleme yapacak. Ne müthiş bir fikir demiştim ilk gördüğümde. İki koca yıl geçti.

Ne pahasına olursa olsun kentlerimizi, kasabalarımızı bisiklet ve bisikletlilerin rahat ve güvenli hissedebileceği, bisikletle yola çıkmadan önce bin türlü hesap yapmak zorunda kalmayacakları bir hale getirmeliyiz. Bunun için iyi bir planlama ve uygulama gerekiyor. Bunlar işin kolay kısmı. Zor olan kısmı ise buna yönelik sarsılmaz bir iradenin olması. İşte o var mı, emin değilim açıkçası.