Ana Sayfa Blog Sayfa 1465

Merkez Bankası’nda yine görev değişikliği

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası‘nın (TCMB) önemli departmanlarında görev değişikliğine gidildi.

Bu hafta da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkan Yardımcısı Oğuzhan Özbaş görevinden alınarak, yerine Prof. Dr. Semih Tümen getirilmişti.

Yeni atamalar

Bloomberg‘te yer alan habere göre, Bankacılık, İstatistik ve Araştırma departmanlarının başına yeni genel müdür atamaları yapıldı.

Bunun yanında, atamaların diğer departmanların orta düzey yöneticilerini de kapsadığı kaydedildi.

Bankacılık ve Finansal Kuruluşlar Genel Müdürü Yusuf Bora Enhoş oldu. Araştırma ve Para Politikası Genel Müdürlük görevine Mahmut Günay getirildi.

Hollanda Ekonomi ve İklim Bakanlığı’na Türkiyeli Dilan Yeşilgöz atandı

Türkiye kökenli politikacı Dilan Yeşilgöz, Hollanda’da Ekonomi ve İklim bakanlığına atandı. Görevini, ‘tükenmişlik sendromu’ nedeniyle geçici  olarak bıraktığını açıklayan Ekonomi ve İklim Bakanı Bas van’t Wout‘un yerine Yeşilgöz ile birlikte Dış İşleri Bakanı Stef Blok atandı.

Liberal sağcı Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD) tarafından bugün yapılan açıklamaya göre, Ekonomi Bakanlığı’nda Müsteşar olarak görev alacak olan 43 yaşındaki Dilan Yeşilgöz-Zegerius, iklim ve enerji politikalarından sorumlu olacak. Dış İşleri Bakanı Stef Blok’un ise ekonomik politika ve Groningen’deki deprem sorunundan sorumlu olarak görev yapacağı bildirildi.

2017 yılından bu yana milletvekilliği görevini yürüten Dilan Yeşilgöz, 15-17 Mart 2021 seçimlerinde Özgürlük ve Demokrasi için Halk Partisi (VVD)’den 5. sıradan tekrar milletvekili olarak seçilmişti. 1977 Ankara doğumlu olan  Yeşilgöz, 1981 yılında Hollanda’dan siyasi sığınma talebinde bulunan babasının ardından 1984 yılında annesi ve kız kardeşiyle birlikte Hollanda’ya gitti.

 

Çay üreticilerinin alım fiyatları ve kota protestosuna müdahale: Darp ve gözaltı

Artvin Hopa’da Çaykur’un kota ve kontenjan uygulamasını protesto etmek isteyen üreticiler, dün Metin Lokumcu Meydanı’nda bir araya geldi. Üreticilerin Çaykur Müdürlüğü önüne yürüyüş yapmak istemesine engel olan polis, basın açıklamasından sonra yürüyüş yapmak isteyenlere müdahale etti.  Çevredeki tepki gösteren vatandaşlar da polis müdahalesine maruz kaldı.

Çay üreticilerine biber gazı sıkan polis, aralarında kadınların da olduğu 32 kişiyi gözaltına aldı. Müdahalede iki kişi yaralandı. Gözaltına alınan sekiz kişi Hopa Devlet Hastanesi’ndeki, sekiz kişi de Arhavi Devlet Hastanesi’ndeki kontrolün ardından serbest bırakıldı. 16 kişiden 12’si savcılığa sevk edildi. Gece saatlerinde 16 kişinin tamamı serbest bırakıldı.

Fındıklı’da da protesto

Fındıklı‘da da Kent Konseyi’nin çağrısıyla bir araya gelen çay üreticileri yaş çay politikasını, çay taban fiyatını protesto etti.

Basın açıklamasında çay sektörünün üreticilerin aleyhine şekillendiği özel sektörün fiyatları yarı yarıya kadar indirdikleri belirtilerek, “Biz üreticilerin hakları yeniyor hakkımızın verilmesini talep ediyoruz” denildi.

Fındıklı'da çay üreticileri eylem yaptı

Kent Konseyi Başkanı, sorunların çok fazla olduğu ifade ederek iktidardan çay sektöründeki üreticilerin haklarının korunması talep ederken, Ziraat Odası Başkanı Mehmet Ali Özsöy, Çay kanunun hemen çıkması gerektiğini vurgulayarak; “Özel sektörün çay taban fiyatının altında çay almaması gerekir, verdikleri vade de en fazla 6 ay olmalı, vadenin fazla olması halinde ise faizinin üreticilere yansımasını istiyoruz” dedi.

Çay fiyatları nasıl belirleniyor, üreticinin eline ne kalıyor?

Çay üreticisi Altan Civelek de Twitter hesabından çay alım fiyatları ve üreticinin eline kalan miktarla ilgili bir dizi paylaşım yaptı. Bu sene için yaş çay alım fiyatının 3,87 TL, 1.13 TL destekle toplam 4 TL olarak açıklandığını hatırlatan Civelek, Çaykur’un belirlediği kota ve kontenjan uygulamalarının hem çok sınırlı olduğu hem de zamanlaması doğru yapılmadığı için ürünün bahçede kalarak heba olacağını anlattı.

Bu nedenle özel fabrikalara mecbur bırakıldıklarını kaydeden Civelek,  üreticinin zor durumundan yararlanan şirketlerin ise çaya en fazla 3 TL verdiğini, zorunlu harcamalar çıktıktan sonra üreticinin eline yıllık en fazla 5 bin TL kaldığını söyledi.

Civelek şunları yazdı:

“Biz diyoruz ki devlet her sene yaş çay fiyatını açıkladığı gün bir taban fiyatı belirleyerek özel fabrikaların çay alım fiyatını bu kadar düşürmesine engel olsun. Bunu yapamıyorsa, Çaykır fabrikalarının kapasitesini artırarak üreticinin bahçesindeki tüm çayı kotasız alabilsin. O da olmuyorsa, kontenjanı bu kadar erken düşürüp üreticiyi özel şirketlere mahkum etmesin.”

 

 

Suriye’de devlet başkanlığı seçimini, oyların yüzde 95’ini alan Beşar Esad kazandı

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, 26 Mayıs’ta düzenlenen devlet başkanlığı seçimlerinde çoğunluğun oyunu alarak yeniden devlet başkanı seçildi.

Hükümet birlikleri ve müttefikleri ülkenin yaklaşık üçte ikisinin kontrolünü elinde bulunduruyor. Suriyeliler yalnızca bu bölgelerde ve ülke dışındaki Suriye büyükelçiliklerinde oy kullanabildi.

Meclis Başkanı Hammuda Sabbağ, görevdeki cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın yüzde 95,1 oy aldığını açıkladı. 2000 yılından beri iktidarda olan Esad’ın rakipleri eski  milletvekili Abdullah Sallum Abdullah oyların yüzde 1,5’ini, Mahmud Ahmed Mari de yüzde 3,3’ünü aldı.

 Zafer kutlaması

Beşar Esad dördüncü görev dönemine girmeye hazırlanırken, seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından devlet televizyonlarında ülkenin çeşitli yerlerinde kutlama görüntülerine yer verildi. Başkent Şam‘ın merkezinde binlerce kişi, korona salgınına rağmen biraraya gelerek Suriye bayrakları ve Esad’ın posterleriyle kutlamalara katıldı.

Muhalefet ise oylamayı “saçmalık” olarak değerlendirdi. ABD ve Avrupa ülkeleri de seçimlerin özgür ve adil yapılmadığı eleştirisini getirdi. Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere Dışişleri Bakanları ile ABD, seçim öncesi ortak yazılı açıklama yayımlayıp oylamanın “meşru olmadığını” ifade etti. Açıklamada, Birleşmiş Milletler gözetimi olmadan düzenlenen seçimlerin “özgür veya adil olamayacağı” belirtildi ve “Seçim sürecini kınayıp gayri meşru ilan eden sivil toplum kuruluşları ve Suriye muhalefeti dahil bütün Suriyelilerin seslerine destek çıkıyoruz” denildi.

Dışişleri Bakanlığı: Gayrimeşru

Türkiye Dışişleri Bakanlığı da seçimlerle ile ilgili açıklama yaptı.  Bakanlık açıklamasında, “Suriye rejimi tarafından bugün düzenlenen seçimler halkın hür iradesini yansıtmayan gayrimeşru bir nitelik taşımaktadır” ifadelerine yer verildi. .

12 yıldır devlet başkanlığı koltuğunda

55 yaşındaki Beşar Esad, 2000 yılından bu yana devlet başkanlığı koltuğunda. İktidarı, babası Hafız Esad’dan devraldı. Hafız Esad da 25 yıldan uzun süre iktidardaydı.

Suriye’de son seçimler, ülke genelindeki çatışmalara ve muhalefetin katılmayı reddetmesine rağmen 2014 yılında düzenlenmişti. O tarihten bu yana savaşın seyri, Rusya‘nın havadan desteği, İran‘ın milis güçlerinin desteğiyle, büyük şehirlerin kontrolünü yeniden sağlayan Esad’ın lehine gelişti.

Suriye’de on yılı aşkın süredir devam eden iç savaşta 390 bin kişi hayatını kaybetti, yaklaşık on iki milyon insan da yerinden edildi. Ciddi bir ekonomik krizin yaşandığı ülkede milyonlarca insan açlık ve yoksulluktan musdarip. Uluslararası alandaysa Suriye hükümeti büyük ölçüde tecrit edilmiş durumda.

 

 

Mermer ocağına direndikleri için silah zoruyla dağıtılan köylüler: Göçe zorlanıyoruz

Van’ın Gürpınar ilçesine bağlı Yurtbaşı (Şêxan) mahallesinde yapılmak istenen mermer ocağına karşı çıktıkları için dün asker ve korucular tarafından havaya ateş açılarak dağıtılan köylüler, bir şirketin karı için yaşam alanlarına müdahale edildiğini ve göçe zorlandıklarını söyledi.

Yüzlerce askerin mahalleye yığdırıldığını belirten yöre halkı darp edildiklerini, gözaltına alındıklarını ve 40’a yakın ahırın askerlerin denetiminde yıkıldığını dile getirdi. Mahalleliler, havaya açılan ateşten arda kalan boş kovanları toplayarak, köy meydanında sergiledi.

MA‘nın haberine göre, açılan ateş sırasında yaralananlar var.

‘Mermer ocağı açılırsa, burada yaşayamayız’

Mahallelilerden Hilal Batuğ, mermer ocağının köylerinde 2006 yılında faaliyete geçtiğini ancak karşı çıktıkları için kapandığını, son iki aydır tekrar çalıştırılmak istendiğini kaydetti. Ocağın açılmak istendiği alanda hayvanların ahırı olduğunu belirten Batuğ, mermer ocağı tekrar faaliyete geçerse, göç etmek zorunda kalacaklarını söyledi. Batuğ, “Mahallemize gelen jandarma ve korucular eşliğinde ahırlarımız yıkıldı. İnsanlarımız mağdur edildi. Buna karşı çıkan insanlara ateş açtılar, gaz bombaları attılar. Burada ocak kurulursa yaşayamayız. Devlet bize bir çare bulmalıdır” dedi.

‘Burada yaşamayacaksınız dediler’

Mahalleli Sıdık Bilek de yaşamının tümünü burada geçirdiğini ve geri kalan ömrünü de burada geçirmek istediğini söyledi. Yaşam alanlarını korumaya çalıştıklarını söyleyen Bilek, “Askerlere ahırlarımızı yıkmamaları için ricada bulundum ancak dinlemediler. Sonra da gözaltına aldıklarını zırhlı araç içerisinde darp etmişler. Biz bu mermer ocağını istemiyoruz” diye konuştu.

Zulüm yaşadıklarını anlatan mahalleli Cevdet Yücel de şunları söyledi:  “Jandarmaya neden bize bunu yaptıklarını sorduğumuzda ‘Sizi bu köyden çıkarttıracağız. Burada yaşamayacaksınız’ dediler. Ahırlarımızı valilik ve kaymakamlıktan alınan izinle yıktılar. Biz mermer ocağını istemiyoruz. Bu ocağın ÇED raporu da sahtedir. Şirket gelirse biz burada yaşamayız. Burada darp edildik, çocuklarımızın kafaları kırıldı. Biz bunu zulüm olarak görüyoruz. Bunu bize bize yapmasınlar.”

‘Hayvanlar içerideyken ahırları yıktılar’

Mahalleliye haber verilmeden ahırlarının kapıları kırıldığını ve hayvanlar içerideyken yıkımın başlatıldığına dikkati çeken Ümit Yücel ise “Kurşunlardan korunmak için taşların arkasına sığındık, kendimizi yere attık. Ahırlarımız yıkıldığından dolayı hayvanlarımı ekmek pişirdiğim tandır evine, kuzularımı komşuların ahırına koymuşum. ‘Siz bu köyden çıkacaksınız’ dediler. Biz mahallemize gelmelerini istemiyoruz” dedi.

Köylüler, olaylar sırasında hayvanlarının bir kısmının öldüğünü, bir kısmının ise yaralandığını söyledi.

‘Göçe zorlanıyoruz’

Sürece dair bilgi veren Sevda Yücel de, şunları kaydetti:

“Geldiler ve hiçbir şey demeden yıkıma başladılar. Karşı çıktığımızda darp edildik. İnsanlar, ‘Neden geldiniz?’ diye sorduğunda kelepçelenip gözaltına alınıyordu. Ellerinde demir sopalar vardı. Darp ediyorlardı. Yaralanan insanlar oldu. Bu hukuksuzluk ve haksızlıktır. Bize bunu yapmasınlar. İnsanlar burada tek geçim kaynağı olan hayvanlarını mecburen satacak. Mermerler köyün içerisinde çıkarılacak. Buradaki amaç bizi göçe zorlamak. Komutan, ‘Sizi bu köyde barındırtmayız’ diyordu. Kelepçe vurmak ve gözaltına almak ile tehdit ediyorlardı. Biz mermer ocağı istemiyoruz. Direnmeye devam edeceğiz.”

 

Boğaziçi akademisyenlerinden üç yeni dava daha

Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) ve üniversitenin yeni yönetimince alınan kararların yürütmelerinin durdurulması için üç yeni dava açtı.

Bianet‘in aktardığına göre, ilk başvuru, İstanbul 12. İdare Mahkemesi’ne atanmış rektör Melih Bulu‘nun İletişim Fakültesi’ne vekaleten dekan olarak atanmasının iptali için yapıldı.

Akademisyenler, başvuruyla ilgili açıklamalarında “Hiçbir alt yapısı, akademik kadrosu bulunmayan ve yasayla kurulması gerekirken Cumhurbaşkanı Kararı ile kurulan İletişim Fakültesi’ne, Boğaziçi Üniversitesi’nde bu görevi yürütme bilgi, birikim ve deneyimine sahip onlarca akademisyen bulunmasına ve hiçbir zorunluluk bulunmamasına karşın vekaleten rektörün kendisi atanmıştır. Amaç fakülte kurmak veya kurulan fakülteyi işletmek değil, hukuku dolanarak dekan yetkilerini ve oy hakkını kullanmak, sonuç olarak üniversiteyi zapt etmektir” ifadelerini kullandı.

Başka üniversitede kadrosu var

İkinci başvuru, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’ne Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Muzaffer Eroğlu‘nun Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde görevlendirilmesinin iptali talebiyle yapıldı.

Akademisyenlerin, Eroğlu “görevlendirmesine” yönelik açıklaması da şöyle:

“Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kadrosunun olduğu daha sonra öğrenilen Dr. Muzaffer Eroğlu’nun yeni kurulan Hukuk Fakültesi’nde 2547 Sayılı Kanun’un 40/b maddesine göre geçici olarak görevlendirildiği, kendisinin 21 Nisan 2021 tarih ve 2021/02 sayılı Senato toplantısına Hukuk Fakültesi Senato Temsilcisi olarak katılmaya teşebbüs etmesi üzerine ortaya çıkmıştır. Tüm çabalara rağmen rektörlüğün Yüksek Öğretim Kurumu’yla bu işlem için yaptığı resmi yazışmalar elde edilememiştir. Ayrıca bu görevlendirme Üniversite Yönetim Kurulu kararı olmaksızın hukuka aykırı olarak gerçekleştirilmiştir. Tüm bunların amacı yine Senato’da çoğunluğu, hukuksuz da olsa, bir biçimde ele geçirerek üniversiteyi zaptetmektir. Boğaziçi Üniversitesi’nin ülkemiz ve dünyadaki kalitesini ve başarı seviyesini korumasını, dolayısı ile tüm toplum için değerli bir kurum olarak kalmasını sağlayan, ortak akıl ve yılların birikimi ile oluşan teamüllerin ve iç yönergelerin birdenbire, hukuksuz bir şekilde işlevsiz hale getirilmesi ve hukuksuz olarak kurulan bir fakülteye Senato’daki oy dengesini değiştirmeye yönelik olarak hukuksuz bir şekilde geçici görevlendirmeler yapılması üstün kamu yararı ile bağdaşmaz niteliktedir.

YÖK kararıyla senatör

Üçüncü başvuru, İstanbul 8. İdare Mahkemesi’ne yine Muzaffer Eroğlu’nun Boğaziçi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin senatörü olarak atanmasının iptali için yapıldı.

Akademisyenler, bu başvuruları için de  şu ifadeleri kullandı:

“Boğaziçi Üniversitesi Senatosu’na, yeni kurulan ve dekan olarak YÖK tarafından görevlendirilen Prof. Dr. Selami Kuran‘ın yer aldığı Hukuk Fakültesi tarafından, fakülte kurulu ve yönetim kurulu oluşturulmadan, YÖK kararıyla geçici olarak görevlendirilen Dr. Muzaffer Eroğlu’nun senatör olarak atanması işlemi yoklukla maluldür. Yokluk hususu bir an için geçerli bir tespit olmasa dahi işbu atama işlemi açıkça hukuka aykırı mutlak butlanla geçersiz bir işlem olması nedeniyle de iptal edilmesi gereken bir işlemdir”

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın

*

III. Diyalog

Gezi’de, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerini barındıran, çok renkli, çok çeşitli, ‘çok parçalı’ bir vatandaş topluluğundan ortak bir politik irade, etkili bir politik güç çıkmış ve bu politik güç hükümete verilen desteği, 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriletmişti.

Bir önceki yazımda, böylesine çok parçalı bir vatandaş topluluğundan, böylesine etkili bir politik güç çıkmış olmasını, bu vatandaşlar arasında, John Rawls’un tarif ettiği türden bir örtüşen bir görüş birliğinin mevcudiyetine, daha açık bir deyişle, bu vatandaşların Gezi’de, barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğuna ilişkin bir vicdani kanaatte, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortaklaşmış olmalarına borçlu olduğumuzu anlatmıştım.

Onlara, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, Taksim Meydanı‘nda ve Türkiye’nin 79 ilinde buluşarak, bu ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ise ne o veya bu siyasi parti liderinden aldıkları bir talimattı ne de hükümetin inanmamızı istediği gibi, arkalarını kollayan, adresi belirsiz bir takım ‘iç ve dış mihraklara’ duydukları güvendi. Değildi, çünkü Gezi’nin ‘kedi sürüsünü’ andıran, özgür ve özerk eylemcilerini tek elden yönlendirmek, herhangi bir siyasi partinin, iç veya dış mihrakın harcı olabilecek bir şey değildi. Onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

Gezi eylemlerinin içinde yer almış olanlarımız hatırlar ve bilir, hatırlamayanlara ve bilmeyenlere de ben anlatayım: O günlerde adına “örtüşen görüş birliği” demiyorduk ama “polisin uyguladığı orantısız şiddettin yanlış olduğu” kanaatini hepimizin paylaştığımızın, hepimiz de pek ala farkındaydık. Hepimiz, aramızda çok ciddi düşünsel ve itikadi farklılıklar olduğunun da farkındaydık ancak Gezi eylemlerinin harala gürelesinin içinde, aynı vicdani kanaatte buluşmuş olmamıza ‘öteki’ farklılıklarımızdan daha çok değer veriyor, dolayısıyla birbirimizi bu ‘öteki’ farklılıklarımızla kabul ediyor ve onlara rağmen birbirimize güveniyor ve yardım ediyorduk. Yani, Gezi’den doğan o çok etkili politik gücü, tüm farklılıklarımıza rağmen, aramızda mevcut olduğunun farkında olduğumuz bir vicdani ortaklaşma sayesinde, el birliği ile biz inşa etmiştik.

* * *

Peki politik kimliklerini, aidiyetlerini, farklı farklı düşünsel ve itikadi geleneklerle tanımlayan, aralarında bu farklılıklardan kaynaklanan derin görüş ayrılıkları hatta geçmişten gelen husumetler bulunan, bu nedenle de pek yan yana gelmeyen, gelemeyen bu insanlar — yani, biz, hepimiz aramızda ‘Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu’ kanaati üzerinde ‘örtüşen bir görüş birliği’ bulunduğunu nasıl fark edebilmiştik? Nasıl olmuştu da, laikçiler ile islamcılar, Türk milliyetçileri ve/veya ulusalcıları ile Kürt milliyetçileri, liberaller ile sosyalistler, hatta Fenerbahçeliler, Beşiktaşlılar ve Galatasaraylılar, aynı konuda, aynı vicdani kanaate sahip olduklarını fark edebilmişlerdi?

Bu sorunun kısa cevabı çok basit ve açık: Birbirleriye konuşarak. Birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek için birbirlerine sorular sorarak. Sorulan sorulara cevaplar vererek, verilen cevapları dinleyerek, anlamaya çalışarak. Birbirlerini ikna etmeye çalışarak, tartışarak, uzlaşarak. Kısaca, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklara rağmen, birbirleriyle insanca iletişim kurarak…

İktidarın Gezi’den aldığı ders: Bölme, kutuplaştırma

Nitekim Gezi protestolarının hemen ardından, tökezlediğini, iktidarının sarsıldığını hisseden hükümetin aldığı önlemlerden ilki, toplumun farklı kesimlerinden insanların birbirlerinden doğrudan haberdar olmalarına, birbirlerinin güncel olaylar karşısında gösterdikleri tepkileri yine birbirlerinin ağzından, doğrudan öğrenmelerine, birbirleriyle görüş alışverişlerinde bulunmalarına yani kamusal alanda birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan sosyal medya mecralarını ‘zapturapt’ altına almaya çalışmak, ikincisi ise “toplumun %50’sini evde zor tutuyorum” diyerek kutuplaşma ve sivil şiddet tehdidi savurmak olmuştu. Bunlar, Gezi protestolarının ardından, hükümetin totaliteryenizm bataklığına giden yolda, vatandaşların birbirleriyle doğrudan politik iletişim kurduğu kanalları tıkamak, ‘muhalif görüşlerin’ kamusal alanda ifade edilmesini engellemek ve kamuoyunu tek elden, kendi kontrolünde biçimlendirmek için attığı, deneme mahiyetindeki ilk adımlardı.

Aradan geçen sekiz yılın sonunda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında ulaştığı nokta ise malum: Türkiye bugün ‘Cumhur ittifakı’ ile ‘Millet İttifakı’ arasındaki siyah – beyaz kutuplaşmaya sıkışmış bir görüntü veriyor ve toplumun ‘Cumhur ittifakı’ yarısı ile ‘Millet ittifakı’ yarısı arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatları öyle ağır hasar görmüş durumda ki, farklı kamplara savrulmuş vatandaşlar, bırakın birbirleriyle  insanca iletişim kurabilmeyi, korkularından göz göze bile gelemiyorlar. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekilleri hapse atılmış, sivil toplum örgütleri kapatılmış, gıklarını çıkartsalar terörist veya terör destekçisi diye yaftalanıp yargısal tacize maruz kalan Kürt vatandaşlardan ise, bu ittifakların ikisi de gözlerini kaçırıyorlar!

Neyse, lafı fazla dağıtmadan, tartışmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda, aralarında derin düşünsel veya itikadi görüş ayrılıkları olan, hatta Türkiye’nin çalkantılarla, kavgalarla, çatışmalarla, idamlarla, suikastler ve katliamlarla örülü siyasi tarihinde, bu görüş ayrılıkları nedeniyle aralarına kan bile girmiş insanların, aralarında bir örtüşen görüş birliği olduğunu nasıl fark ettiklerini sormuş ve bu soruya kısaca ‘birbirleriyle konuşarak’ cevabını vermiştim, hatırlarsanız. İşte bu kısa cevap, doğru ve önemli olmakla birlikte, sorduğumuz soruyu yanıtlamaktan çok, farklı bir biçimde yeniden sormamızın önünü açmak dışında bir anlam ifade etmiyor aslında.

Şu şekilde mesela: Nasıl olmuştu da bu insanlar kendilerini ait hissettikleri düşünsel ve itikadi geleneklerin ortak hafızalarında yer alan birbirleriyle ilgili tüm acı hatıralara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı? Nasıl olmuştu da, mesela daha önce hiç tanışmamış bir solcu ile bir liberal karşılaştıklarında birbirlerinden gözlerini kaçırıp ayrı yollara gitmek yerine, birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı? Ya da bir laikçi ile bir islamcı karşılaştığında? Ya da bir Türk ile bir Kürt karşılaştığında? Hani ‘laf lafı açar’ derler ya, İşte aralarında bunca farklılık, bunca görüş ayrılığı, hatta husumetler olan insanlar arasında ‘lafı açan ilk laf’ nasıl edilebilmişti?

* * *

Ben bu sorunun yanıtını da adı konmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış başka bir ‘örtüşen görüş birliğinde,’ bulabileceğimizi düşünüyorum. Daha açık bir deyişle, ‘lafı açan ilk lafın’ benim birileri daha iyisini düşünene dek adına ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ demeyi önerdiğim şey sayesinde edilebilmiş olduğunu söylüyorum.

Bundan kastım ise tam olarak şu: Farklı düşünsel ve itikadi inanç sistemlerini benimseyen, bu nedenle aralarında derin politik görüş ayrılıkları bulunan insanlar arasında insanca bir iletişim kurulabilmesinin ön koşulu, bu insanların birbirlerinden bağımsız olarak ve kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ‘kendilerinden farklı gördükleri öteki insanlarla, bu farklılıklarına rağmen, insanca bir iletişim kurmanın iyi bir şey’ olduğuna ilişkin vicdani bir kanaat sahibi olmaları; dolayısıyla aralarında farklı gerekçelerle de olsa bu ahlaki yargının, doğru olduğuna ilişkin bir ortak bir kanaatin, yani bir “örtüşen görüş birliğinin” bulunmasıdır.

Yani ancak, kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, farklı olan ‘öteki’ ile diyalog kurmaya açık olan insanlar, aralarındaki düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlayabilirler ve ancak birbirleriyle konuşabilen insanlar, örneğin ‘güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfı ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir’ gibi başka ahlaki yargılar üzerinde, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaşabileceklerini fark edebilirler.

Lafı açan ilk laftan önceki görüş birliği

İşte ben ‘Gezicileri’ aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ‘Gezici’ yapan, yani hükümeti tökezleten çok parçalı ama çok etkili bir politik gücün paydaşları olarak onlara “ortak” bir politik kimlik kazandıran şeyin, son kertede, aralarında mevcut bulunan bu türden bir ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ olduğunu düşünüyorum. Yani, Gezi’de İslamcılar, Laikçiler, Türkler, Kürtler, Feministler, LGBTİ+ bireyler ve kendilerini nice nice başka kimlik belirleyenleri ile özdeşleştiren yüzbinlerce, milyonlarca insan arasında ‘lafı açan ilk lafın’ öncesinde ‘diyalog’ üzerine yukarıda tanımlandığımız türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ bulunduğunu; bu insanların tüm farklılıklarına rağmen ortak bir eylemlilikte buluşarak, hükümeti tökezleten etkili bir politik güç oluşturabilmelerini, birbirleriyle insanca iletişim kurabilmelerine, bunu da aralarındaki diyalog üzerindeki bu örtüşen görüş birliğine borçlu olduklarını söylüyorum.

* * *

‘O Gezi’de öyleydi, şimdiki durum çok başka’ derseniz haklısınız. Ancak ben, diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliğinin Türkiye kamuoyunu oluşturan vatandaşların önemli bir çoğunluğu arasında hala mevcut olduğunu ama hem adı konmadığı için kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkamadığını, hem de aradan geçen sekiz yılda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabaları sonucu görünürlük kazanmış başka bir örtüşen görüş birliğinin karanlık gölgesi üzerine düştüğü için, onun mevcudiyetinden kuşku duyar hale geldiğimize inanıyorum.

Daha açık bir deyişle şunu söylüyorum: Türkiye sosyolojisinin tabanında, tüm farklılıklarına rağmen ‘birbirleriyle diyalog kurmaya açık’ insanlar hala çoğunlukta ama hükümet vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmasına olanak tanıyan kanalları muhalif kesimlere yönelik yoğun karalama kampanyalarıyla, polisiye önlemlerle, yargısal tacizlerle bilinçli ve sistematik bir şekilde tıkadığı için, bu diyalog fiilen kurulamıyor, dolayısıyla tabanda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği de’ kamusal alanda fiilen görünürlük kazanamıyor. Onun yerine ise, ‘çatışma’ üzerine yine tabanda mevcut olan başka ‘bir örtüşen görüş birliği’ belirginlik kazanıyor ve Türkiye kamuoyunun tamamında, Türkiye’nin tek gerçeği oymuş gibi bir algı yanılsaması yaratıyor.

* * *

Benim adına ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliği’ dediğim bu şey de yine vatandaşların ‘vicdani kanaatleri’ arasındaki bir ortaklaşmaya işaret ediyor. Kısaca tanımlamam gerekirse, insanların birbirleriyle çatışırken dahi, tümüyle kendilerine özgü, farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle, aynı ahlaki yargılar üzerinde ortaklaştıkları, ama  ahlaki düzlemdeki bu ortaklaşmanın, politik düzlemde onları birleştirmediği, tam aksine aralarındaki ayrışmayı derinleştirmek yönünde işlevselleştiği bir durumdan bahsediyorum.

Somut bir örnek vereyim: 2021 yılında Türkiye’de yaşayan iki ‘sıradan’ vatandaş tahayyül edelim.

Bunlardan birisi 15 Temmuz Darbe girişimini planlamakla uzaktan yakında ilgisi olmayan bir solcu olmasına rağmen OHAL döneminde bir KHK ile ‘sivil ölüme’ mahkum edilmiş, terörist de terör destekçisi de olmamasına rağmen bu suçlamalarla hapse atılmış ve haklı olarak tüm bu haksızlıkların müsebbibi olarak gördüğü hükümetin ‘yandaşlarına’ ‘muhabbet’ beslemekte güçlük çeken, dolayısıyla ‘Millet İttifakı’ saflarına savrulmuş bir vatandaş olsun. Diğeri ise, hükümetin yoğun karalama kampanyalarıyla, yargısal tacizleriyle, yaftalamalarıyla gözleri boyanmış, kafası karışmış olduğu için, ‘Millet İttifakını’ destekleyen vatandaşların, kendisinin de benimsediği ‘yerli ve milli’ değerleri tehdit eden dış düşmanların terör destekçisi uzantıları olduğuna inanan ve bu nedenle ‘Cumhur ittifakı’ saflarına savrulmuş, Müslüman bir vatandaş olsun.

‘Diyalog’ ve ‘çatışma’ya dayalı görüş birliği arasındaki fay hatları

Biri solcu, diğer Müslüman bu iki sıradan vatandaşın, örneğin “bir insanın varlığıyla varlığını tehdit eden ‘öteki’ insanlara karşı kendisini savunması, gerektiğinde onlara direnmesi ve hatta onlarla fiilen çatışması iyi bir şeydir,” gibi bir ahlaki yargı üzerinde, tümüyle kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle ortaklaşmaları ve birbirleriyle itişip kakışırken kendilerini ‘vicdanen’ rahat hissetmeleri, pekala mümkündür. Elbette bu durumda, farklı siyasal kamplara savrulmuş vatandaşlar arasındaki bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ onları ‘vicdan huzuruyla’ sürükleyeceği istikamet, sağlıklı ve iyi işleyen, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasi olmayacaktır. Tam aksine bu vatandaşlar kendilerini şu anda yaşadığımız türden siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkışmış, totaliteryenizm yolunu yarılamış bir halde bulacaklardır.

* * *

İşte ben, Türkiye’de Cumhur ve Millet ittifakları arasında yaşanırmış gibi görünen politik kutuplaşmanın daha derininde, ‘diyalog’ ile ‘çatışma’ üzerindeki bu iki “örtüşen görüş birliği” arasından geçen fay hattı bulunduğuna  inanıyorum. Dahası vatandaşların vicdani kanaatleri düzeyindeki bu daha derin fay hattının,  Cumhur ve Millet ittifaklarının arasındaki kutuplaşmayı belirleyen politik sınırlar ile örtüştüğünü de düşünmüyorum. Yani aralarında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar ile aralarında çatışma üzerinde örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar diye iki farklı küme tanımlayabilecek olsak, bu iki farklı kümenin, Cumhur İttifakı’na oy veren seçmenler ile Millet İttifakı’na oy veren seçmenler kümelerine bire bir karşılık geleceklerini sanmıyorum.

Sanmıyorum, çünkü Cumhur İttifakı’nın saflarında ‘öteki’ kamptaki vatandaşlarla diyaloğa açık insanlar olduğu gibi, Millet ittifakının saflarında da ‘yandaşlarla’ diyalog kurmaya ‘zinhar’ karşı çıkan insanlar olduğunu, olabileceğini düşünüyorum. Ama her halükarda, Türkiye siyasetinde rüzgarın demokrasiden yana mı yoksa totaliteryenizmden yana mı eseceğini son kertede belirleyecek şeyin, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nın liderlik kadroları arasında yaşanan itiş kakışlardan çok, daha derindeki bu fay hattındaki kaymalar, kırılmalar olacağı kanaatini taşıyorum.

Totaliteryenizm bataklığına giden yoldan dönebilme umudu

Nitekim, İBB seçimleri vakasının da, vatandaşların vicdani kanaatleri

düzeyindeki böyle bir kaymaya işaret ettiğini düşünüyorum. Ekrem İmamoğlu‘nun birinci seçimleri küçük bir farkla, ikinci seçimleri de oyunu arttırmış olarak kazanarak, hükümet cenahına yaşattığı sarsıntının son kertede, ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğine’ baskın çıkmasıyla sonuçlanan bir zemin kaymasından kaynaklandığını söyleyebiliriz pekala. İlk yazımda da belirttiğim gibi, bu düşüncemi destekleyen somut olgusal kanıtlar sunmam maalesef mümkün değil.

Değil, çünkü verili bir zaman aralığında sosyolojik tabanın dinamiklerinde, çatışma ve diyalog üzerindeki bu ‘örtüşen görüş birlikleri’ ile tanımlanan iki farklı eğilimden hangisinin hangisine, hangi oranda ağırlık kazanmakta olduğunu belli hata payları içinde hassasiyetle ölçmek mümkün olsa da, Türkiye siyasetini bu kavramlar aracılığı ile okumak ve yorumlamak pek alışıldık bir şey olmadığı için, bu konuda yapılmış niceliksel kamuoyu araştırmaları veya niteliksel saha çalışmaları ya yok ya da yapılan araştırmalarda da bunu ölçmeye yönelik, bu kavramsal çerçeve ile hemhal olmuş sorular sorulmuyor.

Ancak, niceliksel çalışmalarla ölçülememiş, niteliksel saha araştırmalarıyla değerlendirilememiş olsa da, benim Türkiye’nin totaliteryenizmin dipsiz bataklığına giden yolun yarısından geri dönebileceğine ilişkin umudum, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinin’ tabanda mevcut olduğuna ilişkin çok önemli ipuçlarını, hem Gezi hem de İBB seçimleri vakalarında bulabiliyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Dahası, Türkiye sosyolojininin psiko-politik derinliklerinde, belli bir oranda mevcut olduğunu sezdiğimiz ‘diyalog üzerine’ bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ kavramsal bir farkındalık düzeyine taşınabilmesinin bizzat kendisinin, ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ona düşen karanlık gölgesini geriletebileceğini, yani hükümetin toplumun farklı kesimleri arasında insanca bir politik iletişim kurulmasını engelleme çabalarını bir ölçüde boşa düşürebileceğini ve bu yönüyle Türkiye’nin sosyolojik tabanından demokratikleşme yönünde ortak bir iradenin yükselmesine katkı yapabileceğini de düşünüyorum.

Ne diyeyim, umarım yanılmıyorumdur.

Devam edecek… 

 

Korkut Eken, Atilla Peker’i Kıbrıs’a devlet görevlisi ‘yerine’ götürmüş

Organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in kardeşi Atilla Peker’in, Kıbrıslı gazeteci “Kutlu Adalı‘yı öldürmek için” birlikte Kıbrıs’a gittiğini söylediği eski MİT’çi Korkut Eken, Peker’i neden yanında götürdüğüne ilişkin olarak, “Orada PKK ile bir çatışma olursa yanımda birisi olsun istedim. Bu tür olaylarda o günkü devlet stratejisine göre devlet görevlisi yerine ‘eleman’ kullanılıyordu” dedi. 

Hakkında “Kutlu Adalı” cinayeti nedeniyle soruşturma açılan organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in kardeşi Atilla Peker, müracaat savcılığına verdiği dilekçede, gazeteci Kutlu Adalı’yı öldürmek için eski MİT’çi Korkut Eken’le Kıbrıs’a gittiklerini iddia etmiş; konuya ilişkin açıklama yapan Eken, Adalı’yı tanımadığını söyleyerek cinayet iddialarını reddederken, Peker’le Kıbrıs’a PKK faaliyetlerini incelemek amacıyla gittiğini söylemişti.

Adada 1994-1996 yıllarında Sivil Savunma Daire Başkanlığı’nda görev yapan Orgeneral Galip Mendi de ziyareti doğrulamış, kendisini ziyaret eden Eken ve Peker’in birlikte gelip keşif yaptıklarını, onlara beyaz bir toros verdiklerini anlatmıştı. Mendi, ikilinin “PKK’lilerin faaliyetlerini takip etmek üzere”  adaya geldiklerini söylediklerini belirtmişti.

Peker’i neden yanında götürdüğüne ilişkin olarak çıkan tartışmalar sonrasında Sözcü Gazetesi‘nden Saygı Öztürk‘e konuşan Eken şunları söyledi:

Orada PKK ile bir çatışma olursa yanımda birisi olsun istedim. Bu tür olaylarda o günkü devlet stratejisine göre devlet görevlisi yerine ‘eleman’ kullanılıyordu. Tabii aslolan devletin kendi elemanlarını kullanmasıdır. Şimdi aslan gibi arkadaşlar bu işleri yapıyor. Şu anda MİT’in yurtdışı operasyonlarını izliyorum, çok büyük başarılar elde ediliyor. Teknik imkanlar çok. Bize para-pul da vermezlerdi. O zaman örtülü ödeneği harcamayıp seneye aktarmak önemliydi.”

‘Siyasetçiler birbirine arka çıkıyor’

Siyasetçilerin birbirine arka çıktığına, “Bakanın arkasındayım” deyip konunun kapatıldığına işaret eden Eken, “Peki Korkut Eken’in arkasında kim var? Allah’tan korkulur. Şanımla, şerefimle arkadaşlarımla görevlerimi en başarılı biçimde bitirdim, emekli oldum. Başarısız hiçbir operasyonum olmadı” ifadelerini kullandı.

Ne olmuştu?

Sedat Peker, videolarında 1993’te evinin önünde bombalı saldırı ile ölen Uğur Mumcu ve 1996 Lefkoşa’da öldürülen gazeteci Kutlu Adalı cinayetlerine ilişkin olarak da eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ve eski MİT’çi Korkut Eken‘i işaret etti. 

Kardeşi Sedat Peker’i Korkut Eken’in isteği üzerine Kıbrıs’a Adalı’yı öldürmek üzere gönderdiğini anlatan Peker, onun “denk gelemediğini” daha sonra Eken’in “O işi hallettik” dediğini söylemişti.

Peker, gözaltına alınan kardeşi Atilla Peker’in adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığını belirterek, Kutlu Adalı cinayetiyle ilgili anlatmak istediklerinin kayda geçirilmediğini kaydetti.

Atilla Peker ise cinayete ilişkin iddialarının yer aldığı dilekçeyi, Fethiye Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti; kamuoyuna imzasız nüshanın yansıdığı dilekçede, gazeteci Kutlu Adalı’yı öldürmek için eski MİT’çi Korkut Eken’le Kıbrıs’a gittiklerini itiraf etti.

Kıbrıs’a Korkut Eken ile birlikte gittiklerini kaydeden Atilla Peker,”Kıbrıs’ta Sivil Savunma Daire Başkanlığı’na gittik. Orada Kurmay Albay Galip Mendi ile tanıştım. Yardımcısı Enver Tosun Yarbay ile tanıştım. Sonrasında yan odada Korkut Eken Uzi marka silahı bana verdi, bu silahın nasıl kullanılacağını ve susturucunun nasıl sökülüp takılacağını bana öğretti” ifadelerini kullandı.

 

Gezi Parkı eylemlerinin sekizinci yılında İzmir Valiliği tüm kentte eylemleri yasakladı

İzmir Valiliği, Gezi Parkı eylemlerinin yıldönümünde kent genelinde her türlü eylem, etkinlik, gösteri ve yürüyüşleri bir hafta süreyle yasakladığını duyurdu.

Yasak kararının koronavirüs salgını gerekçe gösterilerek alındığı ileri sürüldü.

Tebliğ gönderildi

İzmir Valiliği tarafından bazı sivil toplum kuruluşlarına karar tebliğ edildi. Tebliğde şu ifadeler yer aldı:

Valilik ve Kaymakamlık Makamlarının uygun göreceği etkinlikler hariç olmak üzere ilimiz genelinde umuma açık veya kapalı yerlerde miting, kapalı ve açık yer toplantıları ile gösteri yürüyüşleri, basın açıklaması, çadır kurma, stant açma, çelenk sunma, oturma eylemi, imza kampanyası, el ilanı ve broşür dağıtma, anma töreni, toplu karşılama ve açılışlar vb. türdeki eylem ve etkinliklerin 26 Mayıs 2021 günü saat 15.00 ile 1 Haziran 2021 saat 24.00’a kadar 7 gün süre ile yasaklanmıştır.”

Dava açıldı

İzmir Valiliği’nin bu yasağına Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) yürütmeyi durdurma talebiyle dava açtı.

İzmir İdare Mahkemesi Başkanlığı’na verilen dilekçede şu ifadeler yer aldı:

Daha önce alınan hukuksuz kararlarda olduğu gibi, bu kararın da COVİD-19 ile mücadele kisvesi altında alınan, tamamen hukuki dayanaktan yoksun, keyfi bir karar olduğu aşikardır. Anlaşılan o ki, ülkemizde artık olağanüstü hal ilan edilmesine gerek dahi kalmadan ve Anayasa’da ve yasalarda yer aldığı şekilde temel hak ve özgürlükleri yasa ile dahi kısıtlamaya gerek duymadan, aleni bir şekilde fiilen olağanüstü bir yönetim şekli ile karşı karşıyayız.”

[Hayvan hakları yasası nerede?] Hak savunucularından eş zamanlı eylemler: Hayvanları politika malzemesi yapmayın

Ekim 2019’da beş siyasi partinin uzlaşısı ile Meclis Başkanlığı’na sunulan TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu Raporu’nun üzerinden 1,5 yıl geçmesine rağmen Hayvan Hakları Yasası’nın hâlâ çıkarılmaması hak savunucularını bir kez daha harekete geçirdi.

Özellikle son iki yıldır ihlallerin artarak devam etmesi, geçtiğimiz ay hayvan istismarından kâr sağlayan sektörlere KOSGEB teşviki verilmesi, av katliamının yasa kapsamından çıkarılması, kedi ve köpek dışındaki hayvan türlerinin rant sahiplerinin lobisi sebebiyle kapsam dışında bırakılacağının açıklanması ve hayvana cinsel şiddetin ısrarla “hayvanla cinsel ilişki” olarak sunulması, hayvan hakları savunucuları için bardağı taşıran son damla oldu.

Meclis’teki tüm siyasi partilere hayvanlardan taraf, adil, köklü ve dönüştürücü bir yasa için yıllardır çağrı yapan aktivistler, yasa koyucuların son günlerde basına verdiği yanıltıcı demeçleri ifşa etmek ve hayvanlar aleyhine aldıkları kararları protesto etmek amacıyla sokağa çıktı.

Hayvan, insan ve doğa hakları alanında çalışan örgüt ve oluşumların yanı sıra baroların da aralarında bulunduğu 70’e yakın örgüt ve oluşum ise, talepleri içeren basın açıklamasına eylem öncesi imza atarak Meclis’e yönelik çağrılara destek verdi.

Artık yeter: Yaşam için yasa istiyoruz!

İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Eskişehir ve Şanlıurfa’da eş zamanlı olarak basın açıklaması yapan yaşam hakkı savunucuları, hazır olduğu söylenen yasa taslağının “hak temelli bir yaklaşım” içermediğini vurguladı. Diyarbakır ve Konya’dan da “Yaşam İçin Yasa” talebiyle basın açıklaması okunarak eylemlere destek verildi.

Gelinen noktada, komisyon tavsiye kararlarındaki hayvan hakları açısından olumlu kazanımlardan da geri adım atıldığını söyleyen aktivistler, failleri şiddete teşvik eden ve hayvan istismarını olumlayarak üzerini örten maddelerin yeniden gündeme getirilmeye çalışıldığının altını çizdi.

Basın açıklamasında hayvanların, yalnızca seçim zamanında veya infial yaratan ihlallerden sonra gündeme geldiği belirtilerek hayvanların politika malzemesi yapılamayacağı  ifade edildi.

Meclis’te yapılan görüşmelerde ve basına verdikleri demeçlerde hayvanlar yararına “devrim niteliğinde” bir yasa hazırlığında olduklarını aktaran milletvekillerine bir kez daha seslenen hayvan hakları savunucuları, “Hayvanların tarafında olduğunuzu iddia ederek toplumu kandırmaya çalışmaktan vazgeçin. Hayvanların tutsak edildiği, sömürüldüğü tesisleri korumak için verdiğiniz çabanın binde birini hayvanların haklarını korumak için verseydiniz, 17 yılda pek çok ölüm ve acı önlenebilirdi,” diyerek tepki gösterdi.

Hayvan Hakları Yasası çıkmış olsaydı…

Eylemde son yıllarda toplumsal infial yaratan hak ihlallerinin yalnızca bazılarına değinebilen yaşam hakkı savunucuları, hak temelli bir yasanın çıkmadığı her günün hayvanlar için daha fazla ölüm ve zulüm getirdiğini şu sözlerle vurguladı:

“Eğer Hayvan Hakları Yasası taleplerimiz doğrultusunda çıksaydı; Ozan Öztürk tarafından yere vurularak öldürülen Dora köpek, Ankara Batıkent’te üç kişi tarafından verilen zehirli etlerle öldürülen 16 köpek, Cumhuriyet Üniversitesi‘ne yaşadığı köyden alınıp getirilerek, anatomi dersi için şah damarı kesilip kadavra yapılan kangal köpek, taşla vurularak öldürülen sekiz kaplumbağa, Van Çaldıran’da katledilen 70 köpek, B.Y. ve arkadaşları tarafından İspir dağlık alanda yakalanıp işkenceyle öldürülen yavru kurt, Murat Özdemir tarafından işkence edilerek öldürülen Bahtiyar papağan, Annesini emerken Berat Kaya tarafından köpeklere parçalatılan sıpa ve daha binlerce hayvan şu an yaşıyor olabilirdi. Çünkü onların hayatlarını koruyacak etkin ve caydırıcı yasalar yok.”

‘Gitmiyoruz, buradayız!’

Basın açıklamasında, yasa koyucular sivil toplumun taleplerine kulak tıkadığı müddetçe daha gür bir sesle haykıracaklarını söyleyen aktivistler “Hayvanların haklarını geri alana kadar gitmiyoruz. Hayvan istismar eden sektörlerin değil, hayvanların çıkarını esas alan yasa teklifinin bir an önce son haline getirilerek hayvan haklarının pazarlık konusu yapılmaması gerektiğini yeniden ve yeniden hatırlatıyoruz. Buradan bir kez daha haykırıyoruz: Yaşam için yasa istiyoruz!” dedi.

Basın açıklamasında, “yasaklı/tehlikeli ırk” tanımının kaldırılmasından yunus parkları ve hayvanat bahçelerinin kapatılmasına, petshop, üretim çiftlikleri ve internette hayvan satışlarının son bulmasından hayvana şiddete yönelik hapis cezası alt sınırının en az 3 yıl olarak belirlenmesine, belediyelerin ceza kapsamına alınmasından canlı hayvan ticaretinin ve kürk üretimi/ithalatının yasaklanmasına, geleneksel olduğu iddia edilen tüm boğa ve deve güreşlerinin yasaklanmasından hayvan deneylerine son verilmesine, ihlaller karşısında vatandaşın şikayet hakkının ve mevcut yasadaki 6. maddenin korunmasına kadar yasadan talepler sıralandı.