Ana Sayfa Blog Sayfa 1458

Akkuyu NGS’de ilk reaktör kabının kurulumu yapıldı

Mersin‘deki Akkuyu Nükleer Güç Santrali inşaatında, ana ekipmanın montajıyla ilgili ana aşamalardan biri olan 1’inci güç ünitesine ait reaktör basınç kabının kurulumu tamamlandı.

Ünitede daha önce de kor tutucunun montajı tamamlanmış, destekleyici ve taşıyıcı kirişlere beton dökülmüş ve reaktör kabının silindirik kısmının kuru zırhlama ve ısı yalıtımı işleri bitirilmişti.

Reaktör kabı, 330 tonluk bir ağırlığa, 4.5 metrelik çapa ve 12 metrelik yüksekliğe sahip.

Dava sürüyor

Reaktörün oturacağı temelin bazı bölümlerinde iki kez çatlak oluşan santralle ilgili bilimsel ve hukuki olarak geçerli bir Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu ve üretim lisansı alana kadar inşaatının tamamen durdurulması talebiyle Danıştay’a yapılan başvuru kabul edilmişti.

Bölgedeki çevre dernekleri ve meslek odaları tarafından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na karşı açılan davada Hazine ve Maliye Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin de davacı olarak dahil olması talebi de mahkemece kabul edilmiş oldu.

Danıştay İdare Mahkemesi’ne sunulmak üzere Adana Nöbetçi İdare Mahkemesi’ne yapılan başvuruda da ayrıca ÇED raporunun santralin Türkiye’nin milli güvenliği, ekonomik geleceği ve halk sağlığı üzerindeki olası yıkıcı etkilerinin gözetilerek hazırlanması talebi yer alıyordu.

Santralde ocak ayında da bir patlama yaşandı. Patlama nedeniyle bölgedeki evlerde zarar meydana gelmiş, camları kırılmıştı.Mersin Valiliği konuyla ilgili bir açıklama yaparak patlamanın planlı olarak yapıldığı ve vatandaşların zararlarının karşılanacağını söylemişti.

‘Güçlülük ve şeffaflık vurgusu’

Nukleersiz.org koordinatörü ve Yeşil Gazete nükleer editörü Pınar Demircan, santralin inşa sürecine ilişkin ayrıntıların sık sık duyurulmasının, kamuoyunda “Güçlü Türkiye” algısının oluşturulması amacına hizmet ettiğini söylemişti. 

Demircan, Akkuyu’yu da inşa eden Rus devlet şirketi Rosatom’la ilgili dizi yazısında şu ifadeleri kullanmıştı:

“Akkuyu NGS için sahaya getirilen lojistik envanterinin sayılıp dökülmesiyle “güçlülük” algısının yaratılmaya çalışılmasına benzer diğer bir çaba da “şeffaflık” böyle olur hissi yaratmak. Oysa Akkuyu NGS sahasındaki çatlak haberlerinin aylarca saklanması ve ikincisi olana kadar kamuoyuna duyurulamaması Rosatom kontrolündeki işletim sürecinin nasıl bir “şeffaflık” zeminine oturacağını net olarak göstermişti.”

Pınar Demircan, atık gibi nükleer risklerin ve yaratacağı çevre tahribatının  ile bertaraf edilmediği bir ortamda, santralin aktif fay hatları üzerinde inşa edilmesinin tehlikelerine de dikkat çekmişti.

Cinsel saldırı sanığı Musa O.’nun avukatı, intihar eden mağdurun babasını suçladı

Batman‘ın Beşiri ilçesinde, intihara kalkışan ve hastanede 18 Ağustos 2020’de hayatını kaybeden İpek Er’in bıraktığı mektupta, kendisine cinsel saldırıda bulunduğunu iddia ettiği eski asker Musa O.’nun tutuksuz yargılandığı davanın üçüncü duruşması görüldü.

Batman’da uzman çavuş olarak görev yapan Musa O., olay duyulunca görevden uzaklaştırılmış; önce tutuklanmış ardından da Siirt 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce serbest bırakılmıştı.

Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı‘nca sürdürülen soruşturmada, ‘nitelikli cinsel saldırı’ suçundan 12 yıldan az olmamak üzere hapis cezası istemiyle yargılanan sanığın üçüncü duruşması bugün, Siirt 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi‘nde başladı. Duruşmaya İpek Er’in ailesi, Diyarbakır, Batman, Siirt baroları, HDP milletvekilleri Feleknas Uca, Nuran İmir ve Sıddık Taş ile  çeşitli sivil toplum kuruluşu temsilcileri katıldı. Musa O. ve avukatları da Ankara’dan Ses Görüntü ve Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile hazır bulundu.

Avukat babayı suçladı

Kimlik tespitiyle başlayan duruşmada avukatların savunmasıyla devam etti. Duruşmaya SEGBİS’le bağlanan Musa O.’nun avukatı, mağdurun babası Fuat Er‘i suçladı. Müdafi avukat suçlamasında, “Bir babanın görevi kızını korumaktır, okutmaktır, intihara sürüklemek değildir” ifadelerini kullandı.

Sanık: Töre cinayetine kurban gitti, linç ediliyorum 

Duruşmada kendisini yöneltilen suçlamaları reddeden Musa O. ise, olayın başından beri linç edildiğini öne sürüp, İpek Er’in töre cinayetine kurban gittiğini iddia ettikten sonra, susma hakkını kullanmak istediğini söyledi. Sanık ilk duruşmada da susma hakkını kullanmak istediğini söylemişti. 

Mahkeme heyeti, sanığın tutuksuz yargılanmasına devam edilmesine karar vererek, bir sonraki duruşmayı 16 Eylül’e erteledi.

Kara mantar hastalığı Ortadoğu’ya da sıçradı: Irak’ta ilk can kaybı

Hindistan‘da koronavirüs geçiren insanlarda görülen ve 200’den fazla kişinin ölümüne yol açan kara mantar hastalığına Irak ve Mısır‘da da rastlandı. Irak’ta kara mantar efeksiyonundan ilk ölüm vakası kaydedildi.

Irak’ın güneyindeki Zikar vilayetinin Sağlık Genel Müdürü Saddam et-Tavil, yerel basına yaptığı açıklamada, vilayetin merkezi Nasiriye’de ölen bir kişide kara mantar olarak bilinen mukormikoz enfeksiyonu tespit edildiğini belirtti. Tavil, söz konusu enfeksiyonun, hayatını kaybeden kişinin ölüm belgesinin düzenlenmesi sırasında tespit edildiğini kaydetti.

Sağlık uzmanları, mantarın bağışıklık sistemi zayıf olanlara saldırdığını ifade ederek hastalığın yeni tip korona virüs (Covid-19) ile bağlantılı olduğu konusunda uyarıda bulundu.

Enfeksiyon Mısır’da da ortaya çıktı. Ülkede görülen vakaların çok az olduğunu kaydeden Mısırlı uzmanlar, kaç vaka olduğuna dair net bir sayı paylaşmadı. Vakaların bazılarının tedavi edildiği belirtildi.

Ölüm oranı yüzde 50

Hindistan’da 12 binden fazla kişide görülen Kara Mantar hastalığı 200’den fazla ölüme yol açmıştı. Sinüsler, beyin ve ciğerleri etkileyebilen “kara mantar” enfeksiyonu, özellikle koronavirüs geçirmiş ve hastalığın tedavisinde steroid kullanılmış diyabet hastalarında ölüme yol açıyor. Nadir görülen hastalıkta ölüm oranı yüzde 50 olarak bildiriliyor, bazı hastalar ise ancak tek gözleri alınırsa iyileşebiliyor.

Yaşanan ortamdaki küflerden kaynaklanan hastalık insandan insana bulaşmıyor. Covid 19 tedavisinde kullanılan steroidlerin hastaları mantar enfeksiyonuna karşı savunmasız bıraktığı sanılıyor

Vakaların solunum desteği için kullanılan oksijendeki kirlilikten kaynaklanıp kaynaklanmadığı ise araştırılıyor.

A’dan Z’ye müsilaj sorunu: İklim krizinin rolü nedir?

Halk arasında ‘deniz salyası’ olarak da bilinen müsilaj kısa zamanda Marmara Denizi’nin kâbusu haline geldi. İstanbul sahilleri, adalar, İzmit Körfezi, Yalova, Balıkesir ve Tekirdağ kıyıları salya ile kaplandı.

Dahası deniz altına yapılan dalışlar sonucunda yüzeyde görüntülenen müsilajın deniz dibindekilerin yalnızca yüzde 5’i olduğu ortaya çıktı. Yani tehlike göründüğünden çok daha büyük.

Her ne kadar kapalı denizlerde deniz salyası oluşumu ‘doğal’ olarak kabul edilse de uzmanlar Marmara Denizi’nde daha önce eşi benzeri görülmemiş bir boyutta bu olayın yaşanmasının doğrudan ‘insan etkisi’ sebebiyle olduğu konusunda hemfikir.

Peki müsilaj nedir? Marmara Denizi’nde neden görülmeye başlandı? İklim krizinin müsilaj oluşumundaki rolü nedir? Müsilaj sorununun çözümü iklim kriziyle mücadele etmeden mümkün olur mu?

Fotoğraf: Hüseyin Çakmak/ DHA

Müsilaj nedir?

Müsilajı kapalı denizlerde ortaya çıkan beyaz-kahverengi renklerde ve jelatin yapıda olan bir salgı olarak tanımlamak mümkün.

Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi’nden Prof. Dr. Mustafa Sarı, müsilajı “Denizdeki biyolojik üretimin başlangıcını, ilk basamağını teşkil eden fitoplankton dediğimiz mikro alglerin, yani mikroskobik bitkiciklerin aşırı çoğalması sonucu, ortamda vuku bulan bazı şartlara tepki olarak bıraktıkları salgı” şeklinde tanımlıyor.

‘Patlayınca hücre içi sıvısı yayılıyor’

Marmara Çevresel İzleme (MAREM) projesi yürütücüsü, hidrobiyolog Levent Artüz ise 1+1 ile yaptığı söyleşide müsilajın ne olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

Bir tarifle anlatmak gerekirse, oklava şeklinde bir tavuk yumurtası düşünün, bilimsel ismi Proboscia alata olan plankton, kısa sürede anormal artış gösteriyor. Daha sonra patlıyor. Patlama derken bomba patlaması değil, çiçeklenme, tomurcuk patlaması. Ölüp kırılıyor. Kırılınca hücre içi sıvısı ortama yayılıyor. Tıpkı yumurtanın beyazını su dolu bir bardağa dökmek gibi…

Sarıçay’ı kaplayan deniz salyası. Fotoğraf: DHA

Marmara Denizi’nde müsilaj nasıl oluştu?

Bu soruya uzmanlar tarafından verilen cevapları üç başlık altında toplamak mümkün: Deniz suyu sıcaklığının yükselmesi, denizdeki durağanlık ve kirlilik.

Deniz suyu sıcaklığındaki artışın iklim kriziyle doğrudan alakalı olduğunu aktaran Su Politikaları Araştırmacısı Gökçe Şencan, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Meteoroloji Genel Müdürlüğü verilerine baktığımızda bu durumu net bir şekilde görebiliyoruz” dedi.

Son 10 yılda rekor ısınma

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) 2020 Marmara Denizi Analizi’ne göre deniz sera gazı emisyonlarının etkisini artırmaya başladığı 1970 yılından bu yana sürekli ısınıyor.

Son 10 yıl içerisinde ise bu sıcaklık artışı rekor seviyeye çıkıyor ve bir önceki 10 yıllık periyoda kıyasla 1 derece yükseliyor. 2019 ve 2020 yıllarının nisan, mayıs ve haziran döneminde ise deniz normale göre 3-5 derece daha sıcak.

‘Planktonların artmasına neden oluyor’

Yüksek sıcaklıkta denizde çözülen oksijen oranının düştüğünü belirten Şencan, “Sıcaklığın biraz daha yüksek olması alglerin ve müsilaj sebep olan planktonların artmasına neden oluyor” ifadelerini kullandı.

“Planktonlar çürümeye başladığında bu çürüme oksijeni daha fazla tüketiyor” diyen Şencan, bu durumun deniz canlıları için çok daha büyük bir soruna yol açtığına dikkat çekti.

Diğer denizlerden daha hızlı ısınıyor

Öte yandan iklim değişikliği bütün denizlerde sıcaklık artışına yol açarken Marmara’daki artış Akdeniz ve Ege’den daha hızlı gerçekleşiyor.

Bu durumun bir sebebi olarak kapalı Marmara Denizi’ndeki durağanlık gösteriliyor. Denizin üstündeki 25 metrenin Karadeniz’den gelen sudan, 25 metrenin altının ise Akdeniz’den gelen sudan oluştuğunu belirten Prof. Dr. Mustafa Sarı şunları söylüyor:

İki su kütlesi arasındaki tabaka Marmara Denizi’nin yüzeyi ile dibi arasındaki ilişkiyi zorlaştırıyor, sirkülasyonları engelliyor. Yüzey akıntıları da tamamen Karadeniz’den gelen sularla ilgili.”

Bu görüşe göre Karadeniz’den akıntı gelmediğinde Marmara’nın üst akıntısı da azalıyor, durağanlaşıyor, özellikle körfezlerde sirkülasyon iyice azalıyor.

Marmara Denizi’ni kaplayan müsilaj uydudan da görüntülendi.

Üst tabakadaki bulanıklık ısınmayı artırıyor

Levent Artüz ise Derin Deniz Deşarjları sebebiyle Marmara’nın üst su kütlesinde oluşan bulanıklığa şu sözlerle dikkat çekiyor:

Komşu denizlerde ısınma dünya ortalaması olan 1 dereceye yakınken Marmara’daki sıcaklık artışı 2,5 derece. 2000 senesinde sıcaklık artışı 1,8 derece civarında. 2000’den beri Marmara’nın üst su kütlesinde inanılmaz bir sıcaklık artışı var. MAREM olarak yaptığımız çalışmalardan biliyoruz ki, önlem alınmaksızın yapılan Derin Deniz Deşarjlarından dolayı oluşan bulanıklık sebebi ile özellikle üst katmanda deniz suyu sıcaklığının anormal bir şekilde arttığını görüyoruz.

Derin Deniz Deşarjı nasıl uygulandı?

Derin Deniz Deşarjı atık suların sahillerden belirli uzaklıklarda deniz dibine boru ve difüzörlerle aktarılması olarak tanımlanıyor. İlk önce Kuzey ve Güney Haliç kolektörleri yapıldığını hatırlatan Artüz bu süreci şu sözlerle anlatıyor:

Haliç’in bütün pisliği borularla (kuşaklama kolektörleri) toplanarak Ahırkapı önünden Derin Deniz Deşarjı yöntemiyle Marmara’ya basıldı. Denizin alt akıntısını taşıyıcı bir bant (konveyör) gibi düşündüler ve atık suların Karadeniz’e gitmesini umdular. Velev ki bütün atık su Karadeniz’e ulaşsaydı, o zaman da Karadeniz kirlenecekti. Ne yazıktır ki, kısa sürede bu Derin Deniz Deşarj yöntemi Türkiye’deki tüm belediyelere örnek oldu. Karadeniz, Marmara ve Ege’deki tüm kurum ve kuruluşlar bu kervana katıldı. Geçen zaman zarfında Derin Deniz Deşarjını aklamak için yönetmelikler çıkarıldı. ‘Derin Deniz Deşarjı seyreltmeyle arıtma yapıyor’ dendi. Evet, seyrelme oluyor. Bir bardak temiz suya bir damla kirli su eklesem kirlilik seyrelir. Ama o su içilir mi? Hiçbir arıtma yapmaksızın, nasıl olsa seyreliyor düşüncesiyle atıklar denizlere boca edilmeye başlandı. Ne kadar seyrelirse seyrelsin, 32 senenin sonunda geldiğimiz nokta bu.

‘İklim değişikliği kararlarda hesaba katılmıyor’

Gökçe Şencan da yaptığı açıklamada “Marmara Denizi tamamen temiz olsaydı deniz sularında meydana gelen sıcaklık bu kadar büyük bir soruna yol açmayabilirdi. Şu anda ekstra bir sıcaklık artışı görüyoruz” ifadelerini kullandı.

İklim değişikliği etkisinin politikalarda göz önünde bulundurulmadığına dikkat çeken Şencan, “Eğer biz gerçekten iklimi dikkate alarak kararlar verseydik şu anda bu sorunla karşılaşmazdık. Marmara’ya atık bırakmadan önce üç kere beş kere düşünürdük. Bu kirliliği deniz kaldırmaz risk altında diye. Biz bu tür değişimleri dahil etmediğimiz içi bunu öngöremedik” dedi.

Çözüm ne?

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’na (TÜDAV göre ilk olarak deniz üstünde biriken müsilajın fiziksel yöntemlerle mesela petrol yayılmasına engel olan teknelerin sistemleriyle toplanması gerekiyor.

Bu sayede müsilajın batarak daha fazla oksijen tüketmesine engel olmanın ve dolayısıyla toplu canlı ölümlerini azaltmanın mümkün olabileceğini belirten vakıf, bunun kesin ve kalıcı bir önlem olmadığının altını çiziyor.

Fotoğraf: AA

‘Atık yönetim politikası oluşturulmalı’

Prof. Dr. Sarı ise Marmara Denizi çevresindeki tüm idari ve sivil yapıların bir araya gelerek iklim değişikliğini de dikkate alan yeni bir atık yönetim politikası geliştirmesi gerektiğini söylüyor.

Arıtılmamış herhangi bir atığın denize bırakılmaması gerektiğine dikkat çeken Sarı, “Acil eylem planı hazırlamalıyız ve bundan sonra tek 1 litre bile atığı arıtmadan Marmara Denizi’ne bırakmamalıyız” ifadelerini kullanıyor.

Bütün bunlar gerçekleştirildiğinde dahi denizin ne kadar sürede eski haline dönebileceği veya artık eski haline dönmesinin mümkün olup olmayacağı ise bilinmiyor.

Çalıştay düzenlenecek

Kasım ayından bu yana yaşanan bu felaket karşısında yetkililerin harekete geçmemesi ise halk tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. Aylar sonra açıklama yapan Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum konuyu incelemek amacıyla 4 Haziran tarihinde “Marmara Denizinde Müsilaj Sorunu ve Çözüm Önerileri” çalıştayı gerçekleştirileceğini söyledi.

“Bakanlık olarak 300 kişilik ekibimizle Marmara Denizi’nde 91 noktayı, karada da tüm arıtma tesislerini ve kirlilik kaynaklarını denetliyoruz” diyen Bakan Kurum 6 Haziran’da da Marmara Denizini Koruma Eylem Planı’nı kamuoyuyla paylaşacaklarını duyurdu.

‘İklim kriziyle mücadele dahil edilmeli’

Gökçe Şencan ise müsilaj sorunuyla başa çıkmak için uygulanacak bütün yöntemlere iklim değişikliğiyle mücadelenin de dahil edilmesi gerektiğinin altını çizerek şu ifadeleri kullandı:

Küresel bir sorun olmasına rağmen Türkiye iklim kriziyle mücadele etmek için üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmez ve gerekli adaptasyon çalışmalarını yapmazsa benzer sorunları tekrar tekrar ve daha sık şiddette yaşayacağız.”

‘Hükümetlerin sorumluluğunda’

İnsanların iklim krizi argümanından genel olarak kaçınmak istediklerini belirten Şencan, “Hükümetin ‘bizim elimizde olan bir şey yok, iklim değişiyor’ argümanını kullanmasından çekindiklerini düşünüyorum” dedi.

Kendi görüşüne göre iklim değişikliğiyle mücadele edememenin de kirlilikle mücadele edememenin de çok büyük bir kabahat olduğunu dile getiren Şencan, “Halbuki ikisiyle de mücadele edilebilir ve ikisiyle de mücadele etmek hükümetlerin sorumluluğunda” yorumunu yaptı.

Türkiye’nin ‘flamingo cenneti’ Düden Gölü ve komşusu Küçük Göl kurudu

Şubat ayında gelen kuşlar gölü terk ederken, Kulu Doğal Hayatı Koruma Derneği Başkan Yardımcısı Ramazan Uludağ, ”Burada 180 kuş türü vardı. Şu an bir tane bile yok. Yakınımızda Kızılırmak Nehri var. Kızılırmak’tan su getirilerek göllerimiz kurtulabilir” dedi.

Kulu ilçesinin 5 kilometre doğusunda, Tuz Gölü‘nün yakınında, halk arasında ‘Kulu Gölü’ olarak da bilinen 860 kilometrekare alana sahip Düden,  kapalı ve sığ bir göl. Göl, flamingo, yaz ördeği, Macar ördeği, pasbaş patka, dikkuyruk, kılıçgaga, büyük cılıbıt, Akdeniz martısı ve gülen sumru gibi 180 türden yaklaşık 42 bin kuşa ev sahipliği yapıyordu.

Rapor: Mayıs ayında en az 43 gazeteci hakkında 617 yıla kadar hapis cezası istendi

Gazeteciler Cemiyeti’nin Demokrasi için Medya/Medya için Demokrasi desteğiyle her ay görülen gazeteci davalarının derlendiği “Haberin Bedeli” isimli raporlama çalışmasının mayıs ayı raporu açıklandı.

Rapora göre, gazeteciler hakkında mayıs ayında görülen duruşmalarda en az 43 gazeteci hakkında 617 yıla kadar hapis cezası istendi.

Mayıs ayında sekiz ilde gazeteci yargılamaları devam etti

Raporlama çalışmasını yürüten gazeteci Hayri Demir tarafından hazırlanan rapora göre, mayıs ayı boyunca 24 ayrı dava ile İstanbul, Ankara, Van, Erzurum, Sakarya, Antalya, Batman ve Diyarbakır’daki gazeteci yargılamaları devam etti.

Görülen bu davalarda en az 43 gazetecinin iki kez ağırlaştırılmış müebbet, 240 yıl 9 ay 15 günden 617 yıl 2 aya kadar hapisle cezalandırılmaları talep edildi.

15 gazeteci hakim karşısına çıktı

1-17 Mayıs tarihlerinde 28 gazetecinin yargılandığı 12 ayrı duruşma görülecekken, koronavirüs salgını nedeniyle alınan tam kapanma kararıyla duruşmaların ertelenmesi kararından dolayı bu davalar görülmedi.

Ancak, kapanma sürecinin bitmesiyle 20 Mayıs tarihi itibariyle 12 ayrı davada, 15 gazeteci hakim karşısına çıktı. Bir gazeteci hakkında beraat kararı verilirken, tutuklu yargılanan bir gazeteci hakkında da tahliye kararı verildi. Bir gazeteciye de bir yıl üç ay hapis cezası verildi.

Aynı dönemde dört gazeteci hakkında yeni davalar açıldı. Bir gazeteci de haber takibi sırasında gözaltına alındı.

50 yaş ve üzerindekilere aşılama başladı

Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında, ikinci aşamanın son basamağı olan 50 yaş ve üzerindekilerin aşılanmasına bugün itibarıyla (1 Haziran) başlandı.

Covid-19 aşılama süreci, Sağlık Bakanlığı’nca Koronavirüs Bilim Kurulu‘nun tavsiyeleriyle oluşturulan takvim doğrultusunda sürdürülüyor.
Takvim doğrultusunda, 50 yaş ve üzerindekilerin aşılanmasıyla ikinci aşama tamamlanacak ve üçüncü aşamaya geçilecek.

Aşılama takvimine göre, üçüncü aşamanın ilk basamağı 40-49 yaş grubundakilerin aşılanmasıyla başlayacak ve 18-29 yaşlarındakilere aşı hakkının tanımlanmasıyla tamamlanacak.

Dördüncü aşama kapsamında da sırası geldiği halde aşı yaptırmayan kişiler aşılanacak.

Randevu nasıl alınıyor?

Vatandaşlar, Covid-19 aşısına ilişkin durumunu e-Nabız hesabından, Alo 182 üzerinden veya 2023’e kısa mesaj (SMS) göndererek öğrenebiliyor.

Aşı olacak grup arasında yer alan kişiler randevu işlemi için Merkezi Hekim Randevu Sistemi’ne (MHRS) yönlendiriliyor. Vatandaş, tarihi geldiğinde randevu aldığı sağlık kuruluşuna gidiyor.

Aşıyı uygulayan sağlık personeli vatandaşın ikinci doz aşısını hangi tarihler arasında yaptırabileceğini belirliyor.

Marmara’nın ölümü: İstanbul kolera salgınına hazır mı – Bülent Şık

Marmara Denizi‘ne kıyısı olan neredeyse her yerde görülen müsilaj (deniz salyası) sorunu ağır hasar verilen bir deniz ekosisteminin açığa çıkardığı bir sorun. 1989’dan günümüze uzanan süreçte atık suların derin deşarj yöntemiyle Marmara Denizi’ne boşaltılması sonucu deniz ekosistemi bozuldu. Zamanla oluşan kirlilik, yüzey suyu sıcaklılarının artışı vb. gibi sorunlar canlı türü sayısında ciddi azalmalara yol açtı.

Müsilaj sorunu Marmara Denizi’nin ölümünün göstergesi olarak niteleniyor.

Yeni sorunlar da gelecek

Bu sorun beklenmedik başka sorunlara da yol açacak. Tam olarak ne olacağını söylemek çok zor; ama çözümü olağanüstü zor ve karmaşık sorunlarla yüz yüze olduğumuz bir gerçek. Bilimsel bilginin ve sağduyunun itibar gördüğü, birlikte yaşamaya dair bir gelecek tasavvuruna sahip bir toplum gözünün önünde duran böyle ciddi bir sorun karşısında disiplinler arası bir bakışla ne yapılabileceğine, olası zararların nasıl azaltılabileceğine kafa yorar ve bir an önce eyleme geçerdi. Böyle bir eylem planı henüz ortada yok, hatta tam aksine bu sorunla ilgili en bilgilendirici yayınlardan birini yapan birartıbir.org isimli internet sitesi önceki gün saldırıya uğrayarak müsilaj sorununu hakkında yaptığı yayına erişim engellenmeye çalışıldı.

Böyle garabet bir ülkede yaşıyoruz ne yazık ki…

Şartlar ne olursa olsun toplumu savunmaktan, sorunlara birlikte çözüm aramaktan vazgeçmemek gerekir. Çözüm arayışı ise sadece mevcut sorunları değil, açığa çıkması muhtemel sorunları da içermeli. Bu çerçevede Marmara Denizi’ndeki ağır sorunun hangi olası sorunları açığa çıkarabileceği üzerine düşünmek gerekiyor.

Kolera salgını

Ben bu yazıda olası sorunlardan biri olan salgına değineceğim. Sorunun odak noktasında ise pandemilere yol açan hastalık etkenlerinden biri olan kolera bakterisi (vibrio cholerae) olacak.

Kolera şiddetli ishal ve kusmayla seyreden ve vücutta hızla su kaybına yol açan bir bağırsak enfeksiyonudur. Tedavisi mümkündür ve kaybedilen suyun yerine konmasına dayanır. Ancak tedavi imkânlarının yetersiz olması durumunda saatler içinde ölüme yol açabilen bir hastalıktır.

Kolera çok bulaşıcıdır. Hastalık etkeni, hasta insanların su gibi dışarı akan dışkılarında bol miktarda bulunur. Bu dışkıların kişisel temasla ya da gıdalara ve sulara bulaşması hastalığın hızla bir salgına dönüşmesine yol açar.

Kayıtlara geçmiş ilk salgın 1817’de Hindistan’da gözlenmiştir. Salgın dönemlerini hastalığın geçici olarak ortadan kalktığı sessizlik dönemleri izlemiştir. Hangi nedenlerin sessizlik dönemlerine yol açtığı tam olarak bilinmiyor ancak çevre koşullarının bu konuda baskın rol oynadığı düşünülüyor. Kolera salgın hastalıklarla çevrenin ilişkisini anlamak için üzerinde en çok çalışılan mikroorganizmaların başında geliyor.

Son iki yüzyıl içinde yedi büyük salgın görüldü. 1961’de  başlayan 7. salgın henüz sona ermedi ve dünya genelinde yayılmaya devam ediyor.

Çevre ve insan ilişkisi: Örnek olarak kolera

Kolera bakterisi denizlerde yaşayan hayvansal planktonlarda özellikle de kopepodlarda bulunur. Kopepodlar dünya deniz ve okyanuslarında, özellikle de kıyı ekosistemlerinde bulunan bir milimetre boyunda, şekilleri gözyaşı damlasına benzeyen kabuklu deniz canlılarıdır. Vücutlarını saran kabuk tabakası kitinden oluşur. Kitin böceklerin dış iskeletini oluşturan sert bir polisakkarittir.

Kolera bakterisi kitin tabakasından beslenir. Kopepodlar büyüme dönemlerinde ara ara kitin tabakasını bir elbise gibi üzerlerinden atıp yenisiyle değiştirirler. Kolera bakterisi kitin tabakasından beslenmese denizlerin dibi devasa kitin tabakası atıkları ile dolar ve dünya denizlerindeki kopepodların bolluğu düşünüldüğünde deniz ekosistemlerinde biriken kitin ciddi bir ekolojik krize yol açardı. Bir mikroorganizmanın insan için patojen olması ekosistem için gereksiz olduğu anlamına gelmez.

Dünyada kopepodların en bol bulunduğu bölgelerden biri Hindistan ile Bangladeş arasında uzanan ve dünyanın en büyük mangrov ormanı olan Bengal Körfezi’ndeki Sundarbans’dır.

Sundarbans bölgesi, İngilizler’in Doğu Hindistan Şirketi tarafından 1760’da işgal edilerek sömürgeleştirildi. İşgal öncesi epeyce ıssız olan bu bölgeye sel gibi akan sömürgeciler ve çalıştırılmak için bölgeye taşınan yerliler kısa sürede bölge nüfusunun artışına ve yeni yerleşim yerlerinin kurulmasına yol açtı.

Bölgede günlük olarak yaşanan gelgit olayı kopepodlarla dolu deniz suyunun yerleşim bölgelerindeki içme suyu kuyularına bulaşmasına ve kolera bakterisi içeren kopepodlarla bulaşık suların içilmesi de kolera hastalığının ortaya çıkmasına neden oldu. O yıllarda, kolera bakterisinin insan bedenine kopepodlar aracılığıyla, yani ancak kopepod içeren bir yiyecek ya da içeceğin yenilmesiyle-içilmesiyle bulaşabildiği, insandan insana bulaşma (dolayısıyla salgınlara yol açma) özelliğini ise henüz kazanmadığı düşünülüyor.(1)

Kolera bakterisi insandan insana bulaşma karakterini zaman içinde evrim geçirerek hastalık yapma gücünü arttıran iki önemli özellik sayesinde kazandı. Bu özelliklerden biri uçları kıvrılmış çubuk şekilli bakterinin uzun, saç teline benzeyen bir kuyruğa sahip olmasıdır. Kuyruk kolera bakterilerinin birbirine ve bağırsak duvarına tutunmasını kolaylaştırmıştır. Diğer özellik ise bakterinin ürettiği bir toksinle bağırsak duvarlarından bağırsağın içine bol miktarda sıvı akışına yol açmasıdır.

Normalde, sağlıklı bir insanın bağırsağında sindirilen yiyecek ve içecekler bağırsağın içinden vücudumuza doğru emilir. Kolera bakterisinin ürettiği toksin ise bu süreci tersine çevirerek vücudumuzdaki suyun (ve onunla birlikte sağlıklı bir metabolizma faaliyeti için çok gerekli olan elektrolitlerin) bağırsakların içine sızmasına ve şiddetli bir ishalle vücuttan atılmasına yol açar. Sızma öyle fazladır ki kaybedilen sıvılar acilen yerine konulmazsa ölüm riski belirir. Şiddetli ishal bağırsak floramızda doğal olarak bulunan ve koleranın gelişimini sınırlayabilecek bakterileri ortamdan uzaklaştırır; bağırsak duvarına yapışma özelliği kazanmış olan kolera bakterisi ise ortamda kalacak ve rekabet edeceği bakteriler ortamdan uzaklaştırıldığı için rahatça çoğalacaktır.

Vücuttan bol miktarda sıvı çıkışına yol açan ishalle hastalık etkeni bakteriler de ortalığa saçılır ve bulaşma riski artar.

Bangladeş, kolera sorunuyla sürekli uğraşan bir ülkedir. Gelgit olayı ile deniz suyunun yerleşim alanlarına taşındığı Sundarbans bölgesi koleranın sürekli görüldüğü, hastalığın endemik karakter kazandığı bir bölgeye dönüşmüştür. İnsan her ekosisteme yerleşmemeli.

Koleranın Sundarbans bölgesinden başlayarak dünyaya yayıldığı ve 200 yıl içinde yedi büyük salgına yol açtığı düşünülüyor.

Çevresel koşullardaki bozulmalar, ekosistemlerdeki çökmeler, biyoçeşitlilik kaybı, kalabalık yerleşim bölgeleri, nüfus hareketlerinin fazlalığı, hastalık etkenlerini bir yerden diğerine taşıyan insani faaliyetlerin yoğunluğu (buharlı gemiler sayesinde denizlerdeki ve akarsulardaki ticaret hacmindeki artış), savaşlar ve afetler salgın ihtimalini arttıran faktörlerdir. Bu faktörlerin bir araya geldiği durumlar ise tarihte hemen her zaman salgın hastalıkların ortaya çıkışını kolaylaştıran bir zemin oluşturmuştur.

Günümüz İstanbul’u bu zemine sahip kentlerin başında geliyor.

Bu çerçevede bakıldığında Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu bize ne anlatıyor?

Müsilaj ve kolera

Müsilaj ya da deniz salyası, denizde yaşayan bitkisel planktonların (fitoplankton) aşırı çoğalmasıdır. Marmara Denizi’nde şu an gözlendiği gibi bitkisel planktonların bir araya gelerek oluşturduğu kalın, yapışkan müsilaj tabakası içinde çeşitli hayvansal plankton (zooplankton) türleri ve mikroorganizmalar da bulunabilir.

Müsilaj tabakası mikroorganizmaların gelişmesi ve çoğalması için uygun bir besi ortamı işlevi görür. Bu tabaka içinde bulunan mikroorganizmalardan biri kolera hastalığına yol açan “vibrio cholerae” isimli bakteridir.

Deniz müsilajının büyük bir mikrobiyal biyoçeşitlilik içerdiği ve müsilajı saran deniz suyunda bulunmayan ya da çok daha az bulunan hastalık yapıcı çeşitli mikroorganizma türlerine (koliformlar, E.coli, vibriolar gibi) ev sahipliği yaptığı belirlenmiştir.

Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu 2007’de de gözlenmişti. Yapılan çalışmalarda müsilaj oluşumuna çok çeşitli bitkisel plankton türlerinin (Proboscia alata, Rhizosolenia sp., Pseudosolenia calcar-avis, Thalassiosira sp., Ditylum brightwellii, Coscinodiscus spp., Leptocylindrus minimus, Skeletonema costatum, Chaetoceros spp., Cerataulina pelagica, Cylindrotheca closterium, Pseudo-nitzschia cf. seriata, dinoflagellate Gonyaulax) yol açtığı belirlenmişti.

Yukarıda sadece bir kısmının isimlerine yer verdiğimiz bitkisel planktonların kolera mikrobunun yerleşebileceği bir ortam oluşturduğunu belirten akademik yayınlar var. Örneğin dünya denizlerinde çok yaygın olarak bulunan ve muhtemelen Marmara Denizi’nde de bulunan bazı dinoflagellata türleri kolera mikrobunu barındıran bir ortam oluşturuyor.

Bu bulgular geniş coğrafi alanlara yayılan müsilaj sorununun salgın hastalıklara yol açabileceğini dikkate almayı gerektiriyor. Üstelik iklim değişikliği bu sorunu daha da şiddetlendirecektir. Ancak tam bu noktada müsilaj sorunuyla birlikte ele alınması gereken ve İstanbul’u yakından ilgilendiren bir başka sorun daha var.

Deniz taşımacılığı ve kolera

Marmara Denizi gemi trafiğinin çok yoğun olduğu bir bölge.

Gemiler yük doldurma ve boşaltma esnasında dengelerini sağlamak için gemi içinde bu amaçla ayrılmış özel bölmelere deniz suyu alırlar. Bu suya balast suyu adı verilir. Alınan su miktarı taşıma kapasitesinin üçte birine ulaşabilmektedir.

Gemiler yüklerini boşaltırken ya da seyir halindeyken dengeyi korumak için balast suyu miktarı değiştirilir; yani bu su denize boşaltılır ya da denizden çekilir. Bir bölgeden çekilen balast suyu bir başka bölgeye boşaltılır. Boşaltılan balast suyuyla, o suda bulunan ve binlerce farklı çeşit canlı türü de aktarılır. Bu aktarımı bir bulaşma ya da ekosistemin kirletilmesi olarak görmek gerekir. Bu bulaşma ekosistem içindeki canlı türleri arasındaki dengeyi zaman içinde bozar. (1)

Bulaşma etkenlerinden bazıları insanlar (ve diğer canlılar) için patojendir, yani hastalıklara yol açar.

Balast suyuyla taşınan hastalık etkenlerinden biri de kolera hastalığına yol açan vibrio cholerae bakterisidir.

İnsanlarda ve deniz canlılarında hastalıklara yol açan mikro organizmalarının balast (ve sintine) suyunda dikkat çekici derecede yüksek sayılara ulaşarak hayatta kalabildiklerine ve kolera bakterilerinin balast tanklarında normalden daha başarılı bir şekilde sayıca arttığına dair kanıtlar var.

Uluslararası deniz ticareti ekosistem zararlılarını ve insanlarda hastalıklara yol açan etkenleri bir yerden diğerine taşıyıp duran bir işlev görüyor. Kentlerdeki nüfus yoğunluğu ve nüfus hareketliliği tarihte hiçbir dönemde olmadığı kadar fazla. Bu tabloya dâhil edilmesi gereken iklim krizi, kimyasal kirlilik, doğal yaşam alanlarının tahribi gibi başka etkenler de olduğunu belirtmeliyim.

Müsilaj sorununu, iklim değişikliği ve deniz ekosistemlerinin kötüye kullanımı (aşırı avlanma, kirlilik yaratma) sonucunda ortaya çıkan bir ekosistem çöküşü sorunu olarak görmeliyiz.

Bu çöküş salgın hastalıkların sıklığının artmasına yol açacaktır. Bu kaçınılmaz bir gerçektir.

Bu gerçeği kabul edip mevcut tahribatı nasıl giderebileceğimiz üzerinde düşünmemiz gerekiyor.

Müsilajdan kaynaklı bir kolera salgını olabilir mi sorusunun net bir yanıtı yok. Kolera suda kolayca çoğalabilen bir bakteri değil. Ancak bu konuda bilinmeyen çok şey var. Yapılan kapsamlı bir çalışmada, kolera salgınlarının başlangıcının, denizlerdeki alg patlaması (Marmara Denizi’nde daha önce sık sık gözlenen kırmızı-yeşil su yosunları sorunu) ile bağlantılı olduğu; salgının, hastalığı çevreden kapan bir indeks vakanın (ilk hasta) ortaya çıkması ve ardından güvenli su ve sanitasyona yetersiz erişim nedeniyle hastalığın toplumda yayılmasıyla tetiklendiği belirtilmiştir.

Yine kolera bakterisinin tıpkı Marmara Denizi’nde gözlendiği gibi askıda katı madde içeriği çok olan yani bulanık olan sularda daha uzun süre canlılığını koruduğu da belirlenmiştir.

Dolayısıyla meseleye ihtiyatlı yaklaşarak bir salgın riskini ortadan kaldıracak şekilde davranmak akıllıcadır.

Hatırlatmak gerekir ki kolera bakterisi olası risk etkenlerinden sadece biridir. İstanbul odağında sadece deniz taşımacılığı bile ciddi riskler içeriyor. Her gün 3000 ile 7000 arasında canlı türünün gemilerdeki balast suyu değişimi ile bölgeler arasında taşındığı tahmin ediliyor. Bereket ki hepsi patojen değil ve yeni ortamlarına da kolayca uyum sağlayamıyorlar. Ancak uyum sorununun aşıldığı ve ağır ekolojik sorunların açığa çıktığı durumlar da az değil. Kolera bakterisinin balast suyuyla taşındığı ve salgınlara yol açtığı belgelenmiştir.

İnsan eliyle hızla değiştirilmiş ve değiştirilen bir dünyada yaşıyoruz. Değişimin yol açtığı sorunları çözebileceğimizi düşünüyoruz.

İklim kriziyle ya da Marmara Denizi’nin ölümüne işaret eden müsilaj sorunuyla fark edeceğimiz şeylerden biri büyük belirsizliklerle dolu bir döneme girdiğimiz, bir diğeri teknolojik birikimimizin ve kapasitemizin ekosistem çöküşüyle ilgili sorunları çözemeyebileceğini fark etmek olacak… İşte bunlar gerçek beka sorunlarıdır.

Ne yapmalıyız?

Devam etmekten ziyade durmayı, onarmayı öne çıkarmalıyız.

Elde mevcut bilgilerden yola çıkarak; insan, bitki, hayvan ve çevre sağlığını bir bütünün birbiriyle ilişkili parçaları olarak görmeye çalışarak çözümler arayacağız.

  • Öncelikle Ergene Havzası’ndaki kirliliği derin deşarj yoluyla Marmara Denizi’ne taşımaya yönelik projeyi durdurmak ve daha uygun bir projeyle değiştirmek gerekiyor.
  • İstanbul ve Marmara Denizi’ne derin deşarjla atıkları aktaran yerel yönetimler bu uygulamaya kamuoyuna net bir takvim söyleyerek son vermeli ve arıtma sistemlerini revize etmeli.
  • Marmara Denizi’ndeki müsilaj tabakasında bulunan patojen mikroorganizmaların neler olduğunu belirlemek (eğer şimdiye kadar yapılmadıysa) gerekiyor. Bu çok kapsamlı, bütçe gerektiren ve zamana yayılan bir iş; ama hızla yapılmalı. Araştırmadan elde edilen bilgiler dikkate alınarak su varlıklarına bulaşması muhtemel mikrobiyal etkenlerin kontrolüne yönelik izleme faaliyetleri gözden geçirilmeli.
  • Sağlık Bakanlığı içme suyu varlıklarında kolera bakterisi başta olmak üzere olası hastalık etkenlerinin kontrol sıklığını arttırmalı. Aynı çalışma bir risk haritası çıkarılarak İSKİ tarafından da (ve Marmara Denizi’ne komşu belediyeler de) yapılmalı. Bakanlıklar ve yerel yönetimler bu konuda birlikte çalışmalı.
  • Marmara Denizi’nden tutulan su ürünlerinin (balıklar, kabuklular) gıda zehirlenmeleri ve enfeksiyon hastalıkları açısından çok risk içerebileceğini düşünüyorum. Zaten çok ağır zarar görmüş biyolojik çeşitlilik dikkate alınarak her türlü balıkçılık-avcılık faaliyeti bir süre yasaklanmalı.
  • İçme suyu ve kanalizasyon hatlarının birbirine karışmasına neden olabilecek felaket durumları (deprem, fırtınalar vb.) dikkate alınarak gereken güçlendirme çalışmaları yapılmalı.
  • Kanal İstanbul projesi asla yapılmamalı.
  • Olası salgınlara sağlık sisteminin nasıl karşı koyacağı konusundaki programları da gözden geçirmek gerekebilir.

Literatürde başka öneriler de var ama yazıyı uzatmamak için burada keseceğim. Bu önemli meseleyi disiplinler arası bir bakışla ele almak ve nasıl çözüleceği yönünde uzun vadeli bir ekosistem onarımı programı (mümkünse elbet) hazırlamak gerektiği çok açıktır.

Notlar

(1) Bu konuya düzenleme getiren bir sözleşme var ancak ne ölçüde uygulanabildiğini ve ne kadar koruma sağladığını bilemiyorum. Mevcut siyasal ahvalde, kamu kurumlarının kamusal nitelikli sorunları tespit edip çözüm sağlayacak önünü kesecek uygulamalar yaptığına inanmıyorum. Elbette, Ulaştırma Bakanlığı’nın bu önemli meseleyle ne ölçüde uğraştığı ve ne yaptığı soruşturulmalı.
(2) Bu konuda ayrıntılı bilgiler Sonia Shah tarafından yazılan Pandemi isimli nefis kitapta yer alıyor. Sahi Kitap, Çeviri: Cihat Taşçıoğlu, 2020.

(Bu yazı ilk kez Bianet’te yayımlanmıştır.)

Ali Babacan’dan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çağrı: Kanal İstanbul inadınızdan vazgeçin

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, partisinin genel merkezinde Marmara Denizi‘ni saran halk arasında deniz salyası olarak bilinen (müsilaj) ve Kanal İstanbul Projesi hakkında açıklamalarda bulundu.

Marmara Denizi’ndeki atık yönetiminin yeniden yapılandırılması gerektiğini kaydeden Babacan, hemen bir önlem alınmazsa Marmara Denizi’nin geri dönülemez bir zarar göreceğine işaret etti.

Kanal İstanbul’la ilgili açıklamalarda da bulunan DEVA Partisi lideri, Kanal İstanbul için muhalefet partilerinin, meslek odalarının, akademisyenlerin çağrıldığı bir çalıştay yapılmasını önerdi.

‘Atık yönetimi yeniden yapılmalı’

Babacan, Marmara Denizi’nde müsilaj sorununun aylardır devam ettiğine ve alarm sinyalleri verdiğine dikkat çekerek, atık yönetiminin yeniden yapılandırılması gerektiğini ifade etti:

Sanayi tesislerinin ve belediyelerin tam arıtma yöntemine geçmesini sağlayın. Marmara Denizi’ne dökülen atık suların tamamının, ileri biyolojik arıtmadan geçmesini zorunlu hale getirin.

Bu hedef doğrultusunda gerekli tüm eğitimi ve desteği ilgili kuruluşlara sağlayın. Atık su arıtma tesislerinde kullanılan teknolojinin geliştirilmesi için yatırım yapın. Kirletici tesislerin tarafsız ve sıkı denetimi sağlayarak, kurallara uymayanlara cezai yaptırımları tavizsiz bir biçimde uygulayın.

Bir çalıştay yapacaksanız yapın. Ancak Marmara denizi bu hale geldikten sonra artık çok geç değil mi? İş işten geçtikten sonra, Marmara Denizi ölümle karşı karşıya geldikten sonra çalıştay için geç değil mi?”

‘Pek çok canlı türü ölüyor’

Babacan, hemen önlem alınmazsa, Marmara Denizi’nin geri dönülemez bir zarar göreceğine vurgu yaparak, açıklamalarını şöyle sürdürdü:

Konunun uzmanları uyarıyor. Şu an Marmara Denizi’nin dibinde, bir ölü tabaka oluşmaya başlamış durumda. Derinlerde yaşayan balıklar ve diğer pek çok canlı türü ölüyor. Derhal önlem alınmazsa, Marmara Denizi’nin ekosistemi geri dönülemez bir zarar görecek. Balıkçılık ve turizm sektörleri ise büyük bir risk altında.”

‘Kanal İstanbul inadınızdan vazgeçin’

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘a Kanal İstanbul projesinden vazgeçmesi için çağrıda bulunan DEVA Partisi lideri, sözlerini şöyle sürdürdü:

Sayın Erdoğan’a çağrı yapıyorum: Tamamen rant gözlüğüyle baktığınız Kanal İstanbul projesindeki inadınızdan artık vazgeçin. Bilim insanları endişelerini sürekli dillendiriyorlar. ‘Kanal İstanbul, Marmara Denizi’nin oksijensizleşmesine sebep olacak, İstanbul’un nüfusu daha da artacak ve bu Marmara ekosistemine geri dönülmez zararlar verecek’ diyorlar.”

‘Kanal İstanbul için çalıştay yapılsın’

Kanal İstanbul için bir çalıştay yapılması önerisinde bulunan Ali Babacan, sadece projeden yana olan kurum ve kişilerin değil, ilgili tüm kurumların, meslek odalarının, muhalefet partilerinin ve akademisyenlerin de bu çalıştaya davet edilerek bir toplantı yapılmasını önerdi:

Madem çalıştaylar yapmaya başlıyorsunuz, derhal bir çalıştay da Kanal İstanbul için yapın. Ama sadece yandaşları davet etmeyin. İlgili tüm kurumları, muhalefet partilerini, akademisyenleri ve meslek odalarını toplayın. İstanbul hepimizin, bir kişinin duygu ve dürtüleriyle yönetilen bir şehir olamaz. Kanal İstanbul’un Marmara Denizi’ne, tatlı su kaynaklarına ve tüm çevreye olan etkileri enine boyuna tartışalım. Akılla hareket edin, bilimin ışığında karar verin. Rant dürtülerinin esiri olmayın. Çalıştayları çevre katliamından sonra ‘ne yapacağız şimdi’yi tartışmak için toplamayın. Gelin, yol yakınken durun. Çalıştay yapacaksanız, çevre katliamını daha işin en başında önlemek için yapın.”

‘Biz her türlü pislikten arınmış bir ülke için buradayız’

Babacan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2017 yılında Şehir Zirvesi‘nde söylediği, “İstanbul’a ihanet ettik ben de bundan sorumluyum” sözlerini de hatırlatarak, açıklamasına şöyle devam etti:

Doğaya sadece rant gözlükleriyle bakan bu zihniyet, ‘İstanbul’a ihanet ettiğini’ itiraf edenlerin zihniyetidir. Bu zihniyet ihaneti itiraf eden ama hala inadından vazgeçmeyen bir zihniyettir. Ülkesini, doğasını, insanını seven bizler ise Marmara’nın mavi-yeşil sularını yarınlarımıza, gelecek nesillerimize, sapasağlam teslim etmek için canla başla çalışmaya hazırız. Biz her türlü pislikten arınmış bir ülke için buradayız.”

Yalıkavak Marina’dan Tolga Ağar da ayrıldı

Organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in iddiaları sonrası gündeme gelen Bodrum Yalıkavak Marina’da yönetim değişti. Sedat Peker, Mehmet Ağar‘ın marinaya ‘çöktüğünü’ iddia etmiş, Ağar ise yönetim kurulu başkanlığı görevini davet üzerine üstlendiğini ileri sürerek “Asıl biz olmasak mafya buraya çökerdi” ifadesini kullanmıştı.

Peker’in videolarının ardından Mehmet Ağar’ın marinadaki Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Yönetim Kurulu üyeliğinden ayrılışına ilişkin karar Ticaret Sicil Gazetesi’nde yayımlandı. Sözcü’den Emre Deveci’nin haberine göre Mehmet Ağar’ın yerine Yönetim Kurulu Başkanı olarak İtalya uyruklu Moreno Occohiolini atandı. Mehmet Ağar’ın ayrıldığı yönetim kurulu üyeliğine ise Ahmet Güven Kartal getirildi.

Mehmet Ağar, ayrılışıyla ilgili “Zor bir ameliyat geçirdim, sağlığımı düşünüyorum, yönetim kurulu ne yaptı bilmiyorum zaten ayrılmak niyetindeydim” demişti.

Mehmet Ağar’ın oğlu AKP Elazığ Milletvekili Tolga Ağar da şirketin yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldı. Tolga Ağar’ın yerine yönetime giren isim Serkan Uzun oldu. Tolga Ağar 2014 yılından bu yana şirketin yönetiminde yer alıyordu.

Milli Emlak’tan Malta’ya

Milli Emlak’a ait olan Yalıkavak Marina, 1996 yılında Bodrum Yalıkavak Turizm ve Yat Limanı Yatırımları Ticaret Anonim Şirketi adına tescil edildi. Marinayı 2003’te Cefi Kamhi aldı ve 2011’de satışa çıkardı. Şirketin yüzde 90 hissesi Palmali Otel İşletmeleri Yatırım ve Turizmi Limited Şirketi tarafından satın alındı. El değiştirme sonucu hisselerin yüzde 100’ü Palmali Otelcilik, Turizm ve Acentecilik Limited Şirketi’nde toplandı. 2017 yılına kadar Yalıkavak Marina’nın iki ortağı vardı.

Biri Azeri kökenli iş adamı Mubariz Mansimov Gurbanoğlu, diğeri ise merkezi Singapur’da bulunan Anar Alizade’ye ait RSR Holding. Mubariz Gurbanoğlu, 2016 yılında kendi hisselerini ortağı Alizade’ye sattı. Ancak bu satış mahkemelik oldu. Gurbanoğlu, yanında çalışan üç kişi tarafından dolandırıldığını, 200 milyon dolardan fazla değeri olan marinanın 30 milyon dolara satıldığını belirterek mahkemeye başvurdu.

Hali hazırda Bodrum Yalıkavak Turizm ve Yat Limanı Yatırımları ve Ticaret AŞ’nin tek pay sahibi olarak kayıtlarda “BYK Otel İşletmeleri Yatırım ve Turizm limited” adlı şirket görüyor. Bu şirketin de tek pay sahibi Yalıkavak Holding Limited. Malta’da kayıtlı bu şirketin sahibi ise Singapur merkezli RSR Holding.