Ana Sayfa Blog Sayfa 1435

Kobane Davası’nda üçüncü duruşma: Gizli tanığın nasıl bulunduğunu açıklayamıyorsunuz

Aralarında HDP eski Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş‘ın yanı sıra Akademisyen Beyza Üstün ve Cihan Erdal’ın bulunduğu 28’i tutuklu 108 kişinin yargılandığı Kobane Davası’nda üçüncü duruşma bugün başladı.

26 Nisan günü gerçekleşen ilk duruşmada mahkeme heyeti savunma avukatlarının salona girişini engellemiş ve bu durum protesto ile karşılanmıştı. Avukatlar is UYAP üzerinden reddi hakim talebinde bulunmuştu.

İkinci duruşmada mahkeme heyeti bu kez de basın mensuplarının ve milletvekili danışmanlarının salona alınmasına engel olmuştu.

Kobane Davası’nda üçüncü duruşma öncesi. Fotoğraf: MA

Gizli tanık üzerinden soruşturma

Ankara 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşma öncesi Kobanê davası savcısının, gizli tanık “Ulaş”ın ifadeleri üzerinden başka soruşturma dosyası hazırladığı ortaya çıktı.

Savcılığın, 25 Mayıs’ta Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası’na (SES) yönelik yapılan gözaltı operasyonu soruşturmasında da gizli tanık “Ulaş”ın ifadelerini temel suçlama konusu yaptığı öğrenildi.

Söz konusu gizli tanığın ifadeleri, HDP’nin kapatılması istemiyle hazırlanan ve Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından iade edilen ilk iddianamede de yer almıştı.

Cezaevi önünde zırhlı araçlar

Cezaevi kampüsünün önünde zırhlı araçların yanı sıra çok sayıda polis yer aldı. Duruşmayı izlemeye gelen çok sayıda kişi arama noktasından geçtikten sonra duruşmanın görüldüğü salona geçti.

Kimler katıldı?

HDP eski eş genel başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi eski Eş Başkanı Gültan Kışanak, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Emine Ayna, HDP Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üyesi Ali Ürküt, HDP Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Nazmi Gür, yerine kayyum atanan Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen, HDP eski milletvekili Gülser Yıldırım, HDP eski Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyeleri Zeynep Ölbeci, Cihan Erdal, Can Memiş, Meryem Adıbelli tutuklu bulundukları cezaevlerinden, tutuksuz yargılanan İmralı Heyeti üyesi Sırrı Süreyya Önder İstanbul’dan Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile duruşmaya bağlandı. Tutuksuz yargılanan Altan Tan ve Gülfer Akkaya mazeret dilekçesi göndererek, duruşmaya katılmadı.

Eski milletvekili ve Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Ayla Akat Ata, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, HDP eski Sözcüsü Günay Kubilay, eski milletvekili Emine Beyza Üstün, İbrahim Binici, HDP yeni dönem MYK üyesi Alp Altınörs, HDP eski saymanı Zeki Çelik, HDP eski MYK üyeleri Pervin Oduncu, Ayşe Yağcı, Bircan Yorulmaz, Berfin Özgül Köse, Bülent Parmaksız, İsmail Şengül, Dilek Yağlı ile Sibel Akdeniz, duruşma salonunda hazır bulundu.

Fotoğraf: 6-8 Ekim Gerçekleri

Reddi hakim talebi reddedildi

Mahkeme heyeti, avukatlar ve siyasetçilerin reddi hakim taleplerinin reddedilmesine ilişkin Ankara 23’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan itirazın da reddedildiği duyurdu.

Duruşmada söz alan Avukat Kenan Maçoğlu“HSK’ya müzekkere yazılarak İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili olarak atanan Savcı Ahmet Altun’un atamasının neden iptal edildiğinin sorulmasını istiyoruz. Savcının kulağına fısıldayan birileri var. Bingöl’e, Bitlis’e, Patnos’a yazılar yazarak kendisine itirafçı arıyor. Bu çabalar sonuç vermiyor. Yüksekdağ ve Demirtaş tutuklanana kadar savcı herhangi bir delil sunup gizli tanık bulamıyor” dedi.

‘Gizli tanık nasıl bulundu?’

Maçoğlu açıklamasında “Siz böyle ciddi bir iddianameyi kabul ediyorsunuz ama gizli tanığın nasıl bulunduğunu, ifadesinin nasıl alındığını sormuyorsunuz. Bunun Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına sorulmasını istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Savcının dosyada bir belge unuttuğunu dile getiren Maçoğlu, “Siz de incelemeden kabul etmişsiniz. Neyse ki bu artık kayıtlara geçti, kaybedilme şansı yok. Soruşturmaya müdahale eden el bu belgede diyor ki; ‘Bu dosyaya çalışın ve HDP kapatma iddianamesinin temelini oluşturun'” bilgisini paylaştı.

Fotoğraf: 6-8 Ekim Gerçekleri

‘Sokak eylem alanıdır’

Söz alan Avukat Zeynep Sedef Özdoğan ise “Sokak eylem alanıdır ve bu Anayasa tarafından güvence altına alınmıştır. ‘Sokağa çıkın, demokratik haklarınızı kullanın’ çağrısı suç sayılamaz” dedi.

Dava takibin yapan 6-8 Ekim Gerçekleri hesabı “Davayı hızla sonuçlandırmak isteyen Mahkeme Başkanı, avukatların sözünü keserek, seslerini kapatmakla tehdit ederek duruşmayı sürdürüyor” açıklamasını yaptı.

Bilgen: Provokasyon IŞİD tarafından yapıldı

Yerine kayyım atanan eski Kars Belediye Eş Başkanı Ayhan Bilgen ise savunmasında “6-8 Ekim’de provakasyon IŞİD tarafından yapılmıştır. Suriye’de akrabalarına yönelik saldırılar insanları harekete geçirdi. Kadınların, çocukların kaçırıldığı ortamda benzerlerinin yaşanmamasına karşı eylemler yapıldı” dedi.

37 kişinin ölümüne sebebiyet vermenin çok ağır bir suçlama olduğunu belirten Bilgen, “37 kişiyi karşıma alsalar ve başıma silah dayasalar ‘Ya bu kişilerden birisini öldür ya seni öldüreceğiz’ deseler kendi ölümümü seçerim” ifadelerini kullandı.

Neler yaşandı?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla başlatılan Kobani olaylarına ilişkin yedi ilde gerçekleştirilen operasyon kapsamında birçok HDP’li isim 25 Eylül günü gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında akademisyenler; Cihan ErdalProf. Dr. Beyza Üstün ve Can Memiş de yer alıyordu.

6-8 Ekim 2014 yılındaki eylemlerle suçlanan siyasetçiler hakkında 38’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

İngiliz nehirlerinin de başı kanalizasyon atıklarıyla dertte: İzin verilenin 10 katı deşarj ediliyor

Birleşik Krallık‘ta Johnson hükümetine sunulmak üzere hazırlanan analize göre, atık su şirketlerinin Çevre Ajansı‘nın (EA) belirlediğinden en az 10 kat daha fazla miktarda kanalizasyon atığını, yasadışı olarak nehirlere boşaltmasına izin verildiği ortaya çıktı. 

 

Bu hafta Çevre Bakanı Rebecca Pow‘a sunulan çalışmada, şirketlerin kanalizasyon arıtma tesislerinden nehirlere karışan yasa dışı sızıntılar nedeniyle 10 yıl içinde yapılan kovuşturmaların, yasa dışı deşarjların ölçeğinin sadece küçük bir kısmı olduğunu öne sürülüyor.

The Guardian‘dan Sandra Naville‘in aktardığına göre, İngiltere Ekoloji ve Hidroloji Merkezi‘nde misafir bilim insanı olan Prof. Peter Hammond, Bakan Pow’a zayıf düzenlemenin, su şirketleri tarafından yasa dışı deşarjların eksik rapor edilmesinin ve şirketlerin hesap vermemesinin, arıtılmamış kanalizasyonun kontrolsüz bir şekilde boşaltılması anlamına geldiğini ve bunun da ekolojik hasara yol açtığını söyleyecek.

Hammond’un analizi, su şirketlerinin fırtınalar nedeniyle taşmalardan kaynaklı sızıntıları kendiliğinden rapor etmelerine izin veren düzenlemelerin başlangıç tarihi olan 2010’dan itibaren, 10 yıllık bir dönemi kapsıyor.

Çevre Ajansı atık su şirketlerine, sistemdeki basıncı azaltmak için yoğun yağışlardan sonra arıtılmamış kanalizasyonları nehirlere boşaltmalarına  olanak sağlıyor. Ajansın koşulları arasında, ham kanalizasyon nehirlere salınırken su arıtmasının izinde belirtilen minimum seviyeye kadar devam etmesi gerekliliği yer alıyor.

Bu izin şartı ihlallerinin ölçeğini inceleyen Prof. Hammond, şirketlerin brüt eksik raporlama yaptığını iddia ediyor.

10 yılda iki binin üzerinde ihlal, 174 kovuşturma

Prof. Peter Hammond’un verileri, çevresel bilgi taleplerinden (EIR’ler), atık su arıtma çalışmaları için EA tarafından verilen izinlerin incelenmesinden, arıtma işlerinde arıtılmamış ve arıtılmış atık su akış oranlarının analizinden ve ham kanalizasyon deşarjlarının durma ve başlama zamanlarından alınmış ve olay süresi izleme olarak bilinen telemetriye kaydedilmiş.

Bir çevresel bilgi talebine yanıt olarak EA, 1.000’den fazla kanalizasyon arıtma tesisinde bu koşulun ihlali nedeniyle 2010 ve 2020 yılları arasında su şirketlerine yönelik 174 kovuşturmayı kayda geçirdiği belirtiliyor. Ancak Hammond’ın 83 kanalizasyon arıtma tesisine ilişkin anlık analiz görüntüsü, aynı dönemde en az 2.197 potansiyel ihlal olduğunu gösteriyor.

Verilen izinler, şirketlerin minimum miktarda atık suyu arıtmaya devam ettiklerini gösteriyor, bunun ölçümü yapmaları veya kaydetmeleri de gerekmiyor. Hammond bunun, su şirketlerinin Çevre Ajansı’nın izin verdiğinden 10 kat daha fazla, potansiyel olarak yasadışı ham kanalizasyon deşarjı yapmalarına izin verilmesi anlamına gelen, “korkunç bir hata” olduğunu kaydediyor.

Guardian ve Panorama tarafından yürütülen soruşturmaların bir sonucu olarak hükümet ve EA üzerinde artan baskı, Bakan Pow’un konuyla ilgili bir “görev gücü” oluşturmasına neden olmuştu. Pow, Hammond’dan bulgularını kendisine sunmasını istedi.

Hammond, “Kanıtlar, son on yılda arıtılmamış kanalizasyonun nehirlere ‘erken’ boşaltılmasının EA izleme ve kovuşturmalarının ortaya çıkardığından en az 10 kat daha sık olduğunu gösteriyor. Bu kontrolsüz boşaltma, nehirler, vahşi yaşam ve çevre için büyük ekolojik hasara yol açabilir” dedi.

Atık su şirketlerine ham lağım suyunu boşaltmalarına izin veren geçici izinler, bazı firmalar için 11 yıldır sürüyor. Örneğin, Thames Water’ın sahibi olduğu Oxford Kanalizasyon Arıtma Tesisi , Eylül 2010’dan beri geçici izne sahip.

Şirketin basına da yansıyan ifadeleri, dışkı, hijyenik havlular ve prezervatifler de dahil olmak üzere katı atıkları nehirlere salmasına nasıl izin verildiğini ortaya koyuyor. İzin belgesinde şu ifadeler yer alıyor:  “Boşaltma … alıcı sularda veya alıcı suların kıyılarında, sahilde veya kıyı şeridinde katı maddelerin görülmesine neden oluyorsa… izin sahibi bu tür maddeleri en kısa sürede toplamak ve kaldırmak için tüm makul adımları atacaktır”

Çevre Ajansı’nın geçen yıl yayımladığı verilere göre, atık su şirketleri tarafından doğrudan nehirlere yapılan ham kanalizasyon deşarjlarından kaynaklanan kirlilik, endüstriden kaynaklanan kimyasal deşarjlar ve tarımsal akıntılar, Birleşik Krallık’taki suların kirliliğinin ana kaynaklarını oluşturuyor. Nehirler, göller ve akarsular gibi su yollarının yalnızca %16’sı, 2016’dakiyle aynı şekilde ekolojik sağlık açısından sınıflandırılmış.  Prof Jamie Woodward‘ın yakın tarihli araştırması da nehir tortusunda bulunan mikroplastiklerin ana kaynağnın arıtılmamış kanalizasyon atıkları olduğunu öne sürüyor.

Çevre Ajansı: Su kalitesi 10 yılda iyileşti, daha da iyileştireceğiz

Çevre Ajansı’nın konuyla ilgili açıklaması ise şöyle: “Kanıt olduğunda, Çevre Ajansı tavsiye ve rehberlikten kovuşturmaya kadar çok çeşitli uygulama seçenekleri kullanır. Büyük kirlilik kazalarının etkisini biliyoruz ve su kalitesi son on yılda önemli ölçüde iyileşirken, onu daha da iyileştirmeye kararlıyız – EA, sadece 2021’de su şirketlerine karşı 2,3 milyon ila 4 milyon sterlinlik para cezasıyla iki kovuşturma sonuçlandırdı.”

EA’ya göre, şirketlerin nehirlere kanalizasyon atıksu deşarjları su yollarının %36’sına zarar veriyor ve tarım endüstrilerinden gelen akış da su yollarına verilen hasarın %40’ından sorumlu.

 

‘Çeşme’deki turizm projesinin toplumsal yarardan çok zararı var’

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un, 2020 yılının ilk aylarında gündeme getirdiği Ege Turizm Projesi kapsamında Didim ve Çeşme Yarımadası’nda iki farklı turizm merkezi kurma hazırlığı yapılıyor.

Projenin 2023 yılında hayata geçirilmesinin planlandığını belirten Türkiye Ormancılar Derneği, “Projenin, yarımadanın sosyal, ekonomik ve ekolojik yapısında yaratacağı değişimleri hesaplamadan hayata geçirilmeye çalışılmasının sonuçları çok ağır olacaktır” uyarısında bulundu.

Katılımcı bir modelle hazırlandığı iddia edilen proje hakkında bilgi yetersizliği olduğuna dikkat çekilen açıklamada “TMMOB İzmir bileşenlerinin hazırlamış olduğu ‘Ön Değerlendirme Raporu’ ve 4 Haziran 2021 tarihinde İzmir Kent Konseyleri Birliğince yapılan ‘Yarımada Çalıştayı ve Forumundan’ başka sağlıklı bir bilgi kaynağı yoktur. Derneğimiz Bilim Kurulu ve Ormansızlaşma Komisyonu üyesi, Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Erdoğan Atmış, İzmir’de yapılan bu çalıştaya Derneğimizi temsilen katılmış ve görüşlerimizi paylaşmıştır” denildi.

‘Kamuoyunu uyarmayı görev biliyoruz’

“Dernek olarak biz de, bu konudaki düşüncemizi kamuoyuna açıklamayı ve Çeşme Yarımadasını bekleyen tehlikelere karşı kamuoyunu uyarmayı bir görev biliyoruz” denilen açıklamada projeyle Çeşme Yarımadası’nın yüzde 55’inin turizme açıldığı belirtildi.

Açıklamaya göre projeyle 100 bin nitelikli yatak kapasitesi ve 100 bin istihdam hedefleniyor. Cannes gibi turistik bir merkez hayaliyle yola çıkılarak hazırlanmış projenin; zemin+2 kat olarak öngördüğü yatay mimaride kullanılacak malzemelerin çevre dokusuna uygun olacağı, çevre sertifikasına sahip, sürdürülebilir-doğa dostu bir turizm uygulaması olacağı vaat ediliyor.

‘Halktan çok sermaye memnun olacak’

Projenin bir milyar dolar gelir getireceği, gelirin ilk etapta altyapı yatırımlarına harcanacağı, geriye kalan kısmının ise Kemeraltı, Agora gibi yerlerin kalkınmasına harcanacağı, sübvanse ettikleri esnaf ve zanaatkârlar marifetiyle sadece gelir üzerinden pay alma esaslı ticari alanlar yaratılacağı gibi klasik yöre halkını etkilemeye yönelik vaatler sıralanıyor.

Ormancılar Derneği ise bu durumla ilgili “Fakat bu vaatler içinde projenin yerliden çok yabancıya hitap edeceği, tahsis gelirleriyle maliyetlerin karşılanacağı ve işletme giderlerinin sabit yatırım sonrasında düşük olacağı açıklamalarının, halktan çok yerli ve yabancı sermayeyi memnun etmeye yönelik açıklamalar olduğu anlaşılmaktadır” ifadelerini kullandı.

Alakasız tesisler bir arada

Projenin içerdiği tesislere bakınca; 20 adet golf sahası, Ege’nin en büyük müzesi, nitelikli olimpik boyutta spor tesisleri, motor sporları pisti, kongre-fuar ve etkinlik merkezleri, opera, bale, sinema, tiyatro salonları, özel galeri ve sergi salonları, sağlık turizmi amaçlı termal merkezler ve agro turizm alanları, doğa turizmi alanları, ekstrem macera ve doğa sporları (trekking, bisiklet vb.), tema park ve plato alanları, yat limanı-bireysel yat bağlama yerleri, bilişim teknolojileri serbest bölgesi vb. gibi birbirine hiç benzemeyen tesislerin bir arada toplandığı belirtilen açıklamada şunlar söylendi:

Torbaya bu şekilde rastgele doldurulmuş tesis ve aktivitelerle turizmi on iki aya yaymak, çevreye duyarlı ve sürdürülebilir bir turizm yapmak, doğayı, toplumsal yaşamı ve gelenekleri korumak mümkün değildir.

Dörtte biri ormanlık alan

Proje alanının 4.293 hektarının orman olduğu belirtilen açıklamada “Ayrıca, kumsallar, küçük bataklıklar, makilikler ve fundalıklar geniş bir alanı kapsamaktadır” denildi.

Açıklamaya göre yörede yüz yirmi (120) kuş türü, soyu risk altında olan tavşancıl, bıyıklı doğan, küçük kerkenez gibi yırtıcı kuşlar, sırtlan ve karakulak gibi nadir hayvanlar yörenin özgün ekosistemi içinde yer alıyor.

Korunması gereken türler

Ayrıca Akdeniz Fokunun da korunması için beş öncelikli alandan biri olarak belirlenmiştir. Yörede korunması gereken 19 bitki türünün altısı endemik, 10’u nadir, üçü uluslararası ticareti yasak tür (CITES) kapsamındaki türlerden oluşuyor. Ender görülen Orcislectea adlı orkide türü de bu yörede bulunuyor.

Doğa Derneğinin 2006 yılında yaptığı çalışmada, “Önemli Doğa Alanı” olarak tanımlanan yörede, oligotrofik sular ve Akdeniz geçici göletlerinin olduğu iki Natura 2000 adayı olabilecek alan bulunuyor.

Ormancılar Derneği, “Alanın maki ve fundalıklardan oluşan kendine özgü doğal yapısının sanki boş, işe yaramaz alanlarmış gibi değerlendirilerek yapılaşmaya açılması, Projeyi hazırlayanların ekoloji bilgisinin yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. Çünkü bu alanlar AB Habitat Direktifi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesine göre öncelikli korunması gereken ekolojik alanlardandır” ifadelerini kullandı.

20 golf sahası sorun yaratacak

Proje kapsamında yapılacağı söylenen 20 adet golf sahasının yaratacağı ekolojik tahribatın dahi hesaba katılmadığı belirtilen açıklamada “Golf sahalarının alanları 50-150 hektar arasında değişebilmektedir. 20 golf sahası en düşük hesapla 1.000 hektarlık bir kumul, maki gibi doğal ekosistemlerin yok olmasına yol açacaktır. Golf alanları yılın her dönemi sulanması, gübrelenmesi ve zararlılarla mücadele için kimyasalların kullanılması gereken alanlardır. 1 hektarlık golf sahasının sulanması için yaklaşık 12 bin m3 suya gereksinim bulunmaktadır. 20 golf sahası için gerekli yıllık su miktarı ise 12 milyon m3’e ulaşmaktadır. Çeşme ilçesinin, yıllık su tüketiminin 7 milyon m3 olduğu ve bu suyun karşılanmasında bile büyük sorunlar yaşandığı dikkate alındığında golf sahalarında tüketilecek suyun miktarının büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır” denildi.

Su ihtiyacı karşılanamayacak

Yarımadanın su ve enerji kaynaklarının mevcut nüfusa bile yetmediği aktarılan açıklamada “Projeyle yapılması planlanan golf tesisleri de dâhil olmak üzere Çeşme ilçesinin yıllık su ihtiyacı 35-40 milyon m3’e çıkacaktır. Her ne kadar Projede golf sahalarının ve artacak nüfusun su ihtiyacının, ters ozmos ile denizden arıtma yoluyla sağlanacağı belirtilmiş olsa da, bu öngörünün ekonomik ve toplumsal maliyetlerinin iyi hesaplanmadığı çok açıktır” denildi.

Ek olarak “Ayrıca, atık suyun ve kentsel katı atıkların bertarafı gibi sorunların nasıl çözüleceğine dair de bugüne kadar herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Özellikle yaz aylarında artacak enerji talebinin nasıl karşılanacağı, iklim değişikliğine bağlı olarak yaşanan sıcaklık artışlarının enerji talebini ne kadar arttıracağı, deniz seviyelerinin yükselmesi ve fırtına kabarmalarının inşa edilecek tesisleri etkileyip/etkilemeyeceği hususları da incelenmemiştir. Nitekim çok yakın bir zamanda Alaçatı da oluşan bir hortum çok sayıda binaya zarar vermiş ve maddi hasarlara neden olmuştur” ifadeleri kullanıldı.

‘Bu sorular cevaplanmalı’

“Çeşme Yarımadasında toprak rantının sağladığı ucuz yatırım avantajından yararlanarak hayata geçirilecek ve doğanın bozulmasına neden olacak benzer turizm tesislerine sahip olacak bir projenin öncelikle şu sorulara cevap vermesi beklenmektedir” denilen açıklamada şu sorular yöneltildi:

  • Yapılan bu yatırımın ülkemize yönelen turizm talebini arttıracağını ortaya koyan bilimsel bir çalışma yapılmış mıdır?
  • Yarımadada yapılacağı belirtilen 20 adet golf sahasının ve golf otellerinin on iki ay boyunca dolu olacağının garantisi var mıdır? Örneğin Antalya’da bulunan diğer golf otelleri, iddia edildiği gibi on iki ay boyunca tam ya da yarı kapasiteyle turist ağırlayabilmekte midir?
  • Didim ve Çeşme Yarımadasında yapılacak turizm merkezleri, Antalya’daki turizm merkezlerine rakip olacağına göre, Antalya’daki ve diğer turizm yörelerindeki tesislerin gelirleri yeni oluşacak rekabetle daha da düşmeyecek midir? Bu endişeleri giderebilecek hangi farklılaştırma stratejileri oluşturulmuştur?
  • Büyük bir müjde olarak sunulan ve benzerine rastlanmadığı iddia edilen Çeşme Yarımadası Turizm Projesinin, benzer şekilde sunulmuş, fakat sonuçlandığında hayal kırıklığı yaratmış olan Salda Gölü, Ayder, Yassıada, Sera Gölü vb. bunca olumsuz örnek varken, farklı olacağını söylemek gerçekçi bir yaklaşım olabilir mi?

17. Hormonlu LGBTİ+fobi Ödülleri’nde Eyidisli Domates HIVfobi Ödülü de yer alıyor

Pozitif Dayanışma Derneği, bu sene Pride Komitesi ile birlikte ortak bir kategori olarak 17. Hormonlu LGBTİ+fobi Ödülleri‘nde Eyidisli Domates HIVfobi Ödülü dalını da oluşturduklarını açıkladı.

Ödülün adayları arasında ayrımcılığa ve damgalamaya sebep oldukları için Hekimoğlu dizisinin senaristleri, “HIV ile yaşayanlar statüsünü paylaşmak zorunda” söylemini üreten ve yayan sosyal medya kullanıcıları, HORNET sağlık elçileri ve Twitter üzerinden HIVfobi üreten TERFler (trans-exclusionary radical feminist/trans dışlayıcı radikal feminist) yer alıyor.

‘Tüm HIV ile yaşayanların yanındayız”

Dernek tarafından yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

Bu sene Pride Komitesi ile birlikte ortak bir kategori olarak Eyidisli Domates HIVfobi Ödülü adaylarımız 17. Hormonlu LGBTİ+fobi ödülleri adayları arasında geçen hafta açıklandı.

Adayların ve çevrelerinin saldırılarına zaten hali hazırda hedef olan HIV ile yaşayanlar ve HIV aktivistleri çoklu ayrımcılıklarla birlikte twitter üzerinden yoğun bir şekilde HIVfobiye maruz bırakılmaya başlandı.

Nefret söylemlerinin hoyratça üretildiği ve yayıldığı bu ortamlar HIV ile yaşayanları sürekli olarak hayatın dışında tutmaya çalışan cisheteroseksist+ baskı ortamını genişletiyor. Bu nedenle HIV ile yaşayanların herhangi bir ilişki kurmak için statülerini açıklamasını bir ön koşul olarak zorlayanların ‘aslında translar (gerçek) kadın/erkek değildir’ diyenler ile aynı kişiler olduğunu görmemiz şaşırtıcı değil. B=B(Belirlenemeyen=Bulaşmayan)* bilgisinin aksine LGBTİ+ fobik, sağlamcı ve ahlakçı dayatmalarınızı görüyor ama kabul etmiyoruz!

Bu nefret ortamında HIVfobiye maruz bırakılan tüm HIV ile yaşayanların yanındayız! Dayanışmadan yana taraf alıyor ve akran danışmanlığı ve/veya psikolojik danışmanlık için her zaman burada olduğumuzu bilmenizi istiyoruz.

HIV ile yaşayanların hakları insan haklarıdır. HIV ile yaşayanlar sağlık durumlarını ve statülerini kimseyle paylaşmak zorunda değildir.”

17. Hormonlu Domates Ödülleri Oylama Anketi‘ne buradan katılabilirsiniz.

Çukuralan altın madenine mahkeme kararına rağmen yeniden ‘ÇED Olumlu’ raporu

İzmir‘in Dikili ilçesinde Çukuralan köyü yakınında faaliyet gösteren Koza Altın Şirketi‘ne ait Çukuralan altın madenine mahkemenin “iptal” kararlarına rağmen bir kez daha kapasite artışı için “ÇED olumlu” raporu verildi.

Geçtiğimiz mart ayında madenin kapasite artışı ÇED’i mahkeme tarafından ikinci kez iptal edilmiş, ÇED’siz kalan madenin kapatılması için İzmir Valiliği’ne başvuru yapılmıştı.

Madene ÇED raporlarını iki kez iptal eden mahkeme kararlarına rağmen 2009/7 Genelgesi uyarınca yeni “ÇED olumlu” raporu verilmesini değerlendiren hukukçular, “Genelge Anayasa’yı yendi” diye yorumladı.

10 yıldır devam ediyor

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre Çukuralan altın madeni, Bergama ile Dikili arasında, “ekolojik hassas bölge” olarak tanımlanan Kozak Yaylası sınırında on yılı aşkın bir zamandır üretimine devam ediyor.

Akın İpek‘e ait Koza altın şirketi 15 Temmuz darbe girişiminin ardından el konularak TMSF bünyesine alınmıştı. Altın madeninin 3. kapasite artışına Çevre ve Şehircilik Bakanlığının verdiği ÇED olumlu raporuna karşı EGEÇEP ve Bergama Belediyesi’nin yanı sıra 21 yurttaş tarafından dava açılmıştı.

Açılan davalarda yapılan bilirkişi incelemelerinde madenin orman ekosistemine, yer altı-yer üstü su kaynaklarına, canlı yaşamına ve koruma altındaki türlere olumsuz etki edeceğine yönelik raporun ardından mahkeme ÇED raporunu iptal etmişti.

Genelge şirketlere kolaylık sağlıyor

Mahkemenin iptal kararının ardından şirketin 2009/7 Genelgesi uyarınca başvurması üzerine yeni ÇED izni verilmişti. Genelge, ÇED olumlu kararları hakkındaki yürütmenin durdurulması/iptal kararları eğer ÇED raporunun bir ya da birkaç bölümüne ilişkin ise ÇED raporunun hazırlanmasına ilişkin tüm sürecin en baştan tekrarlanmasını kaldırıyor.

Şirketlere çok büyük bir kolaylık sağlayan 2009/7 Genelgesi, sadece mahkemenin eksik veya yetersiz gördüğü kısımların düzenlenmesi sonrası bakanlıkta İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısından sonra yeni ÇED raporu verilmesini sağlıyor. Böylece yıllarca süren çevre davaları sonucu iptal edilen rapor yerine 20 gün içerisinde halkın katılımı toplantısı vs. yapılmadan yeni ÇED raporu veriliyor.

Genelge Anayasa’yı yendi

Çukuralan’da gelinen aşamayı yorumlayan EGEÇEP avukatı Arif Ali Cangı, 2009/7 Genelgesinin mimarı, zamanın AKP’li Çevre ve Şehircilik bakanı Veysel Eroğlu‘nun adını anarak “Söylenebilecek tek söz ‘Veysel abi sen neymişsin abi, bir genelde çıkardın hiç bir mahkeme onu alamıyor’. Genelge Anayasayı yendi” dedi.

Cangı, bu genelge ile ilgili AİHM’de açılan davayı anımsatarak, “oradan ihlal kararı alabilirsek sadece Çukuralan değil hepimiz 2009 /7 sayılı ucube genelgeden kurtuluruz” dedi.

120’yi aşkın örgütten 19 Haziran’da miting çağrısı: İstanbul Sözleşmesi’nden vaz geçmiyoruz

Türkiye‘nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile 20 Mart 2021’de İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmasına karşı kadınların tepkisi dinmiyor. Kadınlar ve LGBTİ+ hareketi,  bu tarihten itibaren Türkiye’nin birçok ilinde İstanbul Sözleşmesi’ni eylemlerle ve etkinliklerle savunmaya ve Sözleşme’ye geri dönülmesini talep etmeye devam ediyor.

Bu kapsamda, 120’yi aşkın kadın ve LGBTİ+ örgütü, emek ve meslek örgütü, siyasi parti, inisiyatif ve platformdan kadınlar, 19 Haziran’da gerçekleştirilecek ‘İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz’ mitingine çağrı yaptı.

İstanbul Maltepe’de yapılacak miting, saat 13.00’te başlayacak.

Çağrı metni şöyle:

İstanbul Sözleşmesi’nden Vazgeçmiyoruz!

İstanbul Sözleşmesi’nin eşitlik idealinden vazgeçmiyoruz!

Şiddetten uzak, eşit ve özgür yaşamaya dair talebimizden vazgeçmiyoruz!

Toplumsal cinsiyet eşitliğini hayatın her alanında hayata geçirme çabamızdan ve eşitliğin tesisi için uygulanması gereken politikaları talep etmekten vazgeçmiyoruz!

Hayatlarımızdan, eşitlikten ve haklarımızdan vazgeçmiyoruz!

‘Kabul etmiyoruz’

Ardında geniş bir toplumsal mutabakat olan İstanbul Sözleşmesi’nden tek bir kişinin kararı ile hukuksuzca çıkılmasını kabul etmiyoruz!

Erkek şiddetinin ve çocuk istismarının önlenmesini; kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların şiddete karşı korunmasını; şiddet faillerinin yargılanmasını ve cinsiyet eşitliğine dayalı politikalar geliştirilmesini devletin anayasal bir yükümlülüğü olarak görüyor ve bu yükümlülükten geri çekilmesini kabul etmiyoruz!

Kadına yönelik şiddetin önlenmesinin “vicdanlara” bırakılmasını ve bir kadın cinayetini daha kabul etmiyoruz!

6284 sayılı kanunun tam olarak uygulanmamasını, TCK 103. maddesinde değişiklik yapılmaya çalışılarak çocuk istismarı faillerine yönelik af çıkarma girişimlerini ve kadınların yoksulluk nafakası haklarının sınırlandırılmaya çalışılmasını kabul etmiyoruz!

İçinde şiddet yaşanan ailenin kutsallığını kabul etmiyoruz!

LGBTİ+ların nefret söylemlerine maruz bırakılmalarını ve İstanbul Sözleşmesi ile ilgili olumsuz kamuoyu oluşturmak için propaganda malzemesi yapılmalarını kabul etmiyoruz!

‘Haykırmaya devam ediyoruz’

Ülkenin dört bir yanından yola çıkarak 19 Haziran’da İstanbul’da bir araya geliyor ve haykırmaya devam ediyoruz! İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz!

Uzun yıllar verdiğimiz mücadele sonucu kazandığımız haklarımıza hep beraber sahip çıkacağımızı haykırmaya devam ediyoruz!

Haklarımıza ve hayatlarımıza yönelik saldırılara karşı birlikte ve çok güçlü olduğumuzu biliyor ve haykırmaya devam ediyoruz:

19 Haziran’da saat 13.00’da Maltepe, İstanbul’dayız!

Susmuyoruz! Korkmuyoruz! İtaat etmiyoruz! İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmiyoruz!”

 

 

 

 

 

Türkiye’nin ilk Vegan Pride’ı 19-20 Haziran’da 

Türkiye’de ilk defa düzenlenecek olan Vegan Pride, 19-20 Haziran tarihlerinde çevrimiçi ortamda gerçekleşecek.

Vegan Kortej tarafından düzenlenecek etkinlikte, Çağlar Almendi, Berat Bebek, Semih Özkarakaş, Yasemin Bahar, İris Mozalar, Özge Özgüner, Arzu Bulut, Birol Koyuncu, Melika ve İris konuşmacı olarak yer alıyor.

Hayvan hakları hareketi ve LGBTİ+ hareketinin kesişimselliği

Vegan Kortej, etkinliğin programıyla ilgili “Vegan lubunyalar hayvan hakları hareketi ve LGBTİQA+ hareketinin kesişimselliği ve LGBTİQA+ hareketinin neden türcülük karşıtı bir mücadele vermesi gerektiğini hem deneyim aktarımıyla hem de fikirleriyle etkinliklerde dile getirecek” ifadelerini kullandı.

19 Haziran Cumartesi

19 Haziran cumartesi günü yapılacak etkinliğin programı şöyle:

18.00-19.00 – Anamızın karnından aktivist doğmadık! (Konuşmacı: Çağlar Almendi)

19.10-20.30 – Ayrımcılık Karşıtı Mücadelelerde Kesişimsellik (Konuşmacılar: Özge Özgüner & Yasemin Bahar)

20.40-22.30 – Vegan Lubunyalar Vardır (Konuşmacılar: Arzu Bulut & Birol Koyuncu & İris & Melika)

20 Haziran Pazar

20 Haziran pazarın programı da şöyle:

18.00-19.00- Bütünleşik Politikalar ve Vegan Tahayyül (Konuşmacı: Semih Özkarakaş)

19.10-20.10 – Cis-patriarka ve Türcülük (Konuşmacı: İris Mozalar)

20.20-21.30 – Ne Ararsan Var! (Konuşmacı: Berat Bebek)

300 kişiyle sınırlı olan etkinlikte, 300 kişiden sonra Youtube canlı yayınına geçilecek.

Vegan Pride ilk günü etkinliğine katılmak için buraya, ikinci gün etkinliğine katılmak için ise buraya tıklayabilirsiniz.

‘Marmara Denizi Eylem Planı’nın amacı yandaşa ve Katar’a yeni kazanç kapısı sağlamak’

CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Koordinatör Başdanışmanı Erdoğan Toprak, müsilaj sorununa yönelik Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan Marmara Denizi Eylem Planı’na yönelik eleştirilerde bulundu.

Toprak, eylem planının 7 ve 9’uncu maddeleri için “Katar ile Su Anlaşması’nın hedefleri bu planla hayata geçirilmektedir” yorumunu yaptı.

Toprak, yaptığı yazılı açıklamada, iktidarın Marmara’da ölüm belirtilerinden sonra harekete geçtiğini, belediyeleri devre dışı bırakıp ipleri eline almak istediğini söyleyerek, asıl amacın ‘yandaşlara’ yeni kapı açmak olduğunu ileri sürdü.

Eylem planının 7’inci maddesinde “Arıtılmış atıksuların mümkün olan her yerde yeniden kullanımı artırılacak, desteklenecek. Temiz üretim teknikleri uygulanacak” ifadeleri yer alıyordu.

Toprak bu madde için “Marmara sahillerinde ve kıyısı olan kentlerde deniz suyunun ve atık suların artırılması için Katar’a kapı aralandığını işaret etmektedir. Katar, deniz suyunu arıtıp (desalinasyon) kullanma suyu olarak şehir şebekelerinde kullanıma verdikten sonra, bu atık suların tekrar arıtılması ile su gereksiniminin büyük bölümünü karşılamaktadır. Katar’ın benzer tesisleri Türkiye’de kurması anlaşmanın amaçları arasındadır” dedi.

Kamu ve özel işbirliği

Planın 9’uncu maddesinde ise “Atıksu arıtım tesislerinin yapımı ve işletilmesini daha kolay hale getirmek için kamu-özel sektör işbirliği modelleri hayata geçirilecek” deniliyordu.

Toprak, bu maddeyi,  “Kamu özel iş birliği modeli, iktidarın kendisine yakın müteahhitlere kaynak ve servet aktarma mekanizmasıdır” sözleri ile yorumladı.

Planın beş yıllık bir süreye yayılmasını da eleştiren Toprak, “Bu plan da İnsan Hakları Eylem Planı, Ekonomik Reform Eylem Planı, Yargı Reformu Strateji Belgesi vb. gibi göstermelik ve acil çözüm gerektiren böylesine hayati bir çevre felaketinin çözümlerini gelecek beş yıla yayan bir vaatler manzumesinden ibarettir” ifadelerini kullandı.

ÇMO: İhale kokuları geliyor

Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Ahmet Dursun Kahraman, müsilaj eylem planına ilişkin olarak, Müsilaj eylem planlarına baktığınızda buram buram ihale kokuları geliyor” ifadelerine yer verdi.

Evrensel’e konuşan Kahraman, “Sonuç bildirgesinde ‘ilgili kurum temsilcileri, sivil toplum örgütleri ve bilim insanlarıyla toplantılar yapılmalı’ gibi ifadeler var. Çevre Mühendisleri Odasının ya da TMMOB’nin başka ilgili odalarının böyle bir toplantıdan haberi olmadı ki! ‘Bilim insanlarından görüş alınacağı’ ifade ediliyor ancak daha önce hangi bilim insanının uyarısını dinlediniz?” açıklamasında bulundu.

Kahraman açıklamasının devamında “Sanki kirlilik sorunu yok da müsilaj sorunu var. ‘Bariyerlerle müsilajı topladık, tanklara aldık, bertaraf noktasına getirdik’ deniliyor. Bunu zaten televizyonda görüyoruz da ‘bertaraf noktası’ dediğiniz yer neresi ve bunu nasıl bertaraf ediyorsunuz? Şu kadar ton deniz salyası topladık’ diyorlar ancak böyle yaparak sorunu başkalaştırıyorsunuz, üstelik ana sorunu da değersizleştiriyorsunuz. Bu esnada bile birileri müsilajı topluyor, birileri taşıyor ve buradan para kazanıyor. Atık tesislerine deniz salyalarını almaları yönünde baskı yapıldığı duyumları geliyor bize” sözleriyle eylem planına tepki gösterdi.

Buğday Ekolojik Yaşam Dergisi artık dijital ortamda

Buğday Ekolojik Yaşam Dergisi, yayın hayatını Buğday E-Dergi ile dijital ortama taşıdığını duyurdu.

Buğday Ekolojik Yaşam Dergisi, bugüne kadar Buğday Fanzin, Buğday Bülten, Buğday Dergisi, Buğday Rehber ve Buğday E-Bülten gibi farklı format ve isimlerde yayın hayatını sürdürmüştü.

İkinci sayı 21 Haziran’da

“Salgın, Yeni Biz ve Yeni Dünya” konusunu taşıyan E-Derginin ikinci sayısının ise 21 Haziran’da yayımlanması planlanıyor. Derginin her sayısında ekolojik yaşam konusunda deneyimli isimler, haber, makale ve röportajların yer alması planlanıyor.

Dergide, yemek kültürü yazarı ve tarihçi Nazlı Pişkin’in “Damaktaki Tarih” yazıları, çizer Nuray Çiftçi’nin karikatürleri, Elif Özizmir’in “Fermantasyon Güncesi”, geleneksel kültür araştırmacısı Sevgi Akar’ın “Geleneksel saklama ve koruma yöntemleri” ile ilgili yazıları, peyzaj mimarı ve kent bahçecisi Dilek Ayman’ın “Şehirde Ekolojik Yaşam” izlenimleri yer alacak.

Ayrıca, dergide yüzde 100 Ekolojik Pazar’da tezgah açan çiftçilerin video röportajları, Buğday Derneği gönüllülerinin deneyimleri, doğa dostu üreticilerin ve kent bahçecilerinin mevsimlere göre çeşitlilik gösteren “Hasat Öyküleri” ve Buğday Derneği’nin yürüttüğü projelerden gelişmeler yer alıyor.

Abonelik/destekçilik sistemiyle yayın hayatına başladı

Abonelik/destekçilik sistemiyle yayın hayatına başlayan Buğday E-Dergi’ye destekçilik sistemiyle abone olanlar, hem Buğday Derneği’nin proje ve çalışmalarına destek oluyor hem de ekolojik dönüşüm için yapılan çalışmaların parçası oluyor.

Buğday E-Dergi’ye buradan abone olabilirsiniz.

Marmara Denizi’ndeki müsilaj kirliliğinde kömürlü termik santrallerin etkisi incelenmeli- Pelin Cengiz

Marmara Denizi’nde bir süredir yaşanan müsilaj krizinde geriye doğru baktığımızda ortada çok laf ama epey az ilerleme var. Uzmanların açıklamalarından ve geçmiş deneyimlerden yola çıktığımızda, müsilajın bugünün değil, on yıllara dayanan bir ekosistem sakatlamasının sonucu olarak yaşandığını biliyoruz.

Atıksuların doğrudan arıtılmadan ya da derin deşarj yöntemiyle uzun yıllardır Marmara Denizi’ne dökülmesi sonucu deniz ekosisteminde belki de geri dönüşü olmayan bir tahribat söz konusu.

Bu durumu, Marmara’nın ölümü olarak nitelendirenler var, bu gerçekten çok üzücü. Denizi sevmeyen insanların ülkesinde deniz olmak ne zor….

Adım adım gidelim…

Geçen hafta Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, 22 maddelik “Marmara Denizi Koruma Eylem Planı” açıkladı. Bir deniz can çekişirken açıklanan plana, koruma eylem planı demek ne kadar doğru? Kurum, açıklamayı yaparken, “Hep birlikte afet yönetim planı çerçevesinde Marmara’yı koruyacağız” dedi.

Koruma eylem planı başka, afet yönetim planı bambaşka şeylerdir, bir kere burada kamusal iradenin kavramsal anlamda kafa karışıklığı olduğu görülüyor.

‘Kirlilik garantisi üzerinden kaynak aktarma’

Burada zaten halihazırda uygulamada olması ve zaman kaybetmeden acilen uygulanması gereken bazı maddeler yer alıyor. Kanal İstanbul gibi bütün bir Marmara Denizi ve Karadeniz’i etkileyecek projeden hiç bahsedilmemiş olması çok çok büyük eksiklik.

Planda yer alan 9’uncu madde de niyeti açıkça gözler önüne sermiş. Atıksu arıtma tesislerinin yapımının kamu-özel işbirliği yapılacağı ve işletileceğinden bahsedilen bu madde ile anlıyoruz ki, yandaş şirketlere denizlerde kirlilik garantisi üzerinden yeni sermaye aktarımları yapılmak isteniyor.

Türkiye halihazırda kamu-özel işbirliği ile gerçekleştirilen Hazine garantili projelerden ekonomik, ekolojik, sosyal ve toplumsal olarak bu kadar çok etkilenmişken bu gerçek bir akıl tutulması. Ekolojik fekalet üzerinden zenginleşme ya da servete servet katma hali.

Diğer bir akıl tutulmasının baş aktörü ise Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu’ndan geldi. Karaismailoğlu, “Karadeniz Marmara’ya göre çok daha temiz. Kanal İstanbul yapıldığında Karadeniz’e akan nehirlerin Marmara’ya karışması söz konusu. Bu da Marmara’daki su kalitesini artırıp deniz salyasını da bitirecek” dedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, geçen hafta itibariyle Marmara’da deniz yüzeyinden toplanan müsilaj miktarıyla ilgili bazı veriler paylaşıyor, toplananların düzenli depolamam tesislerinde bertarafa gönderildiğini söylüyor. Ancak, bunların tesislerde ne şekilde tutulduğunu, bertarafın nasıl bir takvim içinde, nerelerde, yani yöntemlerle yapılacağını söylemiyor.

Örneğin, denizlerde sadece yüzey temizliği mi yapılacak, dip taraması ve temizliği yapılacak mı? Yapılacaksa ne zaman gerçekleşecek? İşin en kritik sorusu ise şu: Halen günlerdir oluk oluk zehirli sularını Marmara’ya bırakan kaç tesis kapattınız? Hangi tesisleri kapatmayı planlıyorsunuz?

İstediğiniz kadar yüzey temizliği yapın, bir yeri temizlerken diğer taraftan atık devam ediyorsa buna temizlik denir mi?

Kamusal iradenin sorumluluğu yurttaşlara bu bilgileri şeffaf şekilde gün gün vermektir. Arıtılmamış atıksu dökülmesinin ver derin deniz deşarjının acilen durdurulması gerekiyor. Kaç tesis durdurdu bunu toplumun bilmeye hakkı var.

Termik santrallerin soğutma suları büyük risk

Marmara Denizi etrafında konumlanan sanayi tesislerinin faaliyetleri farklılık gösteriyor. Benim dikkat çekmek istediğim konu ise yıllardır hava kirliliği, halk sağlığı, doğa üzerinde yarattığı çevresel olumsuzluklar anlamında çokça dile getirdiğimiz işin termik santraller boyutu…

Cengiz Holding’in Alarko Holding ile birlikte Çanakkale’de kurduğu Cenal Termik Santrali.

Bu konu önemli çünkü geçtiğimiz günlerde birartibir.org sitesine verdiği  uzun söyleşide, MAREM (Marmara Environmental Monitoring – Marmara Çevresel İzleme) projesi yürütücüsü, hidrobiyolog Prof. Dr. Levent Artüz, bu konuya dikkat çekerek, şunları söyledi:

“Termik santrallerde kullanılan soğutma suları denizlerden alınıyor. Marmara’dan tuzlu soğuk suyu alıyorsunuz, sıcak su veriyorsunuz. O boruların içinde kısa sürede fouling organizma dediğimiz midyeler, tunikatlar çoğalıyor. Boru daralıp su geçmez hale geliyor. Boruları temizlemek için kimyasal madde kullanılıyor. Daralan boruların içine bu canlıları öldürmek için klor, klordioksit ve farklı kimyasallar basılıyor. Boruların bir ucu açık ve deniz içinde. Daha bakir olan Güneybatı Marmara’ya ve o bölge için planlanan termik santrallere bakalım. Marmara Denizi’nde çok az kalan deniz kaplumbağası popülasyonu var. Bu kaplumbağaların nerelere yumurtladıklarını araştırmak ve korumaya almak için araştırma yapmak istiyoruz, finans bulamıyoruz. Kaplumbağaların yumurtladıkları alana Şarköy Termik santrali yapılmak istendi, ÇED raporu safhasında durduruldu. Tekirdağ Marmara Denizi’nin “rehabilite edebilirsek en azından biraz balık gelir” diye düşündüğümüz yerlerinden biri. Ama Tekirdağ kıyılarında plansız bir şekilde faaliyet gösteren limanlar başa bela, ayrıca Tekirdağ Körfezi’ne kimyasal depolama alanı yapılmak isteniyor. En büyük bela da dünyanın en kirli akarsularından biri olarak kabul edilen Ergene Nehri kuşaklama kolektörleriyle çevrildi, bugün yarın Tekirdağ’dan derin deniz deşarjıyla Marmara Denizi’ne basılacak. Marmara’nın dışında, Saros’ta da çok büyük bir bela var: Doğaya, bilime ve hatta hukuka inat yapılmak istenen likit doğalgaz limanı ve boru hattı hafriyat ve inşaat çalışmaları. 1989 öncesi Marmara Denizi neyse Kuzey Ege de şimdi o durumda. Ne yazık ki, aynı inatlaşma Saros’u da Marmara Denizi’ne çevirecek gibi.”

Levent Artüz’ün açıklamaları, Marmara Denizi etrafında kurulu termik santrallerin de bugünkü müsilaj sorununda etkisi olduğuna işaret ediyor.

Artüz’e göre, komşu denizlerde ısınma dünya ortalaması olan 1 dereceye yakınken Marmara’daki sıcaklık artışı 2,5 derece.

Tekrar Marmara Denizi Koruma Eylem Planı’na dönersek, oradaki 22’nci madde doğrudan bu konuyla ilgili. Maddede, “Soğutma suları ve termal tesislerinden oluşan sıcak suların Marmara Denizi’ne yönelik etkilerinin azaltılmasına yönelik tedbirler alınacak” deniyor.

Başta Çanakkale olmak üzere Marmara Denizi’ne kıyısı olan kentlerde Çevre Mühendisleri Odası’nın (ÇMO) verilerine göre toplamda 17 termik santral var. Bunların atıksuları da soğutma suyu, termal kirlilik yaratıyor.

Bu santrallerin bir kısmı atıksu deşarjını doğrudan denize bırakırken bazıları da derin deniz deşarjıyla atıksularını denize boşaltıyor. Bu bölgedeki termik santrallerin toplam kurulu gücü yaklaşık 10,5 GW. Toplam güçten yola çıkarak yapılan hesaplamaya göre, sadece termik santrallerden saatte yaklaşık 500 bin metreküp su denizlere veriliyor.

Yani, bu santraller binlerce metreküp deniz suyunu çekip, bir bölümünü santrallerde kullandıktan sonra binlerce metreküpü 35 ºC gibi bir sıcaklıkta denize veriyor. Bu yılda onlarca milyon metreküp sıcak suyun denize boşaltılması anlamına geliyor.

Dolayısıyla bu tesislerin doğrudan deşarj noktalarından alınmış sıcaklık verileri yok, suyun denize verildikten sonraki etkileri yok.

Örneğin, kamuoyunun icraatlarıyla yakından tanıdığı Mehmet Cengiz’in sahibi olduğu Cengiz Holding’in Alarko Holding ile birlikte Çanakkale Karabiga’da kurulu olan Cenal Termik Santral için geçmişte “ÇED Olumlu” kararı iptal edilmesine rağmen tekrar verilerek faaliyete geçmesi sağlanmıştı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı resmi sitesinde yer alan duyuruda, “Çanakkale ili, Biga İlçesi, Karabiga Beldesi, Kadıoğlu Mahallesi mevkiindeki Cenal Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yapılması planlanan Cenal Entegre Enerji Santralı (Atık Depolama Alanı, Derin Deniz Deşarjı) projesi ile ilgili olarak Bakanlığımıza sunulan ÇED Raporu İnceleme Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Proje ile ilgili olarak Bakanlığımızca ‘Çevresel Etki Değerlendirmesi Olumlu’ kararı verilmiştir” denilmişti.

Eylem planındaki 22’nci madde kapsamında acilen bu tesislerin mevcut kirlilik seviyelerinin etkileri incelenerek kamuoyuyla paylaşılmalı. Binlerce metreküp atıksu hiçbir denetleme, kontrol ve süreli/süresiz kapatma olmadan denize verilmeye devam edilirken Marmara Denizi nasıl kurtulacak?

(Bu yazı ilk kez Artı Gerçek’te yayımlanmıştır.)