Editörün SeçtikleriEkolojiManşetVideoYerel

Yangın sonrası Muğla: Bilimsel bir rehabilitasyon süreci için sağlam bir siyasi irade gerek

Video-Haber: Müjgân HALİS

*

Türkiye 2021 yazını yangınlarla geçirdi. Ülkenin dört bir yanında ortaya çıkan yangınlarda, onbinlerce hektar alan yandı, yüzlerce yıllık ağaçlar kül oldu, tespiti mümkün olmayacak sayıda orman canlısı yaşamını yitirdi. Orman yangınlarını en ağır yaşayan kentlerden biri Muğla’ydı. Muğla’da toplam 66 bin hektar orman, içindeki canlılarla birlikte yandı. Bu 66 bin hektarın 13 bin 600’ü Marmaris’te, 12 bin 373 hektarı Köyceğiz’de, 11 bin 369 hektarı Menteşe’de, 8 bin 480 hektarı Milas’ta, 7 bin 568 hektarı Kavaklıdere’de, 2 bin 24 hektarı Yatağan’da ve 236 hektarı Bodrum’da kül oldu.

Yangınların ilk çıktığı anda oluşan duyarlılık ise, hemen her büyük faciada yaşandığı gibi yangınların bitmesiyle sönümlendi. Şimdi her kent daha çok doğa savunucularının ve sivil toplumun çabasıyla yaralarını sarmaya çalışıyor.

Yeşil Gazete olarak, yangınlar başta olmak üzere doğa alanlarının yaşadığı felaketleri unutmak ve unutturmak istemiyoruz. O yüzden bu video haberimizde, Muğla’dan üç doğa dostuyla birlikte, yangın sonrası Muğla’nın fotoğrafını çekmek istedik ve Muğla Çevre Platformu (Muçep) Eş sözcüsü Umay Karabaş, Gökova Muçep’ten İstem Akkoyunlu ve yangınlar sırasında sahada aktif çalışan aktivistlerden Hasan Cemal Beldek’le bir araya geldik.

Akbelen Ormanları‘ndaki nöbet sırasında konuştuğumuz Umay Karabaş, Muğla’nın pek çok yerinde yaşanan yangınların yarattığı çaresiz duygusunu hatırlatarak başlıyor sözlerine ve ‘yangın sezonu’ olarak nitelenen dönemin henüz bitmediğini ve 1 Kasım’a kadar sürdüğünü söylüyor:

‘Şimdi yaraları sarma zamanı’

“Açıkçası o yangın duygusundan, o kaybediş duygusundan henüz çıkmış değiliz. Aslında kızılçam ve maki ekosistemleri, yangın içeren ekosistemler. Fakat iklim krizi ve kuraklık dışında yangınların bu boyutta yaşanmasının sebeplerinden bir tanesi, ormanlara insan müdahalesi. Yani orman dışı kullanımlarla ormanların kendi sigortalarının bozulmuş olması. Mesela kızılçamların yanında meşe varlığının olmaması. Doğal yaşlı ormanların içinde hızlı yanan ağaçların yanında, çok daha yavaş yanan ağaçları görürüz. Bu ormanın kendini koruma biçimidir. Ama ormanlara çok uzun yıllardır fazlaca müdahale edilmesi nedeniyle, ormanların bu kendini koruma biçimlerini de büyük ölçüde azaltmış, köreltmiş durumdayız.”

Muğla’da çok kurak bir kış geçtiğini, havadaki su buharı, yağış azlığı gibi nedenlerle de yangınların büyüdüğünü ve çok acı bir süreç olduğunu belirten Karabaş “Şimdi yaraları doğru sarma zamanı” diyor.

İstem Akkoyunlu, Gökova’da yaşıyor. Kendi yaşadığı yerin doğrudan yangına maruz kalmadığını, ancak kelimenin tam anlamıyla dört bir taraflarının yangın yeri olduğunu belirterek başladığı sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Karşımızda Marmaris günlerce yandı, sol tarafımızda Köyceğiz yandı, sağ tarafta rüzgârın etkisiyle bize her an ulaşabilecek Mazı ve Ören yandı (daha sonra yön değiştirerek Kemerköy’e ilerleyen yangın) ve yine arkamızda Kavaklıdere yandı. Burada özellikle Akyaka’daki genç arkadaşlarımızın kurduğu Akkaya Afet Gönüllüleri, çok güzel bir organizasyonla hem insanların hem de hayvanların kurtarılmasında önemli destekler verdi.  Gönüllü bulma, yangınla ilgili teyitli bilgiler paylaşma gibi görevlerin yanı sıra, inanılmaz bir gerginlikle de yaşadık. Valizlerimiz her an yangın çıkacak gibi hazırdı, hayvanlarımız için kafesler hazırladık. Sokaktaki canlıları nasıl kurtaracağımızı da planlamıştık, böyle bir süreçti.’

‘Devletin afet yönetim planı olmadığını gördük’

Akkoyunlu “Bir tür olağanüstü hal mi yaşadınız?” sorumuza ise “Evet” diyerek yanıt veriyor. Ancak bu evet yanıtını bir de ‘ama’ takip ediyor: “Ama bu olağanüstü hal sizi yönlendiren, sizinle muhatap olacak bir kamu desteği alamadığınız bir olağanüstü haldi. Halk birbirinin koluna girdi, yerelde belediyeler de yalnız kaldı. Hayatımız bu kadar büyük bir yangınla ilk defa karşılaştığımız ama buna rağmen kenetlendiğimiz günlerdi yangın günleri.”

Akkoyunlu, o günlerde kendisini çok etkileyen bir diyaloğu da bizimle paylaşıyor: “Kavaklıdere yangının dördüncü ya da beşinci günü, Kavaklıdere muhtarının telefonunu buldum, kendisine ulaştım ve Muçep’ten aradığımı söyleyerek, neye ihtiyaçları olduğunu sordum. Muhtar, ‘Artık çok geç, herkes çok geç kaldı, burası tamamen yandı, herkes köyü terk etti ve en son ben kaldım, ben de terk ediyorum’ dedi. Bunları söylerken ağlıyordu.” Akkoyunlu, bu anekdotun o günlerin ruh halini anlatan en somut tanıklıklardan biri olduğunu söylüyor.

Hasan Cemal Beldek, Köyceğiz’de yaşıyor ve Eğitim Sen temsilciliği yapıyor. Beldek, yangında günlerce sahada çalışmış. Afetlerin; devletin, sivil toplumun, yurttaşların hem kendilerini düşünmesi hem de birbirleriyle ilişkileri bakımından ciddi bir turnusol işlevi gördüğünü söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Ciddi bir deneyim yaşadık ve devletin bir afet yönetim planının olmadığını gördük. Sadece plan değil, ekipmanının, yeterli insan kaynağının olmadığını gördük. Türkiye’de devletin ormanlara bakışı, yıllarca yönetsel yapı içinde bakanlık nezdinde sürdürülmüştü. Orman Genel Müdürlüğü gibi bir tenzili rütbe ile yönetsel yapı içerisinde değerinin geriye çekilmesinin sonuçlarını, biz alanda gördük. Eskiden yangın sezonunda bölük bölük, tabur tabur yangın söndürme ekipleri orman alanlarının içinde bekler, hatta 89’dan sonra bazen yanlarında helikopterler bile olurdu. Epey bir zamandır bunlara tanık değiliz.

‘Kriz anında bile görülen derin yarılma’

Bir de üstüne üstlük kamu yönetimi açısından devlet, derin bir yarılma içerisinde. Mesela Köyceğiz’de dördüncü günden sonra büyükşehir belediyelerinden büyük bir yardım akışı başladı, ama örneğin Mersin Büyükşehir Belediyesi’nin arazözünün akaryakıt ikmalini İzmir Büyükşehir Belediyesi yapıyordu. Bu çok trajik bir durumdu, yani merkezi idare yapmıyordu, aynı partiden olan başka bir belediye yapıyordu. Yiyecek, içecek tedarikleri keza yine öyleydi. Böyle bir derin yarılma var ve herkesin aklını başına alması gerekiyor. Çünkü Türkiye doğal afetler ülkesi ve bu yönetsel şizofreniyi kaldırabilecek bir ülkede yaşamıyoruz.”

Beldek devletin bu yönetsel krizi yaşarken, sivil toplumun da ondan farklı bir durumda olmadığını öne sürüyor ve “Anlı şanlı ticaret odalarını, esnaf odalarını, sanayi odalarını, meslek odalarını, hatta sendikaları yangın alanlarında görmedik. Galiba bu STK’lar, giderek devlete benzemeye başlamışlar. Geç karar alıyorlar, reflekslerini-duyarlılıklarını yitirmişler” diye konuşuyor.

Yangınlar süresinde yaşanan yardım sağanağı ve gönüllü akını için ise ‘Gezi ruhu’nu işaret ediyor: “O ruhu Gölcük depreminde, Gezi’de nereden bulduysak, orada bulduk. Tamamen vicdani buyruklarıyla hareket eden, kendi aralarında yatay ilişkileri olan, duyarlılık oluşturmuş küçük gönüllü grupları bölgeye aktılar.” Belbek aynı dönemde medyanın durumunun da içler acısı olduğunu vurguluyor.

Muçep, geçtiğimiz hafta sonu iki gün süren “Muğla İklime Uyum Toplantısı”nı hayata geçirdi. Bu toplantıda iklim krizinin bir sonucu olarak orman yangınların da masaya yatırdıklarını söyleyen Umay Karabaş; “Yangınlardan sonraki anladık ki, yerel olarak orman yangınlarında nasıl hareket etmemiz gerektiğini öğrenmemiz gerekiyor” diyor. Bunun için uzmanlaşmanın şart olmadığını ama o paniği yönetmek adına bunu öğrenmelerinin önemli olduğunu belirten Karabaş, bunu resmi kurumlar yapmayacaksa bile orman yangınlarının Muğla’nın bir gerçeği olduğunu, önümüzdeki sene de orman yangınları yaşayabileceklerini kabul ettiklerini söyleyerek şöyle devam ediyor: “Yangın öncesinde, yangın sırasında ve yangın sonrasında neler yapabileceğimizi planladığımız çalıştaylarda bütün bunları konuşacağız.”

Umay Karabaş ayrıca orman görevlilerinin tabi tutulduğu rotasyon hakkında da bilgi veriyor:

“Orman şeflikleri ve orman işletme müdürlükleri arasında rotasyonlar var ve görevliler senelik değişiyor. Mesela Muğla’ya gelen biri, Muğla ormanlarını tanımıyor. Biz bu süreç içinde öğrendik ki, Muğla’daki pek çok orman şefi kendi şefi olduğu araziyi tanımıyor. Bu yüzden yangın başladığında sevk ve idare konusuna çok eksik kaldılar. Bu yüzden daha önce kanunlarımızda da olan, orman köylülerinin yangına ilk müdahale etme hakkını yeniden konuşmak gerekiyor. Çünkü o insanlar orada yaşıyor ve araziyi en iyi onlar biliyor. Yani resmi kurumlarla yerelde bu arazileri tanıyan insanların artık bir oturup konuşması, kamunun STK’larla, sivil toplumla barışık olması lazım.”

Muçep Eşsözcüsü Karabaş gönüllülerle ilgili de şu uyarıyı yapıyor:

“İnsanların yardım etme isteğini yadsımak mümkün değil ama öbür taraftan da teknik olarak sizin orman yangını eğitiminiz yoksa orman yangınına girmemeniz gerekir, çünkü çok hızlı ilerleyen yangınlardan bahsediyoruz, bir anda ciddi yaralanmalar hatta ölümler bile yaşanabilir. Bazen ormancıların kendileri bile bu kadar hızlı ilerleyen yangına giremezler.”

‘İklim dehşeti’

Muğla’daki doğa savunucularıyla konuştuğumuz bir başlık da, yangın alanlarının rehabilitasyonu oldu. İstem Akkoyunlu, bu alanlardaki rehabilitasyonun nasıl olması gerektiğine ve farklı görüşler içeren ağaçlandırma önerilerine dair şunları söylüyor:

“Muğla’da verimli orman alanları yangından önce, 545 bin hektar, toplam orman alanı da 850 bin hektardı. Bizim Muğla’daki zayiatımız farklı kaynaklara göre 60 ila 66 bin hektar arası. Bu neredeyse Muğla ormanlarının yüzde 12’sine denk düşüyor. Böyle büyük bir rakam Muğla ekosisteminin, aslında ülkenin ekosisteminin ne kadar büyük bir tehlikeye girdiğini gösteriyor. İklim değişikliğini konuştuğumuz bugünlerde buna artık ‘iklim dehşeti’ demek daha doğru diye düşünüyorum.”

TEMA’nın il il yaptığı araştırmaya göre Muğla coğrafyasının yüzde 59’una, ormanlık alanlarının da yüzde 65’ine maden ruhsatı verildiğini hatırlatan Akkoyunlu şöyle devam ediyor:

“Devletin acil olarak yapması gereken şey, yanan orman alanlarının rehabilitasyon süreci tamamlanmadan, verilen maden ruhsatlarının ve lisanslarının askıya alınmasıdır. Aynı şekilde kıyılarda inşaat rantına kurban verilen tahsis işlemlerinin durdurulması gerekiyor. Ancak bunlar yapılırsa, gerçek rehabilitasyon bir süreci başlar.”

Akbelen ormanları ile ilgili de iki yıldır süren mücadeleyi hatırlatan Akkoyunlu, “Bu yangınlardan sonra bırakın ormanı, bizim bu ağaçların bir tek dalına, yaprağına ihtiyacımız var. Yangından sonra geldiğimiz durum bu” diyor. Köyceğiz’de Kartal Gölü’nün tabiat koruma alanı olduğunu ve burada 250 ila 750 yıl yaşlarında karaçamların olduğu bilgisini veren Akkoyunlu “Çok zengin bir flora ve faunaya sahip olan bu alanın ne yazık ki tamamı maden ruhsatlı” bilgisini veriyor.

‘TOKİ’li rehabilitasyon

Hükümetin ilgili ağızlarından içinde TOKİ geçen yardım ve ‘yaraları sarma’ açıklamalarını hatırlattığımızda ise Akkoyunlu şunları söylüyor:

“Yangının ikinci ya da dördüncü gününde TOKİ’nin sosyal medya hesabında şirin orman evleri görselleriyle mağdurlara yardım edileceğine dair bilgiler paylaşıldı. Ama rehabilitasyondan anlaşılması gereken şey kesinlikle yapılaşma değil, böyle bir şey söz konusu bile olamaz. Önemli olan Muğla’daki dokuyu, tekrar zengin fauna ve florasına kavuşturmaktır.”

Bunun yöntemi hakkında da konuşan Akkoyunlu rehabilitasyonun bilim insanlarının yönlendirmesinde olması gerektiğini vurguluyor:

“Akdeniz bitki örtüsü kızılçam, karaçam ve makiden oluşuyor. Yangına baktığımızda bu üç değerimiz ve sayısını bilemediğimiz kadar çok canlılarımızdan olduk. Bilim insanları da kızılçamların kozalaklarının içindeki tohumların ilk yağmurlarla beraber tekrar canlanmaya başlayacağını söylüyor. Yine makilerin yanan gövdelerinden yeniden sürgün vereceğini ve ormanın kendini onaracağını belirtiyorlar. İnsanlar zaten 30 yıldır ormanlara müdahale ediyor. Şu anda yanan ormanlarımızın ihtiyacı olan doğru yönlendirme ile müdahale edilmesi. Bir örnek vermem gerekirse, bazı alanlar o kadar çok yanmış olabilir ki, kozalakların içinde tohumlar çıkıp sürgün vermeyebilir. Burada da yapılacak çalışmalarla belli alanlardan kozalakların tohumlarının, yanan alanlara taşınması yönünde bilgiler alıyoruz hocalarımızdan.”

Rehabilitasyon yöntemi olarak yanan alanlara meyve ağaçları dikilmesinin yanlış bir öneri olduğunu ve bunun coğrafyanın ve toprağın yapısına çok aykırı bir görüş olduğunu belirten Akkoyunlu, “Hatta örneğin Köyceğiz’de yanan bir kızılçam ormanına, İzmir’den getireceğiniz bir kızılçam tohumu bile dikseniz olmaz, yani tutmaz. Bu ağaçlar, bu makiler topraktaki mineral yapısı, hava, yağmur oranı gibi etkenlere endeksli olarak büyüyor” bilgisini de veriyor.

Yaban kedisi ve Likya semenderinin yaşam alanı yok oldu

Umay Karabaş ise yitirilen canlılara ilişkin konuşuyor:

“Yanan hayvanların sayılarına ilişkin tam bir bilgimiz yok. Ama mesela Muğla’da çok dar bir habitatta yaşayan yaban kedisi habitatının şu anda büyük oranda yandığını düşünüyoruz. Aynı şekilde nesli tükenmekte olan ve endemik bir tür olan Likya semenderi de öyle. Onun da durumunu tam olarak bilmiyoruz.”

Karabaş ağaç dikimi konusunda ise şunları söylüyor: “Eğer ağaç dikimi yapılacaksa, bundan 50-60 sene yaşlı hali nasılsa o şekilde bir ağaçlandırma yapılması lazım. Zaten bilim insanları ilk günden itibaren neyi nasıl yapacağımızı söylemeye başladılar, bunlara kulak verilmeli. Bilim insanlarıyla çalışmamayı hiç bırakmamak için, Muğla’da hem büyükşehir hem de ilçeler özelinde çok sağlam siyasi irade ortaya koymak gerekiyor. Bu siyasi iradeye ihtiyaç var.”

Muğla’da arıcılıkta en çok zarar gören köyler Turgut, Orhaniye ve Osmaniye köyleri. Bu köyler hem yaşam alanlarını hem de bütün gelir kaynaklarını kaybettiler. Hasan Cemal Belbek de bölge açısından önemli bir alan olan arıcılığın, yangınlardan önemli oranda etkilendiğini hatırlatarak, Muğla’nın çam balı üretiminin önemli bir merkezi olduğunu belirtiyor:

“Özellikle Marmaris, çam balında lider durumunda, 3-5 bin ton arası çam balı rekoltesi var. Ancak Marmaris’in bal üretim alanlarını ciddi bir oranda kaybettiği yönünde haberler geliyor. Keza Milas ciddi zarara uğramış durumda. Köyceğiz, bu açıdan biraz daha şanslı, burada yaklaşık 850 arıcı aile var, onlar yangından önce arılarını daha serin alanlara taşımıştı. Rehabilitasyon sürecinde bal üreticilerinin taleplerini ve önerilerini mutlaka dikkate almak gerekiyor. Mesela dün konuştuğum bir arıcı Basra böceğinin kültürünün alınması ve çoğaltılmasının çok önemli olduğunu söylemişti. Ancak Türkiye’de tarımsal desteklemelerin tamamı istismara çok açık hale geldiği için, üreticiler istismar riskinden de çekiniyor.”

Son söz Umay Karabaş’ta. Muğla’daki doğal habitatların tümünün baskı altında olduğunu ve kendilerinin Akbelen’e yakın yangınlar sürmesine rağmen, nöbet alanından hiç ayrılmadıklarını söyleyen Karabaş, yangını fırsat bilenlerin genel gönüllüleri bir nevi kandırarak, Akbelen ormanında ‘yangın koridoru’ açma iddiasıyla 100 ağaç kestiğini söylüyor: “Nöbeti hiç bırakmadık, çünkü karşımızda nasıl kötücül bir ruh olduğunu biliyorduk. Yangın zamanında Limak-İçdaş’ı suçüstü yakaladık. Bütün Muğla yangınlarla uğraşırken, Denizli’den gelip mazotlu testere kullanan gönüllüleri Akbelen’e getirdiler. Yangın koridoru açacaksınız deyip Akbelen ormanında ağaç kestirdiler. Arkadaşlarımız son anda yakalayıp engellediler.”