Ana Sayfa Blog Sayfa 1262

[Bir Şarkının Hikayesi] Imagine/ John Lennon

1969‘un ağustos ayında The Beatles, Abbey Road albümü için stüdyoya girdiğinde hiç kimse “The Fab Four”’un bir stüdyo kaydı için son kez bir araya geldiğini tahmin etmemişti.

1966 yılında konserlerden ve turlardan vazgeçen grup, bir dokümanter niteliğinde olan “Let It Be” filmi için 1969 yılının ocak ayında, plak şirketleri Apple Corps’un çatısında, Metropolitan polisi müziğin sesinin kısılmasını isteyene kadar 42 dakika boyunca canlı performans sergilemişti.

Bu konser, kariyerlerinin halka açık son konseri olarak kayda geçecekti. “Rooftop” konseri olarak bilinen bu konserde kaydedilen beş şarkı “Let It Be” albümünde yer aldı.

Abbey Road albümünün kaydının ardından Liverpool’da başlayan ve 10 yıldan fazla süren beraberliğin sonuna gelmiş olsalar da grup üyeleri ticari kaygılardan dolayı sessizliklerini koruyorlardı.

Ancak bu çok uzun sürmedi ve altı ay sonra Paul Mc Cartney bir basın bülteni ile “The Beatles”ın artık bir arada olmadığını duyurdu ve ilk solo albümünü yayınladı. Bu, John Lennon’u çok sinirlendirmişti.

İlk Çığlık Terapisi

Artık istediğini yapmakta özgür olan Lennon ,1970 yazını Tittenhurst Park’taki konutunda geçirdi ve eşi ile beraber Dr. Arthur Janov’un kurucusu olduğu ve o güne kadar pek bilinmeyen “İlk Çığlık Terapisi”ni aldılar.

Terapinin kendisine verdiği cesaretle Lennon, çocukluğundaki mutsuzluğunu ve ebeveynlerine olan kızgınlığını haykırdığı “Primal Scream Album”ünü yayınladı. Beatles hayranları için dinlenmesi zor bir albümdü.

Lennon o dönemde politika ile daha fazla ilgilenmeye başlamıştı. ABD’de Vietnam savaşı kızışırken İngiltere de Nijerya -Biafran iç savaşına müdahil olmuş, iç savaş ülkede açlığa yol açmıştı. Lennon bunun üzerine solcu Red Mole dergisine bir demeç verdi:

Her zaman statükoya karşıydım. Büyüdüğünüz zaman polisten korkmak, nefret etmek ve doğal bir düşman olarak görmek temel bir davranıştır. Orduyu ise insanları bir yere götürüp bazılarını bir yerlerde ölü olarak terk eden bir kurum olarak görürsünüz. Demek istediğim bu, klasik bir işçi sınıfı tepkisidir.”

Lennon bir mesaj vermek istiyordu ve hayranlarını protesto etmeye ve aksiyon almaya davet ediyordu, ama onları nasıl ikna edecekti? Mesajını hayranlarının ve dinleyicilerinin kabul edebilmesi için onları güzel bir melodi ile sarmalayarak sunmalıydı.

Let It Be albümünün kaydı sırasında stüdyoda başladığı fakat bitiremediği bir melodi üzerinde çalışmaya karar verdi.  Albümün bonus materyali olan ve stüdyodaki konuşmalardan pasajların ve şarkı provalarının da bulunduğu “Fly On the Wall” adlı diski dikkatli dinleyenler, “John’un Piyano Parçası” adıyla anılan melodinin, tüm zamanların en iyi şarkılarından bir olacak olan “Imagine”ın en ham hali olduğunu fark edeceklerdi.

Esin kaynakları

1971’in ilk günlerinde bir sabah yatak odasında bulunan Steinway Z  model piyanosunun başına oturdu ve öğleye kadar Imagine’ın neredeyse tüm melodik yapısını, akorlarını ve sözlerinin büyük bir bölümünü bitirdi.

Bu sırada eşi de onunla beraber aynı odadaydı. Sözleri yazarken Yoko Ono’nun 1964’te yazdığı Grapefruit adlı kitabındaki bir şiirin hem sözlerinden hem de şiirin yapısından esinlenmişti:

“Gökteki bulutların damladığını düşünün
Onları içine koymak için bahçenizde bir çukur kazın”

Bir diğer esin kaynağı da komedyen ve aktivist dostları Dick Gregory’nin kendisine verdiği ve şarkıdaki temel düşünce biçimini yansıtan pozitif dua etmekle ilgili kitaptı. Lennon pozitif dua kavramını şöyle izah edecekti:

Dini mezheplerin olmadığı barış içinde bir Dünya hayal edecekseniz, bu benim Tanrım senin Tanrından büyüktür olayı olmadan, işte o zaman bu doğru olabilir.”

Bu düşünce biçimi “Imagine”’ın kıtalarında hayat buldu.

“Ülkelerin olmadığını düşünün
Bunu yapmak o kadar zor değil
Uğruna ölünecek ya da öldürülecek bir şey yok
Ve din de yok”

Şarkı aynı zamanda komünist hareketten de ilham almıştı. Lennon daha sonra şarkıda belirtilen idealler ile komünist manifesto ile arasındaki benzerliklerin kasıtlı olduğunu kabul edecek ama kendisinin herhangi bir politik harekete ait olmadığını da ilave edecekti.

“Imagine”, 1969 Ağustos’unda Beatles ‘ın son resimlerinin de çekildiği mekan olan ve Lennon’un stüdyoya çevirdiği Tittenhurst Park’taki konutunda, içlerinde George Harrison’un ve ünlü prodüktör Phil Spector’un da bulunduğu bir grup müzisyen tarafından kaydedildi.

Şarkının videosunda bembeyaz bir odada Lennon’un çaldığı beyaz piyano, evdeki ikinci Steinway piyano idi. Odada bulunan Yoko, şarkı ilerledikçe perdeleri açıyor, ışık ve umut odaya doluyordu. Şarkının sonunda da çift birbirlerine sarılıyordu.

Yas şarkısına dönüşüm

“Imagine” daha iyi ve daha adil bir dünya için bir umut şarkısı olarak yazılmıştı. Fakat daha sonra bir şekilde trajik olayların ardından çalınmaya başlayınca bir yas şarkısına dönüştü.

Belki de bu rüzgarın başlangıç ateşini, John Lennon’un öldürülmesinin bir gün sonrasında Wembley konserlerinde sanatçıya veda için “Imagine”ı seslendiren Queen yakmıştı.  Neil Young 11/9 kahramanların övgü konserinde şarkının cover’ını çaldı. 2004 yılında Madonna, Hint Okyanusundaki tsunamide ölenler yararına yapılan konserde “Imagıne”’ı seslendirdi.

Imagine’ı 200’e yakın şarkıcı seslendirdi. Rolling Stone dergisi tarafından tüm zamanların en iyi 500 şarkısı listesinde üçüncü sırada gösterildi. Dinlerin olmadığı bir dünyayı hayal ettiği için başından itibaren hep tartışıldı. Lennon, ölümünden bir süre önce “Imagıne”’ın söz yazarları arasında Yoko Ono’nun da gösterilmesi gerektiğini, başında sadece kendi ismini yazarak bencil davrandığını itiraf etti. Resmi olarak süreç tam bitmese de Yoko Ono, 2017’de şarkının ortak söz yazarı olarak gösterildi.

Lennon’un “Imagine”’ı yazdığı ve 1970 yılında 1.000 Pound’a satın aldığı Steinway Z upright piyano, George Michael tarafından açık arttırmada 2 Milyon dolara satın alındı.

Bir Beatles fanatiği olan Michael piyanoyu aldıktan sonra “Beyazı kadar büyük ve güzel olmadığını biliyordum ama ilk bakışta görebileceğiniz en ucuz görünümlü piyano” diyecekti.

Sanatçı “Patience” adlı şarkısını bu ikonik piyanoda besteledi ve kaydetti. George Michael piyanoyu 2001 yılında Liverpool’daki Beatles müzesine hediye etti.

2007 yılından sonra piyano, George Michael’ın fikri olan “Imagine Piyanosu Barış Projesi” adı altında trajik olayların meydana geldiği yerlerde sergilendi ve 2019 yılında evine döndü. Piyanonun bugünkü değeri 8  ila 12 Milyon dolar olarak tahmin ediliyor.

Kaynakça

Eams T, The Story Of Imagine By John Lennon, 8 October 2020, Smooth Radio
Radio X, Why John Lennon’s Imagine is more than just a peace anthem, 8 December 2020
Taysom J., The misunderstood meaning of Iconic John Lennon Song “Imagine”, Jan.2021
Songfacts,  Imagine by John Lennon
John Lennon’s Steinway Model Z
Wikipedia, Imagine,Let It Be,The Beatles’ Final Photo Shoot

Böyle giderse iklim değişikliği kaynaklı iç göçler ve iklim mültecileri artacak

Dünya Bankası (WB) iklim değişikliği ve göç bağlamındaki ilk kapsamlı raporunu 2018 yılında “Groundswell: İç İklim Göçüne Hazırlık” adıyla yayımlamış ve rapor büyük bir ilgi ile karşılanmıştı.

Raporun ikinci bölümü birkaç gün önce bu kez “Groundswell: İç İklim Göçü Konusunda Harekete/Eyleme Geçmek” adıyla yayımlandı ve basın aracılığıyla dünyaya tanıtıldı.

13 Eylül Pazartesi günü yayımlanan yeni WB raporuna göre, iklim değişikliği, küresel sera gazı salımlarını azaltmanın yanı sıra, ülkeler arasında ve ülke içi gelişmişlik farkını ya da çelişkisini kapatmak için acil önlemler alınmaması durumunda, önümüzdeki otuz yılda yaklaşık 216 milyon insanı evlerini terk etmeye ve sıcak göç noktaları oluşturmaya itebilir.

Üç senaryo altında inceleniyor

Rapor bir anlamda, iklim değişikliğinin ve bağlantılı aşırı iklim olayları ve afetlerinin özellikle iklim sorunlu ülkeler içinde göçe neden olma gücünü yeniden doğruluyor. Rapor, aşırı hava olaylarının etkileri gibi iklim değişikliğinin kısa süreli etkilerini ve sınır ötesi iklim göçünü ele almıyor.

Yeni WB raporu, su kıtlığı, kuraklaşma ve çölleşme, azalan tarımsal ürün verimliliği ve yükselen deniz düzeyi gibi iklim değişikliğinin yavaş gelişen etkilerini “iklim göçmenleri” olarak tanımladığı milyonların göçüne nasıl yol açabileceğini değişik düzeylerdeki iklim eylemi ve gelişme düzeylerini dikkate alan üç farklı senaryo altında 2050 yılına kadar inceliyor.

Fotoğraf: Shutterstock

Altı bölgeden 216 milyon insan

Rapor, yüksek düzeyde sera gazı salımı ve eşitsiz gelişmeye dayalı en kötümser senaryo koşullarında analiz edilen altı bölgede 216 milyon kadar insanın kendi ülkeleri içinde hareket edeceğini öngörüyor.

Bu bölgeler; Latin Amerika, Kuzey Afrika, Sahra-altı Afrika (Sudan dışında Sahra çölünün güneyinde kalan geniş coğrafi bölge), Doğu Avrupa, Orta Asya, Güney Asya, Doğu Asya ve Pasifik.

Düşük salım düzeyi ve kapsayıcı, sürdürülebilir kalkınma ile en iklim dostu senaryoda bile, dünya 44 milyon insanın evlerini terk etmek zorunda kaldığını görebilir. En kötü senaryoda, çölleşme, kırılgan kıyı şeridi ve nüfusun tarıma bağımlılığı nedeniyle en savunmasız bölge olan Sahra Altı Afrika, ulusal sınırlar içinde hareket eden 86 milyona kadar insanla en çok göçmen sayısını görebilecek.

Bununla birlikte Rapor, Kuzey Afrika’nın, asıl olarak kuzeydoğu Tunus, kuzeybatı Cezayir, batı ve güney Fas‘ta ve merkezi Atlas Dağları eteklerinde artan su kıtlığı nedeniyle, nüfusunun yaklaşık yüzde 9’una eşdeğer 19 milyon insanın hareket etmesiyle iklim göçmenlerinin en büyük orana sahip olacağını öngörmektedir.

Sadece Bangladeş’e 19.9 milyon insan

Güney Asya’da, Bangladeş özellikle sel/taşkın ve ürün yetersizliğinden ve kıtlığından etkileniyor ve karamsar senaryo altında 19.9 milyon insan ile kestirilen iklim göçmenlerinin neredeyse yarısını tek başına kendisi oluşturuyor.

Bu öngörü, 2050 yılına kadar karamsar senaryo altında içsel göçlere dahil olan kadın sayısını da içermektedir. Uluslararası Kızılhaç-Kızılay İklim Merkezi direktörü Prof. Maarten van Aalst konuya ilişkin açıklamasında, “Bu durum şu anda bizim insani gerçekliğimiz ve etkilenebilirliğin daha şiddetli olduğu yerlerde bunun daha da kötü olacağından endişe duyuyoruz” dedi.

Fotoğraf: Shutterstock

Tehdit çarpanı olarak iklim değişikliği

Birçok bilim insanı, dünyanın artık sera gazı salımları için en kötü senaryoya doğru daha fazla gidemeyeceğini söylemekle birlikte, daha ılımlı bir senaryoda bile, zaten yaşadığımız aşırılıklarda olduğu gibi [Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 9 Ağustos 2021de yayımlanan 6’ncı Değerlendirme Raporu 1’inci Çalışma Grubu’nun İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temeli başlıklı raporunda açıkça vurgulandığı ve başta Türkiye, Batı Avrupa ve birçok Akdeniz ülkesinde bu yaz yaşandığını gibi], göç ve yerinden edilme için olası etkiler dahil birçok etki artık önceden beklenenden daha hızlı gerçekleşiyor.

İklim değişikliğinin göç üzerindeki etkisi yeni değil. Genellikle insanları hareket etmeye iten ana etmenlerin birleşiminin bir parçasıdır ve bir tehdit çarpanı görevini üstlenir.

Çatışmalardan ve eşitsizlikten etkilenen insanlar, uyum sağlamak için sınırlı olanaklara sahip oldukları için iklim değişikliğinin etkilerine karşı da daha açık ve savunmasızdır.

Göçlerde iklim değişikliğinin payı

Örneğin, 2017’de 68.5 milyon insan iklim değişikliği dahil çeşitli nedenlerle zorla yerinden edildi. Bu sayı insanlık tarihinin herhangi bir yılında gerçekleşenden daha fazlasına karşılık geliyor. Kestirmek zor olsa da bunların yaklaşık üçte biri (22.5-24 milyon kişi) “aniden gelişen ya da başlayan hava olayları” (kuvvetli-şiddetli yağışlara bağlı seller ve taşkınlar, uzun süreli sıcak hava dalgaları ve kuraklık sonrası çıkan büyük orman yangınları ve şiddetli fırtınalar, vb.) nedeniyle taşınmak zorunda kaldı.

Yer değiştirmelerin geri kalan üçte ikisinde diğer insani krizlerin sonuçları da etkili olmakla birlikte, biyoçeşitlilik kaybı, iklim değişikliğinin kuraklaşma ve çölleşme, deniz seviyesinin yükselmesi, okyanus asitlenmesi, hava kirliliği, yağış rejimi değişiklikleri gibi yavaş başlangıçlı olayların katkıda bulunduğu gözleniyor. Kuşkusuz bir tür bozulmalar, birçok insani krizi şiddetlendirerek daha fazla insanın göç etmesine neden olabilir.

Fotoğraf: Shutterstock

Rapor ayrıca, küresel olarak hareket eden dört kişiden üçünün ülkelerin içinde kalma eğiliminde oldukları bilinmekle birlikte, sıcak göç noktalarının önümüzdeki on yıl içinde ortaya çıkabileceği ve 2050 yılına kadar yoğunlaşabileceği konusunda dünyayı uyarıyor. Hem insanların taşınacağı alanlarda hem de geride kalanlara yardım etmek için ayrıldıkları bölgelerde planlama yapılması gerekiyor.

Önerilen eylemler arasında, küresel ısınmayı 1.5 °C ile sınırlama şansına sahip olmak için yüzyılın ortasına kadar net sıfır emisyon düzeyine ulaşmak ya da inmek ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Paris Anlaşması uyarınca sürdürülebilir, adil, yeşil, direngen (dirençli) ve kapsayıcı bir sosyal kalkınmaya yatırım yapma vb. konular yer almaktadır.

Politika önerileri

Rapor bu kapsamda, iklim göçüne neden olan etmenleri yavaşlatmaya ve beklenen göç dalgalarına önceden hazırlanmaya yardımcı olabilecek bir dizi politika önerisi sunuyor. Bunlar, aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  1. Küresel sera gazı salımlarını azaltmak ve BMİDÇS Paris Anlaşması’nın 1.5°C/2 °C küresel ısınma hedeflerine ulaşmak için her türlü çabayı göstermek;
  2. İç iklim göçünü ileri görüşlü yeşil, direngen ve kapsayıcı kalkınma planlamasına dahil etmek;
  3. Bir uyum stratejisi olarak iç iklim göçünün olumlu kalkınma çıktılarıyla sonuçlanabilmesi için göçün her aşaması için hazırlık yapmak;
  4. İyi hedeflenmiş politikaları bilgilendirmek için iç iklim göçünün itici güçlerinin daha iyi anlaşılmasına yatırım yapmak, vb.

 

Okumanın ötesinde

Türkiye’de butik kitabevi işletenler ve çalışanları sinir krizinin eşiğinde dolaşıyor. Neden diye düşündüğünüzde aklınıza ilk gelen şey pandemi koşulları olursa hemen söyleyeyim, cevap bu değil.

Kitapçıların sinir krizinin eşiğinde olmasının en büyük sebebi, internetten kitap satışlarındaki inanılmaz boyuttaki haksız rekabet. Örneğin, kitabevinin toptan aldığı fiyata internet siteleri perakende satış yapabiliyor. Bir kitabevinin bununla rekabet etmesi demek bir ayda batması demek. Bırakın kâr etmeyi temel giderlerini bile karşılayamaz.

İkinci sebep ise, birçok okurun kitabevine gittiğinde bu arka planı hiç düşünmeden, elindeki akıllı telefonla kitapçıya netteki indirimli fiyatları gösterip kitabı alma çabası. Kitapçı bunu nasıl algılar, ruh hali nerelere gider siz düşünün artık.

En düşük maliyetin ardındaki gerçekler

Ben, sinirleri çok sağlam birisi olmama rağmen bu durum karşısında etkilenmediğimi söyleyemem. Bunun tek sorumlusu devlet ve ilgili bakanlıklar. Çünkü neoliberalizm koşullarında ticaret yapan işletmeler, rekabet hırsıyla en düşük maliyetle elde ettiği kitabı, yine en düşük fiyatlara satarak müşteri toplamaya çalışır. Peki nasıl sağlanır en düşük maliyet? Hemen söyleyelim. En düşük ücrete işçi çalıştırarak ve işçilerin özlük haklarını kısıtlayarak sağlanır.

Yayınevlerinden özellikle de küçük olanlardan uzun vadeli çekle ve aşırı ıskontolarla kitap alarak, satamadığını da kitap yıpransa bile iade etme garantisiyle sağlanır. Birçok kentte kitabevlerinin sayısının iyice azalması da yayınevlerini bu çarka mahkûm kılmaktadır tabii. Bu durum, size ulaşan ucuz tekstilin nasıl bir sömürü sistemi sonucu olduğuyla benzer.

Kent sosyolojisi açısından kitabevlerinin önemi

Eğer hayatta entelektüel bir çabanız varsa, bir kente gittiğinizde yaptığınız ilk iş kitabevlerini keşfetmek olacaktır. Ben, entelektüel çabayı sadece okumak olarak adlandırmıyorum. Bu çaba, kentin sosyal-pratik hayatına katılmayı da kapsar.

Bu noktada yine en önemli uğrak noktaları kitabevleri olur. Gittiğinizde birlikte okumalar yapıp, kentin kamusal hayatına katkı sunabileceğiniz insanlarla tanışırsınız. Kentte yaşayan şair, yazar, editör, çevirmen, akademisyen ve eleştirmenlerle buluşursunuz. Bu insanlarla hemhal olursunuz.

Sosyal sorumluluk kitapçılığı yapan mekânlarda, kent için çaba gösteren gıda toplulukları üyeleri, ekolojistler, cinsiyet hakları savunucuları ve hayvan hakları savunucularıyla karşılaşma ihtimaliniz çok yüksek. Bir mücellitle* tanışıp hayat hikâyesini dinlemek ve 50’li yıllarda okuduğu bir romanın karakterlerini hatırlıyor olması hayatınıza başka türlü bakmayı sağlar. Kitapçının veya mekândaki başka bir okurun size önereceği bir kitap, hayatınızı değiştirir belki.

Mekanın sağladıkları

Mekân, yaşayan ve aurası olan bir ortamdır. Sizi kendine çeker, gündelik yaşam akışınızı değiştirir. Kitabı aldığınız yer sanal ortam ise okuduğunuz kitabın etkisinin, kendi evinizin veya işyerinizin dışına çıkmaması da çok muhtemel.

Bir anekdot vereyim isterseniz. Kitabevine gelen bir okur, bizde gördüğü ve aradığı bir kitabın fiyatının internette yüzde 40 daha ucuz olduğunu söyledi. Ben de en son ne zaman kitabevine gittiğini sordum. Üç yıl önceymiş. Hep internetten alıyormuş kitaplarını. “Yalnızlık çekiyor musun” diye sordum, şaşırarak “evet” dedi. Okuduğunu paylaşacak kimse bulamadığını söyledi.

Bunun üzerine uzun uzun konuştuk ve indirimi önemsemeden önerdiğim beş adet kitabı aldı. Tabii çoğunlukla böyle iyi sonuçlar vermiyor tatlı sert anlatımlarımız. Ama okurların bir kısmı o samimiyeti gördüğünde bir dönüşüm de yaşayabiliyor. Bir bağ ve empâti kurabiliyor.

Bir anekdot daha vereyim olayı özetler nitelikte. Geçen hafta bir okur geldi. Kitabevini epeyce dolaşıp, deşelenerek güzel kitaplar buldu. Sonrasında kahve eşliğinde sohbet ederken İstanbul, Antalya veya İzmir arasında yerleşmek için bir karar aşamasında olduğunu ve burasıyla tanıştıktan sonra Antalya’nın belirgin bir biçimde öne çıktığını söyledi.

Kimi insanlar için kitabevi varlığının bu boyutta önemli olduğunu ben bile bilmeyerek, okurumuzun söylediğinden çok mutlu oldum. Bu örnekleri, kendimizi övmek için vermedim. Lütfen yanlış anlaşılmasın. Okuyanlar biliyordur tam da Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası kitabındaki kaygıyla verdim.

Zweig, kitabın önsözünde diyordu ki “Lütfen beni, kendisini yazmış diye megaloman olarak düşünmeyin. Amacım hem Birinci Dünya Savaşı hem de İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış birisi olarak, etkili olması açısından dönemin ve entelektüellerin tavırlarının bir anlatımın yapmaktı.”

Charlot ve Gerçek Zenginlikler

Yaşanmış örnekler, insanın bir konu hakkındaki derdini anlatması açısından çok etkili ve canlıdır. Daha önce de “Gerçek Zenginliklerimiz” adlı bir yazımda Fransız işgali altındaki Cezayir’de, sosyal sorumluluk kitapçılığı yapan ve kendisi Fransız olan ancak Cezayir’in ulusal kurtuluşunu destekleyen Edmont Charlot’tan bahsetmiştim.

1930’ların sonunda 21 yaşındayken kitabevini açan Charlot, hem birinci el hem de sahafi kitap satarak ve kitap kiralayarak dönemin çekim merkezi olmuş. Benim kitapçılık tarzım da aynı. Daha çok çeşit sunabilmek ve uygun fiyat açısından bu böyle. Kitabevinin ismini de Gerçek Zenginlikler koymuş Charlot.

Defalarca saldırıya ve kundaklamaya uğramasına rağmen yılmamış.
Charlot, daha kitapçılığının ikinci yılında Camus’nun Tersi ve Yüzü’nü onun yanında da Andre Gide’in ilk kitabını basmış.

Bunların dışında, Jules Roy, Garcia Lorca, Kessel ve Rubles’nin de ilk kitaplarını yayınlamış. Yayın dünyasına birçok yazar kazandırıp, başkalarını da teşvik etmiş. Edmont Charlot’nun hayranlık verici hayatını merak edenler, Kaouther Adimi’nin, Deli Dolu Yayınları’ndan çıkan “Zenginliklerimiz” kitabını okuyabilir.

Ne yapabiliriz?

Şu sıralar kitap satışında sabit fiyat uygulaması gündemde. Bu uygulama butik kitabevlerini korumak için çok iyi bir adım olacaktır. Herkes desteklemeli ve gündemde tutmalı. Okur indirimli kitap almak varken niye bu yasayı destekleyeyim ki diye düşünebilir.

Ancak şunu söylemeliyiz ki okur internetten aslında şu anda kitabı gerçek fiyatından alıyor. Çünkü dağıtım şirketleri ve internet satış tekelleri yayınevlerini ekonomik anlamda ezen koşullarda kitap temin ettiği için yayınevleri de kitaba gerçek değerinden yüksek fiyat koymak zorunda kalıyor. Yoksa üçüncü hamur kâğıda, ciltsiz ve siyah beyaz baskı 798 sayfa bir kitabın 156 TL olmasını nasıl açıklarsınız?

Oysa sabit fiyat uygulaması gelirse, yayınevleri kitap fiyatlarını düşürür. Çünkü kitap daha çok asıl satılması gereken kitabevlerinde satılacak ve dağıtımlarla, internet satıcıları da yayınevlerinden yüksek iskontolu kitap alamayacak.

Almanya’daki uygulama bu konuda çok güzel bir örnek. Berlin ve Hamburg arasında yolculuk yaparken küçük bir ilçede mola vermiştim. Kitabevine “İşleriniz nasıl?” diye sorduğumda iyi olduğunu söyledi ve sabit fiyat uygulamasından bahsetti. Bu uygulama küçük bir ilçede orta ölçekli bir kitabevinin ayakta durmasını sağlayabiliyor yani. Ülkenin her yerinde ve internette fiyatlar aynı.

İşin bir diğer boyutu da ülkemizde insanların alım gücünün düşük olması. Bu nedenle kamuoyu olarak devlete kitap sektöründe maliyetleri azaltması ve gerekirse pozitif ayırımcılık uygulaması için baskı yapmalıyız.

Aksi takdirde ekonomisi kısıtlı olan insana internetten kitap alma demek de zor. Ancak en azından ekonomisi uygun olan insanların, kitap almanın sadece kitap almak olmadığı bilinciyle hareket etmelerini de bekleyebiliriz.

*Mücellit : Kitap ciltleyen ve tamir eden kişi.

Feriköy Organik Pazarı’nda plak festivali

Sonbaharın giderek kendisini hissettirdiği şu günlerde Feriköy Organik Pazarı ilk kez düzenlenecek bir plak festivaline ev sahipliği yapacak.

Festivalde kurulacak plak stantlarının yanı sıra söyleşiler, sergi ve atölyeler, mezatlar, imza günleri düzenlenecek. Festivale giriş ise ücretsiz.

Moğollar ve BaBa ZuLa’dan konser

Moğollar, BaBa ZuLa, Flört ve Kesmeşeker gibi, albümleri plak formatında da basılan Türk rock müziğinin önemli grupları festival kapsamında sahne alacaklar.

18 Eylül Cumartesi günü 13:00’te kapılarını açacak olan festivalin ilk gününde Murat Meriç moderatörlüğünde müzik yazarı ve koleksiyoner Murat Beşer söyleşisi, yine Murat Meriç moderatörlüğünde menajerler Ahmetcan Taşdemir ve Serkan Fidan söyleşileri düzenlenecek. Kesmeşeker ve Moğollar grubu üyeleri albümlerini imzalayacak. Akşam da Moğollar konseri gerçekleşecek.

İkinci günde ise plak kapağı tasarımcısı Betül Atlı ve müzik yazarı Kanat Atkaya söyleşilerinin yanı sıra caz sanatçısı İlham Gencer, Flört ve BaBa ZuLa hayranları için albümlerini imzalayacak. Akşam saatlerinde ise önce Flört, ardından BaBa ZuLa müzikseverlerle sahnede buluşacak.

Plak kapakları Bomontiada’da sergilenecek

Festivalin “Art Zone” adı verilen sergi alanında Güven Erkin Erkal‘ın poster ve afiş koleksiyonundan seçilen eserler sergilenecek. Efsanevi plak kapaklarının yaratıcısı Betül Dengili Atlı’nın tasarımları da festival boyunca Bomontiada’da görülebilecek.

Ayrıca festivale özel 500 adet koleksiyon plağı basılacak. Cemal Reşit Rey’in “10. Yıl Marşı” ve “Lüküs Hayat” eserlerinin yer aldığı numaralı plaklar koleksiyonerler ile buluşacak.

Festival Akışı

18 Eylül

13.00 Kapı açılış
14.30-15.15 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Murat Beşer
16.00-16.45 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Ahmetcan Taşdemir & Serkan Fidan
17.00-18.00 Mezat
18.00-18.30 Kesmeşeker İmza Etkinliği
18.30-19.00 Moğollar İmza Etkinliği
19.00-20.00 Konser: Kesmeşeker
20.30-21.45 Konser: Moğollar

19 Eylül

13.00 Kapı açılış
14.30-15.15 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Betül Atlı
15.30-16.00 İlham Gencer İmza Etkinliği
16.00-16.45 Murat Meriç Moderatörlüğünde Söyleşi: Kanat Atkaya
17.00-18.00 Mezat
18.00-18.30 Flört İmza Etkinliği
18.30-19.00 BaBa ZuLa İmza Etkinliği
19.00-20.00 Konser: Flört
20.30-21.45 Konser: BaBa ZuLa

18-19 Eylül

Exhibition Zone
Güven Erkin Erkal’ın ”Türkiye’de Rock Konserleri Afişleri Sergisi”

Art Zone
Plaklar, ressamlar ve katılımcıların yaratıcılığı ile yeni tasarımlara dönüşecek.

Betül Atlı’nın Sergisi
Plak Kapağı Tasarımcısı / Akademisyen
Bomontiada Akademi

Van Gölü havzasında sular iki kilometreye kadar çekildi

Van Gölü havzasında sıcaklığın yükselmesine bağlı buharlaşmanın artması nedeniyle başta göl olmak üzere birçok baraj, akarsu ve su kaynaklarının seviyesinde düşüş yaşandığı gözlendi.

Havzadaki kuraklıktan yaban hayatı da olumsuz etkilendi. Göl kıyısında her yıl koloniler halinde görüntülenen başta flamingo olmak üzere suna, kılıçgaga, cılıbıt, angut ve dikkuyruk gibi kuş türleri gölü terk etti.

‘Düşen yağışın dört katı buharlaşma söz konusu’

AA‘da yer alan habere göre, Erciş ve Muradiye ilçelerinde suyun sığ olduğu noktalarda yer yer iki kilometreye kadar çekilme yaşandı. Buralardaki birçok iskele, kale ve tarihi kalıntı gün yüzüne çıktı.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Alaeddinoğlu, iklim krizi konusunda en dezavantajlı bölgelerden birinin Van Gölü havzası olduğunu şöyle anlattı:

Dünya ısınıyor, iklim değişiyor ve dünya üzerinde yaşayan bütün canlılar bu süreçten olumsuz etkileniyor. İklim değişikliği konusunda en dezavantajlı bölgelerinden biri Van Gölü havzası. Çünkü kapalı bir havza. Yüzeye düşen su, bu ihtiyacı karşılamıyor. Sıcaklıklar artıyor, yağışlar azalıyor, buharlaşma artıyor. Dolayısıyla her şey havzanın aleyhine gelişiyor. Düşen yağışın dört katı bir buharlaşma söz konusu. Daha önce iki katıydı ve buharlaşma sürekli artıyor.”

Fotoğraf: AA

‘Su yönetimine ihtiyaç var’

Van Gölü’nde suyun sığ olduğu yerlerde çekilmenin çok daha korkunç boyutlarda olduğunu söyleyen Prof. Dr. Faruk Alaeddinoğlu, su yönetimine ihtiyaç olduğunu kaydetti:

Üzülerek söylüyorum, bundan 5-10 yıl önce flamingoların ve birçok kuş türünün yaşam alanı olan göllerimizin birçoğu bugün kurudu. Akarsular kurudu, dolayısıyla akarsuların besleyemediği Van Gölü de gittikçe kan kaybederek çekiliyor. Bu süreç son 10 yıldır başladı, yeni değil. Son 40 yıldır her 10 yıl, bir önceki 10 yıldan daha sıcak. Yani her yıl gittikçe daha sıcak oluyor. Isınma artmaya devam edecek ve bu da beraberinde su sorununu getirecek. Van Gölü’nde suyun sığ olduğu yerlerde çekilme çok daha dramatik, çok daha korkunç boyutlarda. Özellikle dikeydeki çekilme çok yüksek. Geçen yıl su altında olan bölgeler yüzeye çıktı. Gölün kıyısında yüzyıllar önce bu alanlarda yerleşmeler vardı. Göl çekilince bu yerleşim yerleri, kalıntılar ortaya çıktı. Buna benzer tablolarla daha çok karşılaşacağız. Dolayısıyla su yönetimine ihtiyaç var.”

‘Toplu balık ölümleriyle karşılaşabiliriz’

YYÜ Su Ürünleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Akkuş ise, tarımdaki sulama sebebiyle yaşanabilecek su kesintilerinin toplu balık ölümlerine neden olabileceğini ifade etti:

Van Gölü’nde yaşayan inci kefalleri yaz aylarında üremek için akarsulara doğru göç ediyor. Fakat yaz aylarında akarsuların da debileri çok ciddi oranda düşüyor. Bu kuraklık inci kefalini olumsuz etkileyecek. İnci kefalinin üreme habitatları azalıyor. Buna ek olarak da tarımdaki sulama sebebiyle su kesintileri yaşanacak ve toplu balık ölümleriyle karşılaşabiliriz. İnci kefalinin bıraktıkları yumurtalardan yavru çıkışları azalabilir. Öte yandan inci kefali bölgede 15 bin insanın geçim kaynağını oluşturuyor. Birçok balıkçı limanı, barınağı var. Bunlar balıkçılar için hayati öneme sahip. Gölde çekilme nedeniyle balıkçı tekneleri birçok noktada limanlara giremez oldu. Limanlarda giriş ve çıkışlarda ciddi sıkıntılar var. Bu trendler devam ederse birçok yer karaya çıkacak ve yeni barınaklar inşa etmek zorunda kalacağız.”

Elazığ’da bağ bozum şenliği yarın düzenleniyor

Elazığ’ın, Dersim sınırındaki üç köyün bir araya gelerek kurduğu Koruk, Dambüyük ve Esenkent Köyleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi, ekolojik farkındalık yaratmak amacıyla yarın bağ bozum şenliği düzenliyor.

Şenliğe Dersim Belediye Başkanı Mehmet Fatih Maçoğlu da katılacak.

Şenlikte Metin Kahraman, Grup Çağdaş ve Zeynep Kılıç gibi sanatçılar da yer alacak.

Hatay Vakıflı Köyü Kooperatifi‘nden Bedros Kehyeoğlu, Ovacık Doğal Kooperatifi‘nden Deniz Çakan, Kars Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği‘nden İlhan Koçulu ve Halk Sağlığı Uzmanı Prof. Dr. Zuhal Okuyan‘ın da yer aldığı söyleşiler gerçekleşecek.

24 Eylül Küresel İklim Grevi’ne geri sayım başladı: İklim için yeniden bir arada

İklim krizine karşı acil ve etkili adımlar atılmasını talep eden iklim aktivistleri, tüm dünyayla eş zamanlı olarak 24 Eylül Küresel İklim Grevi’nde İstanbul Kadıköy’de greve çıkıyor.

Fridays for Future Türkiye, Youth for Climate ve Roots and Shoots’un çağrı yaptığı ve birçok kurum tarafından desteklenen iklim grevinde aktivistler, 24 Eylül Cuma günü saat 12.00 ile 14.00 arasında Kalamış Parkı’nda düzenlenecek vegan piknikte bir araya gelecek.

Saat 17.00’de Kadıköy İskele’de toplanacak iklim aktivistleri, basın açıklamasının ardından Müze Gazhane’ye kitlesel yürüyüş düzenleyecek. Grev, saat 18.00’de Müze Gazhane’de düzenlenecek forumlar ve konserler ile devam edecek.

“Biz değilsek kim, şimdi değilse ne zaman?”

İklim grevi için yapılan çağrıda “24 Eylül’de hep birlikte iklim için birleşeceğiz. Gençler olarak geleceğimizi ve herkes için iklim adaleti talep ediyoruz. Yerel ve merkezi yönetimleri, gelecekte yaşamı mümkün kılacak şekilde, iklim krizi ile mücadelenin bir parçası olmaya ve adım atmaya çağırıyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Küresel çapta düzenlenen iklim grevine milyonlarca kişinin katılacağı dile getirilen açıklamada “24 Eylül Cuma günü tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de İstanbul’daki gençler tarafından gerçekleştirilecek Küresel İklim Grevi’nde hep birlikte olmanın gücüne inanıyoruz. Biz değilsek kim, şimdi değilse ne zaman?” denildi.

Grev öncesi pankart atölyesi

İklim grevinin öncesinde dışarıdan katılıma açık bir pankart atölyesi düzenleneceği hatırlatılan çağrıda, “Taleplerimizi renkli ve anlamlı kılmak için 19 Eylül saat 15.30’da Müze Gazhane’de gerçekleştirilecek pankart atölyesinde buluşuyoruz” bilgisi paylaşıldı.

İklim grevi hakkındaki detaylı bilgiler ve konser programları ilerleyen günlerde çağrıcı örgütlerin sosyal medya hesaplarından takip edilebilecek.

 

‘Glasgow’a Doğru İklim Politikaları’ webinar dizisi pazartesi günü başlıyor

İstanbul Politikalar Merkezi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin‘in girişimi ile başlatılan “Glasgow’a Doğru İklim Politikaları” webinar dizisinin “Paris’ten Glasgow’a İklim Müzakerelerinde Son Durum” başlıklı birinci webinarı 20 Eylül Pazartesi günü saat 15:00’te yapılacak.

Webinarda, Climate Action Network (CAN) Europe Proje Müdürü Gökşen Şahin, 350.org’dan Mahir Ilgaz ve Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Semra Cerit Mazlum da konuşmacı olarak yer alacak.

15 günde bir gerçekleşecek

Webinar dizisinde Paris’ten bu yana yaşanan gelişmeler, Glasgow’dan beklentiler, iklim müzakerelerinin uluslararası ilişkilerdeki önemi ve iklim kriziyle mücadelede yeşil ekonomi gibi konular 15 günde bir pazartesi günleri saat 15:00’te konuyu yakından takip eden, akademisyen, uzman ve aktivistlerle tartışılacak.

İkinci ve üçüncü webinarlar ise 4 ve 21 Ekim’de ekonomi ve uluslararası ilişkiler alanındaki uzmanların katılımıyla yapılacak.

COP 26’nın ikinci günü olan 1 Kasım’da yapılacak son webinarda müzakerelerin gidişatı ele alınacak. Dört oturumluk Glasgow’a Doğru webinar dizisinin ardından COP 26’nın değerlendirilmesi ve izlenimlerin aktarılması amacıyla kasım ayı içinde son bir webinar daha düzenlenecek.

Webinara buradan kayıt olabilirsiniz.

COP26 Hakkında

​​​​​​​​Uluslararası iklim müzakereleri bir yıl zorunlu pandemi arasının ardından kaldığı yerden devam ediyor.

Birleşik Krallık‘ın Glasgow kentinde yapılacak olan 26. İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP 26) 31 Ekim’de başlayacak.

İki hafta sürecek zirvede, Paris Anlaşması‘na göre küresel ısınmayı 1,5 derecede durdurmak için yüzyıl ortasında net sıfır emisyon hedefi yolunda ülkelerin taahhütlerini güçlendirmeleri başta olmak üzere, iklim finansmanı, iklim değişikliğine uyum ve Paris Kural Kitabı‘na son halini verilmesi gibi önemli konular ele alınacak.

Su fabrikaları Sapanca Gölü’nü yok ediyor

Video Haber: Ufuk ÇERİ

*

Sakarya’nın içme suyu ihtiyacının yüzde 90’ını, Kocaeli’nin ise yüzde 15’ini karşılayan Sapanca Gölü’nü besleyen derelerin çoğu hazır su şirketleri tarafından ruhsatlanmış durumda.

Sapanca’da şu anda sekiz tane su fabrikası bulunuyor. Gölü besleyen su yataklarına kurulan bu fabrikalar, gölü beslemesi gereken suyu şişelere dolduruyor.

Sapanca Gölü ile ilgili uzun yıllardır haber yapan T54 Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sezai Matur ile görüştük.

Fabrikalarda denetim eksikliği

Su dolum tesislerinin kurulduğu günden beri fazla su çektiklerine dair iddialar olduğunu söyleyen Matur, “Ancak fabrikaların denetlenmediğine dair de iddialar var. Suyu kiraladıkları miktar belli olmasına rağmen, suyun fabrikadan çıkışı da sattıkları suyun faturasından belli olacakken yetkililer gereken duyarlılığı göstermiyor” dedi.

Su dolum şirketlerinin kullanması gereken suyun miktarının belli olmasına rağmen, çok daha fazla su çekilmesi nedeniyle derelerin kuruduğunu belirten Matur, “Geçmiş yıllarda ağustos ayında kuruyan dereler şimdi bahar ayalarında kuruyor. Sapanca gölünü besleyen dereler akmamaya başlıyor” ifadelerini kullandı.

Şişe suyun bir endüstriye dönüştüğünü söyleyen Matur, “Bunun kontrol altında üretilmesi gerekiyor. Kontrolsüz bir şekilde üretildiğinde kaynaklar kuruyor. Bazen çok büyük yatımlarla kurulan fabrikalar kapanmak durumunda kalabiliyor. Yarını düşünerek bir şey yapılmalı” dedi.

Bütüncül bakış açısı şart

Yeşil Gazete‘ye konuşan Sakarya Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mahnaz Gümrükçüoğlu Yiğit, ise “Gölleri su dolu bir çanak olarak değil, çevresinde onu besleyen kaynaklarla beraber düşünmek gerekir” ifadelerine yer verdi.

Sapanca gölünü 12 tane derenin beslediğini belirten Yiğit, “Yıl içerisinde derelerin birçoğu özellikle kurak dönemde kuruyor. Bunun dışında yüzeysel akış var, yeraltı suyu var ve gölün alttan beslenmesi var. Bunları bir arada düşünüp gölün bütçesi çok iyi belirlenmesi gerekiyor. Aksi takdirde döngü bozulacaktır” dedi.

‘Yerleşime açılmış alanlar var’

Sapanca gölünün suyunu Sakarya ve Kocaeli Belediyesi tarafından kullanıldığını belirten Yiğit, “Gölü besleyen havza üzerinde yerleşime açılmış alan var. Burada nüfusun artması demek suyun fazla kullanımı ve ormanın yok edilmesi demek. Orman olmayınca yüzeysel akış artarak yeraltı su kaynakları beslenemeyecek ve kısır bir döngü oluşacak” uyarısında bulundu.

Su kaynaklarına su dolum fabrikalarının kurulduğunu aktaran Yiğit, “Bu kaynaklar aslında gölü besliyor. Bu kaynaklardan suyu alıp şişeleyip göle akış kesiliyor. Bütün bunları bir arada düşündüğümüzde gölün gelir ve gideri arasında fark oluşuyor” dedi.

Su şişeleme fabriklaının aldıkları izinlerin belli olduğunu söyleyen Yiğit, “Gerçekten bu izinlere uygun mu şişeleme yapıyorlar? Başka kaynaklardan kullanımı var mı? Gölün korunabilmesi için bunların çok iyi bilinmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

 

Almanya’da köpekler koronavirüs tespit etmek için kullanılacak

Almanya‘nın Hannover kentindeki bir araştırma projesi kapsamında köpeklerin terden koronavirüs salgınını ne ölçüde tespit edebildiği incelenecek.

Sonuçlar antijen ve PCR test sonuçlarıyla karşılaştırılacak.

‘Dünya çapında bir ilgili var’

Aşağı Saksonya eyaleti Bilim Bakanı Björn Thümler, söz konusu projeyle koronavirüs kaynaklı tehlike potansiyelini azaltmayı ve köpeklerin görevlendirilmesinin bir seçenek olup olmadığının anlaşılmasını hedeflediklerini belirtti.

Hannover Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kliniği Başkanı Holger Volk da projeye dünya çapında yoğun bir ilgi olduğunu ifade etti.

Volk, dünyada şimdiye kadar konuyla ilgili yapılmış 26 araştırmanın olduğunu ve köpeklerin koronavirüsü koklayabildiği sonucunun ortaya konduğunu kaydetti.

Ter numunesi alınarak koklatılacak

Koronavirüs belirlemek için ilk kez bir konser serisinde kullanılacak olan köpeklere, konsere girişte her bir kişinin dirsek içinden ter numunesi alınarak koklatılması planlanıyor. Eş zamanlı olarak yapılacak antijen ve PCR testleriyle sonuçlar karşılaştırılacak.

Dört bölümlük konser serisi pazar günü başlayacak. 500 kişinin katılacağı ilk konserde altı köpek görev alacak.

2020 yazında Almanya ordusunda Sars-CoV-2‘ye karşı eğitilmiş sekiz köpeğin katılımıyla bir araştırma yapılmış, köpeklerin sekiz günlük bir eğitim sonrasında ağız ve genizden alınmış toplam bin 12 numuneyi yüzde 94’lük doğruluk payıyla tespit edebildiği sonucuna varılmıştı.