Ana Sayfa Blog Sayfa 1140

Kriz günleri için Ekonomi 101

Bundan 20 yıl önce doktora için İsviçre’deydim. Türkiye’de asistan olarak çalıştığım üniversite (oldukça cömert bir hareketle)  bir yıl daha asistan maaşımı ödemeye devam etmiş, ben de o “bursla ilk yılımı atlatırım sonrası Allah kerim” deyip 2000 yılının Eylül’ünde Cenevre’ye gelmiştim. İsviçre, özellikle Cenevre pahalı yerler. Yine de ilk aylar harcamaları temel ihtiyaçlara ayırıp geçinebildiğimi görmüştüm. Bursum TL cinsinden yatıyordu ben de ATM’den frank olarak çekiyordum. O zamanlar TCMB enflasyonu düşürme amaçlı IMF tarafından desteklenen bir kur politikası izliyordu. Azar azar kontrollü biçimde devalüasyonlar oluyordu ve biz yarın ne kadar devalüasyon olacağını biliyorduk.

Türkiye ekonomisi önce Aralık ayında bir sarsıntı geçirdi. Sonra üzerine çok yazıldı çizildi, IMF ve hükümet süreci iyi yönetemedi diye. Olan oldu, birkaç banka battı, sonrasında da 2001 Şubat’ı geldi. Dolar kuru 21 Şubat’ta 0.69 seviyesinden birkaç gün içinde 1.1’e yükseldi. %50’den fazla bir devalüasyon demekti bu. İşin kötüsü kur burada da kalmadı. Yurt dışından Kemal Derviş ülkeye davet edilmiş, yeni bir teknokrat hükümet kurulmuş ama kabinede görüş ayrılıkları çok. Gazetelerde TV’lerde her gün bir atışma. IMF “Telekom’u özelleştirin” diye bastırıyor, Derviş sıkıntının farkında, ama IMF’den gelecek para için bunu kabineye kabul ettirmeye çalışıyor. ,İlgili bakansa karşı ve bir türlü onaylamıyor kararı. Bu süreç içinde dolar da alıp başını gidiyor 2001 Ekim’inde 1.63’e kadar yükseliyordu. En nihayet bir uzlaşı sağlandı, IMF ile Stand-By anlaşması imzalanınca doların ateşi düştü. Ve uzun yıllar 1.4-1.5 bandında salınıp durdu dolar/TL kuru.

Finansal kriz neden çıkar, ne yapılır?

2001 Şubat’ında o haberi alır almaz bankaya koşup “banka kurları henüz güncellememiştir” umuduyla düşük kurdan paramı frank olarak çekmeye çalıştığımı hatırlıyorum! Gençlik işte! Olmadı tabii. Ben kim paranın cenneti Cenevre’de bankacıları ters köşeye yatırmak kim! Bir aylık bursum Türkiye’ye dönmek için gereken uçak biletini bile karşılamıyordu artık (Şimdi yurtdışındaki Erasmus öğrencileri benzer bir kaygı yaşıyor!). Yaz gelip de okul tatil olduğunda oradan buradan denkleştirip dönebildiğimi hatırlıyorum. Ama ya yaz sonrası İsviçre’ye nasıl geri dönecektim? Notlarım ilk yıl iyi olduğundan burs başvurum kabul edilince çok sevindim. Yeni dönem başladığında okulumdan asistanlık teklifi alınca da havalara uçtum tabii. Artık frank kazanacaktım. Şimdi hatırlıyorum da, yarı-zamanlı asistan olarak çalıştığımda kazandığım frankın değeri şu an kazandığım doçent maaşından bayağı fazlaydı.

İkinci yıl tez konusu belirlemek gerekiyordu. Taze finansal krizden çıkmış bir ülkenin vatandaşı olarak konumu finansal krizler üzerine seçmemde bir tuhaflık yoktur sanırım! Bir de Charles Wyplosz gibi dünyaca ünlü biri danışmanım olmuş, daha ne isteyebilirim? Ondan finansal krizlerin dinamiği hakkında yedi yıl boyunca çok şey öğrendim. “Hükümet neden kurun yükselişine kayıtsız?”, “Türkiye bu kur politikasıyla maliyetleri azaltıp Çin’in yerini mi almak istiyor?”, “kuru neden sabitlemiyorlar?” gibi sorular çoğalınca öğrendiklerimden bir kısmını, dilim döndüğünce, aşağıda anlatmaya karar verdim.

Buyrun!

Kur-faiz ilişkisi nedir?

Faiz ile kur ilişkisi ülkenin dış dünyayla entegrasyonun (ticari ve finansal) bağlamında ortaya çıkar. Bu baş ağrıtıcı ilişki açık ekonomilerin sorunudur (kapalı Kuzey Kore ekonomisinin değil). Peki ne yönlü bir ilişki var? Kur göreli bir fiyat ise, ilişkili olduğu da “göreli faiz oranı” olacaktır (yani TR ve dış dünya faiz oranı farkıdır belirleyici olan). Şimdi fabrika açma gibi yatırım amaçlı sermaye girişini bir kenara koyup sadece faiz kazancı gibi finansal sebeplerle bir ülkeye yurtdışından sermaye akışına odaklanalım.

Yurt dışından Türkiye’ye para gelsin istiyorsak (carry trade), ona kendi ülkesindekinden daha fazla bir “getiri oranı” önermemiz gerekir. Yani, ABD’den dolarını getirecek, bunu o günkü kurdan TL’ye çevirip TL mevduatına koyacak, bir yıl bekleyecek, yıl sonunda anapara ve faizi alıp o günkü kurdan dolara çevirip ABD’ye dönecekse, bunu ABD’de kalıp bir yıl ABD mevduatı ile elde edeceği getiriden düşük olmaması lazım gelir. Şu an Türkiye’de bir yıllık reel faiz %-10 düzeyindedir (yıllık enflasyon %26 iken, TCMB faizi %16 ise, TL’de kalanın parasının değeri reel olarak %10 azalacaktır). Farz edelim ki, ABD’deki reel faiz oranı %-1 olsun. ABD-TR arasında reel faizde %9’luk bir fark var. Bu farkın etkisi döviz kurlarına bire-bir yansır. Bu şartlar altında TL’nin yıl içinde dolara karşı %9 değer kaybedeceği beklenir. Değer kaybetmesin kazansın istiyorsak ya ABD’nin faizlerini düşürmesi ya da Türkiye’nin faizleri arttırması gerekir. Oysa şu an olan tam tersi, ABD ve diğer büyük ekonomiler Covid-19 sırasında piyasaya akıttıkları para, ekonomik kapanma ve enerji fiyatları artışı kaynaklı sebeplerle enflasyonist bir döneme girmiş görünüyor. Enflasyonu dizginlemek adına faizleri arttırıyorlar. Türkiye ise tam tersini yapıyor, faizleri düşürüyor. Bu da TL’deki devalüasyon beklentisini yükseltiyor haliyle.

Peki TCMB (daha doğrusu Beştepe) neden böyle davranıyor ve faizi düşürüyor?

Kur ve faiz tahteravalli gibidir. Bir tarafı indirdiğinizde karşı taraf yükselir. Önemli olan tahteravalliyi dengede tutmayı başarmaktır. Yüksek kur ve yüksek faiz ekonomiler için zararlıdır elbette. Zararlı etkiler devlet bütçesi ve özellikle özel sektör bilançolarında yaşanır. Devlet ve şirketler çoğu zaman borçlarını yeniden borçlanarak çevirirler. Bir bankayı ele alalım. O günkü faizle halktan para topluyor (%15) sonra üstüne az bir kar marjı koyup %16’dan insanlara uzun vadeli konut kredisi veriyor olsun. Verdiği konut kredisi yani alacakları uzun vadeli ve sabit faizli (5-10 yıl) ama topladığı mevduat (yükümlülükleri) genelde kısa vadelidir (3 ay, 1 yıllık mevduatlar).

Zaman içinde faiz yükseldiğinde bu bankanın bilançosu kötü etkilenecektir haliyle. O krediyle ev alanlar %16’dan borçlarını bankaya öderken, banka şimdi artık %20 ile borçlanabilmektedir. Buna finans jargonunda “vade uyumsuzluğu” (maturity mismatch) denir. Şirketler için de benzer bir durum söz konusudur. Bir yıl önce %10 ile borçlanmışsınız, onun ödeme zamanı gelirken faizler %15’e çıkarsa sizin borçlanma maliyeti artar, halihazırda zor durumda iseniz bu şirketi batırabilir bile. Ama tek tehlike bu değil. Dolar cinsinden borçlanıp inşaat işine girdiniz diyelim. Borcunuz dolar ama daire satışından elde edeceğiniz gelir TL cinsinden. Döviz kuru fırladığında sizin bilançolarda TL cinsinden borçlar artarken, gelir beklentisinde herhangi bir artış söz konusu olmayacağı gibi dairelerin satılamama olasılığının artmasıyla gelirlerin düşmesi bile söz konusudur. Borçların dolar, alacakların TL cinsinden olmasının yarattığı soruna da “döviz uyumsuzluğu” (currency mismatch) denir.

Şirketlerin hayatta kalabilmeleri için bilançolarındaki faiz ve kur uyumsuzluklarını asgari düzeyde tutmaları gerekir.

Şimdi duruma bakalım, hükümet faizleri düşürerek şirketlerin bankaların bilançolarındaki vade uyumsuzluğunu azaltırken, döviz kuru fırladığı için döviz uyumsuzluğunu arttırmıştır. Her şirket bu durumdan aynı oranda etkilenmez elbet. Şirketin borçları dolar/avro cinsinden değilse (Anadolu’da ki KOBİ’ler mesela), faiz indirimi bu kesimin işine gelir (ithal hammadde maliyetinin artmasını bir kenara koyarsak). Burada bir seçim yapmıştır hükümet ve oy tabanı olarak gördüğü kesimin kırılganlıklarını gözetip döviz borcu olabilecek büyük şirketleri gözden çıkarmıştır (iktisat politikasında herkesi aynı anda memnun etmek pek mümkün değildir!)

Türkiye’de faizler artsa, krediyle ayakta duran birçok KOBİ ve esnaf kesiminin batacağından endişe edilmektedir. Düşük krediyle borçlarını çevirmeye devam ediyorlar ama bu politikanın onları döviz kuru artışının olumsuz etkilerinden koruyamayacağını, dolayısıyla bu politikanın sürdürülebilir olamayacağını da not edelim.

Gelelim ikinci soruya, o da “madem kur zıplıyor, neden TCMB bir zamanlar olduğu gibi kuru sabitlemiyor en azından kontrollü devalüasyon politikası izlemiyor (2001 öncesi gibi)?

Sabit (fixed) ya da kontrollü (managed) kur rejimi sanıldığının aksine Merkez Bankası’nın diken üstünde olduğu, her an piyasaya müdahale için tetikte olduğu bir rejimdir. Öyle ya, piyasaya halka bir düzey sözü vermişsiniz, onu orada tutmak lazım. Döviz piyasası çok canlıdır, döviz arzı talebi dolayısıyla fiyat yani döviz kuru devamlı değişir (ekranda kurlar devamlı değişir). Bu değişmesin, sabit kalsın istiyorsanız piyasaya devamlı müdahale edip dolar fazlası varsa toplamanız (yoksa kur düşer), dolar eksiği varsa da rezervlerden bunu karşılamanız lazım gelir (yoksa kur yükselir yani TL dolara karşı değer kaybeder).

Ekonomik, siyasi istikrarsızlık zamanında yurtdışından gelmiş portföy yatırımcısı TL cinsinden varlıkları (hisse senedi, bono vs.) satıp bunları dolara avroya çevirip Türkiye’den çıkmak istediğinde piyasada dolar eksikliği baş gösterir. Bu durumda sabit kur rejimi izleyen Merkez Bankası’nın söz verdiği kur ne ise bu talebi karşılaması gerekir. Talep büyük ve uzun süreli olursa bu bankanın rezervlerinin erimesine sebep olur. Gün gelir rezervler öyle bir kritik seviyeye iner ki, hep bu anı gözleyen spekülatörlerin radarına girersiniz ve o gri bölgede büyük bir spekülatörün hareketi diğerlerini de harekete geçirir (sürü psikoljisi: herding behavior) ve “eşanlı bir saldırı” (spekülatif atak) sonucu rezerv biranda sıfıra düşer. Kasada para yoksa döviz kurunu sabit ya da kontrol altında tutmanın da bir yolu yoktur. Kur hızlı biçimde yükselir (overshooting) sonra bir miktar düşer ve diğer gelişmeleri bekler. Bu çok tipik bir süreçtir. 1970’lerin sonunda birbiri ardına Latin Amerika ülkeleri bu tür krizlerle karşı karşıya kalmıştır (Türkiye’nin 1994, 2001 krizleri de buna benzer). Nobel Ekonomi ödüllü ABD’li iktisatçı Paul Krugman’ın 1979’da bu tür krizleri  modelleyip dinamiğini açıkladığı makalesi halen en çok atıf alan çalışmalardan biridir.

Merkez Bankası’nın bağımsızlığı neden önemli?

Günümüzde TCMB kasasında gerçek rezerv eksi düzeydedir, yani kuru sabitleyecek ya da kontrol edecek cephanesi kalmamıştır. Dolayısıyla kuru faizle düşürmekten ya da piyasaları ikna edecek geniş bir reform programı (2001 sonrası IMF ile anlaşma yapmak gibi) ilan etmekten başka çare kalmamıştır.

Ne var ki, bu hükümetten mevcut şartlar altında geniş bir reform hareketi beklemek gerçekçi değildir. Reform sözleri dillerinden düşmüyor olsa da herkes bunun sadece sözde olduğunun farkında (mevcut birikim sisteminden bir tuğla çekerseniz duvar yıkılır, hepimiz altında kalırız korkusu!). Bu kapsamlı reformu başarabilmek için ilk şart itibarlı kurumlara ve yetkin insan kaynaklarına sahip olmaktır. TCMB’nin bağımsızlığının yok edilmesi, liyakatli kişilerin kızağa çekilerek kadroların niteliksizleştirilmeleri süreci hepimizin gözü önünde cerayan ediyor.

Tapu Kadastro da devlet kurumu, bağımlı/bağımsız fark etmiyor, neden herkes Merkez Bankası bağımsızlığını dert ediyor? sorusuyla bitirelim.

Merkez Bankalarının en büyük cephanesi aslında kasalarındaki rezerv miktarı değil, itibarlarıdır (credibility). İtibar yani sözünün arkasında durmak da siyasetten bağımsız olmakla mümkün görünüyor. (Her seçim öncesi piyasayı hareketlendirmek için Merkez Bankasına “para bas” emrini engellemenin yolu onu bağımsız kılmaktır). Merkez Bankaları finansal sistemin göbeğindedir, herkes onun ağzına bakıp pozisyon alır.  Finans piyasalarında her şey beklentilerle alakalıdır, geçmiş geçmiştir, yarın ne olacağına dair bir bilgi içermez. Merkez Bankaları beklentileri belli bir yöne evriltmeye çalışır (enflasyonu yıl sonunda şu düzeye düşüreceğim, böylelikle faiz de şu kadar düşecek, planlarınızı ona göre yapın).

1994 krizine giderken siyasete bağlı merkez bankası piyasaları enflasyon beklentileri konusunda o kadar yoğun kandırmıştır ki, 1994 sonrası rekor kıran enflasyonu düşürmek ancak Merkez Bankası’na önce örtük sonra da yasa yoluyla bağımsızlık vermekle mümkün olmuştur. O yasa halen yürürlükte ama fiiliyatta Merkez Bankası’nın herhangi bir bağımsızlığı yoktur ve bu nedenle itibarı, inandırıcılığı kalmamıştır. Açıklanan enflasyon, büyüme beklentilerinin piyasayı rahatlatmak yerine tedirgin etmesinin sebebi de budur.

Merkez Bankasının düşmesiyle beraber TL’yi kontrol altında tutacak bir çapa kalmamış görünmekte. Yine aynı hikaye tekerrür ediyor. Yurtiçinde hükümete güven düşerken sözlerinin itibarı da kalmıyor. Bu itibarı IMF ile anlaşarak sağlamaya çalışabilir. Türkiye geçmişinde IMF ile en çok program anlaşması imzalamış ülkelerden biridir ve krizler sonrası halkın bu programlardan çektikleri belli olsa da, IMF’nin önereceği politikaların mevcut hükümet politikalarından daha yıkıcı olabileceğini sanmıyorum.

 

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -2] Kentlerin yakın geçmişine panoramik yaklaşım

[email protected]

Türkiye’deki kentlerin son üç çeyrek yüzyılda geçirdiği değişimlere topluca bakarak bu değişimin doğrultusu, anlamı ve bu anlamdan türetebileceğimiz sorular, basit çıkarımlar ve yorumlar ile geleceğe doğru kestirimler (elbette ki “planlama” demiyorum) üzerine giderek daha ayrıntılı olamaya başlayacak düşünceler geliştirmenin yararlı olabileceğini geçen yazıda biraz ele almıştık.

Ama bunu nasıl yapacağız?

Bu yazı, biraz bu gerçekten uçsuz-bucaksız diyebileceğimiz kadar kapsamlı bu alana nasıl yaklaşacağımız ve bunun kendisine özgü sınırlılıklarını ve olanaklarını açıklamaya çalışacak. Ele alış biçimi ya da yaklaşımı diyebileceğimiz bu yazıdan sonra içerikle (yani kentlerde olup bitenlerin hem genel hem de ayrıntılı gelişmeler) tartışmayı sürdüreceğiz.

Yöntem yerine

Ampirik bir alan araştırmasına ve istatistiki verilere dayanarak değil, daha çok yine ampirik, ama sadece kişisel gözlemlere ve deneyimlere dayanarak, bir anlamda bilimsel çalışma öncesi sayılabilecek bir aşamada, kentlerdeki değişimin toplam halini anlamaya çalışmak çabası diyebileceğimiz bir dizi yazıyla, iklim krizinin birçok alanda giderek sınırlamayı, darlaştırmayı ve dönüştürmeyi gerektirebilecek yeni dünyasında, başka bir teknoloji ve başka bir bireysel ve toplumsal ilişkilerin söz konusu olabileceği kentsel gelecek üzerine önermeler geliştirmek veya olası senaryoların gündelik yaşama çevirisi (tercümesi) üzerine düşünmek amaçlanıyor.

Geleceği, krizle birlikte sıfır noktasından kurmak gibi özcü bir tutumla değil de bir tarihi perspektif içinde düşünebilmek ve irdeleyebileceğimiz öngörüleri buna göre formüle edebilmek, bu tür bir kentsel evrim/ dönüşüm düşünebilmek için, önce basit bir-kaç soruyu yanıtlamamız gerekiyor. Bunlar öncelikle,

  • Hangi kent?
  • Nasıl bir dönemleştirmeyle?
  • Hangi kentsel ögelere/ arazi kullanışlarına göre?

soruları olabilir.

Hangi kent denildiğinde de belki kentleri kabaca,

  • Büyük kentler/ metropoller,
  • Kentler,
  • Kasabalar veya küçük kentler

biçiminde bir sınıflama yapabiliriz. II. Dünya Savaşı (ya da Berlin’in düşmesi) sonrasında Türkiye’deki büyük kentler sadece İstanbul, Ankara ve İzmir olarak düşünülebilir. Kentler kategorisi de yine çok sıkı bir nüfus sınırı belirlemeden, Bursa, İzmit, Adana, Trabzon, Samsun, Antep ve Diyarbakır kentleri olarak düşünülebilir. Diğerini de “ küçük kentler” kategorisinde düşünebiliriz. Bu yazılarda dikkate alınacak olan kentler, sadece “büyük kentler”/ metropoller olacaktır. Nüfus artışlarıyla birlikte, diğer kentler de hızla benzer bir gelişme örüntüsü içinde büyüdüler ve geliştiler. Bu nedenle “büyük kentlerin evrimi/ öyküsü” belirli bir ölçülülük çerçevesinde, Türkiye’deki bütün kentlerin “jenerik öyküsü” olarak düşünülebilir.

Kentlerdeki tarihsel gelişimin izinde

Kentlerdeki değişime bakacağımız dönemleri de kabaca:

  • İkinci Dünya Savaşı (II. DS) sonrası “geç modernite” (1945-1980) ve
  • Neo-liberal (ya da “post-modern”) dönem (1980- …)

olarak ikiye ayırabiliriz.

Büyük kentlerin geç modernite ve post-modern dönemlerindeki değişimlerine genel olarak (daha çok mekânsal düzenekleri dikkate alınarak)

  • kentin büyüklüğü, yoğunluğu ve yoğunluk dağılımı ve makro-formu,
  • konut ve konutların oluşturduğu dokular (mahalleler),
  • ulaşım ve diğer altyapı sistemleri,
  • kent merkezleri ve ticaret,
  • üretim (küçük mal ve hizmet üretimi ile sanayi üretimleri),
  • eğitim kuruluşları örgütlenmesi ve konumlanışı,
  • din ve inançla ilgili kurumlar ve konumlanışı,
  • sağlık örgütlenişi ve konumlanışı,
  • parklar ve spor alanları, dinlenme yerleri,
  • afetler ve beklenmedik doğa olayları,
  • kentteki ekolojik veriler, kirlenmeler, enerji ve teknoloji kullanımı, atık üretimi

gibi öğeler/ kentsel örüntüler ve arazi kullanımları dikkate alınarak, literatürden ve gözlemlerden yararlanılarak betimlenebilir. Görüldüğü gibi, kentin toplumsal ve kültürel özellikleri ve kimlikleriyle ilgili öğeler yukarıdaki listede yer almıyor. Ancak bunların da ayrıca eklenmesi gerekir.

Tartışmanın çok genel, betimleyici ve böylesi bir çalışma için oldukça kaba hatlı bir analiz olacağı açıktır. Asıl önemsenmesi gereken, kent toplumlarını bu tartışmaya çağırırken, bu ilgi çerçevesi içinde kentlerin geleceğinin en önemli belirleyici aktörü olabilmesi, etkinliklerin ve eylemliliklerin içinde yer almayı arzu etmesi ile iklim krizi, sonuçları ve kentin geleceği/ demokrasinin varlığı gibi konular arasındaki örüntünün duyarlılıkla ele alınmasıdır.

Dolayısıyla çok boyutlu ve teknik nitelikleri olan bir konulardaki politika/ strateji geliştirme çabasının konuyu kabalaştırmadan ve vülgarize etmeden, anlaşılabilir ve çok boyutlu/ kapsamlı ama gerçekçi bir biçimde ortaya konulması ve sağlam bir kamuoyu desteğiyle güç kazanması arayışındaki dikkati önemsemek gerekecektir.

 

Gözlerimizi kapadığımız ve kaçtığımız geleceğimiz: Yaşlılık

Bu haftaki yazımı, iyice altüst olan ekonomi ve bunun yarattığı bireysel-toplumsal psikolojiyle birlikte, muhalefet üzerine yazmayı düşünüyordum ancak birçok mecrada bu konuda yazılıp – çizilecektir düşüncesiyle ve bir karşılaşma sonucu, yaşlılık üzerine yazmak istedim.

Geçtiğimiz günlerde kitabevine gelen bir okurumuz, oldukça dinamik görünmesine rağmen iyice yaşlılık psikolojisine girdiğini ve bunda ise toplumun pandemi süresince kendilerine, yani 65 yaş üzeri bireylere davranışının çok etkili olduğunu söyledi. Gerçekten de özellikle Covid-19 pandemisinin ilk zamanlarında, insanlığımızdan utanmamız gereken sahneler yaşatıldı insanlara… Yasağı dinlemeyip sokağa çıkanlarla polis kovalamacası, komik bir şeymiş gibi servis edildi. İnsanlara, zorla maske takılıp başlarına kolonya dökülen sahnelere tanık olduk. Sanki hastalığın taşıyıcısıymış gibi muamele gördüler. Toplumdaki konsensüs, öyle yüksekti ki bu uygulamayı beğenmeyen ve hayatları iyice daralan insanlar, karşı çıkmaya cesaret bile edemediler.

Zorla ‘koruma’ olmaz!

Oysa, sizin bu hastalığı ne kadar bulaştırma riskiniz varsa, yaşlı insanların da ancak o kadar vardır. Ve diğer insanlara sokak serbestken o insanları, “sizi koruyacağım” diye eve kapatamazsınız. Koruma faaliyeti gönüllü bir faaliyettir. Zorla koruma olmaz. Ayrıca koruyacağım diye uzun süre evlere kapattığınız insanlarda başka psikolojik ve biyolojik sorunlara yol açmış oluyorsunuz. Tabii toplumun tamamına uygulanan kapanma önlemlerini bunun dışında tutuyorum.

Başlangıçta korumacı bir yaklaşımla hareket edilip sonra tamamen yaş alan insanların hayatını kısıtlamaya, onları aşağılamaya ve psikolojik, hatta fiziki şiddete varan bu ageismin(*) sebebi ne olabilir? Bu ayrımcılığın bir sebebi, toplumsal, kültürel ve geleneksel olarak, yaşlı insanların tamamını aynılaştırıp yaşamdan dışlamaksa eğer, diğer bir sebebi de, Esra Açıkgöz’ün Gazete Karınca’da yaptığı bir söyleşide “sanırım bu nefreti yaşlanma korkusu da tetikliyor” sorusuna Doç. Dr. Özgür Arun’un(**) verdiği şu cevap olabilir: “Bu, yaş ayrımcılığının önemli bir boyutu. İnsanlar hem uzun yaşamak hem de yaşlanmamak istiyor.”

Bilinçdışında oluşan bu korkuyla görece genç olan insanlar, kendi yaş almışlığına ayna tutan bedenleri karşılarında görmek istemiyor belki de. Roland Barthes, bu dışlama ve yok saymayı, bedenimizin giderek hem kendimiz hem de başkaları için seyirlik bir nesneye dönüştüğünü belirttikten sonra şöyle ifade ediyor: “Gençlik ırkçılığı diye adlandırabileceğimiz bir akıma kaptırmışız kendimizi: Çağdaş toplumda gençler, gençlik, ayrı bir ırkmış gibi işlem görüyor, yaşını başını alanlar da bu ırktan ayrılmış sayılıyor” [1]

Sistemin empatisizliği ve zorbalığı

Kapitalist uygarlıkta, teknoloji ve hız, adeta yeni bir dine dönüşmüş durumda. Bunun dışında bir çalışma ve sosyal yaşam düşünmek artık çok zor. Sosyal medyayı iyi kullanamazsanız ticaret yapamazsınız, yine sosyal medyada görünür olmazsanız var olup olmadığınız tartışılır hale gelir adeta. Sosyal medyanın ve genel olarak internetin aktif kullanımı üzerinden bile bir yaşlı- genç ayrımı gerçekleşmiş durumda. Özellikle Z Kuşağı gençleri, orta yaş ve üzeri insanlar için internet mecrasında “boomer” kavramını çok genelleştirerek kullanmakta. Oysa bu kavram, internet ortamında bir yaşlı adamın videosunda “Y ve Z kuşağının Peter Pan sendromuna yakalandıklarını ve hiç büyümek istemediklerini ve gençlik döneminde sahip oldukları ütopik ideallerinin de bir şekilde yetişkinliğe evrileceğini düşündüklerini” söylemesine tepki olarak gelişmişti. Yani aslında genç kuşaktan gelen anlaşılamama konusundaki tepki, giderek interneti iyi kullanamayan orta ve üst yaş insanlar genellemesine dönüştü.

Bu tepki, “gerontokratik” bir yaklaşımla gençleri yargılayan insanlara veriliyorsa, dalga geçme içeriğinde bile olsa haklı bir tepkidir. “Tamam babalık sen haklısın” şeklinde örneğin. Ancak yaş grupları üzerinden genelleme yapılması sorunlu bir kültürel tepki oluşturur. Ayrıca her bireyin genç veya yaşlı olsun, teknolojiden uzak kalma hakkı saklı kalmalıdır. Özellikle de kamusal alan söz konusu olduğunda, yöneticiler bunu sağlamak zorundadır. Ancak bunun böyle olmadığını çok iyi anlatan bir film var. O filmden bahsetmek istiyorum. Yani Ken Loach’ın muhteşem filmi “Ben Daniel Blake”ten. Daniel Blake, New Castle’de yaşayan 59 yaşında bir marangozdur. Ciddi bir sağlık sorunu yaşar ve artık çalışamayacağı için işsizlik fonuna başvurur. Ancak teknolojiyle hiçbir bağı olmayan Daniel Blake’in, gerçekten hasta olduğunu ispatlayıp bu başvuruyu tamamlaması için her adımı internet ortamından gerçekleştirmesi gerekmektedir. Başka türlü gerçekleştirme talebi büyük bir kayıtsızlıkla reddedilip internete yönlendirilir. Devlet dairesinde gördüğü kimi gençlerden yardım alır ama işlemlerini tamamlayacak kadar hiç kimse yardım etmez. Daniel Blake, başka bir kişiden daha yardım isteyememe mahcupluğu ve çaresizliğiyle baş başa kalır. En sonunda bu işleyişe isyan eder ve desteği de bir mülteci kadın ve çocuğundan görür. Sonra aralarında bir dostluk başlar. Daniel Blake’in sonunu, spoiler vermemek için söylemek istemiyorum ancak kayıtsızlığa ve empatisizliğe karşı tokat gibi bir son olduğunu belirtmeliyim.

Saygınlıktan dışlanmaya giden yol

Antropolojik çalışmalar gösteriyor ki ilksel zamanlarda gerontokrasi, topluluklar içerisinde çok yaygındı. Yaşlıların, bilgiye sahip olmasından kaynaklı bir hâkimiyeti ve büyük bir saygınlığı vardı. Ve bu durumda yaşlılar en güçlü insanlar oluyordu. Ayrıca, topluluklardaki gerontokrasiyi, cinsiyet belirlemiyordu. Bu bireyler, anasoylu toplumda kadınken, ataerkil toplumda erkek olabiliyordu. Ancak kültürel evrimleşmenin geldiği noktada yaşlılar tam tersine en kırılgan, dışlanmış ve güçsüz bireyler olarak karşımıza çıkıyor. Ve bir de bu durumun yarattığı psikopatolojiyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar.

Yapılan araştırmalar,” bizim geleneğimizde yaşlılara hürmet vardır” lafının da boş bir sözden ibaret olduğunu gösteriyor. Yalnız şunu da belirtmeliyim ki yaşlı hiyerarşisini hoş göremeyeceğimiz gibi, bir bireye sadece yaşlı olma özelliğinden dolayı da saygı gösteremeyiz. Saygı, genç ya da yaşlı bireyin, yaşamdaki duruşuna gösterilmelidir. Ancak yaşlı bireylere karşı gösterilen geleneksel hiyerarşik saygı veya dışlama paradoksunun dışında bir toplumsal yaşam kurgulamalıyız. Genç insanlar, bulundukları mekânlarda yaşlı görmek istemeyerek, genç veya başka yaşlı insanlar da, yaş almış insanların spor yapma, öpüşme, sevişme ve dans etmelerini garipseyerek yaşamı onlara dar ettiğinin farkında mıdır acaba? Bunun böyle olmayabileceğine dair çok güzel bir örnek yaşamıştım. 2017 yılında, Dünya Sosyal Ekoloji Konferansı’nın ikincisinin yapıldığı İspanya Bask Bölgesi’nde bir yer alan Bilbao Kenti’ne gitmiştim. Konferansın son günü, Bilbaolu arkadaşlar, bizi eğlenmek için bir bara götürmüştü. Gittiğimiz barı, epeyce yaşlı bir kadın ve onun yine yaşlı sayılabilecek iki kızı işletiyordu. Öğrenci olan arkadaşımın üniversiteden hocalarıyla karşılaştık. Sanırım yaşları altmışın üzerindeydi. Ve birlikte dans ettik. Birçok genç ve yaşlı insan birlikte eğleniyordu. Bu durum bana ageismde, kültürün ve siyasal iklimin ne kadar önemli olduğunu düşündürttü. Zira Bilbao, sokaklarında rahatça dans edilen ve anarşist geleneğin olduğu bir kentti.

Şiirin, hemen her konuya dair en güçlü sözü söyleyebildiğini düşündüğüm için Ahmet Erhan’ın şu şiiriyle bitirmek istiyorum.

AĞAÇ

Bir şiire girmek için
yıllarca bekledi
şu yaşlı ağaç.

Kimse onu anlamadı.

Yanından geçen
birini görünce
usulca kımıldanmasını bile
bir şeylere
yormadı…

Yolun kıyısında duran
yapraksız, tozlu ağaç
işte bir şiire girdin.

Artık yalnızca
bir ağaç
değilsin…

(*)ageism: Yaşlı insanlara karşı, yaşlarından dolayı ayrımcılık yapmak
(**)Doç. Dr. Özgür Arun, Senex Yaşlanma Çalışmaları Derneği Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü Öğretim Üyesi
[1] Ömer Faruk, Aşk ve Ereksiyon “Aşk” ı, 6:45 Yayınları 2021, syf.113

Dayanışma ekonomisi

Son yıllarda dayanışma ekonomisi, sosyal ekonomi, sosyal ve dayanışma ekonomileri,  paylaşım ekonomileri, alternatif ekonomiler, hediye ekonomileri gibi birçok kavram ve yaklaşım çeşitli mecralarda karşımıza çıkıyor. Çoğu birbiriyle akraba olan bu kavramları yeşil gazete okurları açısından ilginç olabileceğini düşünüyorum. Bu yazıda dayanışma ekonomisi kavramının kökenleri,  neleri kapsadığı ve günümüzdeki uygulamalarını kısaca  ele alacağım.

Dayanışma ekonomisi ne demektir?

Öncelikle kavramı tanımlamakta fayda var. Dayanışma ekonomisi değer odaklı, alternatif bir ekonomidir. Hareketin teorisyenleri işe ekonomik alanın yeniden tanımlanmasıyla başlarlar. Dayanışma ekonomisi tabandan yükselen ve halk tarafından, halk için ve yaşadığımız gezegen için geliştirilmiş bir modeldir. Dayanışma ekonomisinin dayandığı değerlerin birçoğu kooperatif hareketine dayanır. Kooperatifçiliğin temel ilkeleri; kendine yetebilme, kendi sorumluluğunu alma, demokrasi, eşitlik, adalet ve dayanışma olarak sıralanabilir. Dayanışma ekonomisi kavramı sıraladığımız bu temel ilkeleri içermekle birlikte daha derin bir demokratik anlayışı içinde barındırır ve pasif demokrasinin ötesinde dahiliyetçi, kendisini yöneten-güdümlü olmayan, çok paydaşlı bir yapıyı tarif eder.

Ofissizler.

Yaygın neoklasik görüş ekonomiyi ele alırken kendi kazançlarını maksimize etmeye odaklı piyasa aktörlerinden (kişi ve firmalar) yola çıkar. Bu dar bakış açısının aksine dayanışma ekonomisi çoğulcu ve kültür bazlı bir anlayışla ekonomini çok daha karmaşık bir sosyal ilişkiler alanı olduğunu vurgular. Kişiler, topluluklar ve örgütler kar elde etmenin dışında farklı araçlar ve motivasyonlarla birçok ilişki kurarlar.

Nasıl ortaya çıktı?

Dayanışma ekonomisi fikri ve pratiği seksenli yılların ortalarında ortaya çıkmış ve doksanlı yılların ortalarından itibaren tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Dayanışma Ekonomisi’nin ortaya çıkmasında üç temel sosyal olgunun etken olduğunu söyleyebiliriz.  Bunlardan ilki; birçok ülkede artan borç yükünün ve IMF tarafından dayatılan yapısal reformlarının giderek artan bir toplumsal kesimi ekonomik olarak dışlanmasıyla ilintilidir. Dışlanan topluluklar temel ihtiyaçlarını karşılamak için yaratıcı, otonom çözümler aramaya başlayınca çözüm olarak üretim ve tüketim kooperatifleri, topluluk temelli dernekler, kolektif mutfaklar gibi inisiyatifler ortaya çıktı.

İkinci olarak, ekonomik olarak görece varsıl kesimler de zaman içinde piyasa ekonomisinin dayattığı ilişki ve yaşam biçiminden duydukları tatminsizlik sonucunda alternatif hizmetlere yöneldiler ve yeni geçim yolları aramaya başladılar. Bu iki kesim arasında ciddi kültürel ve sınıfsal farklar olmakla birlikte, temelde aynı değerleri paylaştıklarını söyleyebiliriz. Üçüncü bir eğilimse, yerel ve bölgesel hareketlerin neoliberal ve neokoloniyal güçlere karşı kurdukları global ağlarla ilintilidir. Bu ağlar vasıtasıyla iki taban hareketi bir araya gelerek geniş bir sosyoekonomik bağlamda ekonomik dayanışma için alternatif demokratik toplum temelli projeler geliştirdiler ve örgütler kurdular.

Kadıköy Kooperatifi.

Ekonomik başarının adalet ve sosyal eşitlikle dengelenmesi

Günümüzde insanların ve toplulukların ihtiyaçlarını temel alan değer ve prensipleri önceliklendiren dayanışma ekonomisi inisiyatifleri birçok insanın yaşamının bir parçası haline gelmiştir. Gönüllü katılım, öz yardım, kendine yeterli olma ruhuyla ortaya çıkan çeşitli girişim ve örgütler ekonomik başarıyla sosyal adalet ve hakkaniyeti dengelemeye çalışıyorlar.

Son on yılda dayanışma temelli kolektifler, kooperatifler, müşterekler, dernekler veya vakıflar krizden etkilenen AB ülkelerinde sayıca çoğalmıştır. Avrupa’daki inisiyatiflerin birçoğu neoliberal politikaları protesto eden kitlesel hareketlerle de ilişkilidir. Bu protestolar sırasında binlerce insan sokaklara dökülmüş, şehir meydanlarını işgal etmiş, halk forumları kurmuş, grevler ve sivil itaatsizlik eylemleri organize etmiştir.

Kooperatif hareketi kuşkusuz ki dayanışma ekonomileri içinde özel bir öneme sahiptir. 2018 yılı itibariyle AB ülkelerinde 250 binden fazla taban hareketine dayalı kooperatifin var olduğu ve bunlara 163 milyon AB vatandaşın (AB nüfusunun üçte biri) ortak olduğu tahmin edilmektedir. Kanada’da , nüfusun % 30 dan fazlası kooperatiflere üyedir.   Brezilya’da, kooperatifler buğdayın dörtte üçünü, sütün % 40ını üretmektedirler ve kooperatiflerin ihracatı 1.3 milyar doların üzerindedir.

Herkes için tek bir beden

Ekonomik ve sosyal girişimler ondan en çok etkilenenler tarafından tabandan yukarıya doğru, farklı ve yaratıcı biçimde oluşturulmuştur. Dayanışma ekonomisi yaklaşımını benimseyenlerin önceliği baskın bakış açısı tarafından çoğu zaman görünmez olan veya marjinal olarak nitelendirilen kesimler için iş birliği, adalet, eşitlik, kendi kaderini belirleme ve demokrasiye dayalı pratikleri saptamaktır. Bu bağlamda, dayanışma ekonomisi bir sektör değildir, birçok sektörden girişimleri içine alan çoklu bir yaklaşımdır.

Dayanışa ekonomisi niceliğe değil niteliğe odaklandığından maddeciliği ve tüketim kültürünü reddeder. Sürdürülebilir gelişmeyi göz ardı eden ve yıkıcı birçok eyleme yüksek değer atfeden GSYİH gibi ekonomik göstergeleri kullanmaktan kaçılır.

Dayanışma ekonomisi inisiyatifleri çok çeşitlidir ve herkes için tek bir beden yaklaşımına karşıdır Dayanışma ekonomisi yasal olarak kurulan işçi kooperatiflerinden, enformel hediye ağlarına kadar formel/enformel, pazar/pazar dışı ve sosyal/ekonomik oluşumlarını kapsar.  Pek çok alternatif ekonomik projenin aksine bu yaklaşım ekonominin nasıl yapılandırılacağına dair tek bir model önermez. Bunun yerine örgütlerin, toplulukların, sosyal hareketlerin  tanımlanması, güçlenmesi, ilişkilendirilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için demokratik ve özgürleştirici araçların yaratılması için dinamik bir araçlar önerir.

Ulus devletler, uluslararası örgütler

Demokratik yönetişim ve özerk yönetim gibi olumlu özellikleri ve rekabet üstünlükleri nedeniyle dayanışma ekonomileri girişimleri birçok ülkede teşvik edilmekte. Bu kapsamda hükümetler, sosyal paydaşlar ve sivil toplum arasında ortaklıklar kurulmakta. Bir anlamda günümüzde birçok devlet sosyal adalet sağlamak ve yoksullukla mücadele için dayanışma ekonomisini bir araç olarak kullanma eğilimindeler. Uluslararası örgütler ve hükümetler genellikle dayanışma ekonomisi yerine Sosyal ve Dayanışma Ekonomileri (SDE) terimini kullanmayı tercih ediyor.

Özellikle Latin Amerika’da birçok ülkede SDE alanında yasal ve politik düzenlemeler ve reformlar gerçekleştiriyorlar. Bolivya, Ekvador ve Peru kooperatiflerin ve diğer SDE organizasyonlarının sosyal dahiliyeti arttırma ve fakirliği azaltmadaki rolünü önemseyen ve devlet politikasının bir parçası haline getiren ülkelerin başında geliyor. Bazı devletler tarafından yoğun olarak desteklense de taban hareketine dayalı dayanışma ekonomisi inisiyatifleri devlet desteğine bağlılığın özerkliklerini zedeleyeceğini, eşitliğin yerine etkinliğe öncelik vereceğini, hiyerarşik ve demokratik olmayan yönetim kültürünü güçlendireceğini düşündüklerinden bu desteğe mesafeli yaklaşmaktalar.

Uluslararası örgütler de son on yılda dayanışma ekonomisini gündemlerine getirmekteler.  Sosyal ve Dayanışma Ekonomileri sürdürülebilir kalkınma için Birleşmiş Milletler (BM) 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündem’inin uygulanmasında önemli bir araç olarak görülmekte.  BM bu alandaki faaliyetlerini Sosyal Dayanışma Ekonomileri Kurumlar Arası Çalışma Grubu (UNTFSSE) aracılığıyla yürütüyor. Bu çalışma grubu kuruluş amacını ‘uluslararası düşünce ve politika çevrelerinde günümüzün ekonomik, sosyal ve çevre sorunlarına  önemli çözümler üreten SDE nin görünülürlüğünü arttırmak’ olarak ifade ediyor.

Benzer biçimde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) da Sosyal ve Dayanışma  Ekonomisi Akademisi (SSE Academy) aracılığıyla faaliyetler yürütüyor. ILO SSE akademisi tüm dünyadan  uygulamacıları, politika yapıcıları deneyimlerini ve iyi uygulamaları paylaşmak üzere  bir araya getirerek bölgelerarası eğitimler düzenlemekte. Kurum eğitimlerin amacını SDE kavramının daha iyi anlaşılmasını sağlamak ve uygulamacılar arasında ağlar oluşturmak olarak açıklıyor. Bu amaçla gerçekleştirilen ilk eğitim  2010 yılında Turin’de (İtalya) düzenlenmiş. Daha sonra Montreal (Kanada), Agadir (Fas), Campinas (Brezilya), Johannesburg (Güney Afrika), Puebla (Meksika), San José (Kosta Rica), Seoul (Güney Kore) and Lüksemburg’da (Brüksel) bu eğitimlere ev sahipliği yapmış.

Mevcut sisteme alternatif

Müşterek mülkiyete, yatay doğrudan-demokratik karar alma sistemlerine ve az sayıda yönetim kademesine dayalı olan dayanışma ekonomisi girişimleri toplumsal cinsiyet, yaş, engellilik ve göçmenlik gibi alanlarda yüksek derecede sosyal dahiliyet içeriyor. Eşitliği, mütekabiliyeti, iş birliğini karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve sürdürülebilirliği önceliklendiren bu anlayış günümüzde mevcut ekonomik sistemdeki rekabet ve kar maksimizasyonu düşüncesinin panzehri olarak karşımıza çıkıyor ve geniş kitleler için umut vadediyor.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşasın farklılıklarımız, yaşasın eşitliğimiz!

Teneffüste herkes oyun oynarken, Zita kitap okuyor. Okul arkadaşı Logan yanına gidip Zita’ya normal olmadığını söylüyor. Hikâyemiz böyle başlıyor.

Bu hikâyeyi okurken aslında bir parça kendi hikâyemi de okudum. Okul yıllarında boş derste herkes muhabbet eder, şakalaşırken ben arka sırada şiir kitapları okurdum. Halimden gayet memnundum, ama bir arkadaşımız okula kocaman bir yaş pasta getirdiğinde hepimiz ağzımızı şapırdatıp pastadan tatmak için sıraya girerken, “Ben pasta sevmiyorum” diyen arkadaşımızla dalga geçmekten de kendimi alamamıştım. Anlayacağınız ben de ‘normallik’ takıntısından payımı almıştım.

Normal ne, normal kişi kim?

Normal Çocuklar kitabının yazarı Michaël Escoffier de bir nevi, “normallik/anormallik denen ikiliğe takıntı, kendimizi uzak tutamadığımız bir yalan” diyor. Ama bu yalan maalesef bizi incitmekten de geri durmuyor. Zita da Logan’ın kendisine söylediklerinden etkilenip o güne kadar halinden hiç şikâyet etmediği halde, “Ben de normal olmak istiyorum” diyor. Normallik fikri onun da kafasına yerleşmiş oluyor. Normalin ne olduğunu, normal çocuğun neye benzediğini, kim olduğunu sorguluyor. Okul arkadaşlarının davranışlarını, görünüşlerini incelemeye koyuluyor. Gözlemlerini de defterine not ediyor. Ama çıkan sonuç hiç de beklediği gibi olmuyor! İşte bu da kitabımızın sürprizli sonu!

Kitabımızı okurken, aklıma Seren Yüce’nin yönetmenliğini yaptığı, 2010 yapımı Çoğunluk filmi geldi. Filmi de bu kitap gibi çok beğenmiştim. Filmdeki karakterimiz Mertkan, kendi benliğinin peşinden gitmektense çoğunluğa uymayı, ‘normal’ olanı yaşamayı, yani çoğunluk nasılsa öyle olmayı tercih ediyordu. Galiba Zita, Mertkan’dan daha akıllı. Hemencecik ‘normal’e uyup teneffüste kitap okumayı bırakıp diğerleri gibi oyun oynamaya yönelmiyor. Soruyor, sorguluyor. Ve ‘normal’den yana tavır almaktansa, farklılıkların yanında yer alıyor.

Michaël Escoffier.

Yoksa sanırım hayatımızın her döneminde, hepimiz en az bir defa ‘anormal’ hissettiriliyoruz. Tıpkı çocukken kitap okumayı seçtiğim için, herkesin saçı düzken benim saçlarım kıvırcık olduğu için hissettiğim gibi… Ya da arkadaşımıza sırf pasta sevmiyor diye takındığımız tavır gibi. Görüyorsunuz ya, ‘normal’ kavramı hiç masum değil. Oradan akran zorbalığına uzanan kısa bir yol var. Oysa ha düz saçlısın, ha kıvırcık… Ha pasta seversin, ha simit… (Ya da ikisini de sevmeyebilirsin!) Ha kitap okursun, ha top oynarsın, ha koşmaca… Hepimiz farklı ve eşit değil miyiz? Ne dersiniz, böyle düşününce dünya daha güzel ve hatta daha eğlenceli değil mi?

Künye

Yazan: Michaël Escoffier
Resimleyen: Laure Monloubou
Çeviren: Korkut Erdur
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Gezi Davası: Osman Kavala’nın tutukluluğu devam edecek

Birleştirilen Gezi Parkı ile Çarşı Grubu davasının duruşması bugün Çağlayan‘daki İstanbul Adliyesi‘nde görüldü.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın hedef gösterdiği ve dört yılı aşkın süredir tutuklu bulunan insan hakları savunucusu Osman Kavala duruşmaya katılmadı.

Osman Kavala ve çArşı davası sanıkları dahil 52 kişinin yargılandığı davada mahkeme heyeti savcının tutuklama talebini onaylayarak Osman Kavala’nın tutukluluğuna devam kararı verdi. Bir sonraki duruşma 17 Ocak 2022’de görülecek.

İki dava birlikte

Gezi Parkı eylemlerine ilişkin yedi sanıklı Gezi Davası‘nda verilen beraat kararının bozulmasının  ardından Yargıtay, “Gezi Parkı ile Çarşı davalarının arasında hukuki bağlantı olduğu” gerekçesiyle davaların birleştirilmesi gerektiğini söylemişti.

30’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, 13’ünü Ağır Ceza Mahkemesi’ne yazı göndererek, davaların birleşmesine onay verdiğini belirtmişti. Davalar, 30 Temmuz 2021 tarihinde 13’üncü  Ağır Ceza Mahkemesi’nde birleştirilmişti.

AİHM’den derhal serbest bırakın kararı

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 10 Aralık 2019 tarihinde Kavala’nın tutukluluğun hak ihlali olduğuna hükmetmiş, ‘derhal serbest bırakılması’nı istemişti.

AİHM kararlarının uygulanmasını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Kavala’nın 30 Kasım’a kadar serbest bırakılması için süre vermişti. Aksi halde Avrupa Konseyi üyesi Türkiye hakkında taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uymadığı gerekçesiyle ihlal prosedürü başlatacağına dikkat çekilmişti.

Artı Gerçek’in aktardığına göre duruşma daha geniş salonu olan 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yoklamayla başladı. Kavala’nın SEGBİS ile duruşmaya katılmadığı görüldü.

‘Delil varsa tartışalım’

Çarşı grubu avukatlarından Ömer Kavili bu davanın siyasi bir dava olduğunu dile getirerek, “Hakim sizsiniz. Hakimler problem çözer, problem üretmez. Birleştirme kararına karşı direnme kararı vermenizi talep ediyorum” dedi. Ardından söz alan Çarşı grubu avukatlarından Ersan Şen konuşurken sesini yükselttiği için mahkeme başkanı tarafından uyarıldı. Şen, “Müvekkilim Cem Yakışkan hükümete karşı suç işlememiştir. Savcının elinde iddianamede yazan deliller zerre varsa tartışalım. Burası er meydanı, hodri meydan. Bizler birer figüran değiliz. Temsil ettiğimiz insanların doğru dürüst yargılanmasını sağlamalıyız” dedi.

Avukat Yıldız İmrek ise, “Bu davada karar verilmesinin engellenmesi için ve aşırı şekilde uzatılarak siyasi iradenin çıkarları doğrultusunda birleştirildi. Bu şekilde müvekkillerin aklanma hakkı ihlal ediliyor. Ayrıca meslektaşımın ifadelerine katılsam da, Ersan Şen’in burayı ‘er meydanı’ diye tanımlamasına bir kadın olarak itiraz ediyorum” ifadelerini kullandı. Avukat Devrim Alpaslan, “Somut delil sunun tartışalım” dedi.

‘Müvekkillime emniyet plaket verdi’

Gezi sanığı avukat Can Atalay, “Tutuklu bir sanığı var bu dosyanın. Biz uzun uzun size Gezi’yi anlatmak, Gezi’yi savunmak istiyoruz ben, Tayfun ve Mücella abla olarak. Kabul ederseniz biz savunmamızı bir sonraki duruşmada sunmak isteriz” dedi.

Çarşı sanığı Ayhan Güner, “Etiler Emniyet Müdürü beni aradı. ‘Bize yardımcı olun’ dedi. Polisin belirlediği güzergahta taraftarı olaysız bir şekilde yürüttük. Emniyetle beraber yolları açtık polislerle insanları karşı karşıya getirmedik. Boynumuza sarılıp teşekkür ettiler” dedi.

Güner’in avukatı ise , “Müvekkilime yaptığı katkılardan dolayı emniyet plaket verdi. O zaman onlarda burda olmalı” dedi. Çarşı sanığı Halil İbrahim, “Osman Kavala ile bizim ne işimiz var onu da bilmiyorum” diye konuştu.

‘AİHM kararı yokmuş gibi davranılıyor’

Kavala’nın avukatı Tolga Aytöre, “Kavala hakkında AİHM Aralık 2019’da bir hak ihlali kararı verdi. Şubat 2020’de de beraat kararı çıktı. Bu karar verilince apar topar bir suç uyduruldu. Savcı bunu bilir, çünkü bizim dava hangi davayla birleştiyse o da bizimle gezdi…MASAK raporu Gezi davasına yönelik hazırlanmış bir rapor. Bu raporda casusluk suçlamasıyla ilgili bir tespit mi var bizim göremediğimiz? Bu rapora dayanarak tutuklama kararı verilmesini anlamıyoruz. İddianame yalan söylüyor Henri Barkey ile Kavala arasında yoğun iletişim kaydı olduğunu iddia ederek. Böyle bir şey olmadığına ilişkin rapor var” dedi.

Avukat Köksal Bayraktar ise, “İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi, istinaf mahkemesi, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve mahkemeniz sanki AİHM kararı yokmuş gibi kendi kanunlarımız arasında dönüp duruyoruz. Böyle Türkiye’yi giderek uçurumun kenarına getiriyoruz.

Savcıdan tutukluluğa devam talebi

Avukat Bayraktar’ın ardından Mahkeme Başkanı savcıya mütalaasını sordu. Savcı “Çarşı grubunun birleştirme kararının gözden geçirilmesi talebinin reddini, vareste tutulma isteğinin kabulünü, Osman Kavala’nın tutukluluğunun devamına” talep etti.

Avukat Bayraktar mütalaaya karşı söz alarak “Avrupa Konseyi şartı, AİHS’in 3. ve 46. maddeleriyle iddia makamının mütalaası taban tabana zıttır. Anayasaya aykırı düşünce ile karşı karşıyayız” dedi.

Mahkeme heyeti ise Osman Kavala’nın tutukluluğuna devam kararı verdi.

Konsey, ihlal prosedürü uygulayacak

2019 yılından bu yana AİHM, 2020’den bu yana da Avrupa Konseyi kararlarını görmezden gelen Türkiye için çanlar çalmaya başladı. 30 Kasım – 2 Aralık tarihleri arasında beraat kararı verilmezse Konsey tarafından ihlal prosedürünün uygulanmasına maruz kalacak.

Türkiye’nin Avrupa Konseyi tarafından oy ve veto hakkının elinden alınması, demokrasi ve insan hakları konusunda öncü olması amacıyla İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş Konsey’de, Türkiye’nin de kurucu üye olarak yer aldığı noktadan oldukça geriye gittiğinin göstergesi olacak.

Bunun yanı sıra Türkiye’nin gittikçe kötüleşen dış ilişkileri ve uluslararası topluluklardan gittikçe uzaklaşması da diplomaside izolasyon ve yalnız bırakılma ihtimalini kuvvetlendiriyor.

[Yeşil Gazete Doğu’da-10] TOKİ’leşen Diyarbakır

Haber-İzlenim Dizisi: Alev KARAKARTAL

*

Diyarbakır’daki son durağımızda, henüz kente girerken fark ettiğimiz, “inşaat halinde”ki durumu konuşuyoruz kaynaklarımızla. “TOKİleşme” diye tarif edilebilecek bir dönüşüm, değişim halinde şehir hakikaten de. Her yer toz duman altında; kazılıyor, yıkılıyor, yerine yenileri dikiliyor.

Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti Vahap Işıklı’nın kentin değişen yüzüyle ilgili de söyleyecekleri var:

“Diyarbakır toptan değişiyor, dönüşüyor. Fiskaya’da, Bağlar’da, Kaynartepe‘de, Muradiye‘de, Sur içinde ayrı kentsel dönüşüm projeleri uygulanıyor. Peyas’da da başlanmıştı, ancak Şehir ve Bölge Planlama Odası’nın başvurusuyla mahkeme iptal etti.

Bunlar devam ederken bir yandan da TOKİ eliyle kadim yerleşim yerlerinin yok edilip yeni yaşam alanları açılmasına tanık oluyoruz. Beşyüzevler, Seyrantepe, Üçkuyu, Esentepe gibi bölgelerde yapılan siteler, apartman grupları sayesinde kent, dış çepere doğru açılıyor, Sur içinden koparılıp bambaşka bir habitata yönlendiriliyor.”

Diyarbakır ve dönüşüm denince ilk akla gelen Suriçi. Zira Mezopotamya’nın kalbi Diyarbakır, Diyarbakır’ınki ise Suriçi. Ya da öyleydi.

Yaklaşık 120 bin kişinin yaşadığı Sur ilçesi 2. derece kentsel sit alanı. 158 bin hektarlık alanda yer alan ilçede, 124 anıtsal, 410 adet tescilli sivil mimari yapı mevcuttu. Burada bir kentsel dönüşüm yapılması, uzun süredir tartışılan bir konuydu aslında. Hatta 2010’da Alipaşa ve Lalebey mahallelerinde TOKİ, Bakanlık ve Belediye işbirliğinde hazırlanan kentsel dönüşüm projesi kapsamında 850 yapının 330’u yıkıldı. Halkın tepkisini çeken bu süreç 2013 yılının sonunda belediye tarafından durduruldu.

Aralık 2012’de ise afet yasası olarak bilinen 6306 sayılı kanun kapsamında Sur’un tamamı riskli alan ilan edildi.

Sur’un kaderi, 2 Aralık 2015 ile 10 Mart 2016 tarihleri arasında ilan edilen sokağa çıkma yasakları boyunca Cevatpaşa, Fatihpaşa, Dabanoğlu, Hasırlı, Cemal Yılmaz ve Savaş mahallelerinde yaşanan çatışmalarla tamamen değişti. Çatışmalar sadece ölümlere değil, tarihi eserler dahil birçok yapının da yerle bir olmasına neden oldu.

2016’da altı mahallede ilan edilen yasak sürerken, 6 bin 293 parseldeki, 46 hektarlık alanda bulunan altı mahalle, burada yaşayan halk göç ettirilerek yıkıldı. TMMOB’un raporuna göre, söz konusu mahallelerde tescilli 87 yapı ve tescile değer 247 yapının da aralarında olduğu 3 bin 569 yapı yok edildi.  Üç yıllık sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı Mart 2016’da ise asıl yıkım başladığını belirtiyor TMMOB: “Yasaktan sonra 10 Mayıs 2016 uydu görüntülerine göre 75.3 hektarlık alanda 10.2 hektarlık bir bölümde yıkım olduğu görülüyor. Ama aradan geçen 16 ayda bu oran 46.3’e yükseliyor. Yani Sur’da yaşanan tahribatın esas kaynağı çatışmanın bitmesinden sonra yürütülen yıkım çalışmasıdır. Geldiğimiz noktada Sur’un yüzde 72’si yıkılmış, alanda tescilli yapılarla beraber hiçbir şey kalmamış durumda.”

Can güvenliği olmayan ve evleri yerle bir edilen en az 30 bin kişi ise ilçeden göç edip, bir gün geri dönebilmek umuduyla şehrin farklı bölgelerine taşındı.

Sur’da yaşananların ardından, 1 şubat 2016’da Suudi Arabistan gezisinde gazetecilerin sorularını yanıtlayan dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu şunları söylüyordu: “Bu şehirler 90’lı yıllarda çarpık ve kontrolsüz bir şekilde gelişen şehirler. Bu olaylar yaşanmamış olsaydı bile kentsel dönüşümün yapılması gereken yerlerdi. Sur, Silopi, Nusaybin ve benzer yerlere insanca yaşanabilecek konutlar yapılabilecek. Özellikle Sur’da bir taş üzerine taş konsa haberim olacak dedim. Tescilli Diyarbakır evleri, camiler, kiliseler, hanlar Diyarbakır’ın mimari dokusuna hiçbir zarar vermeden restore edilecek. Diyarbakır Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynen Toledo (İspanya) gibi mimari dokusuyla herkesin görmek istediği bir yer haline gelecek.”

Yeni inşa edilen mahallelerin olduğu bölgedeyiz. Çatışmalar sırasında ziyarete kapanan ancak şimdilerde kısmen yeniden açılan Keçi Burcu’nun tam karşısında. Sur’u 2000’li yılların başında ziyaret eden biri olarak gözlerime inanamadığımı söyleyebilirim. Bazalt desenli giydirme yapılan, dip dibe, bahçesiz, avlusuz, Surluların deyişiyle “Diyarbakır Cezaevi gibi” yapıların gölgesinin düştüğü toprak bile kimsesiz… Sokaklardaki mahzun sessizliği, birkaç kadının evler arasındaki ürkek gezinmelerinin ayak izleri bozuyor. Yakın zamana kadar, inşaat alanına girmek mümkün değilmiş, girişlere yapılan polis kontrol noktalarında neden burada olduğunuzu açıklamanız isteniyormuş.

Bizim bulunduğumuz tarihlerde kontrol noktası yok, ama başka kimse de yok, hayat da yok. Çatışmaların ve yıkımların ardından, yaklaşık 2 milyar TL harcanarak yapılan inşaat çalışmaları halen tamamlanmış değil. Aralarda, birkaç eski binaya rastlıyoruz, belki “korunmak üzere” yıkılmamışlar, ama korunmamışlar da… Öylece, etrafları çevrilmiş şekilde duruyorlar.

Bu altı mahallenin acele kamulaştırılmasından sonra mahalle halkına üç seçenek sunulmuştu: Ya mülküne karşılık cüzi miktarda para, olmazsa borçlandırarak kent dışındaki TOKİ konutlarından bir daire ya da yeni inşa edilen villa tipi konutları yeniden satın almak. Ancak gelir düzeyi zaten oldukç düşük olan ailelere teklif edilen yeni konutların ortalama satış fiyatı 500 bin ila 1 milyon TL olunca sonuncu seçenek epey anlamsız kalmış. Zaten henüz ne teslim edilen bir konut var ne de satın alan eski sahip.

Vahap Işıklı, eski evlerini satın almayı göze alabilen birkaç kişinin bile ağır borçlandırma altında şimdiden ezildiklerini, bu paraları ödeyebileceklerinden kendilerinin de emin olmadığını söylüyor. Biten evler olmasına rağmen, kimsenin yeni binalara taşınmak istemediği için öylece durduklarını anlatan Işıklı, “Sadece bu taraf değil, diğer mahallelerde de yıkım yapılacak. Hevsel tarafından başladı bile. Bunun adı mekan-kırımdır. Kenti varoluş alanlarını, politik alanlarını yıkmak, oraları hafızasızlaştırmak istiyorlar. Bütün mesele bu” diyor.

Mimarlar Odası Diyarbakır Şubesi’nin bir önceki Eş Başkanı, şimdi de yönetiminde bulunan Şerefhan Aydın da benzer bir kanıda:

“Hasankeyf gibi bir değeri, dünyanın herhangi bir devleti talan edip su altında bırakamazdı, olmazdı. Burası için de aynı şey geçerli. Bu uygulamaların tek nedeni hafızasızlaştırma. Binlerce yılın hafızasını yok ediyorlar, çünkü burayı kendi değeri olarak görmüyor, kendisinin kılmak istiyorlar.”

İktidarın kentin çehresini değiştirme planında temel yaklaşımının, yasaları zor aracı olarak kullanmak olduğunu kaydeden Aydın şunları söylüyor:  “2015’teki kent savaşı sırasında sağlık ocağını, kreşi, çocuk yurdunu, okulu karakola dönüştürdüler. İstedikleri her şeyi kılıfına uydurma gereği bile duymadan yapabiliyorlar. Kentsel dönüşümle ilgili tasarrufları bilimle teknikle alakası olmadan, gerekçe gösterebiliyorlar. Örneğin, ‘riskli alan’ ilanı, Diyarbakır’daki pek çok kentsel dönüşüm projesinin gerekçesi. Ama neye göre riskli, nasıl bertaraf edilebilir, yerinde nasıl dönüştürülebilir buna bakan yok. Asıl mesele, bazı yerlerin ‘güvenlik açısından riskli’ görülmesi.  Tek ses, tek renk anlayışının bir yansıması bu da. Sur’daki restore edilen bazı sokaklarda yapılan cephenin aynısını Bitlis’te, Dersim’de, Mardin’de de görebilirsiniz. Planlamalar bile olanın çeşitliliğine izin vermemek üzerine kurgulanıyor.”

‘Bazalt taş yapılsa da olur, yapılmasa da…’

Sur evlerinin temel özelliği olan bazalt taş kullanımından da epeyce ödün verilmiş yeni villa tipi evlerde. Mimarlar Odası karşı davalar açmış ama bir sonuç alamamış. UNESCO’nun korunması gereken tarihi-sosyal değer olarak tescilinde bile çok önemli bir etken olan bazalt taş kullanımı için yeni Koruma Kurulu kararında “yapılabilir” ifadesi kullanılmış. Oysa daha önce bu zorunlulukmuş:

“Artık istenirse yapılır, istenmezse yapılmaz durumundayız. Aliminyum, cam kaplamanın önü açıldı böylece. Bilirkişi Mimarlar Odası’nın başvurusu lehine rapor vermesine karşın kabul edilmedi, yeni bilirkişi atandı ve yeni bir karar çıkarıldı. Şu anda evlerin hepsi bazalt değil, bazalt deseni giydirmeli beton binalar, beyaz boyalı cepheler ortaya çıktı. Sıva üstü boyalar falan… Halbuki bazalt taş, Suriçi evlerinin temel özelliğidir.“

Sur’da yeni inşaatlar yapılmıyor şu anda, sadece temeli atılanlar tamamlanmaya çalışılıyor. Şerefhan Aydın, Sur evleri gibi tarihi bir değerin bir grubun yönlendirmesiyle, özüne uygun biçimde yeniden inşa edilmesinin zaten mümkün olmayacağını söylüyor: “Oda olarak kentin tüm ilgili kurum ve kuruluşlarını, halkı ve muhtarları sürece katılmasını zorladık, ama olmadı, olamadı.”

Geçmişi çok eskilere M.Ö 7500 yıllarına kadar uzanıyor Suriçi’nin. Yapılan arkeolojik kazılar  en eski yerleşim alanlarının bu bölgede olduğunu kanıtlıyor. Hurriler, Mitanniler, Hititler, Asurlar, Medler, Persler, Romalılar, Araplar, Selçuklular, Osmanlılar ve 30’a yakın uygarlığın hüküm sürdüğü ilçe, çok uzun süre bir tarih ve kültür merkezi olma özelliğini korumayı başarmış; her uygarlık kendi kültürünü öncekilerle kaynaştırıp, daha zengin hale getirerek yeni kuşaklara adeta bir açıkhava müzesi gibi sunmuş.

Şimdi yerle yeksan edilen bölgenin yeniden inşa edildiği günümüzde, yönetimin kendi meşrebince attığı imzada koyu gri bir “Emniyet tonu” hakim. Suriçi için yapılan “Koruma Amaçlı İmar Planı”’nda bulunmamasına rağmen, mahallelere altı karakol inşa edilmiş ve bu karakollar yüksek duvarlarla çevrilmiş mesela. Sur içinde sur gibi… Yine planlara aykırı şekilde, sokak dokusuna aykırı olarak, dipdibe konutları kesen, 15 metre genişliğinde sokaklarda gezerken “güvenlik” bakışının ağırlığını her adımda hissediyoruz.

Işıklı, acele kamulaştırma, riskli alan ilanı gibi uygulamalarla eski Sur evlerinin çok ucuza alındığını ve yerlerine yapılan villa tipi evleri 1 milyon TL’ye varan fiyatlarla satışa çıkardıklarını anlatıyor: “Geçen yıl bir emlak sitesinde, bir ev için 1 milyon 250 bin TL. fiyat biçildiğini gördük. Şu anda en az 2 milyon olmalı. Oranın halkı zaten yoksul. Ev sahiplerine, o da büyük avlulu evler için en fazla 150 bin TL. verildi, şimdi isterseniz, siz alın diyorlar ama nasıl alsınlar?”

Alamıyorlar da. Onlar için kentin 30 kilometre ötesinde, Çöl Güzeli, Afet Evleri adı verilen TOKİ konutları yapılmış. Mermer varaklı, yaşayıp yaşamayacağı meçhul palmiyeli yeni semtlerde… Ancak oradan bile yeni ev alabilmeleri mümkün görünmüyor.

Fiskaya

Diyarbakır’da kentsel dönüşüm anlamında sıkıntılı olan tek yer Suriçi değil. Başlarken işaret ettiğimiz üzere, kent adeta bir inşaat şantiyesi görünümünde. Her yerde yıkım, yeniden yapım, dönüşüm, değişim, restorasyon çalışmaları var. Kentte bulunduğumuz dönemde, en çok konuşulan konulardan biri de Fiskaya Mahallesi’ndeki yıkım ve boşaltmaydı.

Geçen Ağustos ayında, Diyarbakır Valisi  Münir Karaloğlu, anahtar teslim töreni sırasında Fiskaya, Dicle ve Ferit Köşk mahallelerinin de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından “riskli alan” ilan edildiğini ve hak sahipliği ile gayrimenkul değerlendirme çalışmalarının, bakanlığın “yoğun iş yükü” yüzünden Belediye’ye devredildiğini söyledi.

Diyarbakır’ı hep görünümüyle hem kültürü hem de sosyal dokusuyla “aslına dönüştürme” gayreti içinde olduklarını dile getiren Vali, “Fiskaya’nın yeşilini Hevsel’in yeşiliyle buluştuğu muhteşem bir manzarayı ortaya çıkarmış olacağız” dedi:

“2-3-4  etap yeşil alan sadece 5 etapta konutlarımız olacak.1. Etap Fiskaya’dan aşağıya inerken yolun sağı, solu, altı ve üstündeki hak sahiplerimize helalleşip el sıkıştıktan sonra orayı boşaltacağız, yıkacağız.”

Bağlar ve Kaynartepe de aynı durumda. Vali, bakanlığın kentsel tasarımını pek beğenmiş, konuşmasında o bölgede “çok güzel bir mahallenin ortaya çıkacağı” müjdesini de verdi.

Işıklı’nın “şimdilik vaz geçildi” dediği Peyas Mahallesi için de planlar hazırlanmış: “O daracık çarpık yapılardan son derece çağdaş insanı bir yapıyı İnşallah ortaya çıkarmış olacağız. Peyas Mahallesi’nin dönüşüm planları bitirildi. İnşallah yakın bir zamanda orayla ilgili de riskli alan ilanı yapıldıktan sonra oradaki çalışmalarımızda başlayacak. Şilbe’de de Çevre ve Şehircilik Bakanlığımızın hak sahipliği ve gayrimenkul değerleme çalışmaları devam ediyor.”

Soylulaştırma

“Riskli alan” ilanları, biraz “görülen lüzum üzerine” gibi… Soru çok: Neye göre riskli, kime göre, nasıl, yerinde dönüşüm mümkün değil mi, söz konusu mekanlardaki insanları göçertmeden, konutları onlardan ucuza satıp başkalarına milyonlara satmadan, yaşayanların fikrini alarak, taleplerini dinleyerek bütün bunlar yapılamaz mı vs. vs.

Biz İstanbullular bunları Tarlabaşı’ndan, Sulukule’den, Fikirtepe’den ve onca “dönüştürülen” alandan biliyoruz, diğer kentlerde yaşayanlar da kendi mahallelerinden. Diyarbakır’da ve diğer bölge kentlerinde ise bu “soylulaştırma” anlayışının bir de hafızasızlaştırma boyutu var. Vahap Işıklı, “boşaltmalar nasıl yapılıyor” sorumuza yanıt verirken anlatıyor:

Vahap Işıklı.

“İnsanların gönüllü olarak yaşadıkları yeri terk etmeleri için kentin varoşlarında uyuşturucu dağıtılıyor. Rahatsızlık ve huzursuzluk yayılsın diye. Böylece yıkım da göç de zemin buluyor, halkın bir kesimi ‘aman gelin yıkın’ desin istiyorlar. Bu senaryo Kaynartepe’de uygulandı ve başarılı oldu. Bağlar’ın bir kısmı da öyle. “

Hevsel Bahçeleri’nin hemen üzerindeki, Bağlar Mahallesi’ne bağlı Fiskaya’da ise şimdilik böyle bir durum yok. Sokağa bakan yıkılmış, evler öylece duruyor. Mahallelilerin halen geleneksel Diyarbakır mahallesi özelliğini koruyan, çarşıya, pazara, okula yakın, komşuluk ilişkileri güçlü yaşam alanlarından ayrılmamak, evlerini satmamak konusunda bir dirençleri var hala. Zaten satsalar da elde edecekleri meblağ ile yeni bir ev almaları, gönderildikleri şehir dışındaki TOKİ yerleşimlerinde bile pek mümkün değil gibi görünüyor.

Tıpkı Işıklı gibi Şerefhan Aydın da meselenin ağırlıklı olarak politik olduğu kanısında:

“Diyarbakır merkezde kentsel dönüşüm ilan edilen iki bölge var. Biri Kaynartepe diğeri Bağlar. Kentin ilk sur dışı yoğun yerleşim bölgesi buraları. 1980-90’larda göç eden yurttaşların barındığı yerdi. Süreç içinde kriminalize edildi, bu olaylar teşvik edildi. Fuhuş, madde bağımlılığı, hırsızlık olaylarının artışına izin verildi. Yoğun bir mülteci yerleştirmesi uygulandı. Yerli vatandaşlar da artık oralarda yaşamak istemez hale geldi. Yakın bir gelecekte de terk etmek zorunda kalacaklar.”

Şerefhan Aydın.

Kentsel dönüşüme ilişkin yönetmeliğe eklenen yeni bir ek madde ile “güvenlik” amacıyla da dönüşüm yapılabileceğine karar verildiğini söyleyen Aydın, Diyarbakır’daki dönüşümün altında asıl olarak bu amacın yattığını düşünüyor. Söylediğine göre Bağlar’da da Fiskaya’da da ne zemin etüdü yapılmış ne de yapıların riskleri tek tek ölçülmüş. Bütün kentsel dönüşümlerde olduğu gibi “acele kamulaştırma” kararı çıkarılmış ve yıkım başlamış.

Surlarda restorasyon

Geçen yılın başında, restorasyonuna başlanan Diyarbakır’un UNESCO koruması altındaki surların hemen dibine, Hevsel ile Fiskaya arasındaki arasındaki bölgeye Çevre Bakanlığı ve TOKİ ihalesiyle altı ayda bir Millet Bahçesi yapıldı. Proje kapsamında, surların dibine beton döküldü, önüne istinat duvarı örüldü, bir de gelenler Millet Bahçesi’ni rahatça seyretsin diye surlara demirler çakılarak balkonlar inşa edildi. Araç trafiğine de açılan bölgede ağaçlandırma ve sulama için tesisat döşendi.

İş yapılıp bittikten sonra Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvuru yapıldı. Ve ortaya çıktı ki proje izinsizmiş, kültürel mirasın korunması hassasiyeti gözetilmeksizin yapılmış.

Mimarlar Odası’nın itirazları üzerine Koruma Kurulu, balkonların kaldırılmasını, peyzaj ile ilgili düzenlemelerin yapılmasını, surun hemen yanı başına yapılan 1.5 metrelik su deposunun zemin altına alınmasını,  Hevsel yakınlarındaki yolun araç trafiğine açılmasından vazgeçilmesini, 62 nolu burç ile Keçi burcu arasında ağaçlandırma yapılmamasını, kale duvarına zarar vereceğinden buralarda sulama da yapılmamasını, burç etrafındaki metal korkulukların kaldırılmasını istedi.

Balkonlar artık yok, metal korkuluklar da…

Surlarda bir buçuk yıldır devam eden restorasyonu başta Mimarlar Odası olmak üzere ilgili meslek kuruluşlarının inceleme ve denetleme yapmasına, bu çalışmalara katılmasına izin verilmiyormuş. Şerefhan Aydın, restorasyon çalışmasında kullanılması gereken yöresel bazalt taşı çok pahalıya geldiği için Kayseri’den bazalt getirilse, “dişi taş” denilen gözenekli taşlar yerine “erkek taş” denilen düz taşlar kullanılsa da mümkün olduğunda özüne ve dokusuna yakın bir restorasyon yapıldığını söylüyor.

Bunu duymak, “Sünger Bob” kalelerini, Narmanlı Han’ı, Galata Kulesi’ndeki hiltili saldırıyı, yıkılıp sıfırdan replikası yapılan çok sayıda tarihi binayı, ince işçiliklerin badanayla boyayla “temizlenmesini” , tarihi taşların arasına beton benzerlerinin konulmasını ve benzeri çok sayıda restorasyon faciasını izlemek zorunda kalan bizler için ferahlatıcı bir haber.

Tüm bu bilgileri yetkililerden değil, “farklı yollardan” görebildikleri kadarıyla elde edebilmişler. Keşke Diyarbakır Surları gibi önemli bir tarihi mirasın restorasyonu, ilgili meslek odalarından uzmanların görüşüne ve değerlendirmesine de serbestçe açılsa, böyle kaçak göçek değil, bilgi ve emeklerini katarak birlikte çalışmalarının bir yolu bulunsa diye düşünmüyor değil insan.

Ancak artık bizi sıcak bir konukseverlikle karşılayan Diyarbakır’dan ayrılma zamanı. Bir sonraki durağımız, bölgenin bir başka kadim kenti; Mardin.

‘Gıda egemenliği yoksa gelecek yok’ diyen üreticiler ve kooperatifler 28 Kasım’da bir arada

“Gıda egemenliği yoksa gelecek yok” diyen İBB Üretici ve Kooperatifler Pazarı Komisyonu, 28 Kasım Pazar günü düzenledikleri gıda egemenliği etkinliğine çağrı yaptı.

Çağrıda “Gıda egemenliğinin 25’inci yılı buluşmasında hem çeşitli atölyelerle bilgilenecek, konserlerle eğlenecek, söyleşilerle gıda egemenliği perspektifimizi ve mücadelemizi konuşacak hem de tanışmanın ve dayanışmanın yeni yollarını inşa edeceğiz” ifadeleri yer aldı.

28 Kasım saat 11.00 ve 17.00 arasında gerçekeleşecek etkinlikte atölyeler ve etkinlikler dışında Bandista ve Farika konserleri yer alıyor. Etkinlik programı ise şu şekilde:

Gıda egemenliği nedir?

Gıda Egemenliği, küresel bir köylü hareketi olan La Via Campesina tarafından 25 yıl önce ortaya atılmış ve 2007 yılında yapılan Nyeleni Deklarasyonu ile uluslararası boyut kazanan bir kavram.

Gıda egemenliği, şirketlerin gıda alanında giderek artan hükmü karşısında küçük çitçinin bağımsızlığını ve öz-yönetimini savunur. Gıda egemenliği hareketi ortaya atılışından beri tarihte yaşanmış ve hala yaşanan adaletsizliklere, hak ihlallerine ve baskılara karşı ses çıkaran, dünyanın birçok yerinden birçok farklı yapıya sahip inisiyatifler ve örgütlenmeler sayesinde büyümüş, çeşitlenmiş ve güçlenmiştir.

Günümüzde gıda egemenliği hareketi dayanışma ekonomilerini, agroekolojiyi, yerel üretici pazarlarını, kooperatifleri, toprak koruma yöntemlerini ve küçük çiftçilerin, tarım işçilerinin, göçmenlerin ve kadınların hak savunusunu destekliyor. Bünyesindeki dünyanın her yerinden milyonlarca insan ile gerçek bir sistemsel değişim yaratmayı amaçlıyor.

 

 

CHP’li Erbay: Sağlık çalışanlarının taleplerini kabul edin

CHP Muğla Milletvekili Avukat Burak Erbay, Türk Tabipleri Birliği’nin, sağlık çalışanlarının özlük hakları ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini de kapsayan talepleri için İstanbul’dan Ankara’ya başlattıkları Beyaz Yürüyüş ile ilgili açıklamada bulundu.

Erbay, sağlık çalışanlarının sorunlarının toplumun tüm kesimlerini ilgilendirdiğini ve bu nedenle Milletin Meclisinde konuşulması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir araştırma önergesi verdiğini söyledi.

‘Talepleri bir an önce kabul edilmeli’

Açıklamasında, “Sağlık çalışanları özellikle pandemi döneminde büyük bir özveri ile çaba gösterdiler. Bir can daha kurtarabilmek için gece gündüz demeden, canla başla mücadele ettiler. Kendi canlarını tehlikeye attılar. Şimdi onarın özlük hakları ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi gibi talepleri var. Onlar sadece kendileri için değil tüm halk için taleplerini ileri sürüyorlar. Sağlık çalışanlarının talepleri bir an önce kabul edilmelidir” dedi. Araştırma önergesinde sağlık çalışanlarının sorunlarına yer veren CHP’li Erbay, şunları kaydetti:

Doktorlar göçü başladı

“Daha önce ülkemizden Almanya ve Avrupa’ya işçi göçü vardı. Şimdi ise doktor göçü başladı. Her yıl artan sayıda doktor ülkeyi terk ediyor.

Türk Tabipler Birliği’nin verilerine göre, Türkiye’de 2012 yılında 59 doktor yurtdışına göç ederken, 2017-2021 yılları arasında 4 bin 373 hekim çalışmak için yurtdışına gitmiştir. 2021 yılının ilk dokuz ayında bin 111 doktor yurtdışına çıkmıştır. Son 10 yılda toplam 5 bin 35 doktor yurtdışında çalışmayı tercih etmiştir.”

Sağlık çalışanları hayatını kaybediyor

“Türk Tabipleri Birliği’nin, “Pandemide Sağlık Çalışanlarının Ölümleri” konulu 18. Pandemi Bülteni 10 Kasım 2021 tarihinde yayınlanmıştır. Rapora göre; Türkiye’de 9 Kasım 2021 itibariyle 461’i aktif görev yapan 497 sağlık çalışanının yaşamını yitirdiği belirtilmektedir.”

Sağlıkta şiddet engellenemiyor

“Sağlık çalışanları aynı zamanda sağlıkta şiddetin de hedefi olmaktadır. Sağlık-Sen’in verilerine göre 2021 yılının ekim ayında 11 sağlıkta şiddet olayı yaşanmıştır. Bu şiddet vakaların 10 tanesi hastanede gerçekleştirilirken, 1 olay aile sağlığı merkezinde meydana gelmiştir. 11 olayda 8 doktor, 7 hemşire, 4 güvenlik görevlisi şiddet mağduru olmuştur.”

Nöbet ve muayene süreleri

“Özellikle asistan doktorların ayda 10 kez 36 saat nöbet tutması, hatta nöbet sayısının 16’ya çıkması büyük sorunlara yol açmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da asistan doktor Rümeysa Berin Şen, 36 saatlik nöbetin ardından evine giderken geçirdiği trafik kazası nedeniyle hayatını kaybetti.

Diğer yandan daha önce 10 dakika olan ve doktorlar tarafından yeterli olmadığı belirtilen hasta muayene süresi 5 dakikaya düşürüldü. Bu sistemle her doktor günde ortalama 80-90 hasta bakmak zorunda kalıyor. Bu durumda hem hasta sağlığı hem de doktorların verimli çalışması açısından olumsuz bir tablo ortaya çıkarıyor.”

Sağlıkta devrim dediler sistemi çökerttiler

“AKP’nin başlattığı Sağlıkta Dönüşüm Programı’nı ile kamusal sağlık hizmetleri geriletilmiş. özel hastanelere verilen pay artırılmış, halkın sağlık harcamaları ve SGK’nın da özel sektöre ödemeleri artmıştır.

Sağlık Bakanlığı 2022 yılı bütçesi, genel bütçenin ancak yüzde 6.63’ünü oluşturmaktadır ve bu bütçede salgın göz ardı edilmiştir.”

Sağlık çalışanlarının talepleri kabul edilmeli

“Sağlık çalışanları, ücretlerinin artırılması, MHRS sisteminde 5 dakika olan muayene sürelerinin uzatılması, sağlıkta şiddetin engellenmesi, uzun nöbet sürelerinin yeniden düzenlenmesi, iflas eden sağlıkta dönüşüm sisteminin yeniden yapılandırılması ve sağlık alanında yaşanan sorunların çözümü için gerekli düzenlemelerin bir an önce yapılmasını beklemektedir. Bakanlığa çağrımızdır.

Halkın sağlığıyla oynamayın. Sağlık çalışanlarının taleplerini bir an önce kabul edin.”

Türk-İş açıkladı: Açlık sınırı 3 bin 191, yoksulluk sınırı 10 bin 396 TL

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) kasım ayına ilişkin “Açlık ve Yoksulluk Sınırı” raporunu yayımladı.

Buna göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 3 bin 191 TL’ye yükseldi. Ekimde ilk kez 10 bin TL’yi aşan yoksulluk sınırı ise, kasımda 10 bin 396 TL’ye çıktı.

Bir kişinin yaşama maliyeti 3 bin 902 TL

Bekâr bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 3 bin 902 TL’ye yükseldi. Raporda ayrıca “2021’in ilk gününden itibaren aylık 2 bin 825,90 TL olarak yürürlüğe giren net asgari ücret halen açlık sınırının altındadır” denildi.

Yılın ilk on bir ayı itibariyle fiyatlardaki artış yüzde 23,23 oranında gerçekleştiği belirtilen raporda, gıda enflasyonunda son on iki ay itibariyle artış oranı yüzde 26,82 olarak açıklandı. Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 20,58 olarak hesaplandı.

Geçim şartları daha da ağırlaştı

Raporda “Dövizde yaşanan artış, elektrik, doğalgaz, benzin fiyatlarına yansıması, üretim girdi maliyetlerindeki yükselme, temel mal ve hizmetlere gelen yüksek zamlar, dar ve sabit gelirli milyonlarca ailenin geçim şartlarını daha da ağırlaştırdı” ifadeleri kullanıldı.

Asgari ücretin yetersiz kaldığına dikkat çekilen raporda “Günbegün artan fiyatlar karşısında zaten yetersiz olan ücret gelirlerinin satın alma gücü daha da geriledi. AB üyesi ülkelere göre Türkiye asgari ücretin en düşük olduğu ülke durumuna geldi. Dört kişilik ailenin açlık sınırı bile mevcut asgari ücretin üstünde oldu. Bu ay itibariyle tek bir kişinin yaşama maliyeti de net asgari ücreti 1078 TL geçti” denildi.