Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Ottan b.ktan meseleler

Dolar almış başını gitmiş, cebimizdeki para (varsa) sürekli eksiliyor, ülke inanılmaz bir yönetim krizi yaşıyor, biliyorum. Durum bu iken belki de aşağıda yazdıklarımı okuyunca beni eleştirenler olacaktır. Saygı duyarım. Ama o konular zaten bilen bilmeyen herkes tarafından konuşuluyor, anlatılıyor, yazılıyor. Ben yazsam ne olur yazmasam ne? Birilerinin de ottan b.ktan meselelerle uğraşması gerekmez mi? İşte, o işe ben talibim ve yazıyorum; buyurun.

Yazılarımı okuyanlar beni artık tanıyordur sanırım. Kaldırım taşlarının arasından çıkan otlara yüce ağaçlar kadar değer veririm, belki biraz daha fazla değer verdiğim bile söylenebilir. Kent dediğimiz yerleşimlerin sömürüp yuttuğu ne kadar güzel değer varsa, onların hepsi adına destansı bir direniş sergilediğini düşünürüm o otların. İnsanın ayaklarının altında eziliyor olmayı hiç umursamadan şunu anlatmaya çalışırlar biz kör-sağır-duygusuz insanlar topluluğuna: ‘Sizin uyduruk değerlerinize zerre kadar önem vermiyoruz. Yaptığınız her şey yok etmeye ve sonunda yok olmaya dair. Bizse hep yaşatmayı amaç edindik.’ Bu nedenledir ki, sık sık ‘Yaşayacaksa ot gibi yaşamalı insan’ derim.

Mutluyum ki, bu anlayışımı değerli bulan epey insan var etrafımda. Anlattığımda anlaşılıyor, biraz gözler doluyor, biraz tüyler ürperiyor yer yer ve hak veriliyor biraz da. Bakıyorum, kentlerde, kıyıda köşede kalmış boşluklarda kendiliğinden gelen o zarif ama güçlü bitkilere ilgi giderek artıyor. Gelin görün ki bunu belediyelerin yeşil alan birimlerine bir türlü anlatamıyoruz. Oralarda sistem başka türlü işliyor; doğala tahammül edemeyen, onu bir şekilde yıkıp yerine koydukları insan damgası taşıyan çirkinlikleri yeşil alan düzenlemesi adıyla kitlelere yutturan dev bir çark işliyor. Müteahhitler midir, siyasetçiler midir, açgözlüler midir, bilgisizler midir bu çarkın operatörleri, yoksa hepsi mi, bilemiyorum.

Yabani otlar(?) yok edile!

Kadıköy’de oturduğum için sık sık Kalamış Atatürk Parkı-Kurbağalıdere-Çarşı hattında yürüyüş yaparım. Kurbağalıdere’nin Fenerbahçe tarafında nasıl olduysa kalmış bir boş alan gördüm geçtiğimiz ilkbahar. Toplamda 200-300 metrekare kadar olduğunu sanıyorum. Ondan fazla doğal bitki türü saydım ilk bakışta ve göz yordamıyla o alanda. Neler mi? Turp otu, düğün çiçeği, top hardal, devedikeni, çayırotu, ballıbaba ve tanıyamadığım diğerleri. Öyle heyecanlandım ki, hemen bir twitter  paylaşımı yaptım. Şöyle demişim:

Burası Kadıköy Kurbağalıdere kenarında nasılsa kalmış bir boş alan. Bu alanda turp otundan düğün çiçeğine, top hardaldan devedikenine, çayırotundan ballıbabaya 10’un üzerinde doğal bitki saydım göz yordamıyla. Bu tür alanların değerini toplum da belediyeler de bilmiyor maalesef. Eğer bir şekilde betonlaşmazsa bile belediyeler bilinçsizce yeşil alan düzenlemesi yapıyorlar. Rulo çim, birkaç ithal süs bitkisi, sulama sistemi, bol ilaç ve gübre, bakım… Oysa buraları gözümüz gibi korumalıyız!

İnanın, yapılmalı desem bu kadar hızlı yapılamazdı; aman yapmayın dedim ya, sağ olsun İBB ekipleri alanda ne kadar doğal bitki varsa hepsini kestiler, söktüler, kazıdılar. Muhtemeldir ki, ‘sakın ha’ tekrar çıkmasınlar diye yabani ot(?) ilacı uyguladılar. Toprağın altına sulama boruları döşediler. Damlama sulama altyapısı kurdular ve ben diyeyim bin siz deyin iki bin tane, birbirinin tıpatıp aynısı gül fidanını asker gibi, sıra sıra diktiler. İnanmayanlar yolu düşerse bakabilir ya da bu vahameti paylaştığım tivitteki fotoğraflara göz atabilir.

Bana göre işin en az bu kadar kötü olan bir başka yanı da İBB’yi bir tivit ile eleştirdim diye bana çeşitli şekillerde ulaşıp teessüflerini iletenlerin düşünme şekli: “Efendim, böyle bir gündemde neden İBB’yi eleştirmişim, dolar almış başını gitmiş ben otla böcekle uğraşıyormuşum vs vs…”

Hanımlar beyler, seçimde ben de Ekrem İmamoğlu’na oy verdim. Bugün seçim olsa muhtemelen yine oy veririm. Ama ben siyasetçilere ve onların emrindeki mekanizmalara yalnızca oy veririm. Aklımı, benliğimi vermem; onlar hür doğdular hür kalacaklar. Doğruya doğru derim, yanlışa yanlış. Eğer sizler bana hükümeti eleştirdiğimde paşa, İBB’yi eleştirdiğimde kaka diyecekseniz demeyin lütfen, okumayın yazılarımı, takip etmeyin sosyal medyada beni. Sizinle yollarımız asla kesişmez, bilin isterim.

Boji’nin İstanbul maceraları ve hüzünlü son

Sanıyorum Boji kısa bir sürede yalnızca Türkiye’nin değil dünyanın en ünlü sokak hayvanlarından biri haline geldi. Kendisiyle bir kez Kadıköy-Beşiktaş vapurunda karşılaşmışlığım var. Kanepelerden birinde uslu uslu yatmış, etrafı izliyordu. O zaman böylesine ünlü değildi. Onu orada o şekilde görmek, bir insan en çok nasıl mutlu olabilecekse ona yakın bir mutluluk yaşatmıştı bana.

Son gelişmeleri sanırım herkes biliyordur. Densizin biri Boji’yi karalamak için cebinde taşıdığı b.ku tramvay koltuğuna sıvadı. Birileri de bunu Boji üzerinden asıl hedef olan İBB’yi, Ekrem İmamoğlu’nu karalamak için kullanmaya kalktı. Neyse ki teknoloji bazen olumlu anlamda da işe yarıyor, kamera görüntüleri meselenin aslını bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Hem zaten o gün Boji de sokaklarda değil bir barınaktaymış.

Velev ki Boji bir toplu taşıma aracına kaka yapmış olsa ne fark ederdi? Dünyayı maddi ve manevi anlamda tam bir b.k çukuruna çevirmiş; dağları, ormanları, okyanusları ve gökyüzünü çöplüğe dönüştürmüş, iyilik adına ne varsa ayaklar atına alıp büyük bir sömürü düzenini devam ettirebilmek için ahlâksızca düzenler ve değerler sistemi oluşturmuş insanlığın, bir köpeğin doğal ihtiyacını karşılamak için yanlış bir yer seçmesi karşısında söyleyecek ne gibi bir sözü olabilirdi? Yahut buna laf edecek kadar yüzsüzleşebilir miydi insan? Maalesef, yanıt evet. İnsan bu kadar yüzsüzleşebiliyor.

Bizler Boji’nin aklanması ile rahat bir nefes aldık, ama utanması gerekenler sanmıyorum ki bir nebze olsun utanmış olsun. Utanmak, insanı insan yapan duygulardan biri. Hata yaparsak utanırız. Adamlar’ın şarkısında söylediği gibi ‘Utanmayan insan olur mu lan!’ Ne yazık ki oluyor artık. Hatta bırakın utanmayı, pişkinlik yapıp üste çıkmaya çalışmak marifet sayılmaya başlandı. Aramızda kalsın, ben öylelerini insandan saymıyorum, her ne kadar sayıları her geçen gün artsa da.

Her neyse, konudan uzaklaşmayalım. İBB yetkileri bu iğrenç ve utanç verici komplodan sonra Boji’nin yaşamına kast edilebileceği kaygısıyla ona geniş açık alanı olan bir yuva aradıklarını duyurdular. Ben bu yazıyı yazdığım sıralarda Matematik Köyü Boji’yi almak için başvurduğunu açıklamıştı. Öyle anlaşılıyor ki Boji’yi bundan sonra aramızda göremeyeceğiz. Bu Boji için belki de mutlu bir sondur, bilemiyorum. Belki de Boji İstanbul’un sokaklarını, toplu taşıma araçlarını özleyip mutsuz olacaktır. Ama kesin olan şu ki, bu, ben ve benim gibi düşünenler için tam bir hüzünlü son. Ben ve benim gibi düşünenler; yani, insanla birlikte diğer tüm canlıları aynı bütünün bir parçası olarak görüp onlara yaşamlarının her noktasında, kentlerin en keşmekeş alanlarında bile açabileceği kadar yer açmaya çalışanlar, bizler ziyadesiyle üzgünüz.

Boji’ye atılan iftiranın benzerleri ben kendimi bildim bileli sokak hayvanlarına düzenli olarak atılıyor.  Sokak hayvanlarının hiç sorun yaratmadığını söyleyemem. Ancak mademki insanız, bu sorunları akıl ve vicdan ekseninde çözümler üreterek aşmamız gerekiyor. Zalimce, gaddarca değil. Görüşlerimin ayrıntılarını, söylemek istediklerimi bu yazının sonuna sığdırmam olanaklı değil. Bunun için apayrı bir yazı yazmam gerekecek. Bir gün yazarım nasılsa. Şimdilik şöyle bir noktalı virgül koyayım o halde: Yolun açık olsun Boji! Bizler İstanbul’un çirkin kalabalıkları içerisinde bir vaha yaratan güzelliğini kaybettik, umarım sen çok mutlu olursun.

Kategori: Hafta Sonu