Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Recaizade Mahmut Ekrem’den Prens Adaları’na: Araba Sevdası

Recaizade Mahmut Ekrem tarafından 19’ncu yüzyılın son yıllarında yazılan Araba Sevdası[1] Türk edebiyatının ilk realist romanlarından biri olarak kabul edilir. Romanda, Bihruz Bey örneğinde lüks ve şatafatın, özentili ama kültür temeli olmayan bir yaşamın eleştirisi yapılmaktadır.

Recaizade Mahmut Ekrem’in yaşamı, pek bilinmese de epey dram yüklüdür. Emced, Nijad ve Ercüment Ekrem adlı üç oğlu olan sanatçı, bir buçuk yaşında bakıcısının dikkatsizliği sonucu yatağa mahkûm hale gelen ve hiç konuşamayan Emced’i 20 yaşında kaybetmiş; Nijad’ı ise yakalandığı bir hastalık sonucu toprağa vermek zorunda kalmış. Bu kayıp sanatçıyı yaşama küstürmüş ve Büyükada’ya taşınarak kendini yaşamdan olabildiğince soyutlamış.[2]

Sürgün yeri Prens Adaları

Marmara Denizi’nin İstanbul kıyısı yakınındaki dokuz adadan oluşan Prens Adaları tarih boyunca çok değişik adlarla anılmış. Evliya Adaları, Keşiş Adaları, Kadıköy Adaları, Ruh Adaları, Halk Adaları, Cin Adaları, Papaz Adaları, Çamlı Ada, Kızıl Adalar… Ve günümüzde Prens Adaları ya da İstanbul Adaları.

Prens Adaları’nda Bizans döneminde çoğunlukla manastırlar, kiliseler ve zindanlar bulunur; büyük ölçüde sürgüne yollanmışların ve dünyadan elini eteğini çekmiş dindarların mekânıdır. Prens Adaları adının özellikle sürgüne gönderilenlerle ilgili olduğu söylenmektedir. Adalar 19’ncu yüzyılın ortasından itibaren, 1846’da başlayan vapur seferleriyle birlikte bir sayfiye yerine dönüşür. Önceleri çoğunlukla Rumların, Musevilerin ve Ermenilerin ilgi gösterdiği Adalar’ın sosyolojik yapısı, özellikle, tarihimiz için bir utanç sayfası olan 6-7 Eylül 1955 olaylarından sonra Rumların Yunanistan’a göçü, 1960’larda Musevilerin İsrail’e gitmesi gibi nedenlerle değişmiş ve Müslüman Türk nüfus sayısal olarak çoğunluğa ulaşmıştır.

Büyükada Rum Yetimhanesi.

Eşsiz doğal yapı

Elbette Adalar’da zengin bir kültürel miras da bulunuyor. Bu mirasla ilgili okunabilecek, yararlanılabilecek pek çok kaynak var. Manastırlar, kiliseler, farklı mimari tarzların izlerini taşıyan köşkler; Heybeliada Ruhban Okulu, Büyükada Rum Yetimhanesi, Deniz Harp Okulu ve son günlerde Diyanet’e devri gibi akıl dışı bir kararla gündeme gelen Cumhuriyet’in ilk sanatoryumu benzeri tarihi yapılar; Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Sait Faik Abasıyanık’a, Zaven Biberyan’dan Kristin Saleri’ye, Reşat Nuri Güntekin’den Recaizade Mahmut Ekrem’e kadar pek çok sanatçı, Adalar’ın nasıl bir kültür mirasına sahip olduğunun açık kanıtları.

En az bunun kadar önemli bir miras da ekosistem. Genel anlamıyla Adalar, büyük oranda kızılçam egemenliğindeki doğal ormanlarıyla, maki florasıyla, en az doğal türler kadar önemli olan zengin egzotik bitkileriyle ve su altı ekosistemleriyle, ana karanın hemen dibinde fakat ondan bütünüyle farklı bir doğal yapı ortaya koyuyor. Üç değerli hocamız, Faik Yaltırık, Asuman Efe ve Adnan Uzun Adalar’ın doğal ve egzotik bitkilerini inceledikleri kitaplarında[3] şu ifadeye yer verir: Denilebilir ki Adalar, özellikle de Büyükada biri birinden bakımlı bahçeleriyle bir büyük Arboretumdur.”

Ancak son günlerde Büyükada’da yaptığım bitki keşif gezilerinde, hocalarımızın kitapta cadde veya sokak adları ve kapı numaraları vererek belirttikleri 20 kadar çok özel bitkinin sadece üçünü bulabildim. Diğerleri kitabın yazıldığı yıl olan 1993’ten bu yana gerçekleşen değişime kurban gitmiş görünüyorlar.

Kızılçam, yangın demek

Doğanın ve kültürün verdiği bu özellikler şimdilerde de çok büyük tehlikelerle karşı karşıya. Adalar’a özellikle bahar ve yaz aylarında her gün binlerce ziyaretçi geliyor. Ziyaretçi yönetimi gibi bir kavramdan kimsenin haberi yok. Koruma ve kontrol yok. Yakın zamana kadar faytonlarla, şimdi elektrikli araçlarla insanlar Adalar’ın her noktasına, en hassas bölgelerine ellerini kollarını sallayarak gidebiliyor, istedikleri şeyi istedikleri şekilde yapabiliyorlar. Kızılçam demek yangın demek.  Kızılçam odunu çıradır. Deyimlerde bile yer bulmuş Marmara Çırası, muhtemeldir ki geçmişte Adalar ormanlarından elde edilerek İstanbul’da kullanılmıştır. Hep söylediğimiz şey şu; yangını önlemek söndürmekten çok çok daha kolay. Oysa biz ısrarla yangın önlemeyi değil yangın söndürmeyi konuşuyoruz. İklim değişikliği ile birlikte daha da riskli hale gelen ve gelecek olan orman yangınlarının Adalar’dan birini yalnızca birkaç saat içinde, doğasıyla ve kültürüyle küle dönüştürmesi işten bile değil.

Heybeliada Tabiat Parkı.

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün sözde korunan alanları, ikisi Büyükada biri Heybeliada’daki üç Tabiat Parkı ticari amaçlarla özel şirketler tarafından işletiliyor. Sınırları, dikenli bile değil, jiletli tel örgülerle çevrilmiş olan bu alanlardan, dilimi ısırarak söylüyorum, bir yangın anında insanların nasıl kaçacağını, normal zamanlarda ise yaban hayvanlarının hareketliliğinin nasıl sağlanacağını düşünme zahmetinde bulunmamış yetkililer.

Veee… Araba sevdası

Adalar’ı Adalar yapan en ayrıcalıklı özelliklerden biri motorsuz ulaşımdır. Daha doğrusu motorsuz ulaşımdı. Herkesin bildiği gibi durum değişti. Artık Adalar’ın cadde ve sokaklarında elektrikli de olsa motorlu araçlar cirit atıyor.[4] Sadece İBB’nin araçları değil bunlar. Kişisel kullanımdaki elektrikli araçların da haddi hesabı yok. UKOME 6 Şubat 2020 tarihli kararı ile Adalar’daki bütün yolları yaya yolu ilan etmiş. Fakat aynı kararda toplam 135 elektrikli aracın kullanımı da var. Yani perhiz ve lahana turşusu hikâyesi. Adalar’ın sözde yaya yolu olan cadde ve sokaklarında yaya olarak iki saniye dikkat dağınıklığı yaşarsanız bir motorlu aracın size çarpması ihtimali çok yüksek, yeni durumu bilmeyenleri uyarmış olayım.

Bunları yazınca, faytonlarda kullanılan atların sömürülmesine taraf olduğumun düşünülmesini istemem. Beni tanıyanlar hayvan hakları konusunda nasıl bir hassasiyete sahip olduğumu bilirler. Fakat bir yanlışın başka bir yanlışla düzeltilemeyeceği de aşikâr. Neden iki kötüden birine mahkûm olmak zorundayız?

Ben kişisel olarak Adalar’a motorlu araç girişinin, vapur seferlerinin başlaması ve 6-7 Eylül olayları benzeri bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. Adalar’da ulaşım yaya ve bisiklet temelli olarak kalmalıydı. Sağlık sorunu olan ve yaşlı Adalıların ulaşım sorununun çözümü konusunda istisnai fakat asla kötüye kullanılmaması gereken, kötüye kullanılmaması için sıkı önlemlerin alınıp uygulandığı çözümler üretilebilirdi. Fayton sorunu atların maruz kaldığı zulme meydan vermeden yönetilebilirdi. Ziyaretçi yönetimi uygulanmalıydı. Her ziyaretçinin her yere gidebilmesi asla ana ilke olmamalıydı. Gidip göremediğimiz güzellikleri, gitmesek de görmesek de bizimdir diyebilme olgunluğuna erişmiş olmalıydık.

Oysa biz “gidip göremiyorsak hiçbir değeri yok” anlayışını temel aldık. Minibüslere doluşmuş insanlar kitle halinde, kontrolsüz ve bilinçsizce Adalar’ın en ücra, en hassas noktalarına gidiyor. Böylesine hassas ekosistemlerde insan demek yıkım demek; hele yangın riskini de düşününce!

Ne yazık ki aradan geçen 120 yıl pek bir şey değiştirmedi. Araba sevdası Adalar’ı da işgal etti. Korkarım ki Adalar’ın doğal ve kültürel mirası artık çok daha hızla tahrip olacak. Üstelik de Adalar UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girme yolundayken…

*

Not: Zihnimde Adalar’la ilgili daha pek çok şey var, uygun bir zamanda onları da yazmak niyetindeyim. Hepsi bu kadar değil, şimdilik bu kadar.

[1] Romanda sözü edilen arabalar at arabaları elbette, motorlu arabalar değil.

[2] Bu bilgiler Soner Yalçın’ın Hürriyet Gazetesi’nde 7 Aralık 2008 tarihinde yayımlanan “Oğullarını kaybeden edebiyatçıların sönmeyen acıları” başlıklı yazısından alınmıştır. 

[3] İstanbul Adaları’nın Doğal ve Ekzotik Bitkileri. İstanbul Adaları İmar ve Kültür Vakfı Yayınları No:1

[4] Elektrikli araçların sıfır karbon emisyonuna sahip olduğu düşünülür. Yanlış. Aracın kullandığı elektriğin nasıl üretildiğine bağlı olarak değişen miktarlarda emisyon söz konusudur. Değişen, emisyonun (salımın) zamanıdır sadece. Yani emisyon, araç elektriği kullanırken değil, aracın kullanacağı elektrik üretilirken gerçekleşir.

Kategori: Hafta Sonu