Hayvan HaklarıKitapManşetRöportaj

Tarihin en sistematik işkencelerinden biriyle yüzleşmek: Hayvan Deneyleri

“Mabel ile aynı enstitüdeki Bonnie de enstitüde doğmuş ve doğduğu gün annesinden ayrılmıştı. Yaşamının yüzde 93’ünü(2 bin 179 gün) kafeste ve yalnız geçirmiş, üzerinde 92 kez farklı ilaç uygulanmış, sayısız cerrahi müdahale yapılmıştı. Bonnie ve Mabel birbirlerini hiç görmediler ancak durumları benzerdi. Bonnie de tıpkı Mabel gibi uzuvlarını yiyor, tüylerini yoluyordu. Ona da ‘depresyon-mental hastalık’ notu düşüldü. Diğer bilim tutsakları Bangles, Cecelia, Lilly, Vera, Derek, Raj, Wafiya’ya da…”

‘Bilimsel gelişme’ adına yüzyıllardır psikolojiden, aşı yapımına; askeriyeden akademiye pek çok alanda hayvanlar deneylerde kullanılıyor.  Kimi zaman araştırma, kimi zaman merak kimi zaman ise yalnızca zevk için hayvanlar kafeslere konuluyor, hastalık bulaştırılıyor, canlı canlı işkencelere maruz kalıyor.

Hayvan hakları savunucuları Yağmur Özgür Güven ve Uzm. Dr. Oğuzcan Kınıkoğlu‘nun kaleme aldığı “Hayvan Deneyleri: Hayvanlar Bizim İçin mi Var?” geçtiğimiz hafta Yeni İnsan Yayınevi’nden yayınlandı. Kitap bizimle bu hayvanların hikayelerini paylaşarak bizi sorgulamaya ve yüzleşmeye çağırıyor.  

Biz de kendileriyle kendi yüzleşme hikayelerinin nasıl olduğunu, koronavirüs salgını sırasında çokça gündeme gelen aşı çalışmalarını, akademideki hayvan hakları ihlallerini konuştuk.

Bu kitabı yazmaya sizi iten şey neydi?

Yağmur: Sanırım 2006 yılıydı, Earthlings belgeseli yeni çıkmıştı ve çevremdeki herkes ondan bahsediyordu. Bazıları izleyemediğinden, bazıları yarım bıraktığından… Yurt dışından DVD’sini sipariş ettim ve izledim. Aslında izledim deyince de garip geliyor çünkü çoğunlukla durdurup, evin içinde dolaşıp gelip, sesini kapatıp, bazen de bitmeyen bir ağlama krizine girince ara verip ertesi gün devam ederek izlemeye çalıştım. Arkadaşlarıma da izletmek için kısa süre içinde toplamda üç kez izlemek zorunda kaldım.

İkinci izleyişimde kendimi sürekli olarak “onlar çoktan öldüler” diye telkin etmeye çalışmıştım. Üçüncüsünde de öyle. Ama hiçbirinde “science” başlıklı hayvan deneylerinin anlatıldığı bölümü izleyemedim, tahammül edemedim. Ve karşıma çıkan primat görselleri beni çok etkilemeye başladı. Hayvan deneyleri neden yapılıyor diye bir kitap bulmak istedim ama dilimizde yazılmış hiçbir şey yoktu. Yurt dışından bir kitap sipariş ettim: Rattling the Cage. Ve ardından başka kitaplar… okuduklarımdan öylesine etkilendim ki, bunları herkesin bilmesini, hayvanların yaşadıklarından herkesin haberdar olmasını istiyordum. 2009 yılıydı sanırım, kitap yazmaya karar verdim.

‘İnsanların sandığı gibi değil’

Oğuzcan: Yaklaşık 6 yıldır hayvan sömürüsünün her türlüsüne karşıyım. Ancak bir hekim olmama rağmen laboratuvarlarda gerçekleşen hayvan sömürüsünün çok da farkında değildim. Şifreli kapılar ardında gerçekleşen bu sömürüyle yüzleştikten sonra araştırmaya başladığım zaman laboratuvarlarda bilim arkasına sığınılarak çok büyük hak ihlalleri yapıldığını gördüm.

Hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların düşük güvenilirlikte olması ve insanların sandığı gibi bilimin ilerlemesi için vazgeçilmez olmaması da beni bu kitabı yazmaya itti.

‘Hayvanların yaşadıkları motive kaynağı oldu’

Ben okurken itiraf etmeliyim ki çok zor saatler geçirdim. Siz yazarken neler yaşadınız, bunu merak ediyorum.

Yağmur: Çok ama çok zordu. Canlı bir hayvanın, her şeyi hissedebiliyorken vücudunun parçalara ayrılmasına dair ayrıntıları okumak kolay değil. Ya da sıcak çarpması deneyleri için fırınlara konulup, ısı arttıkça kaçmaya çalışmalarını ve kaçamamalarını… Ciddi psikolojik zorluklar ve sıkıntılar yaşadım. Türlü türlü işkenceler içeren binlerce sayfa okuyorsunuz, bu nasıl kolay olabilir ki zaten? Okuduğum ve izlediğim her şey içimdeki öfkeyi büyüttü-ki öfke de insana çok büyük bir yük aslında. Ama çoğu bir numara ile anılan o hayvanların yaşadıkları aynı zamanda bir motive kaynağı oldu.

Oğuzcan: Bazı yerleri yazarken sinirlendiğimi hatırlıyorum. Hatta kitabı okurken “acaba burada kızdığım belli olmuş mu?” diye düşünmüştüm. Bir de tabi, kitap yayınlanmadan önce hataları fark edebilmemiz için tekrar tekrar okumamız gerekiyordu. Özellikle, ölmek üzereyken bile kendisine acılar çektiren kişinin hala elini yalamaya çalışan ve ona kuyruğunu sallayan köpek beni her seferinde çok etkilerdi. O bölümde uzun uzun düşünürdüm.

Oğuzcan sana bir soru yöneltmek istiyorum. Kitabın başında da belirtiyorsun. Tıp fakültesinde hocanız bir sıçanı öldürüp iç organlarını incelemenizi istemiş. O gün orada bunu yapmamak sana bir şey kaybettirdi mi?

Oğuzcan: Mesleki pratik anlamında bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum. Ancak bize ilk derste öğretilen “önce zarar verme- primum non nocere” ilkesinin kolaylıkla ihlal edilebildiğini fark etmiştim. Sanırım söz konusu insanlar olmayınca ilkeler de değişebiliyordu ve her ihlal bir şekilde eğitim ya da bilimin arkasına sığınılarak gerekçelendirilebiliyordu.

Fakültelerde bu yaygın bir yöntem mi? İyileştirmeyi öğrenmeye öldürmek ile başlamak?

Oğuzcan: Yaygın bir yöntem. Hatta bu yılda bile hala dikiş atmayı tavuk parçaları üzerinde yapan fakülteler var. Avrupa ve ABD’de bunun için özel kullanılan kitler var. Gerçek doku yoğunluğunda ve cildin her katmanını içeren eğitim kitleri bunlar. Ancak, ülkemizde ölü bedenler üzerinde bu eğitimlerin yapılması ile bir nevi gurur duyuluyor. Belki de ölüm bir şekilde normalize ediliyor ve ölüme hükmedildiği düşünülüyor.

Yağmur bu soruyu da sana sormak istiyorum. Kitapta da aslında çokça vurguluyorsunuz. Yüzleşmek. Senin hayvanlara yönelik sömürü ve işkenceyle yüzleşme hikayen nedir? 

Yağmur: Dediğim gibi, Earthlings bir dönüm noktası oldu. Ama kendi türüme karşı kuşku duymaya başlamam çok daha eskilere dayanıyor. Sanırım ortaokula gidiyordum. Bir sabah babamla oturduğumuz apartmanın bahçesine indiğimizde, bahçenin farklı yerlerinde yatan ölmüş köpekler vardı. Belediye zehirlemişti. Muhtemelen eve gönderildiğimden ötürü, sonrasını ve ne olduğunu hatırlamıyorum.

Unutamadığım gün ise; Kartal ormanlarında zehirlenmiş onlarca kuş, kirpi, köpek olayında, tüm gece karanlık ormanda hayvan bedenlerini topladığımın sabahında hala yaşayan siyah bir köpek bulduk ve tüm vücudu kasılan hayvanı veterinere yetiştirmeye çalıştım. Sabah saati herkes işe gidiyordu ve kliniğinolduğu sokağa araç girmediği için ağzından köpükler çıkan köpek kucağımda, şaşkın bakışlar arasında yürüdüğüm o cadde ve klinik kapısında hayvanın ölmesiyle ikimizin de yere düşerek dakikalarca öyle kalmamız… aynı “kaybetme” ve “başaramama” hissini, laboratuvardan çıkarttığımız ve 1 yılı aşkın süre benimle yaşayan Latte öldüğünde de yaşadım. İnsan “hep onlara kazanmamalı!” diye isyan ediyor haklı olarak…

Kitabın da temel sorusunu size yöneltmek istiyorum. Hayvanlar bizim için mi var?

Yağmur: Bence hayır, hiç kimse bir diğeri için var olmuyor ama bu bize öğretilmeye çalışılıyor. Sadece çağımızın yanlışı değil bu elbette, yüzyıllardır hep birileri başka biri için var denilmiş: köleler efendileri, kadınlar erkekler, hayvanlar insanlar için var… bu, insan davranışlarının en önemli motivasyonu bencillik için mükemmel bir kılıf. Birilerinin bizim için var olduğunu düşünmek gururumuzu okşuyor, kendimizi önemli hissediyoruz. Ama değiliz. Doğada tek başına hayatta kalamayacak, çoğu hayvana göre de “beceriksiz” sayılabilecek ölümlü canlılarız. Aynı zamanda da aptalız çünkü türünü devam ettirmek için muhtaç olduğu gezegene savaş açan başka bir canlı türü yok.

Oğuzcan: Ülkemizde çoğu kişi için bu sorunun cevabı evet olacaktır. Ancak durup düşünmek lazım gerçekten insanlar bu evrenin merkezinde mi? Tüm evreni düşünecek olursak dünyada bir kum tanesi kadar bile değiliz aslında. Nerden geliyor her şeye hükmetme özgüveni bilmiyorum. Hayvanlar tabi ki bizler için var olmuyor, onlar bizimle birlikte var. Bunu umarım kısa zamanda fark ederiz. Aksi takdirde insanların doymak bilmez hükmetme arzusu yüzünden dünya yaşanmaz bir yer haline getirecek. Bunu da Covid sürecinde gördük.

‘Koronavirüs aşıları hayvanlar üzerinde test ediliyor’

Aslında kitabın çıktığı zaman da oldukça manidar. Her gün koronavirüse karşı geliştirilen aşılarla ilgili haberler okuyoruz. Bu aşıların üretiminin arkasında acı çeken hayvanlar var mı?

Oğuzcan: Maalesef bu süreçte hayvanlar üzerinde testler gerçekleştiriliyor. Bu aşının geliştirilmesinde hayvanlar kullanılmasa da faz 0 dediğimiz aşının denenme sürecinde hayvanlar kullanılıyor. Ancak kitapta da bahsettiğimiz gibi ilk defa Covid-19 aşısının geliştirilme sürecinde ilacın bir an önce piyasaya çıkabilmesi için faz 0 çalışmalarının atlanması gerektiği önerildi. Bu süreçte bu konunun dillendirilmesi bile çok önemli bir gelişme. Belki Covid-19 aşısı için olmayabilir ancak ileriki süreçlerde faz 0 çalışmaları yapılmadan ilaçların piyasaya çıkacağını söyleyebiliriz.

‘Hollanda 2025 yılında deneyleri sonlandırıyor’

Bizim iyi olmamız, bu aşıların ilaçların geliştirilmesi için başka canlara acı çektirmemiz şart mı?

Oğuzcan: Artık bilimsel alternatif metotlar var. Bu metotlarla hayvan deneylerinden çok daha güvenilir sonuçlar elde ediliyor. Hollanda mesela 2025 yılında hayvan deneylerini tamamen sonlandırmayı planlıyor. Onlar insanlarını düşünmüyor mu?

Bugün belki tüm tanı ve ilaç geliştirmeler için bilimsel alternatif metotların varlığından söz edemeyiz ancak bu konuda teknolojinin ve bilimin ilerlediğini unutmamalı ve kötü bir bilim örneği olan hayvan deneylerine körü körüne bağlı kalmamalıyız. Araştırmalı ve doğruları öğrenmeliyiz.

George Floyd’un ölümünün ardından biliyorsunuz ki ABD’de ve Avrupa’nın birçok kentinde insanlar kölelik tarihiyle yüzleşmeye ve köle tacirlerinin heykellerini devirmeye başladı.

Biz yüzyıllarca süren bu hayvan sömürüsüyle nasıl yüzleşeceğiz? Ders kitaplarında yer verdiğimiz ve övgüler yağdırdığımız Pavlov ve daha nice kişinin heykellerini ne zaman devireceğiz?

Yağmur: Aslında başladık diyebiliriz, tüm mücadele alanlarında ötekileştirdiklerimize yaptıklarımız ve davranışlarımızla yüzleşmemiz gerektiğine dair ses yükseliyor. Artık böyle gelmiş böyle gider demiyor, davranışlarımız ve güdülerimiz üzerindeki kontrolü kaybetmememiz gerektiğini birbirimize ve çevremize hatırlatıyoruz. Heykelleri yıkmak daha kolay aslında, zihnin ta derinlerine kodlanmış seçilmiş ve özel tür -ya da ırk- algısını yıkmak daha zor. Ama imkansız değil. Evet çok uzun bir yol var ama umutluyum ben.

Oğuzcan: Sanırım insanların hayvan sömürüsünün yanlış olduğunu tamamen anladığımız zaman olacak bu. Bunun için belki de 100 yıldan daha fazla zaman gerekiyor. Yavaş yavaş insanlarda hayvan sömürüsünün yanlış olduğu bilinci artıyor ancak yine de benim en çok korktuğum bu gibi konularda bilimsel gerçeklerden çok binlerce yıllık geleneklerle mücadele etmek.

 

 

 

 

Kategori: Hayvan Hakları