Hafta SonuHaftasonuKitapKöşe YazılarıManşet

Karantina’da Godot’u beklemek – Nihan Feyza Lezgioğlu

Salgın sürecini evinde geçirebilenler için kitap okumak iyi bir seçenek. Galiba herkes gibi, ben de “normal zaman”a oranla çok az okuduğumdan yakınıyordum ki Godot’yu Beklerken’i bugünün belirsizlik atmosferinde yeniden okumaya karar verdim. 1949 yılında yazılan, ilk kez 1953’te ve Paris’te sahnelenen oyun, “absürd tiyatro” türünün başyapıtlarından biri. Eser 1954’te -bazı değişiklikler yapılarak- Beckett tarafından İngilizce’ye çevirilmiş ve akabinde Fransa dışında da sahnelenmeye başlanmış. Ben Ferit Edgü’nün 1963 tarihli çevirisini okudum bu kez.

Çoğunluğun bildiği ve adından da anlaşıldığı üzere kitap, Vladimir (Didi) ve Estragon (Gogo) isimli iki adamın Godot adında bir yabancıyı beklemelerini konu alıyor. Eserde, diğer absürd tiyatro eserlerinde de olduğu gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkımın içinde varlığın anlamlandırılmaya çalışıldığı görülüyor. Ancak Beckett çok da istekli değil bu hususta. Varlığın öyle pek de anlamlanabilecek bir şey olmadığının bilincinde olarak yazıyor. Talihin ve musibetin, tabiri caizse, insanlar arasında “el değiştirdiği”ni, böylelikle sadece ara ara, umutsuz bekleyişimizin sonlandığı yanılgısına kapıldığımızı söylüyor: 

“Ağlamıyor artık. Onun yerini siz aldınız işte. (Bir düş içindeymişçesine). Yeryüzünün gözyaşları… değişmez. Biri ağlamaya koyuldu mu bilin ki yeryüzünün bir başka köşesinde mutlak bir başkasının gözyaşı dinmiştir. Aynı şey gülmek için de öyle. (Güler). İçinde yaşadığımız devir için kötü söylemeyelim, daha önceki devirlerden daha mutsuz değil. (Sessizlik).”

Ümit etmenin sahte büyüsü

Okumaya devam ettikçe Vladimir ve Estragon’un yapacak daha iyi bir şeyleri olmadığı için Godot’yu beklediklerini anlıyoruz. Beklemekten başka çareleri olmadığını düşünüyorlar çünkü.

VLADİMİR.- Çocuğun söylediğini duymadın mı?
ESTRAGON.- Hayır.
VLADİMİR.- Godot’nun yarın mutlak geleceğini söyledi. (Bir an). Senin için bir anlamı yok mu bunun?
ESTRAGON.- Desene burda beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yok.

Karakterler telaşla beklemekten yorgun düşse ve bundan yakınsa da belirsiz bekleyişlerinden içten içe keyif alıyor diyebiliriz. Ümit etmenin sahte büyüsüne kapılmışlar ve içinde sıkışıp kaldıkları belirsizliği Godot’nun aydınlatacağına inanmayı seçmişler. Godot’nun gelmesi kitapta hep uzak bir ihtimal olarak işleniyor olsa da okuyucunun öngörebildiği bu imkansızlık, karakterlerce kesin bir şekilde kabul edilmiyor hiç. Kitabın son sayfalarına yaklaştığımızda ümidin cılızlaştığını fark ediyoruz aslında. Öyle ki Godot’nun gelmeme ihtimali için ikinci bir seçenek düşünmeye başlıyorlar: Ertesi gün bir ip getirip gölgesinde bekledikleri ağaca kendilerini asmak. Fakat insan bu ya, Godot’nun geleceğine olan inanç alevi cılız da olsa yanıyor içlerinde. Daha iyi bir son bulacaklarından da değil. Neyse ki “Zamanla insan her şeye alışıyor.”

VLADİMİR.- Yarın asacağız kendimizi. (Bir an.) Tabii Godot gelmezse.
ESTRAGON.- Ya gelirse?
VLADİMİR.- O zaman kurtulmuş olacağız.

Pek tabii ki Godot gelmiyor. Oysa Godot’nun geleceği ihtimali veya buna olan inançları hayatta tutuyor onları: Godot gelmezse intihar edecekler, gelirse hayatta kalacaklar. Bu iki taşkın ucu aynı anda, heyecan duymadan düşünenler için “yaşayan iki adam” diyebilir miydik ya da diyebilecek miydik gerçi? Bitişi kitabın başından beri bilsek de (tahminden öte!) son cümleyi okuduğumuzda “Ya gelseydi?” diye sormaktan alamıyoruz kendimizi. Salisenin onda biri kadar hızlı geçiyor zihnimizden bu soru. Ama geçiyor.

‘Var olmanın’ duygusu…

Aslında her halükârda söyleneceksek de, yaşanamayan’ın olan’a üstün gelmesini ister, böylelikle şımarık yakınmalarımızda haklı çıkmak için bahaneler ararız çünkü. Başka hiçbir açıklamam yok bunun için.
Peki bekleyişin sona ermesi, yani Godot’nun gelmesi ile düzelecek miydi her şey? Vladimir ve Estragon özelinde kalmadan görmemiz gereken bir gerçek de, bu iki adam Godot’nun gelmesini ne kadar sabırsızlıkla beklese de Godot’nun gelmesi, en az gelmemesi kadar büyük bir sorun onlar için. Zaten Beckett sık sık ima ediyor bunu. Çünkü ilk sayfalardan beri çok iyi biliyoruz ki mesele Godot’nun gelmesi değil.

ESTRAGON.- Her zaman bir şey buluyoruz değil mi Didi, bize var olduğumuz duygusunu verecek?

Bütün bu yazılanların salgın ile ne ilgisi var, diyebilirsiniz. Öyle sanıyorum ki beklemek, üstelik hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmediğiniz, tahminde dahi bulunamadığınız birini/ bir şeyi beklemek kadar yorucu çok az şey var dünyada. Ancak beklerken istemsiz şekilde, geleceğe dönük hayal kurmak, ümit etmeye başlamak çok daha yoruyor insanı. Birkaç aydır tüm dünya bir belirsizliği konuşuyor. Televizyonda, internette, radyoda beden sağlığı kadar ruh sağlığının da nasıl korunacağından bahsediyor uzmanlar. “Çünkü belirsizlik insanı tüketiyor.” Değil. Bizleri, düşünmek için hala çok vakti olan şanslıları tüketen şey, içinde bulunduğumuz ânı, yalnızca onu yaşayamamak, müşahede edememek aslında.

Onun yerine, “Bütün bunlar ne zaman biter?”, “Evden ne zaman çıkabilirim?”, “Bu güzel havada evde oturuyorum…” dertleriyle(!) boğuşuyoruz. Oysa kendisinin ve sevdiklerinin sağlığı yerinde olan, eve kapanıp kalabalıktan izole olabilme imkanına sahip bizlerin bir alışkanlığa dönüşmüş “yanlış yaşama biçimi”mizde mutlak doğruymuş gibi direnip -evi ve günlerimizi yaşanılır kılamıyoruz diye- yakınma lüksümüzün olduğunu düşünmüyorum.

Zorlu bir süreçten geçtiğimiz hepimizin malumu. Ancak süreci daha da zorlaştırmamak için, bu zamana kadar bilerek veya bilmeyerek es geçtiğimiz “kendimizle kalma becerisi”ni artık kazanmamız, okumamız, üretmemiz ve evde kalmaya devam ederek dışarıda olması gerekenlere elimizden geldiğince yardım etmemiz gerektiğini unutmamak gerek. “Uzun ve güçlüklerle dolu, ama sonu iyi olacak.” Eğer sonunu düşünmezsek!

Kategori: Hafta Sonu