Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bir virüsten daha tehlikeli olan ne olabilir?

“Bir-iki ay gibi kısa bir süre sonra virüs etkisini yitirecek, biz gene normal hayatımıza döneceğiz.” Beklenti bu. Peki ya öyle olmazsa? Ya bu durum süreklilik kazanırsa?

Hele de diğer felaketlerin de kapıda beklediğini, yani yeni salgın hastalıkların, iklim krizi, küresel ısınma, gıda ve temiz su yokluğu, depremler, büyük göçler, v.b. gibi büyük yıkımların, krizlerin de sırada olduklarını düşünürsek… Bunu düşünmek bile insanın içini ürpertiyor, ama eğer bu durum kalıcı olursa, yani bir-iki ay içinde bitmezse, devam ederse, ya da daha berbat hale gelirse ne olacak?

Bu ikinci ihtimalin önceden dikkate alınacak ihtimaller içinde olmadığını peşinen söyleyebilirim. Neo-liberal koşullar, kapitalizm, insan-merkezci eylemsellikler, adını nasıl koyarsak koyalım toplumları kırılgan hale getirdi. Kapitalist modernleşmenin hayal dünyası içinde bu inkar edildi. Bu nedenle, başka nasıl ifade edilir bilmiyorum ama sorun her şeyden önce yönetimler ve sivil toplum açısından bir idrak meselesi.

İşte burada toplumlar (yönetimler demiyorum, çünkü o zaman yalnızca iktidar anlaşılıyor, oysa burada kast ettiğim içine bütün toplumsal tabakaları, sınıfları etkileşimli hale getiren yönetimsellik biçimi) yol ayrımında. Virüsün koşulsuz büyümeci, gözü dönmüş tahrip edici, kamu sosyal güvence sistemlerini buharlaştırıcı neo-liberal kapitalizmi tam da en zayıf noktasından yakaladığı belli.

Bu yüzden gene nasıl söylenir, bilmiyorum yönetimler yol ayrımında. Bu “beklenmedik” durum (durumlar da denebilir) karşısında yönetimlerin önceden bir görüşü, eylem planları var mı? Yok. Yönetimlerin böyle kapasiteleri, öncelikleri olmadığına göre bir eylem planı olma ihtimali de yok. Demek ki bir başlangıç noktasındayız. Yönetimsellik nasıl dönüşür? Bu bir öğrenme biçimi. Eylemselliklerin, önceliklerin, bilginin, her şeyin sınırsız bir umutla, çabayla, iyi niyetle dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Bu savaş ulus-devletler için nasıl bir savaş?

16 Mart Pazartesi akşamı ulusa sesleniş konuşmasında Fransa Cumhurbaşkanı Macron bunun bir “savaş ilanı” olduğunu söyledi ve konuşmasını “Vive la France!” sloganı ile bitirdi. Ülke bazında seferberlik ilan edildiğini ve bunun Fransız ulusunun topyekun mücadelesini gerektirdiğini söylediği konuşmasında devletle ulusun birlikte bu savaşı kazanacaklarını, zafere ulaşacaklarını da açıkladı:

“Kimse işsiz kaldım, faturamı nasıl ödeyeceğim diye düşünmeyecek, devlet imkanları olmayan herkesin yanında olacak…”

Macron’un “savaş” dediği bu. İşini kaybedecek, aç kalacak insana “evde otur, dışarı çıkma” demenin, emrin hak tanınmadan hükmünün olmayacağının bilincinde olarak. Böylecebunun  nasıl bir “savaş” olduğunun bilincinde olduğunu gösterdi. Nitekim bu “savaş” Fransa’nın geçmişteki sömürgelerinde, ya da dünyanın başka bir yerinde gerçekleşmiyor.

Ulus-devletlerin bildik savaşları ise bunun tam tersidir: Kökenindeki ideolojik yapılarını koruyan, neo-klasik ulus-devletler sürekli ilan edilmemiş bir iç savaş halindedirler. Kendisini ve çevresindeki azınlığı korumak için başkalarını ateşe atmak. Virüsle değil, düzeni, eşitsizliği, imtiyazları korumak için savaşmak… Bu savaşa Macron’un ki gibi bir metafor olarak değil, gerçek bir iç-savaş olarak da bakılabilir.  Buradaki tercih ayakta kalmak için içerideki yıkımı göze almaktır. Ben kişisel olarak hiç bir yönetimin böyle bir felaket (ve gelecektekiler) karşısında dirençli olabileceğini zannetmiyorum. Ayrıca farkında olmayacak kadar vicdansız da. Evet, başlangıçta yönetimler ne yaptıklarını fark etmeyebilirler. Uzun bir süre panik olmasın diye halktan bilgi saklayabilirler. Yerelde içine sivil toplumu alan Acil Durum Yönetimi birimlerinin, eylem planlarının oluşturulması gibi önceden öngörülmesi gereken uygulamalar gerçekleşmemiş olabilir. Başka yerlerden gelen  duyurularda sürekli kaybedilen her günün felaketin boyutunu büyütebileceğine işaret ediliyor.

İktidarın görme biçimi ile kriz yönetilebilir mi?

Türkiye’de ise uzun bir sessizlikten sonra açıklanan “İstikrar Kalkanı” adı verilen program can derdindeki insanlar üzerinde bir soğuk duş etkisi yarattı. Programda konut inşaatlarını kredilendirme-taksitlendirme, seyahatleri, turizmi teşvik etmek için uçak biletlerindeki vergi indirimi gibi “önlemler” yer alıyordu. Yani inşaat, turizm sektörü için destekler, bütçe diye sunduğu ise alacağı vergiden yaptığı indirimler.

Doğal olarak salgınla mücadele, hastaların ve sağlık çalışanlarının durumu, evinden çalışamayacak insanlar, işsiz kalan emekçiler, kiralarını, faturalarını ödeyemeyecek durumda olanlar… bunlarla ilgili hiç bir şey yoktu. “Merak etmeyin, biz ne gerekiyorsa yapıyoruz, yapacağız.” Söylenen bundan ibaretti.

Sosyal medyadaki paylaşımlardan ilgimi çekenlerden biri de “Acaba onun hayatında başka bir millet mi var” esprisiydi. “Acaba yöneticiler, iktidardakiler başka bir dünyada mı yaşıyorlar” diye soranlar da vardı. Bu soru bence de çok anlamlı. Evet, iktidarlar ve onların çevresindeki küçük mutlu azınlık, eğer bağımsız bir sivil toplum, basın yoksa genellikle başka bir dünyada yaşarlar. Bu koşullarda acı çekerken “nerede bu devlet” diye sormanın bir alemi yoktur. O yalnızca evde oturmanızı, kendinizi izole etmenizi söyler. İşsiz kalanlar, acı çekenler onun görüntü alanında yoktur. Çünkü aslında kapitalist devlet görünür olanlar ile görünmez olanlar arasında çizgi çizen bir aygıttır. Bu nedenle bu insanları, acı çekenleri, zor durumda kalanları görmez.

Türkiye’de yönetim (Hazine ve Maliye’den sorumlu Bakan) örneğin ocak, şubat aylarında ekonominin çok iyi gittiğini, martta belki biraz beklenen hedeflerin altında olunabileceğini, bunun da kısa zamanda toparlanacağını söylüyor, o kadar. Hatta “ayağımıza yeni fırsatların geldiğini, yatırımcılar için borsada, her türlü alanda büyük imkanlar olduğunu söylüyor. Cumhurbaşkanı’nın şakalaşmasını, olayın görünmeyen boyutunu hiç ama hiç dikkate almamasını, Bakan’ın yüzündeki birkaç işareti saymaz, gülümsemeye çalışarak anlattığı ekonomik fırsatları bir tarafa koyarsak, “samimi” bir tavır olduğunu düşünüyorum. Yanlış anlaşılmasın, yalan söylediğini değil, ne yaptığının farkında olmadığını düşündüğüm için öyle diyorum. Felakete fırsat diye bakabilen yönetimden korkmak gerekir.

Mücadele bildiğimiz savaş yöntemleri ile kazanılmaz

Ulus-devletlerin savaşlarla kurulduğu unutmayalım. Bu mantığı anlamak için egemenlerin ne söylediğine değil, ne yaptığına bakmak gerekir. Her milletten insanın birbirlerini boğazlamak üzere seçkinler tarafından verilen emirlerle malzeme gibi cephelere sürüldüğü bir şeydir savaş. Düşman denilen insanlar da çoğunlukla aynı durumdadır ve birbirlerine çok benzerler. Ulus-devlet ideolojisi insanların vatanı kurtarmak için canlarını feda etmelerini ister. Bu tartışılamaz, karşı konulamaz, arzulanması gereken bir şeydir. Bu savaşta insanların nasıl acılar yaşadığı, halklara neler olduğu görülmez. Felaketin üstü örtülür. Oysa bu küresel felakete karşı savaş bildiğimiz ulus-devletlerin savaşından çok farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü insanları malzeme gibi kullanmayı değil, özneler olarak görmeyi ve etkileşimde bulunmayı gerektirir.

Bu mantığı, ya da hayali durumu analiz etmeyi deneyelim: Millet denen hayali varlık, sanki “suyun yüzeyinde kalabilmek için sırtına basılan bir şey”dir. Bu yüzden bu ikinci ihtimal, ki korkulması gereken şey gerçekte bu türden ilan edilmemiş bir iç savaştır, hiçbir zaman ilan edilmez ve sürekli inkar edilir. Virüsten de tehlikeli olan budur. Virüsün, bir fail olarak yönetimsellik biçimini dönüştüremezse, gerçek bir savaş, bir dış düşman değil, iç düşman yaratma potansiyeli olduğu söylenebilir.

Macron’un ifade ettiği gibi yönetimler açısından mücadele gerçek bir savaş mantığı, kurgusu, önlemleri ile başlayabilir. Başlangıçta yönetimler açısından kurulu düzenin mantığı ile yönetilir. Bunun başka türlü olma ihtimali de olmayabilir. Önemli olan yönetimin dönüşüme açık olmasıdır. Bu öyle bir savaştır ki bu savaşın içinde herkes değişir, öğrenir, kendisini sorgular, hatalarını gözden geçirir. Bu nedenle yaşanan felaketi fırsat olarak görenler ya da yaşananları yalnızca kendisini korumak için değerlendirenler tıpkı bu mücadelenin öncesinde olduğu gibi toplumlara çok şey kaybettirir, çok acılar yaşatır.

Bu yüzden herkesin birinci görevi bu savaşın, tersine dönüşmeden, yani bir “anti-savaş”a dönüşmeden “kazanılamayacağını” yönetimlere anlatmaktır.  Çünkü virüsten daha tehlikeli olan eylemsellikleri dönüştürmeden felaketlerle mücadele edilebileceğini zannetmektir.

Kategori: Hafta Sonu