Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Libya’da neler oluyor? Yakalanan silahlar, savunma danışmanlığı şirketleri, Türkiye (1)

 Libya’da, Türkiye’nin de dahil olduğu, kirli paraların, gizli anlaşmaların döndüğü bir kapışma yaşanıyor. Libya bir askerî pazar ve belirli çıkar grupları oraya silah göndererek (yahut orada inşaat yaparak) büyük paralar kazanıyor. O hâlde oyun kurucu olma hülyaları, hamaset edebiyatı belki de bu girişimlerin sebebi değil, bir semptomudur.

Hiç unutmuyorum: Berlin’de bir süre aynı ofisi paylaştığım Libyalı kadın, Türkiye’den geldiğimi duyunca bana, “Allah o Tayyip’i bildiği gibi yapsın” demişti. İlk başta anlam verememiştim. Türkiye’de buna benzer cümleleri edecek çok insan var belki, ama Libyalıya ne oluyordu? Benim boş bakışlarımı görünce, Türkiye’nin Libya’daki muhalif gruplara yolladığı silahlardan ve çatışma ortamının sürmesindeki payından bahsetmişti. Utandığımı hatırlıyorum, çünkü bilmiyordum. Sene 2016 idi ve benim Türkiye’de bambaşka bir gündemim vardı. Libya bir şekilde radarıma girmemişti; daha doğrusu Türkiye’nin orada da bir savaş yürüttüğünden bihaberdim.

Suriye gibi Libya’da da şu an bazı devletler birbiriyle savaşıyor. Fakat bunu doğrudan değil, başka bir coğrafyanın insanlarını birbirine karşı silahlandırarak yapıyorlar. Bu esnada da bahsi geçen devletler (ve bu devletlerin desteğini almış gruplar) belli imtiyazlar-kazanımlar elde etmeye çalışıyor. Özetle Libya’da, Türkiye’nin de dahil olduğu, kirli paraların, gizli anlaşmaların döndüğü bir kapışma yaşanıyor. Bu yazıda maksadım, orada yaşananları (kendi anlayabildiğim kadarıyla) tartışmaya açmak ve bu şekilde yakın dönemin belki de en önemli kırılma noktalarından biri üzerine düşünmek. İddiam şu: Avrupa’nın sınırları (bir kez daha) müzakere ediliyor ve bu, hayli sancılı bir süreç olarak yaşanıyor. Türkiye ise bu süreçte bambaşka bir hüviyete bürünüyor ve şiddet sarmalının içine giderek daha fazla çekiliyor. Muhtemelen şimdiden, içinden çıkamayacağı bir bataklığa girmiş durumda. Buna benzer bir dönem daha önce de yaşanmıştı. O anlamda Avrupa karşısındaki sorunlara bilindik bir refleksle cevap veriyor. Bu hususa en sonda geri geleceğim.

Blackwater’in Türkiye versiyonu: SADAT

Ama söze önce Türkiye ile başlamak istiyorum: Türkiye, ambargoya rağmen Libya’ya gizlice ve defalarca silah yollayan ülkelerden biri. Üstelik Mersin’den, Samsun’dan yüklenmiş bu silah dolu gemiler birkaç defa da yakalandı. BM’nin Silah Ambargosunu Denetleme Komitesi, Türkiye’nin Libya’ya uygulanan ambargoyu deldiğini tescilledi. Bunun üzerine Libya’daki muhalif grupların lideri (birazdan kimin kim olduğunu daha detaylı anlatacağım) Türk hedeflerini vurmakla tehdit etti. Tehditle kalmadı, yeri geldiğinde vurduğu da oldu. Yahut bazı Türkiye vatandaşları kaçırıldı, minik çapta diplomatik krizler yaşandı. Buna rağmen Recep Tayyip Erdoğan, Libya için her tür imkânın seferber edileceğini çeşitli platformlarda defalarca ifade etti. En son bu senenin başında bir kez daha silah gönderildiği ortaya çıktı.

Türkiye’den gelmiş zırhlı araçlar, Trablus limanı, 18 Mayıs 2019

Bu silah transferinin hangi yöntemle, kimler aracılığı ile yapıldığı konusu ayrı bir mevzu. Elimde yeterince belge yok; ancak Türkiye dış politikasında yeni bir safhaya geçildiğine dair bazı emareler var. Bu kısım biraz spekülatif olacak; ama yine de bahsetmeye değer olduğunu düşünüyorum. Malûm, Türkiye’de eski generaller güvenlik/askerî danışmanlık şirketleri kurmaya başladı. Ancak güvenlik deyince aklınıza AVM önünde bekleyen güvenlik personeli gelmesin. Tank, top, uçak ihalelerine giren, diğer ülkelerde askerî eğitim veren oluşumlardan bahsediyoruz. Amerika’daki kötü şöhretli Blackwater’ın Türkiye versiyonu gibi. Bu tarz şirketlerin belki de en önemlisi 2012 yılında kurulan SADAT. Kurucusu emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi. Kendisi aynı zamanda cumhurbaşkanı başdanışmanı. Güvenlik Zirvesi’ne katılan, devletle, MİT’le doğrudan bağlantısı olan birinden bahsediyoruz. İdealinin İslam ülkelerinin resmi ordularına, ABD’li şirketlerin verdiği gibi askeri danışmanlık hizmeti sunmak” olduğunu ifade ediyor. Şirketin hizmetleri arasında sadece askerî eğitim/danışmanlık vermek değil, ülkelerin mühimmat-teçhizat ihtiyacını karşılamak da var.

SADAT’ın kurucusu Tanrıverdi’nin Libya’daki temaslarından.

SADAT’ın görüşmeler yaptığı ülkelerden biri de Libya. Tanrıverdi, verdiği bir mülakatta, “Türkiye’nin ürettiği silahların pazarlayıcısı gibi hareket ettiklerini”, gerekli silahları iç piyasadan temin edemezlerse ancak o zaman başka ülkelere yöneldiklerini söylüyor. Özetle, Türkiye’de devletle dirsek teması bulunan ve ithalat-ihracat ruhsatı olan bir savunma danışmanlığı/aracılığı şirketi bulunuyor. Bunun telmihlerini ve olası sonuçlarını başka bir yazıda ele alalım.

Gelmek istediğim nokta şu: Libya’ya yapılan müdahaleyi Türkiye’nin emperyal hevesleri, Davutoğlu’nun büyük rüyaları gibi muğlak ifadelerle açıklamaktansa, bu şekilde açıklamak bana daha manâlı geliyor: Libya bir askerî pazar ve belirli çıkar grupları oraya silah göndererek (yahut orada inşaat yaparak) büyük paralar kazanıyor. O hâlde oyun kurucu olma hülyaları, hamaset edebiyatı belki de bu girişimlerin sebebi değil, bir semptomudur. Türkiye henüz o aşamada değil; ama Doğu Hindistan Şirketi’nin Hindistan’ı yağmalaması sırasında Britanya’da da bir imparatorluk çerçevesi/hukuku geliştirilmeye çalışılıyordu. İmparatorluğu önce son hâline getirip, sonra yağmaya girişmediler. Medeniyete dair büyük iddialar ufak hesaplardan doğdu.

Kim, neyi, neden yapıyor?

Daha önce dediğim gibi, Libya’daki tek aktör yahut ambargoyu delen tek ülke Türkiye değil. Yaratılan kaos ortamının bir sürü faili var. Bu noktada şunun altını çizmem lâzım: Su anki duruma bakıp Libya’nın önceki hâline güzelleme düzmeyeceğim. Kaddafi’nin savunulacak bir tarafı yok. On binlerce insanı hapishanelerinde işkenceden geçiren, tutsak eden, yok eden bir başka güç delisi adam… Ancak yine de bu yazı özelindeki eleştirinin asıl hedefi, demokrasi ve insan haklarını diline pelesenk etmiş ülkelerin siyasî kadroları. NATO’nun girişimiyle Kaddafi öldürüldükten sonra (2011) Hillary Clinton’ın “neşeli” bir sohbet ortamında “geldik, gördük ve o öldü” şeklindeki yersiz şakası hâlâ kulaklarımı tırmalıyor. Avrupalı siyasîlerin o dönem etmiş oldukları “Libyalıların özgürlük taleplerine destek çıkmamız lâzım, bu bizim tarihsel görevimiz” cümleleri, şakadan da öte, mide bulandırıyor. (Yazının ikinci kısmında neden böyle kuvvetli bir ifade seçtiğim daha iyi anlaşılacak diye umuyorum.)

Libya’daki karmaşık ortamı özetlemek kolay değil; ama kabaca durum şu. İki ayrı hükümet var. Bunlardan biri Ulusal Mutabakat Hükümeti. Merkezi Trablus’ta, başında Fayiz El Serraç bulunuyor. Uluslararası olarak tanınan hükümet bu olmasına rağmen, ülkenin ancak küçük bir bölümünü kontrol edebiliyor. Türkiye ve Katar’ın silah gönderdiği hükümet bu. Keza Birleşmiş Milletler ve Avrupa devletleri de en başta bu grubun arkasındaydı. Ancak rüzgâr bir süredir farklı esmeye başladı; sebebini anlatacağım.

Diğer tarafta ise Halife Haftar’ın başında olduğu Millî Libya Ordusu var. Bu hükümeti Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Rusya, ABD ve galiba geri kalan herkes destekliyor. Ülkenin topraklarının büyük bölümünü (ve petrol kuyularını) ele geçirmiş olmasının, kendisine olan desteği arttırdığını söyleyebiliriz. Örneğin Trump, BM nezdinde tanınmıyor olmasına rağmen birkaç ay önce Haftar’ı telefonla aradı; kendisinin terörizme karşı verdiği mücadeleyi övdü ve petrol kuyularını koruduğu için teşekkür etti. Bir ufak detay: Haftar, bir Amerikan vatandaşı. Zamanında Kaddafi’den kaçıp ABD’ye sığınmış, yıllarca orada yaşamış.

Keza Fransa’nın da önceki resmî söylemlerine rağmen gizlice Haftar’ı desteklediği ortaya çıktı. Bundan üç ay önce Haftar’ın ordusunda Fransız füzeleri bulundu. Fransa konuyla ilgili yaptığı açıklamada bahsi geçen silahların arızalı olduğunu, zaten imha edileceğini, Libya’daki Fransız birliğinin (tehlike arz etmedikleri için) silahların izini bir şekilde kaybettiğini, o sebeple ambargoyu delmiş sayılmayacaklarını iddia etti. Anlaşılan o ki paçadan akan yalanlar söylemek konusunda Türkiye’nin dişli rakipleri var.

Peki, o zaman soru şu: Madem Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti yalnız bırakılacaktı, neden en başta BM nezdinde uluslararası olarak tanındı? Yazının ikinci bölümü bu soruya cevap arıyor ve yakın dönemdeki Libya ve Avrupa ilişkileri üzerinden yaşanan insanlık dramını anlatıyor.

Devam edecek…

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu