Utanılacak işlerle övünmek…

A) HAREKET

Facebook’ta biri paylaşmış, mealen aktarıyorum: “Bir haftada üç ayrı ülkeye gittim; iki konuşma, dört uçak yolculuğu yaptım. Çok yoruldum.” Paylaşımın altında konuşmadan fotoğraflar, birtakım yorgunluk ve başarı anları…

Bugün hâlâ bu tür paylaşımların altına genelde “woww, harikasın, takipteyiz, seninle gurur duyuyoruz” gibi cümleler yazılıyor; kalp emojileri konuyor. Oysa başlamış olan iklim felaketini idrak edebilmiş bir toplumda, bunların bitmiş olması ve bu tarzda hareket etmiş olmaktan hicap duyulması gerekir. O yüzden karşında “woww” değil; yol yordam bilmemeye, kendinden emin cahilliğe, vurdumduymazlığa verilen tepkilerin aynısını vermek lâzım. Hattâ bence en iyisi, bu paylaşımları sessizlik duvarıyla kuşatmak olurdu.

Fakat günümüz toplumu hâlâ uzaklara gidip gelmeye ve bunu mümkünse sık aralıklarla yapmaya büyük kıymet veriyor. Ne kadar uzağa gidilebilirse o kadar statü kazanıldığı düşünülüyor. Mesleklerin sınıfsal dağılımı da buna göre. Kimi seçkin meslek grupları işleri gereği sık sık seyahat ediyor. Kimi zaman iki günlük konferanslar için okyanuslar aşılıyor. Para muhtemelen hâlâ en önemli kriter; ama yine de daha az hareket imkânı sunan işlerin daha az rağbet gördüğünü, maaşı çok yüksek olmayan bazı mesleklerin ise sağladığı hareketlilik nispetinde önemli görüldüğünü (akademisyenlik, sivil toplumculuk…) söyleyebiliriz. “Geçen gün Brüksel’de bir toplantıdaydım, iki gün Ankara’dayım, yarın Viyana’ya geçeceğim” demek büyük statü göstergesi.

Dolayısıyla hareketlilik büyük ölçüde sınıfsal koordinatlarla örtüşüyor. Fakat yine de hareketin değerini belirleyen daha geniş bir şebekeden bahsetmek mümkün: Kalınan oteller, yenen yemekler, kiralık otomobiller, yaka kartları, kredi kartları, kurumlara kesilen faturalar veya seyahat esnasında kaç kişiden hizmet alınabildiği, bahsi geçen hareket ile sezonluk işçilerin yahut alt sınıf göçmenlerin hareketliliğini birbirinden ayırıyor. Dolayısıyla her hareket aynı değil, sınıfsal kümelenmeler var. Birbirine güya taban tabana zıt dünya görüşlerine sahip toplumsal gruplar, bu eksende yan yana gelebiliyor. Örneğin eleştirel akademisyenler, sivil toplum mensupları, politikacılar ve şirket yöneticileri, uzun mesafeli sık hareket etme imkânları, yüksek hacimli tüketimleri ve bunu ifşa etmekteki hevesleriyle ortak bir noktada buluşabiliyor.

Tam da bu sebeple hemen her kurum eğitimi, fuarı bahane edip ve büyük ödenekler ayırıp çalışanlarını her sene bir yere götürüyor. Burada da dereceler var: Seçkin şirketlerin menzili Las Vegas’a kadar uzanabiliyor, bir tavuk şirketinin sözleşmeli üreticileri ise ancak Antalya’ya gidebiliyor. Bu şekilde çalışanların kendilerini kıymetli hissetmeleri, harekete dayalı seçkin hayat tarzına iştirak etmeleri sağlanıyor.

Tüm toplumsal hayat bu sınıfsal kodlar etrafında örülmüş durumda. Anneler-babalar çocuklarının gittiği ülkeleri komşulara anlatarak hava atıyor. Turizm, tüketimi büyüttüğü ölçüde sınıfsal mevzileri tahkim ediyor. Instagram paylaşımları tüm bu kodları doğallaştırmaya, özendirmeye yarıyor. Oysa aklı başında bir medeniyetin bugün bambaşka tepkiler vermesi lâzım. Bana göre üç günlüğüne okyanus aşanların kürk giyen, çocuklara sigara üfleyen, sokakta ona buna laf atan birine yapılan muameleyi görmesi hiç de aşırı olmaz. Çünkü toplu olarak hareketlerimizin azalması, yavaşlaması lâzım. Sadece insanlarınki değil; gıdanın, kıyafetin, her şeyin menzilinin daralması gerekiyor. Örneğin bir yerde sadece bir hafta (hattâ 1 aydan az) kalınacaksa uçağa binilemesin. Dünyanın öbür ucundan gelen yiyeceklere caydırıcı vergiler konsun. Kullan-at diye tabir edilen hiçbir ürün satılamasın. Bu yönde adımlar atılmaya başlansa akla daha neler gelir… Futbolun, eğitimin, eğlence kültürünün, yeme içme alışkanlıklarının, itibar kazandıran faaliyetlerin hemen hepsinin yeniden gözden geçirilme zamanı. Onlarca konferansa katılmış biri olarak söylüyorum: Böyle bir dönemde beş bin kişinin katıldığı on bin sunumun yapıldığı organizasyonlar ifrata kaçıyor. Bir çoğu iptal edilse insanlık herhangi bir kayba uğramaz, CV’ler gereksiz yüklerden kurtulmuş olur.

Ne kadar çok hareket ettiğiniz ile hava atmayı bırakın; böyle yapanlara prim vermeyin, alkış tutmayın.

Son olarak: “Benim uçağa binmememle bu işler çözülmez, şirketleri/devletleri durduralım” diyenler çıkacaktır. Bir bakıma doğru. Fakat yukarda bahsettiğim, bir haftada dört kez uçan kişi de bu yönde gelen eleştiri karşısında Amerikalıların büyük arabalarını ve daha büyük sistemleri suçlayarak kendine çıkış aramış. Haklı bir tespit yapmakla mazeret üretmek arasında ince bir çizgi var. Üstelik buradaki tartışma ekseni bir nebze farklı. Değer sistemimizde, yaşama etiğimizde köklü bir devrime ihtiyaç var. Utanılacak şeylerle övünüyoruz, bu rahatlığın bozulması gerekiyor.

B) NE KADAR YOĞUN OLDUĞUNDAN DEM VURMAK

Sınıfsal konumla bağlantılı bir diğer mevzu. Yoğunluk, günümüzde birinin değerini gösteren temel parametrelerden biri hâline gelmiş durumda. Genelde şikayet dili kullanılıyormuş gibi yapılsa da uzun uzun yoğunluktan bahsetmenin gizli bir övünme içerdiğini fark ediyor olmalısınız. Şikâyet eden kişi aynı zamanda üretkenliğini, kendisine ihtiyaç duyulduğunu, önemli işler yaptığını vurgulamış oluyor. Örneğin şu satırları yazarken bir tanıdığa “selam, n’aber, civarda mısın” diye mesaj attım. Karşılığında yakın zamanda katılacağı konferans, iş arkadaşlarıyla çıkacağı yemek ve Ağustos sonuna sarkan yoğun programına dair (bugün 2 Temmuz) bilgiler edinmek durumunda kaldım. Özetle, gelemeyecekmiş.

Şikayet dilinin kendi sınıfsallığı var: Bir temizlikçinin yetiştirmesi gereken işleri karşıdakine tek tek listelemesi, gitmesi gereken uzak yerlerden bahsetmesi, bu esnada birtakım jargonlara başvurması pek olası değil. İşinin yorucu olduğunu söyleyebilir; ama o işle hava atamaz.

Peki bu hikâyeleri dillendirenler gerçekten yoğun değil mi? Yoğunlar. Mübalağa olsa da yalan söylendiğini zannetmiyorum. Ama zaten sorun bu. Niye bu kadar yoğunluk var? Niye günde onlarca mail cevaplamak, toplantıya katılmak zorundayız? Bu yoğunluk insanların kaygı seviyelerini yükseltmekle, pek çok insana kendini yetersiz hissettirmekle kalmıyor; iklime, geride bıraktığımız dünyaya da hasar veriyor. Daha çok çöp, daha çok uçuş, daha çok sunum, daha çok rekabet üretiyor. Yahut şöyle söyleyeyim: “Daha az tüketmeliyiz, tüketim toplumu olduk” gibi lafları sıkça duyuyoruz; ama bunun yolu daha az üretmek. Haftada çalışılan gün sayısı dünya çapında azalsa karbon salımı da azalacak (Bregman 2016). Üstelik, kimse alınmasın, icra edilen işlerin önemli bir bölümü hayatî değil. Sivil toplumcuların yürüttüğü pek çok proje, akademisyenlerin seri üretime bağladığı pek çok yazı ve sunum, çikolata ambalajının rengine karar vermek için yapılan pazar araştırmaları ve onlarca toplantı olmasa da olur, eksik kalsınlar.

Bizi bu kadar çok çalışmaya mecbur eden koşullara isyan etme zamanı, bu kez bir de iklim için: Yüksek emlâk fiyatlarına, borçlu hayatımıza, özel okullara, metalaşan sağlığa, aşırı lüks hayatlara…

Bu çalışma temposu sınıfsal ayrışmayı da derinleştiriyor. İmtiyazlı yoğun işlerin yükünü temizlikçiler, dadılar, garsonlar, kasiyerler çekiyor. Yoğun geçen bir şirket toplantısının yahut konferansın sonunda çıkmadan evvel etrafa bir göz atın: Bardaklar, artmış yemekler, dağınık sandalyeler, masada bırakılmış kağıtlar, dolu çöpler… Birileri geliyor (genelde kadınlar) ve meşgûl insanların geride bıraktıklarını temizliyor.

Boş duralım demiyorum; ama bunların yerine yapılabilecek, yaşadığımız habitata düşman olmayan onlarca başka faaliyet var. Mahallenin çocuklarına oyun oynattım, üst kattaki yaşlı teyzeye baktım, kendi sabunumu yaptım, hikâye uydurdum ve şarkı söyledim gibi faaliyetlere (ve bunların takdir görmesine) çok ihtiyacımız var.

Sözün özü: Kurumsal meşguliyetlerle, bizden beklenen üretkenliğe cevap vermiş olmakla, o-bu-şu projesini sabaha kadar çalışarak bitirmiş olmakla övünmeyi bırakın. Gerçek bir yardım veya dayanışma talebiniz varsa bunu başka türlü ifade edebilirsiniz; ama yoksa sınıfsal konumun bu şekilde icrası umuyorum yakın zamanda karşıdakini sizin adınıza utandıran bir kabalığa dönüşür.

***Not: Bilmiyorum yazıyı buraya kadar okuyan var mı; ama eğer varsa, sizin aklınıza acilen bitmesi gereken başka neler geliyor? Utanmamız gereken başka nelerle övünüyoruz? Fikirlerinizi Facebook’tan bana ulaştırabilirseniz çok makbule geçer.

Bregman, Rutger. 2016. “The Solution to (Nearly) Everything: Working Less [Hemen Her Şeyin Çözümü: Daha Az Çalışmak]” The Guardian, Nisan 18, 2016, Opinion bölümü. https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/apr/18/solution-everything-working-less-work-pressure.

(Yeşil Gazete)