Hafta SonuKadınKöşe Yazıları

[Cadı Kazanı] Dayatılan kadınlık, yüceltilen erkeklik- Nuran Seyhan Bayer

Aslında bu hafta gıda israfı konusuna devam edecektim, “kadınlık” konusuna girmeyi hiç istemedim, çünkü girersem çıkamayacağımı biliyordum.

Yirmili yaşlarımda İlerici Kadınlar Derneği (İKD) ile başladığım feminist aktivistliğini, zaman zaman aile ve çocukların da önüne koyarak büyük bir özveriyle 5 yıl öncesine kadar sürdürdüm. Türkiye’nin ilk kadın sığınma evini açan Kadın Dayanışma Vakfı’nın kurucusu 40 kadından biri olmak, hep onurum oldu. Yine kurucularından biri olduğum İRİS Eşitlik Gözlem Grubu’yla kadın hakları konusunda yapılan her türlü çalışmaya ortak olmak, medeni ve ceza yasalarının değiştirilmesinde lobicilik yapıp saatlerce erkek milletvekillerinde hatta bazen, zaten minimum sayıdaki kadın milletvekillerinde farkındalık yaratmak için çabalayıp durmamız, kadınların karar mekanizmalarında yokluğunu ortaya koyan yayımlanmış araştırmalarımız, Avrupa birliğine sunulan raporlar, MEDİZ (Kadınların Medya İzleme Grubu) ile yapılan çalışmalar, RTÜK’e yapılan başvurular, sunulan raporlar… Ve her an geriye doğru giden geldiğimiz nokta. Mehter takımını da geçen bir ileri iki geri adımlar…

Bu konuda söyleyecek sözümün neredeyse hepsini, yine televizyondaki yönetmenlik kariyerimin doruğu olarak gördüğüm, aldığım Sedat Simavi ödülüyle onurlandırıldığım “Sesimi Duy” adlı belgeselimde söylemiştim. Peki, o zaman geriye ne kaldı ki bu yazıyı yazma gereği duyduğumu soracaksınız, anlatayım:

Genelde çok fazla televizyon seyretmem, gündüz saatlerinde ise hemen hiç, çok özel bir şey olmazsa. O özel şey, çalışma hayatımın 40 yılını geçirdiğim TRT’nin yeni (aslında varken yok edilen eski) bir kanalı, kültür ve sanat kanalı olacağı iddiasıyla yayına başladığı TRT-2 oldu. Biraz da eskiye özlem duygusu ağır bastı ve gündüz gündüz açtım televizyonu. Açtığım anda, piyanist Anjelika Akbar’ın sunduğu ve konuğu piyanist Gülsin Onay’ın olduğunu sonradan anladığım çok da hoş bir programla karşılaştım. Gülsin Onay’ı sesinden hemen tanıdım tabii ama yüzünü gördüğümde tereddüt etmedim dersem yalan söylerim. Yaşadığım şoku atlatınca anlamaya çalıştım; yetenekli dünya çapında tanınan, özellikle Chopin yorumlarıyla bildiğimiz bu nedenle Polonya’nın bir madalyayla teşekkür ettiği, ayaklarının üzerinde sıkıca duran bir sanatçı -piyanist olarak, yıllarca her türlü zorluğa göğüs geren bu harika kadının, dayatılmış kadınlığın bir parçası olan her daim genç görünmek yalanına inanmış olma olasılığı neden oldu bu yazıyı yazmama.

Martha Argerich

Daha birkaç gün önce, hazırlamayı düşündüğüm bir radyo klasik müzik programı için araştırma yaparken, zorlu hayatını okuduğumda bir kez daha hayranlık duyduğum, dünyanın en tanınan ve yorumlarıyla bir efsane yaratan piyanist Martha Argerich’in son günlerdeki görüntüsü geldi gözümün önüne. Yaş dönümünü simgeleyen siyahtan griye dönen uzun dalgalı saçları ve yüzünde artık bilgeliğe ulaştığını anlatan derin çizgiler. Yıllarca önce İstanbul Müzik Festivalinde, hiç ak düşmemiş saçları, ateşli çalışını destekleyen gençliğindeki görüntüden çok bir şey kalmamış ama yorumları daha anlamlı ve huzurlu. Daniel Barenboim geçkin yaşına rağmen bir piyanist olarak ne kadar değerliyse Martha Argerich de, Gülsin Onay da öyle. Kadın ya da erkek, görüntü değil sanatlarıyla var oluyorlar.

Oysa kadın bir sanatçıya, asla bir erkek sanatçıya sorulmayan bir soru her zaman olduğu gibi TRT-2 deki sunucunun, aynı zamanda kadın ve piyanist olan Anjelika Akbar’ın da dudaklarından dökülüveriyor: “ Aynı zamanda anne siniz ve bir aileniz var, bunu nasıl başarıyorsunuz?” Hiçbir erkeğe sorulmayan “kadınlara mahsus” bir soru bu. Sanmayın ki sadece bizde soruluyor tabii ki hayır. Hatta Martha Argerich’in yaşamının konu alındığı “Bloody Daughter” (2012) adlı belgeselde, sanatçı piyano çalışırken kızının piyanonun altında uyuduğu anlatılır. Ben hiçbir erkek piyanistin çalışırken çocuklarının piyanosunun altında uyuduğunu, yani çocuklarına çalışmaları yüzünden yeterli ilgiyi göstermediğine dair bir bilgiye hiç rastlamadım. Eğer bir bileniniz varsa lütfen beni de bilgilendirsin…

Sadece kadın sanatçılar için değil, her alanda kadın için dayatmalara şahit oluruz,  medya da bunun yansımasını en rahat gördüğümüz bir alan ve Türkiye’de durum oldukça iç karartıcı.

BBC ya da CNN gibi köklü televizyonlarda, üzerinde bile zor durdukları her halinden rahat olmadığı anlaşılan aşırı yüksek ince topuklu ayakkabılar, pür makyaj ve hatta botokslu yüzleriyle kadın haber ya da program sunucularına hemen hemen hiç rastlanmazken, bizde çoğu kez aynı tornadan geçmiş gibidirler… Tabii artık bir de, birbirine benzeyen kadınlar yaratan botoks var. Oysa ak saçlı, kırışık yüzlü onca anchorman ( tabii man kelimesi İngilizcede herkesi kapsadığı için anchorwoman olmaz!) ,var oluşlarını genç görüntülerine değil ilerleyen yaşlarının onlara sağladığı deneyim, bilgi ve bilgeliklerine borçluydular. Çünkü bilgi ve deneyim her şeydir. Oysa kadın sunucular için bu Türkiye’de hiç geçerli olmadı. En önemli kriter güzellik ve gençlik olurken bilgi ve deneyim hiç önemsenmedi. Tabi az da olsa istisnalar yok değil ama genel geçer kabul bu ne yazık ki. Sözün özü, erkekler yaşlandıkça yüceltiliyor, kadınlar yaşlandıkça genç görünmeleri için kozmetik sanayisinin ve plastik cerrahinin olanakları dayatılıyor.

Bütün bu anlattıklarım buz dağının sadece görünen kısmı yani sonucu. Dedim ya dayatılan kadınlık konusuna girince toplumsal cinsiyetten başlayıp erkeklerin yazdığı tarihe kadar uzanan binlerce yıllık bir oluşumun katmanlarını tek tek ayırmanız gerekir.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                                                 HANNAH ARENDT

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu