Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Doğaya dönüş- Nuran Seyhan Bayer

Nihayet doğayla buluştum. Yazılarıma uzun bir süre ara vermemin nedeni de buydu.

  Doğaya Dönüş Heykeli, Anna Gillespie

İstanbul’un karmaşasından, gürültüsünden, ezcümle kent yaşamının artık dayanılmaz boyutlara ulaşmasından yorgun düşen bedenimi, gözlerimi, beynimi doğanın yeşiline bıraktım. Hiçbir şey için koşuşturmadan; kuşları, sincapları, kelebekleri, ağaçları izledim. Gözlerim adeta bayram yaptı, o kadar ki yakın gözlüğüyle okuyabildiklerimi, gözlüksüz okumaya başladım.

Radyoyu kapattım, ilk defa bir başka şeyi klasik müzik dinlemeye tercih ettim: Kuş sesleri, tavuk gıdaklamaları, gurktaki tavuğun bağırışları. Oysa İstanbul’da trafik gürültüsünü, korna seslerini, ambulansın çığlıklarını bastırmak için radyomun sesini sonuna kadar açardım,

Vakitsiz öttü ama horoz da katıldı doğanın müziğine. Başkemancı minicik bedeninden harika sesler çıkaran rengârenk kuşlardı. Bahçemi ziyaret eden kaplumbağa diktiklerimi kontrol ediyor olmalı, acemi çiftçinin denetleyicisi gibi dolanıp durdu. Kahvaltıma eşlik eden dalından koparıp tabağıma koyduğum biberi ısırdığımda, bugüne kadar yediğim (çocukluğum hariç) hiçbir biberin, bu tat rayihasına ulaşmadığını anladım.

Doğa; sıfır atık kavramının hayat bulduğu bir yaşam alanı. Hiçbir şey boşa gitmiyor. Ağaçtan topladığınız kayısılar güneşte reçel oluyor, enerji harcamadan. Fazlası yine güneşte kurutulup kışa saklanıyor. Ağacın ulaşamadığınız dallarında son kalanları ise sincap ziyaret ediyor. Sadece çekirdeğini yese de, onlar da boşa gitmiyor, çürüyenler ise toprağa karışıyor.

Dikim zamanını kaçırsam da bahçeye biraz sebze fideleri dikip, her gün özenle bakıp, gerektiğinde sulayıp, domatesin ilk çiçeğini açmasını, biberin beyaz çiçeğinin bibere dönüşmesini izlemenin, sabahları hiçbir özel ilgi istemeden toprakta kendiliğinden çıkan semizotlarını kahvaltı tabağıma koymanın,  Michelin Yıldızlı restoranda yemek yemekten daha keyifli olduğunu anladım.

Doğanın muhteşem döngüsünü izlerken, tüketim açısından kendinizi terbiye etmeyi de öğreniyorsunuz. İki büklüm bedenine rağmen, bahçesinde yetiştirdiği üç-beş sebzeyi her hafta pazara getiren ninenin, yaşamımız için bir brokerden, milletvekilinden, bankacıdan, mühendisten, doktordan, mimardan vb. daha değerli ve gerekli olduğunu anlamamanız için gözlerinizin değil, aklınızın kör olması lazım.

Doğada yaşayan hiçbir canlı, tabii insanlar dışında, aşırıya kaçmıyor, plastik tüketmiyor, büyük alışveriş merkezlerini arsızca talan etmiyor, paketlenmiş gıda diye bir kavram yok yaşamlarında ve doğmaya, yaşamaya ve döngünün gereği ölmeye devam ediyorlar.

Sebze ve meyve artıklarınızın (tabi pişmemiş) çöp kutusuna değil bahçenizde gübreye dönüştürdüğünüzde, ne kadar az çöp çıkarabileceğinizi anlıyorsunuz. Henüz kâğıt ve cam ayrıştırmasını yapamıyorum çünkü Bodrum belediyesinin yeteri kadar çöp ayrıştırma konteynerleri yok. Telefon görüşmelerim sonucunda en kısa zamanda ulaşabileceğim yerlere konulacağını umuyorum.

En acı olanda yaşadığım bölgede bunu kimsenin umursamayıp,  bugüne kadar belediyeden talepkar olmamaları. Aslında talebe de gerek olmamalı, bu yerel yönetimlerin birincil görevi. Sadece konteyner koymak değil, atıkların doğru ayrıştırılmasının denetlenmesi de gerekiyor. O her gittiğimizde gıptayla baktığımız Avrupa kentleri, tertemiz sokakları, yerde hiçbir poşetin görülmediği çöp kutuları; bilinçli halk ve görevini laikiyle yapan yerel yönetimlerin bir sonucu. Eğer halk bu konuda özenli ve bilinçli olmazsa Hollanda’nın Utrecht kentinde olduğu gibi, çöplerini doğru ayrıştırmayan haneler yüklü bir para cezasıyla karşılaşıyor. Yani anlayacağımız, “bu halktan hiçbir şey olmaz” söyleminin ne kadar boş ve anlamsız olduğu…

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
HANNAH ARENDT

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetTarım-Gıda

[Cadı Kazanı] Bahar katliamı – Nuran Seyhan Bayer

Baharın yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başladığı bu günlerde yürürken sık sık şahit olduğum ağaçları “budama” meselesi, yıllardır kafamı kurcalar. Budamanın anlamı nedir? Üstelik yapılan işlem çoğunlukla budama değil katliam haline dönüşmüşken. Ağaca vurduğunuz her darbenin aynı insanlar gibi, bir canlı olan ağaçta da travma yaratacağını hiç düşünmeden. Ağacın bedenine attığınız en ufak bir çizik, dal kırma da aynı travmayı yaratır.

“Yeşil Barış” belgeselimi yaparken birçok milli ve tabiat parkını, dağ, tepe arşınlamıştım. Sadece bir yerde, Manisa’da bir orman mühendisi beni şaşırtan ve o güne kadar farkında olmadığım bir gerçekliği, ormandaki uygulamasıyla bana anlatmıştı. Kırılan, devrilen ağaçların olduğu gibi orman içinde bırakıldığını görünce neden böyle yaptıklarını sormuştum. O da “Doğa kendini yeniler, insan müdahalesine gerek yoktur” demişti. Ağaçlar bir canlı organizmaydılar ve aynı insanlar gibi ölünce toprağa bırakılıyorlardı, başka organizmaların hayat bulması için, bir anlamda reenkarnasyondu. Ağaç seyreltmek ya da gençleştirmek de gereksizdi. Doğanın kendini onarabileceğini, insan müdahalesine gerek olmadığını bir kez daha anlamıştım.

Yine bir türlü anlam veremediğim ve sürekli mücadele edip, ilgililere ulaşıp, bu yapılanın gereksiz ve doğru olmadığını anlatmaya çalıştığım bir konu da sonbaharda düşen yaprakların çöp muamelesi görmesiydi. Çünkü doğa kışa hazırlık yapıyor, toprağı, bitkileri, ağaç köklerini koruyacak doğal bir yorgan yapıyordu. Bilirsiniz belki, kışın bitki ve ağaç köklerini soğuktan korumak ve kurak zamanlarda daha iyi su tutmasını sağlamak için talaş ya da ağaç kabuklarıyla örtülür çoğu Avrupa kentinde, hatta birçok yerden bu örtü malzemesini alabilirsiniz, oldukça da ucuzdur. Mantık, yaklaşım aynı. Sadece yaprak doğanın ürettiği doğal bir örtü ve çürüyünce toprağa besliyor.

Bir keresinde çalıştığım kurumun geniş bahçesindeki yaprakların süpürülüp çöpe atıldığını gördüğümde soluğu sosyal işler dairesi başkanın odasında almıştım. Yapılan işin gereksiz bir emek harcamanın yanısıra, doğaya da aykırı olduğunu söylediğimde, adamın yüzündeki şaşkın ifadeyi hala hatırlarım. Tabii bir de bana bakışındaki anlamı: “Bu kadın deli midir nedir?” 

Yıllarca bu tarz bakışlarla çok karşılaştım, çünkü çoğu yetkili “verili bilgi” yi uyguluyordu sadece, kolay olan buydu. Ve nihayet çok uzak ülkelerden birinin benim düşüncelerimi destekleyen bir uygulamasını ve felsefesini okuduğumda inanılmaz mutlandım ve sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Masanobu Fukuoka, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Japonya’da Şikoku adasındaki 55 dönümlük çiftliğinde, 1950 yılından beri toprağı sürmeden, tarım makinaları, tarım ilaçları ve suni gübre kullanmadan budama yapmadan, yabani otlarla mücadele etmeden doğal tarım yapar. Üstelik aldığı mahsul-geleneksel veya endüstriyel –Japon çiftliklerinin verimliliğiyle boy ölçüşecek düzeydedir. Üstelik hiç kirlenme yaratmayan bu yöntem sayesinde toprak gün ve gün canlanıp zenginleşirken, geleneksel ya da modern tarım yöntemlerinden daha az emek istiyor. Üretimde kullanılan girdi masrafları düşerken, tarlanın verimi de nispi yüksekliğini koruyor.

Masanobu Fukuoka

Fukuoka, genç bir delikanlıyken, taşradaki evini bırakıp Yokohama’ya gider ve mikrobiyolog olarak kariyer yapmak üzere çalışmaya başlar. Bitki hastalıkları üzerine uzman olur ve birkaç yıl bir laboratuvarda ziraat gümrük müfettişi olarak çalışır. Bu sırada 25 yaşındadır ve bu kitabı yazmasına neden olan bir ‘farkına varma’ deneyimini yaşar: Bir gün yıllardır kullanılmayan ve sürülmeyen tarlanın yanından geçerken, orada çimen ve ot karmaşası içinde filizlenmiş sağlıklı pirinç fideleri görür. O günden sonra da tarlasında pirinç yetiştirmek için su tutmayı bırakır. Yabani otlara karşı toprağı sürmek yerine, onları denetim altına almak için tarlasını beyaz yonca, pirinç ve arpa saplarından oluşan neredeyse sürekli bir yüzey örtüsüyle örtmeyi öğrenir.

Yazar, kendi yönteminden “hiçbir şey-yapma” diye söz eder ve sadece pazar günleri çalışan bir çiftçinin bile tüm ailesine yetecek yiyeceği yetiştirmesinin mümkün olduğunu söyler.

Bahçesindeki meyve ağaçlarını kolay ürün toplamaya elverişli budama yapmaz, kendi doğal gelişimlerine bırakır, ağaçlar arasındaki boşlukları ise hiç boş bırakmayıp mevsim ve iklime göre lahana, turp, soya fasulyesi, hardal, şalgam, havuç tohumları atar.

Yabani otlar arasında bir tarım biçimi yaratır Fukuoka. “ Benimki gibi meyve bahçelerini göre göre, insanlar meyve ağaçlarının yabani otlar ve çimenle birlikte gayet güzel büyüyebileceğini anladılar” diyor.

Doğal tarımın dört ilkesi: TOPRAĞI SÜRMEMEK, SUNİ GÜBRE VE HAZIRLANMIŞ KOMPOST KULLANMAMAK, YABANİ OTLARI TOPRAĞI SÜREREK YA DA HERBİTİSLERLE YOK ETMEMEK VE KİMYASALLARA BAĞLI KALMAMAK…

Böceklerin kendi aralarındaki ilişkiyi göz ardı eden böcek kontrolü yöntemleri bütünüyle yararsızdır ona göre. “ Ve bu nedenle kimyasalların kullanımı yalnızca entomologun (böcek bilimcinin) sorunu değildir. Filozofların, din insanlarının, sanatçıların ve şairlerin, tarımda kimyasalların kullanılmasına müsaade edilip edilmeyeceğine ve organik gübrelerin bile sonuçlarının neler olabileceğine karar verilmesinde yardımcı olmaları gerekiyor” diyen Fukuoka bilimin yalnızca insan bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu göstermeye hizmet etmesinin ironik yönüne vurgu yapar.

Bu kitabı okumanız için tarımla uğraşıyor olmanız gerekmez. Çünkü Fukuoka hayata ve doğaya dair söyleyecekleri olan bir filozof aynı zamanda.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                      HANNAH ARENDT        

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKadınKöşe Yazıları

[Cadı Kazanı] Dayatılan kadınlık, yüceltilen erkeklik- Nuran Seyhan Bayer

Aslında bu hafta gıda israfı konusuna devam edecektim, “kadınlık” konusuna girmeyi hiç istemedim, çünkü girersem çıkamayacağımı biliyordum.

Yirmili yaşlarımda İlerici Kadınlar Derneği (İKD) ile başladığım feminist aktivistliğini, zaman zaman aile ve çocukların da önüne koyarak büyük bir özveriyle 5 yıl öncesine kadar sürdürdüm. Türkiye’nin ilk kadın sığınma evini açan Kadın Dayanışma Vakfı’nın kurucusu 40 kadından biri olmak, hep onurum oldu. Yine kurucularından biri olduğum İRİS Eşitlik Gözlem Grubu’yla kadın hakları konusunda yapılan her türlü çalışmaya ortak olmak, medeni ve ceza yasalarının değiştirilmesinde lobicilik yapıp saatlerce erkek milletvekillerinde hatta bazen, zaten minimum sayıdaki kadın milletvekillerinde farkındalık yaratmak için çabalayıp durmamız, kadınların karar mekanizmalarında yokluğunu ortaya koyan yayımlanmış araştırmalarımız, Avrupa birliğine sunulan raporlar, MEDİZ (Kadınların Medya İzleme Grubu) ile yapılan çalışmalar, RTÜK’e yapılan başvurular, sunulan raporlar… Ve her an geriye doğru giden geldiğimiz nokta. Mehter takımını da geçen bir ileri iki geri adımlar…

Bu konuda söyleyecek sözümün neredeyse hepsini, yine televizyondaki yönetmenlik kariyerimin doruğu olarak gördüğüm, aldığım Sedat Simavi ödülüyle onurlandırıldığım “Sesimi Duy” adlı belgeselimde söylemiştim. Peki, o zaman geriye ne kaldı ki bu yazıyı yazma gereği duyduğumu soracaksınız, anlatayım:

Genelde çok fazla televizyon seyretmem, gündüz saatlerinde ise hemen hiç, çok özel bir şey olmazsa. O özel şey, çalışma hayatımın 40 yılını geçirdiğim TRT’nin yeni (aslında varken yok edilen eski) bir kanalı, kültür ve sanat kanalı olacağı iddiasıyla yayına başladığı TRT-2 oldu. Biraz da eskiye özlem duygusu ağır bastı ve gündüz gündüz açtım televizyonu. Açtığım anda, piyanist Anjelika Akbar’ın sunduğu ve konuğu piyanist Gülsin Onay’ın olduğunu sonradan anladığım çok da hoş bir programla karşılaştım. Gülsin Onay’ı sesinden hemen tanıdım tabii ama yüzünü gördüğümde tereddüt etmedim dersem yalan söylerim. Yaşadığım şoku atlatınca anlamaya çalıştım; yetenekli dünya çapında tanınan, özellikle Chopin yorumlarıyla bildiğimiz bu nedenle Polonya’nın bir madalyayla teşekkür ettiği, ayaklarının üzerinde sıkıca duran bir sanatçı -piyanist olarak, yıllarca her türlü zorluğa göğüs geren bu harika kadının, dayatılmış kadınlığın bir parçası olan her daim genç görünmek yalanına inanmış olma olasılığı neden oldu bu yazıyı yazmama.

Martha Argerich

Daha birkaç gün önce, hazırlamayı düşündüğüm bir radyo klasik müzik programı için araştırma yaparken, zorlu hayatını okuduğumda bir kez daha hayranlık duyduğum, dünyanın en tanınan ve yorumlarıyla bir efsane yaratan piyanist Martha Argerich’in son günlerdeki görüntüsü geldi gözümün önüne. Yaş dönümünü simgeleyen siyahtan griye dönen uzun dalgalı saçları ve yüzünde artık bilgeliğe ulaştığını anlatan derin çizgiler. Yıllarca önce İstanbul Müzik Festivalinde, hiç ak düşmemiş saçları, ateşli çalışını destekleyen gençliğindeki görüntüden çok bir şey kalmamış ama yorumları daha anlamlı ve huzurlu. Daniel Barenboim geçkin yaşına rağmen bir piyanist olarak ne kadar değerliyse Martha Argerich de, Gülsin Onay da öyle. Kadın ya da erkek, görüntü değil sanatlarıyla var oluyorlar.

Oysa kadın bir sanatçıya, asla bir erkek sanatçıya sorulmayan bir soru her zaman olduğu gibi TRT-2 deki sunucunun, aynı zamanda kadın ve piyanist olan Anjelika Akbar’ın da dudaklarından dökülüveriyor: “ Aynı zamanda anne siniz ve bir aileniz var, bunu nasıl başarıyorsunuz?” Hiçbir erkeğe sorulmayan “kadınlara mahsus” bir soru bu. Sanmayın ki sadece bizde soruluyor tabii ki hayır. Hatta Martha Argerich’in yaşamının konu alındığı “Bloody Daughter” (2012) adlı belgeselde, sanatçı piyano çalışırken kızının piyanonun altında uyuduğu anlatılır. Ben hiçbir erkek piyanistin çalışırken çocuklarının piyanosunun altında uyuduğunu, yani çocuklarına çalışmaları yüzünden yeterli ilgiyi göstermediğine dair bir bilgiye hiç rastlamadım. Eğer bir bileniniz varsa lütfen beni de bilgilendirsin…

Sadece kadın sanatçılar için değil, her alanda kadın için dayatmalara şahit oluruz,  medya da bunun yansımasını en rahat gördüğümüz bir alan ve Türkiye’de durum oldukça iç karartıcı.

BBC ya da CNN gibi köklü televizyonlarda, üzerinde bile zor durdukları her halinden rahat olmadığı anlaşılan aşırı yüksek ince topuklu ayakkabılar, pür makyaj ve hatta botokslu yüzleriyle kadın haber ya da program sunucularına hemen hemen hiç rastlanmazken, bizde çoğu kez aynı tornadan geçmiş gibidirler… Tabii artık bir de, birbirine benzeyen kadınlar yaratan botoks var. Oysa ak saçlı, kırışık yüzlü onca anchorman ( tabii man kelimesi İngilizcede herkesi kapsadığı için anchorwoman olmaz!) ,var oluşlarını genç görüntülerine değil ilerleyen yaşlarının onlara sağladığı deneyim, bilgi ve bilgeliklerine borçluydular. Çünkü bilgi ve deneyim her şeydir. Oysa kadın sunucular için bu Türkiye’de hiç geçerli olmadı. En önemli kriter güzellik ve gençlik olurken bilgi ve deneyim hiç önemsenmedi. Tabi az da olsa istisnalar yok değil ama genel geçer kabul bu ne yazık ki. Sözün özü, erkekler yaşlandıkça yüceltiliyor, kadınlar yaşlandıkça genç görünmeleri için kozmetik sanayisinin ve plastik cerrahinin olanakları dayatılıyor.

Bütün bu anlattıklarım buz dağının sadece görünen kısmı yani sonucu. Dedim ya dayatılan kadınlık konusuna girince toplumsal cinsiyetten başlayıp erkeklerin yazdığı tarihe kadar uzanan binlerce yıllık bir oluşumun katmanlarını tek tek ayırmanız gerekir.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                                                 HANNAH ARENDT

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta Sonu

[Cadı Kazanı] Dünyada üretilen gıdaların üçte biri yenmiyor – Nuran Seyhan Bayer

Dünyada üretilen gıdaların üçte biri yenmiyor. Tedarik zincirinin her halkasında yapılan israfın karşılığı bir trilyon dolar ve her gün israf edilen bir milyon tondan fazla yiyecek var. Oysa günümüzde 800 milyon insan açlık çekiyor, bunların çoğu da çocuk.

Tarım sistemi, gıda üretim tarzı ve beslenme tarzındaki müsriflik sonucunda üretici sürekli yanlış ürün üretirken, tüketici de doğru ürüne ulaşamıyor. Amerika’da bile her 5 çocuktan biri yeterli beslenmiyor, gerisini siz düşünün. Oysa ortalama bir Amerikalı aile her yıl bu nedenle 1500 doları çöpe atıyor. Tabi ülkemizde bu tür araştırmalar yerine “ hamasi siyaset” yapıldığı için neyi ne kadar israf ettiğimizi ve bunun için cebimizden ne kadar para çıktığını bilmiyoruz. Akademisyenlerin çoğu da zaten, bunlara kafa yormak, araştırma yapmak yerine televizyonlarda statükonun bekçiliğine soyunarak kadro kapmak, rektör, dekan olmak peşindeler.

Dünyanın birçok ülkesinde bu konulara kafa yoran, vicdanlarını cüzdanlarında taşımayan akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve oralarda gönüllü çalışan insanlar da olmasa, gelecek için bir ışık da olamayacak ama var.

Dan Barber, Mario Batali, Massimo Bottura ve Danny Bowien gibi dünyanın en etkili şeflerinin gözünden, çoğu insanın atık olarak görüp reddettiği gıdaları sürdürülebilir yemeklere dönüştürüyorlar ve açılan “REFFETTERIO” yani yemekhaneler vasıtasıyla da yüz binlerce insana yemek sağlıyorlar. Bizdeki aş evleri gibi diyeceğim ama içerik ve sunuş hayli farklı. Bu yemekhaneler neredeyse şık bir restoran gibi ve burada yiyenlere “farklı-öteki” olduklarını hissettirmeyen bir anlayışla dizayn edilmiş her şey…

Öncü Massimo Batura İtalya’dakilerden sonra Londra, Rio ve Paris’teki refettorioları açmasına yardımcı olmak için dünya çapında istekli ortaklar aradı ve Redzepi, Ferran Adrià ve Ana Roš gibi ünlü şef arkadaşları yardım etmeyi teklif ettiler. Sonuç 45 bin ton atık gıdadan yapılan 450.000’den fazla yemek 830 gönüllü insan sayesinde ihtiyaç sahibi 150 bin insanı doyurdu.

Bottura, dünyanın en iyi 50 şefi listesinin en üstündeki yerini bir kez daha hak etti ancak bu hak ediş sadece restoranlarında  güzel bir ortamda  çok şanslı insanlara şık yemekler sunmakla değil,  aynı zamanda daha az aranan malzemelerle yani atık yiyecek malzemeleriyle yapılan yemekleri eşit derecede keyifli bir ortamda, daha az şanslı olanlara yemek sunmakla oldu. Massimo Batura sadece bir kişi olarak yola çıktı, hayalini gerçekleştirdi ve şimdi binlerce gönüllü, sivil toplum örgütü, onlarca dünya çapında ünlü hatta Michelin yıldızlı şeflerle “gıda israfını” bir nebze olsun durdurmayı başardı.

Başka uygulamalar da var tabii, gıda israfını önlemek için. Örneğin Londra’da olduğu gibi, halka açık “buzdolapları” var. Bu dolaplara evde fazla olan, yiyemeyeceğiniz sebze meyveleri, yemekleri koyuyorsunuz, ihtiyaç sahipleri gelip alıyor. Sadece kişi bazında değil marketler, pazarcılar, balıkçılar da katılıyor bu harekete, gün sonunda satılamayanlar, ufak tefek yara-bereleri olan meyve sebzeler, raf ömrünü ( ki bu bazı gıdalar için anlamsız bir uygulama) tamamlamış kuru gıdalar, ne ararsanız var bu Dolaplarda. Tatile mi çıkacaksınız, dolabınızda da bozulacak yiyecekler var ve ne yapacağınızı bilemediğiniz için çöpe değil ihtiyaç sahiplerine veriyorsunuz, bu kadar basit. Yerel yönetimlerin kolayca projelendireceği bu girişimler umarım ülkemizde de olur.

“Gıda israfını durdurabiliriz, dünyayı besleyebiliriz ”diyen Battura’nın  “Bread is Gold-Ekmek Altındır ”adlı bir de kitabı var. Ekmeğe saygı, onu öpüp alnımıza koymakla değil, israf etmemekle ya da ihtiyacı olanlara ulaştırmakla olur.

Yerel yönetim seçimleri kapıya dayanmışken, sebze meyve fiyatları herkesin ulaşabileceği düzeyde değilken, tonlarca ekmek israfı varken aslında tek “beka” sorunumuz,  insanların ve tabii öncelikle çocukların, insanca yaşamaları için güvenli barınma ve gıdaya ulaşabilme haklarıdır.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                        HANNAH ARENDT

.

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Vicdan hayat kurtarır mı? – Nuran Seyhan Bayer

Ben “TEL DOLAP”la büyüyen bir nesildenim. Küçük bir kasabada doğdum ve 8 yaşıma kadar da orada yaşadım. Bugünün şartlarında “villa” olarak nitelenebilecek, İki katlı geniş bahçesi (bir katı tamamen meyve ağaçlarıyla dolu olan), alt bahçede büyük bir çardakta fırını, sürekli akan çeşmenin de olduğu bir evdi.

Olgunlaştığında kocaman olan üzüm tanelerini kuşlardan, böceklerden ve zamandan korumak için, salkımlarını annemin tek tek elleriyle diktiği torbalara soktuğumuz, tarım ilaçsız kışın ortalarına kadar yediğimiz üzümlerin tadını , komşu evin küçük, yuvarlak taş değirmeninde yaptığı bulgurun lezzetini, hasatına yardım ettiğimiz haşhaşın, ayıklarken ellerimizin kapkara olduğu Niksar cevizinin tadını o zaman öğrendim.
Tel dolapta çinko kasenin içinde saklanan, bal mumsuz petekli balla karıştırılmış gerçek tereyağının tadını hiç unutmadım. Dostlarım benim hep, sağlıklı gıda konusunda takıntılı olduğumu fazla ince eleyip sık dokuduğumu düşündüler. Oysa takıntılı değil deneyimli, gözlemci ve doğal tatları yaşayarak öğrendiğim için seçiciyim.

Gelelim “TEL DOLAP”a. Bilmeyenler için kısaca tarif edeyim: İki kapaklı ahşaptan yapılmış ama kapakları hava alan telle kaplanmış, elektrikle ilgisi olamayan, evin güneş almayan en serin yerinde duran bir dolap düşünün. Yiyecekler orada saklanırdı, tabii buzdolabı misali haftalarca değil.Her şey taze, günlük pişirilir, hiçbir şey atılmaz, dökülmezdi. Altı kişiydik ve her şeyi taze pişirirdi annem.Hep köylü pazarlarından aldı sebzesini meyvesini, tabii o zamanlar köylülerin çoğu henüz kurnazlaşmamıştı ve gıdalar endüstriyeleşmemişti.

İşte zurnanın zırt dediği nokta bu: Gıdanın endüstrileşmesi. Yani gıdanın, gıda olmaktan çıkıp, para kaynağına dönüşmesi. Bir şey eğer para kaynağına dönüştüyse bu, ondan uzak durmanızın gerektiğini gösteren bir işarettir. Günümüzde sinyal verenlerse “TIP BİLİMİ” ve tabii vicdanlarından önce cüzdanlarını doldurmayı yeğleyen bazı bilim insanları.

Vicdanlarını dolduranlar yok mu, tabi ki var ve iyi ki varlar. DR. YAVUZ DİZDAR da bunlardan biri. Önce “YEMEZLER” sonra da “VİCDAN HAYAT KURTARIR” dedi.

Aslında YEMEZLER kitabı, VİCDAN HAYAT KURTARIR’dan önce yayımlandı ama bence önce ikinci sonra birinciyi okuyun. Çünkü Yemezler’in yazarının vicdanını nasıl doldurduğunu anlamanız gerekir. Bu kitabı “çocukluğuna” ithaf etmesi de bunun kanıtı.

Yazar, Yemezler’de irdelediği konuların genel çerçevesini, DÜNYA GAZETESİ ‘nde yazdığı yazılara dayandırarak oluşturmuş ama tam 4 yıl okuma ve irdeleme sürecinden sonra.”Bilimin endüstrileşme süreci” başlıklı birinci bölümün sonunda özetlediği 6 madden birkaçı şöyle ve bu kitabı okumanız için yeter de artar bile:

-İkinci Dünya Savaşı sonrasında bilim giderek endüstrinin kontrolüne girmiştir. Fikir geliştirme yetisi giderek zayıflayan Batı akademisi, özellikle gıda alanında endüstrinin kanunen gerekli onay merciidir.

-Hedefin merkezinde bilimsel merak değil, paraya dönüştürülebilir ürün vardır. Bu, bilimin gözlerini giderek körleştirir.

-Yapılan milyonlarca araştırmaya rağmen, hastalıkların neden arttığı araştırılmadığı gibi bilimin kulakları anlatılanlar karşısında giderek sağırlaşır.

-Gözleri olsa da görmeyen, kulakları olsa da işitmeyen’ akademi halk için varolduğunu giderek unutur, zamanla tamamen sermayeye hizmet eder hale gelir.

Başka söze gerek var mı, bilmiyorum. Bu iki kitabı da okuduğunuzda piyonlaşmanın nasıl bir süreç olduğunu, özellikle bilim insanlarının buna katkıda bulunmamak için neler yapıp yapmadığını açık açık göreceksiniz.

Yıllar önce TEMPO dergisinde benimle yapılan bir röportajda “Feminizm nedir?” diye sormuşlardı, ben de “Bir kadın olarak hayatı sorgulamaktır” demiştim. Şimdi buna; “bize sunulanları ve verili bilgileri de sorgulama”yı eklemek gerekir.

Yavuz Dizdar gibi bilim insanları olduğu sürece VİCDAN HAYAT KURTARMAYA devam edecek.

.

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Cadı Kazanı] Küresel Cinsiyet Eşitliği açığı 108 yıl sonra kapanacak(mış)! – Nuran Seyhan Bayer

Dünya Ekonomik Forumu  (DEF) , Küresel Cinsiyet Eşitliği açığı için 2017 deki tahminine, sekiz yıl daha ekledi. Eğer daha sonraki yıllarda,tahminlere yeni eklemeler olmazsa, 2018 raporuna göre şu anda %68 olan “KÜRESEL CİNSİYET EŞİTLİĞİ AÇIĞI -ÇUKURU-“ 108 yıl sonra kapanacak (mış) … Ülkemizde bu durumu anlatan en güzel deyim sanırım “ölme eşşeğim ölme”olacak.  Başka önerilere de de açığım tabii.

DEF’nun 2006 da yayınladığı endekste, ölçüme esas olan dört başlık seçilmişti: Ekonomik Katılım, Sağlık ve Hayatta Kalma, Politik Güçlendirme ve Eğitim. 2006 dan bu yana genel cinsiyet farkını azaltma oranı sadece %3,6 olmuş. Büyük olasılıkla dişi kaplumbağalar bile daha hızlı ilerlemiştir.

Afrika’nın kurtuluşu onların elinde

Bu raporun en ilginç ve sevindirici tarafı; 10 yıldır bu eşitsizliğin %85 ini kapatarak listeye ilk sıradan giren İzlanda ve onu izleyen Norveç, İsveç ve Finlandiya’nın yanı sıra büyük bir deparla 10.sıradan listeye giren NAMİBYA olması. Eşitsizliğin %79 dan fazlasını kapatarak , % 10 dan fazla bir iyileştirmeyle 38. sıradan 10.sıraya gelmiş. Bu oranı yükselten de iki endeks;Sağlık ve Hayatta Kalma açığıyla Siyasi Güçlendirme olmuş. Bir başka başarı öyküsünü de yine Sahra Altı Afrika’sı ülkelerinden Ruanda yazmış. Böyle giderse Afrika’nın kurtuluşu kadınların elinden olacağa benziyor. Karnesi en kötü olanlar ise Karayipler ve Latin Amerika ülkeleri. Farkındaysanız Türkiye’den bahsetmiyorum bile…

İskandinav ülkelerinin,  en üst sıranın dördünü işgal etmesi, tabii ki bir tesadüf değil… Bu ülkelerinin tümü, refah devleti ve evrensel sosyal politikalara destekleri, genellikle yüksek ve tabii bu politikalar, kadınlar için,kilit unsur olmuş.

Vigdí Finnbogadóttir,  İzlanda

Listenin birincisi olan İzlanda’da; 1970’lerde ve 1980’lerde kadın dayanışmasının inşa ettiği hareket,  kadınları birçok yönden özgürleştiren refah politikalarının temelini atmıştı. 24 Ekim 1975’te düzenlenen “KADINSIZ GÜN” etkinliğinde,  İzlandalı kadınların yüzde 90’ı işlerini bırakıp haklarını savunmak için protesto gösterisi düzenledi.  Böylece kadınların her gün, her yerde üstlendikleri ve toplumların temelini oluşturan, ödenen ve ödenmeyen tüm görünür ve görünmez görevleri,vurgulandı. Bu eylem, İzlanda’da muazzam bir toplumsal değişime yol açan devasa ve güçlü bir hareketin başlangıcı oldu. Çocuklar için, sokakta yürürken gördükleri ilk kadın başkan Vigdí Finnbogadóttir ve sonrasındaki kadın yöneticiler,bir rol model olmuştu.  Hatta bir dönem,hep bir kadın başkan gördükleri için çocuklar “başkanlar hep kadından olur “diye düşünmeye başlamışlardı. Bir erkeğin başkan olabileceği o kadar yadsınmıştı ki, düşünmüyorlardı bile. Bizdekinin tam tersi galiba…

Ayrıca, İzlanda’da iki kamu politikasından daha bahsetmek gerekir:  Birincisi, evrensel yüksek kaliteli çocuk bakımıdır. Bu politika, kadınların ekonomiye ve genel olarak topluma katılma fırsatlarını değiştirdi. Çünkü kadınlar,  çocuk yetiştiriciliğinin çoğunu tek başına üstleniyorsa, çocuk bakımı maliyetleri, dünyadaki kadınların iş gücü piyasasına katılmalarını ve / veya politikaya katılmalarını engellemektedir.

İkincisi, iyi finanse edilen ve paylaşılan ebeveyn izni. Bu, yalnızca çocuk sahibi olma ihtimalleri nedeniyle kadınların işte yaşadıkları sistematik ayrımcılığı ele almakta.  Erkeklerin çocuklara bakmaları için işten ayrılarak ara vermeleri,  yapısal ayrımcılığı azaltan önemli bir pratik oldu ve İzlanda’daki birçok kadın siyasetçinin bugünkü konumlarına ulaşmada en önemli etkendi.  Bir aileye sahip olmak ya da bir meslek sahibi olmak arasında seçim yapmaya zorlayan bu durum, kadınların iş gücü piyasasına ve karar alma süreçlerine katılımını kısıtlayan bir gerçeklik. Türkiye düşünüldüğünde bunun ne kadar önemli olduğu anlaşılır.Bu anlamda, hükumetler ve parlamentodan, uzaya füze göndermeleri beklenmiyor: Sadece toplumsal cinsiyet eşitliği farkını arttırdığı gösterilen politikaları benimsemeyerek, önderlik edecekler. Bu kadar basit.  Erkekleri Mars’a kadınları ise Venüs’e göndermeye gerek kalmayacak yani…

“Ekonomik Fırsat Eşitliği “ toplumsal cinsiyet açığının tamamen kapanması ise, en uzun sürecek olanı: 202 yıl sonra… Kadınların hala yönetimsel ya da üst düzey resmi roller için hep başlarını çarptıkları CAM TAVAN’ın varlığı böylece bir kez daha tescil ediliyor.

Siyasi güçlenmedeki cinsiyet açığının kapatılması içinse 107 yıl öngörülüyor! Bakanların sadece %18’i kadın ve 149 ülkenin altısında bakanlık pozisyonunda kadın yok.

Raporda: “Devlet başkanlığı pozisyonundaki kadınların çoğu son on yılda seçildi. Bu son gelişmelere rağmen, bu yıl seçilen Romanya başbakanı da dahil olmak üzere 2018’de 149 ülkede halen yalnızca 17 kadın devlet başkanı veya başbakan var” denilmekte.

Bu kadar kötü haberden sonra sıra bir iyi haber: Eğitime özgü cinsiyet farkının ortalama% 5 düzeyinde kaldığı ve mevcut eğilimlere dayanarak sadece 14 yıl içinde kapatılabileceği söyleniyor. Diğer çukurlar aynı süreçte kapatılamadığı için bu durum sadece eğitimli ama iş gücüne ve karar mekanizmalarına katılamayan kadınların varlığına işaret ediyor sadece…

Türkiye’de kamu ve özel sektörde karar alma mekanizmalarında; alt, orta ve üst düzeyde, kadınların ne oranda var olduğunu gösteren tek araştırmayı 2004-2006 yıllarında, benim de kurucusu olduğum İRİS EŞİTLİK GÖZLEM GRUBU yapmıştı. O günden buyana bir arpa boyu yol alamadığımız gibi artık arpaların bile yetişmesine izin verilmiyor.

Yani kadınlar için “cennet” henüz inşa bile edilmedi. Vaad edilen cennet ise hala ayaklar altında o da anne olmayı şart koşuyor!

Not: Yazıma son noktayı koyduğumda TV haberlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi AKP adayının , “kadınları halı dokumacılığıyla istihdam edeceğiz” cümlesi, başıma balyoz gibi indi. İzmir (yani erkekler) için vaad edilen silikon vadisiydi, kadınlar içinse halı dokumacılığı! Hala nerede olduğumuzu ve gerisini siz düşünün… Küresel Cinsiyet Eşitliği Çukuru’nun kapanması için ülkemizin daha 500 yıla ihtiyacı olduğunu düşünmeden edemedim.

Nuran Seyhan Bayer

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                        HANNAH ARENDT

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetTarım-Gıda

[Cadı Kazanı] Arılar 31 Temmuz 2019’a kadar ölmekte özgür! – Nuran Seyhan Bayer

Belki çoğunuz, sürekli olarak sosyal medya aracılığıyla gelen imza kampanyalarından bıktınız ama ısrarlı ve kararlı olunursa güzel sonuçlar alınabiliyor. Yerel tohumlar için de böyle oldu. Önce alternatif yollar bulundu takas gibi, sonrada sayıların gücü yani ne kadar çok imza o kadar başarı ve yerel tohumların zaferi…

Bizim gibi düşünenler bir türlü anlamıyor değil mi? Geleceğimiz olan yerel tohumların satışı niye yasaklanır, arıları öldüren zirai ilaçlar niye kullanılır? Sanırsınız karar vericiler ve onların yakınları, sevdikleri, çocukları, torunları biyonik insan; zirai ilaçlardan kanser olmuyor, arılar yok olunca onlar yok olmayacak. İnsan üstünde durduğu dalı neden keser?

Başta Buğday Derneği olmak üzere sivil toplum örgütleri ve imza veren bütün duyarlı insanlar sayesinde kazanıldı bu başarı. Yerel tohumların korunması, çoğaltılması adına iyi bir karar, soru işaretleri olsa da. Bu konuda detaylı bilgi edinmek isteyenler Buğday Derneği’nin web sayfasını (www.bugday.org) ziyaret edebilirler.

Yine Buğday Derneği, “Arıları Yaşatalım “adlı projelerinden bu yana savundukları neonikotinoid yasağı için, 10 kurumla birlikte ortak bir metin imzalayarak ilgili bakanlığa yasaklama çağrısıyapmışlardı.

Sonunda, uzun zamandır kampanyalarla adeta çığlık gibi büyüyen “ARI VIZILTILARI” yetkililerin kulağına kadar gitti, gözlerini de imzalarımız açtı. Ama galiba gözleri biraz yarım açılmış ki, arılar için önemli bir adım olsa da alınan kararların hepsi olumlu değil ve arı ölümlerini tamamen engelleyemeyecek ne yazık ki…

Ülkemizde zirai mücadele amacıyla kullanılan “bitki koruma” ürünlerinin ruhsatlandırılması, üretimi, ithalatı, piyasaya arzı ve kontrolü 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri Bitki Sağlığı Gıda ve Yem Kanunu ve bu kanuna bağlı olarak çıkarılan ilgili mevzuata göre yapılmakta. “Bitki Koruma” kavramını özellikle tırnak içine aldım çünkü bitki korumanın bu kanundaki anlamı içinde birçok canlı için -örneğin arılar- öldürücü olan maddelerin “koruma” kelimesiyle ifade edilmesi oldukça ironik.

Tarım ve Orman bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından alınan karara göre yasaklandığı söylenen ‘Neonikotinoid’ grubu, ülkemizde ruhsatlı bulunan Acetamiprid, Clothianidin, Imidacloprid, Thiacloprid ve Thiamethoxam aktif maddelerini içeriyor.

Bunlardan  “Thiacloprid” aktif maddesi endokrin bozucu etkisinden dolayı Avrupa Birliği Değerlendirme Sürecinde olduğu için 30 Nisan 2019 tarihine kadar kullanılacağı ve bu tarihten sonra AB kararına göre Bakanlığın değerlendireceği kaydedilmiş.

Acetamipridaktif maddesi için de yasaklama yok. Sebep de Avrupa Birliğinin bunu uygun bulmaması ve 2033 yılına kadar herhangi bir kısıtlamanın söz konusu olmadığını açıklaması. Ne hoş değil mi, AB 14 yıl boyunca bu maddenin zararlı olmayacağını garantiliyor. Sigara ve cep telefonları için de uzun süre direnilmişti! Kim öle kim kala….

Neyse ki artık arıları öldürdüğü kesin olan CLOTHHIANIDIN, mısır tohumlarının çimlenmesi sonucu bitkinin yapraklarında meydana gelen su damlaları içinde yüksek oranda tespit edildiği için ve bunu tüketen arıların birkaç dakika içinde öldüğü bilimsel çalışmalarla saptanmış olduğundan, kullanımı “SONLANDIRILDI”… Ama,aması var, ve oldukça ilginç. Hatta anlaşılması güç bir “AMA” ! . Kullanılması“YASAKLANMADI”, “SONLANDIRILDI”. Çünkü bu aktif madde ve karışımlarını içeren bitki koruma ürünlerin ithalatı ve bu aktif madde kullanılarak ülkemizde yapılacak ürünlerin imalatı, 8 Şubat 2019 tarihi itibariyle sonlandırılacak. Bu arada bol bol ithal edip stoklayabilirsiniz. Tabi aklımıza şöyle bir soru da asla gelmez diye düşünmüş olabilirler: 8 Şubata kadar bitki koruma ürünlerinde kullanılmak üzere ithal edilen  ve bu amaçla üretilen imalatlar ne olacak?.  Siz bu soruyu sormasanız da cevabını vermiş Bakanlık: 31 Temmuz 2019 tarihi itibariyle kullanımı sonlandırılacak(mış)…

Hemen yasaklanmadığına göre arılar o tarihe kadar ölmekte özgür

Imidaclopridaktif maddesini içeren “bitki koruma” ürünlerinin bazı bitkiler için ( Antep fıstığı, armut, bamya, biber, tarla domatesi, elma, fasulye, kabak, kiraz, pamuk, patates, patlıcan, şeftali, turunçgil, tütün ve zeytin ) kullanılması AB ‘de olduğu gibi 19 Aralık 2018 tarihi itibariyle sonlandırılacak.

Avrupa Birliği’nde söz konusu aktif maddenin, 2022 yılına kadar sadece seralarda kullanımının devam edecek olmasına rağmen ülkemizde bu yasaklandı ancak toprak altı zararlılarına karşı sadece fideleri bandırma yöntemi ile kullanımı, Palmiyede Palmiye kırmızı böceği, çimde Haziran Böceğine karşı kullanımı, seradaki kullanımı ve tohum ilacı olarak kullanımının, Aralık 2019 tarihinde Bakanlıkça yeniden yapılacak değerlendirmeye kadar devam edecek.

Eski etiketlerle piyasaya arz edilmiş olan bu aktif maddeyi içeren bitki koruma ürünlerinin etiketlerinde firmalarca 07 Mart 2019 tarihine kadar gerekli düzeltmelerin yapılacak. Neden mi? işte garabetlik bu noktada başlıyor:

İlgili madde aynen şöyle: “Bitki koruma ürünlerinin kullanımı esnasında arı maruziyetlerini önlemek maksadıyla tavsiye kullanımlarına müsaade edilen ürünlerin etiketlerinde Bakanlığımızca belirlenmiş olan ” Bu ürün arılara çok zehirlidir. Özellikle çok kuru ve rüzgârlı hava koşullarında, ilaçlı tohum uygulaması sırasında ortaya çıkan tozlar sürüklenme ile taşınarak, çevredeki çiçekli bitkiler ve sularda kalıntı oluşturabileceğinden dolayı, arılar ve diğer polinatör böcekler ilaçlı tohum tozlarına maruz kalabilirler. Bu sebeple çok kuru ve rüzgârlı hava koşullarında ilaçlı tohum ekimi yapılmamalıdır. Tozlaşma amacıyla Bombus arısı kullanılan seralarda kullanmayınız, uyarı ifadelerine yer verilmesi,”

Bütün sorumluluk artık üreticilerde! Şöyle davranacakları düşünülüyor:

“İlaçları ellerine aldıklarında ilk işleri minicik harflerle yazılan açıklamaları okuyacaklar ve parmaklarını ıslatıp havaya doğru kaldırıp ‘ aaa bugün hava çok kuru, galiba rüzgâr da var, yazık arılar ölmesin ben bu ilacı kullanmayım, ürünlerim kötü olursa olsun, para kazanmazsam kazanmayayım, yeter ki arılar ölmesin! diyecekler ve sabırla rüzgarsız kuru bir gün bekleyecekler”…

Bu durum sigaraların üzerine “öldürür, sağlığa zararlıdır” ibaresi yazmak gibi diyeceğim ama ondan daha beter çünkü sigara bireysel bir karar ve sadece içene zarar veriyor, oysa arıların ölmesi, yok olması hepimizin kaderini belirleyen bir durum: Çünkü: ARILAR YOKSA BİZ DE YOKUZ

Yılın bu son yazısıyla biraz içinizi kararttığımı biliyorum ama her geçen gün çocuklarımızın geleceğinden çalınan bir gün olacak. Hırsızları bir an önce bulup afişe etmeliyiz, etmeliyiz ki bizim ve çocuklarımızın adına karar verme yetkisini alacaklar için oy verirken kılı kırk yaralım.

Mart ayında yerel yönetim seçimleri var. Hadi bir yerlerden başlayıp ilk adımı atalım.Yerel tohumlar için çaba gösteren gönüllülerden oluşan MUĞLA YEREL TOHUM GRUBU’ndan JALE EREN şöyle diyor:  “Biliyorsunuz yerel seçimler yaklaşıyor. Hepimiz kendi bulunduğumuz yerlerdeki belediye başkan adaylarından konumuzla ilgili bir şeyler istesek nasıl olur sizce? Sizin de aklınıza gelen varsa konumuzla ilgili yazınız. Ve hepimiz adaylardan bunları isteyelim. Bir tekini bile yapsalar kardır değil mi?

1- Tarım Lisesi açsınlar veya açılmasına önayak olsunlar.

2- Yerel tohum merkezleri kurarak yerel tohumlara sahip çıksınlar. Yerel tohum merkezlerinde yerel tohumları çoğaltsınlar, tohumlarını ve fidelerini bedava üreticilerle paylaşsınlar. Gerçi bu konu iki cümleyle olacak şey değil, açmak lazım isteyen olursa. Geniş bir konu çünkü.

3- Pazar yerlerinde, pazarların kurulduğu gün çöplerin ayrıştırılarak toplanması, bitki artıklarının kompost yapılması, yapılanların park ve bahçelerde kullanılması, fazlasının halka dağıtılması.

4- Ayrıca halkın ve belediyenin yaptığı budamalardaki kesilen dallar için dal öğütme (patoz) makinesi almalı ve komposta katılıp gübre olmasını sağlamalıdır.

5- Yerel tohumla üretilen ürünlerin satılması için,halkın ve belediyenin içinde olduğu, üretici ve tüketici kooperatifleri kurmalıdır.Seferihisar Belediyesi örneğinde olduğu gibi belediye, nasılsa kooperatif olacağı için üreticiye alım garantisi vermelidir.

6- Kent konseylerinde yerel tohum çalışma grubu kurulmasını sağlamalıdır.

7- Çalışma grubunu kullanarak köylerde çalışmalar yapmalı ve insanları yerel tohum ekmeye davet etmelidir.

8- Yerel tohumla üreten üreticilerin ürünlerini satması için,farklı bir köşe veya farklı bir gün vermeli veya “yerel tohum, doğal tarımla üretilen ürünlerin satıldığı ayrı bir pazar yeri kurmalıdır.

9- Okulların bahçelerini tarım için düzenlemeli, gerekirse yerel tohumlardan vererek öğrencilerin tarım yapmasını sağlamalıdır. Ağaç yaşken eğilir.

10- Belediye bedava vereceği hobi bahçeleri ile yerel tohumla üretimi desteklemeli, ayrıca okul öğrencilerin gelip toplayacağı bir meyve ormanı yapmalı.”

Siz de bulunduğunuz yörede, belde de geleceğiniz için ürettiğiniz fikirlerinizin takipçisi olun, belediye başkanlarına seçim döneminde toplantılarına gidip sorular sorun, sosyal medya aracılığıyla paylaşın, sizin sorunlarınızı, sorularınızı dile getirmeyen medya kuruluşlarının reklamlarında yer alan ürünleri almayarak farkındalık yaratın.

FARKLI OLUN Kİ FARK YARATIN!

Nuran Seyhan Bayer

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

                                                                  HANNAH ARENDT   

   


Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Cadı Kazanı] Yeni bir yıla girerken umudumuzu besleyenler 3 – Nuran Seyhan Bayer

“Avrupa tarihi göstermiştir ki, toplumlar parçalanabilir, demokrasiler düşebilir, etik değerler kaybolabilir ve sıradan insanlar kendilerini hiç hayal etmedikleri koşullarda bulabilirler” gerçeğinden hareketle, Yale Üniversitesi Tarih Profesörü Timothy Snyder “TİRANLIK ÜZERİNE “ adlı kitabında bize ’YİRMİNCİ YÜZYILDAN YİRMİ DERS’ ile umudumuzu besleyecek önerilerde bulunuyor.

Yeni bir yıla umutla girmek için kendimize vereceğimiz en güzel hediye, bu kitabı okumak olmalı. Çünkü yayımlandığı günden bugüne birçok ülkede “bestseller” olan kitap, bize özgürlüğümüzü ve insan haklarını korumak adına “PEŞİNEN İTAAT ETMEYİN” le başlayıp “ELİNİZDEN GELDİĞİNCE CESARETLİ DAVRANIN” la biten 20 maddelik bir liste bu ve her bir önerinin dayandığı bir tarihsel gerçeklik var. Son yıllardaki küresel ve politik değişmeleri, dönüşümleri tarihsel perspektiften ele alırken, yirminci yüzyılın başında yapılan hatalara düşmemek için bizi uyarıyor. “Demokrasilerin nasıl kırılgan olup kötü bir niyetle istismar edilebilirliğini daha önce görmüştük ve bugün aynı taktikler yine sahneye çıkmaya başladı “ derken tarihin geçmişle bağ kurmamızı sağlayan ve bizi uyarabilen özelliğinin de altını çiziyor.

Ve ümitsizliklerini değil cesaretlerini bizle paylaşanlar; Avustralya’da hükumetin iklim değişikliğine yönelik adım atmasına isteyen öğrencilerin “İklim Değişikliği İçin Okul Grevi”ne katılması geleceğine sahip çıkan bir neslin çoğalttığı umutlarımız oluyor.

Türkiye’nin yerel tohumlarını toplayan, takas yoluyla yayılmasına öncülük yapan Buğday Derneği, kendiliğinden oluşan gönüllülük kavramıyla tohumlarımızı yok olmaktan kurtaran Muğla Yerel Tohum Grubu gibi girişimler, umutlarımızı çoğaltıyor. 2007 yılında çıkartılan bir kanunla yasaklanan yerel tohum satışını takasla delen kadınlar, yıllardır çeyiz sandıklarının en önemli parçası olarak bez torbalarda sakladıkları geleceğimizi, cesaretle paylaştıkları için artık tohumları özgür.

Dürüstlüğü ve cömertliği ”İnsanın gövde ve yaprakları “ olarak tanımlayan ve “Ben bir insanın çiçek ve meyvesi olsun isterim; ondan bana doğru güzel bir koku yayılsın ve dostluğumuzu insanlık tatlandırsın” diyen natüralist, makale yazarı ve ilk çevre bilimcilerden olan HENRY DAVID THOREAU’nun dediği gibi: “Cesaretimizi paylaşmalıyız, ümitsizliğimizi değil, sağlık ve rahatımızı paylaşmalıyız, rahatsızlığımızı değil ve umutsuzlukların bulaşarak yayılmamasına da dikkat etmeliyiz.”

Nuran Seyhan Bayer

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                        HANNAH ARENDT      

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Cadı Kazanı] Yeni bir yıla hazırlanırken umudumuzu besleyenler 2 – Nuran Seyhan Bayer

Ünlü yönetmen Tarkovski’nin bir sözü vardır, bilirsiniz: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır” der… Dünya hiçbir zaman mükemmel olamayacağına göre sanat hep var olacak demektir. Bu ‘var etme’, o kadar kolay ve sorunsuz değil tabi ki… Rağmen sanat yapmayı sürdürmek Türkiye için bir umut ama sanatçılar için kabusa dönüşebiliyor çoğu zaman. Bu kâbus içinde bir yedi veren bitkisi gibi üretmek ise sadece bir sanatçımıza piyanist ve besteci FAZIL SAY’a ait. TRT Ankara Radyosu FM (şimdiki Radyo-3) kanalında klasik müzik programı yaptığım yıllardan (1980-1995) buyana gelişimini hayretle ve gururla izlediğim bir sanatçı oldu. Daha 10’lu yaşlarında Almanya’ya giderken belki de ilk röportajı yapma şansına sahip olduğum bu insan üstü sanatçının, hep bu dünyaya ait olmadığını düşünmüşümdür; Bach, Mozart, Beethoven ve Atatürk gibi.

Dünya haline rağmen var etmektir sanatçıyı farklı kılan diğer insanlardan. Hayıflanmak, söylenmek yerine üretmek. FAZIL SAY bu farkı yaratmaktan öte diğer müzisyenlerin özellikle de genç müzisyenler içinde fark yaratıyor. Kitaplarını ve INSTAGRAM hesabındaki;  bir yazar, düşünür, felsefeci tadındaki yazılarını okursanız, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Köşemde yayınlamak üzere kendisinden izin aldığım bir bölümden önce izin almadığım aşağıdaki bölümü hoşgörüsüne sığınarak yazıyorum. Genç sanatçılara yönelik yazdığı bu satırları binlerce takipçisinin yanı sıra okurlarımızın da görmesini istedim.

Türkiye’nin hali, hiç bir imkan olmaması” hayıflanmalarını bırak artık.. Serzenişle daha iyi olunmaz. Bu ülkenin çok kültürlülüğünden,tarihi mirasından, güzel doğasından, kültürel iç çatışmasından, kargaşadan, insan sarraflığından beslen. Bunları al, yoldaki çamuru bile al, kötülüklere başkaldırmayı da al… İnan bir İsviçreli’den veya bir Macar’dan daha önde başlıyorsun yarışa. Nazım Hikmet bilmiyor muydu şu serzenişi ? İstese sürekli yapmaz mıydı?

Düşün; Etrafında sevmediklerinle ilgilenme. Sana ilham verenlere yönel, ruh ve bedenin için nerden ne aldın, ona bak. Bazı olaylar ve haller hiç işleyeceği olmayan sanatsal yaratıcılıkları bile devreye sokar, sanatçı bir olayda aniden yeniden doğar; her an her şey olabilir ki, Türkiye “her an her şey olabilir” baabında zengin bir ülkedir, sen almana bak, almamana değil. Kendinle savaşma, diyalektik düşün, yazarsan“ yazdığın anın ”okuru ol, müzisyensen “o an çaldığının”dinleyicisi ol, kendine dışarıdan bak ki, kendi savaşını en kısa bu yolla bitirirsin..”

Yayınlamak için izin aldığım bölümü ise geçtiğimiz günlerde tamamladığı Japonya Turne’sinden. “Gittim, gördüm, çaldım” dan öte, bir yaklaşım. Düşünen, gözlemleyen, paylaşan BİLGE BİR SANATÇI.

Fazıl Say’ın müzisyen gözüyle Japonya ile ilgili notları:

“Dünyanın en güzel ve en iyi akustikli 100 konser salonunun 60’ı Japonya’dadır diyebiliriz. Bu salonlar, şık, kullanışlı, çağdaş mimarinin iyi örnekleridirler. İnsanları, yani sanatçıyı, seyirciyi, çalışanları, çok rahat ettiren, saygı gösteren, dakik, sessiz ve konsantre düzeydedirler. Japonya’da 1000’den fazla konser salonu vardır. Her biri uluslararası programlarıyla halka en iyi hizmeti verme rekabetindedirler. “İçeceğimiz5 derece mi, 7 derece mi, 10 derece soğuklukta mı olsun?” diye sorarlarsa şaşırmamak gerekir, işte bu derece bir konsantrasyon hakimdir.

Eşsiz bir müziksever kitlesi vardır Japon şehirlerinde,halkın her kesiminden, genç ve yaşlı, maddi durumu iyi-orta-zayıf, nasıl olursa olsun bir yolu vardır konserleri izlerler, bu halk konser salonlarını doldurur,yeniliklere açık ve meraklıdırlar, geçen geldiğimde hafta içi öğlen matineleri konserleri verdiğimden bahsetmiştim, Japonya’da da yeni bir uygulama ve çok ilgi görüyor, halkın kültür sanat ile buluşması için her yolu deneyen bir sistemler ağıdır Japonya. .

Japon müzik endüstrisi çok çalışkandır. Dünyadaki bütün yeniliklere açık, dünyanın önde gelen sanatçılarını ısrarla her yıl ülkelerinde ağırlamak için, konserler, turneler organize ederek, bunu en profesyonel biçimde medya ve multimedya ile bütünleştirerek, en üst düzey perfeksiyonizme ulaşmak uğruna efor sarf ederler. Pek çok uluslararası orkestra Japonya turneleri ile övünür.

Bazen konser bitiminde, (saat 22.30 ve sonrası) tekrar ofise dönüp bir kaç saat daha çalışan organizasyon ekipleri olur ki; bu kadar mesaiyi dünyanın başka bir yerinde bulmanız neredeyse imkânsızdır.

Hiç bir şey “yaklaşık” değildir, “saat 13.42’de araç sanatçıyı alacak” notu düşüldüyse, o araç 13.42’de kapımızdadır, 13.43 olmamıştır hiç bir zaman, hızlı tren 13.56’da kalkıyorsa, evet 13.55’de varır ve 13.56’da kapıları kapar, kalkar.

Nüfusu 140 milyon olan Japonya yüz ölçümü olarak yaklaşık Almanya kadardır; Tokyo ve civarı yaklaşık 40 milyon insan, Tokyo’da sadece klasik müzik konseri olarak irili ufaklı her gün 50-60 konser gerçekleşmekte”

Japonya hala geleneklerini yaşatan hatta bizde olmadığı kadar yaşatan ama yanı sıra dünyaya pencerelerini kapatmayan, evrensel sanatı ülkesinde en üst düzeyde var etmek için müthiş bir çaba gösteren bir ülke.Fazıl Say’ı en çok da, kendi ülkesinden daha fazla takdir eden ve her fırsatta halkına onun eşsiz piyano tınılarını dinleten bir ülke.

Konserleri yasaklandı, eserleri devlet senfoni orkestralarının repertuvarlardan çıkarıldı, bir çocuk gibi doğurup büyüttüğü Antalya Piyano Festivali’ni elinden alındı. Sandılar ki yıldırabilirler. Müthiş bir emeğin ve bilginin oluşturduğu bu festivali sadece yok ettiler, büyük kötülüğü ona değil Türkiye’ye ve sanata yaptılar, bilmiyorlar ki o bir SİSİFOS…

Mitolojideki Sisifos efsanesinin yorumlarından en çok da Albert Camus’unki uyar Fazıl Say’a. O da artık kayadan daha güçlüdür ve hatta kayanın kendisidir. Bu ülkede  çıkarsız, rağmen sanatını sürdüren bir sanatçının bulunduğu durumu kavrayarak , her seferinde tepenin en üst noktasına çıkardığı kayanın her yuvarlanışında bu işkencenin süreceği gerçeğini kabullenerek kurtuluşa bel bağlamak yerine  kurtuluşa kadar taşı yukarı çıkarmayı sürdürür, üstelik her seferinde bir başka taşla…BU BİR BOYUN EĞME DEĞİL BAŞKALDIRIDIR…

Bir röportajında “ MÜZİĞİN EN GÜZELİNİ ÖZGÜR RUHLAR YAPABİLİR” demişti. Onu dinleyerek siz de ruhunuz özgürleştirin.

Nuran Seyhan Bayer

Olanca kötülüğün,karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” – Hannah Arendt

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Cadı Kazanı] Yeni bir yıla hazırlanırken umudu besleyenler 1- Nuran Seyhan Bayer

Dünyaca ünlü flüt sanatçımız, nam-ı diğer “Sihirli Flüt” Şefika Kutluer’in adını duymayan ve müziğini dinlemeyen sanıyorum okurlarımız arasında yok gibidir. Dünya sahnelerindeki başarılı konserlerini, aldığı onlarca ödül ve nişanı, UNICEF’in iyi niyet elçisi olmasını bir kenara bırakıyorum. Bugün bu özel insanın 18 Kasım’da gerçekleştirdiği bir etkinlikten yola çıkarak müziğin “BARIŞ” halinden söz etmek istiyorum.

Şefika Kutluer’in kendi adıyla her yıl Ankara’da Aralık ayında gerçekleştirdiği uluslararası festivalin bu yıl çok anlamlı bir konseri olacak. Aslında “Doğu Batıyla Buluşuyor” başlığıyla festival zaten hep özel konserlere sahne oldu bugüne kadar ancak bu yıl benim çok önemsediğim bir oluşumun vereceği konser, 4 Aralık’ta Ankara’da, 5 Aralık’ta ise İstanbul’da festival kapsamında gerçekleşecek. Barenboim- Said Vakfı’nın bünyesinde oluşturulan orkestralardan biri olan Filistin Genç Müzisyenler Orkestrası’yla çalacak sanatçımız. Şefika Kutluer, aynı orkestra ile 18 Kasımda   Filistin topraklarında, Ramallah’da da konser, 19 Kasım da ise Kudüs’te bir resital verdi.  Konser sonrası İnstagram hesabından şu sözleri paylaştı: “Ramallah’ta Barenboim -Said Vakfının Filistinli Genç Müzisyenler orkestrası eşliğinde çok anlamlı ve duygusal bir konser verdim. Bu kutsal topraklarda sevginin ve barışın hâkim olmasını bütün kalbimle diliyorum.”

“Bir çocuğa nasıl insan olacağını gösteren, müzikten daha iyi bir yol var mı dır?” diye soran ünlü piyanist ve orkestra şefi Daniel Barenboim, Ortadoğu’ ya barışın gelmesi için müzik yoluyla diyalog ve uzlaşma ruhunu teşvik eden bir sanatçı. Filistin ve diğer Ortadoğu ülkelerinde yaratıcı projelerle, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele veriyor. 

Barenboim’in büyük babası Rusya’dan Yahudi göçmen olarak Arjantin’e gelmiş. Sanatçı da 1942’de Arjantin-Buenos Aires doğmuş. Ailesiyle 12 yaşındayken İsrail’e taşınmışlar.

İnsanlık tarihinde barıştan yana olmak hep en zoru olmuştur. Eğer barıştan yanaysanız birçok şeye göğüs germek zorunda kalırsınız. Bu durum, sanatçının da hayatının bir gerçeği olmuş. 2007 de BM Barış Elçisi de olan Barenboim, büyüdüğü ülke İsrail’deki bir konserinde, Hitler’in en sevdiği bestecilerden biri olmak dışında hiçbir suçu olmayan Wagner’in Tristan ve İsolde Operasından bir bölüm seslendirmek istediğinde kızılca kıyamet kopmuştu. Oysa sanatçının basın toplantısında bir telefon müziğinden  bestecinin “Walküre’nin Yürüyüşü” müziği yükselince “Eğer Wagner İsrail’de bir telefon müziğinde duyulabiliyorsa neden bir konserde çalınmasın diye düşündüm” demiş ve   bütün protestolara rağmen konserinde Wagner’i çalmış.

Berlin Filarmoni Orkestrası’yla Tahran’da vereceği bir konsere ise, ironik bir biçimde hem İran hem de İsrail karşı çıkmış. Oysa sanatçı çoğu zaman Filistinlileri destekleyen açıklamalarda bulunması nedeniyle İsrail’in tepkisini alırken,Filistin kendisine “Onursal Filistin Vatandaşlığı” vermişti. Daniel Barenboim hem İsrail hem de Filistin pasaportuna sahip ilk ve tek kişi.

“Müzik yoluyla diyalog ve uzlaşma ruhunu teşvik etmek,Filistin toprakları ve diğer Orta doğu ülkelerinde yaratıcı projeler yapmak,çoğulculuğa saygı göstererek ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele vermek.” Bu sözler, Barenboim’in Filistinli yazar ve akademisyen Edward Said’le birlikte 2004 yılında kurduğu vakfın amaçları arasında yer alıyor. Bu vakfın çocuklarından biri olan Doğu-Batı Divan Orkestrasıyla Gazze’de verdiği bir konser sonrasında Filistinlilerin yanına gelerek yaptıkları sohbeti sanatçı CNN’deki röportajında şöyle anlatmıştı: “Filistinli dinleyiciler bana, ‘bize çok güzel bir hediye verdiniz’, dediklerinde ben de ‘size bu kadar özel olan ne yapmış olabilirim diye sordum. Onlar da: ’Gazze denilince bütün dünyanın aklına, bize sadece yiyecek,içecek ve sağlık malzemeleri göndermek geliyor, bunu yaralanmış hayvanlar içinde yapabilirler. Oysa siz bize insan olarak değer verdiğinizi gösterdiniz,müziğinizle geldiniz bize ‘dediler. Bu insani tavırdan çok etkilenmiştim” …

Barenboim-Said Vakfı’nın bir çocuğu daha yeşerdi: Filistin Gençlik Orkestrası… Gençler ellerinde silah- taş yerine çalgıları tuttukça barış umutları büyüyecek. Sadece Filistin Gençlik Orkestrası değil, Doğu-Batı Divan Orkestrası ve aralarında Suriyeli göçmen gençlerin de bulunduğu, Arapçadan İbraniceye, Türkçeden İngilizceye, birçok dilde seslerin yankılandığı Berlin’deki Barenboim-Said Akademisi,Ortadoğu’da özlenen barışın bir simgesi adeta. Burada eğitim alan her genç müzisyen, dünyanın dört bir yanında barışın elçisi olacak. Bu Barenboim’in gerçekleştirmek istediği en büyük rüyası.

Ve bu Akademiden bir Türk genci, Çellist UMUT SAĞLAM da Gaetano Zinetti Müzik Ödülü’nün Solist kategorisindeki birincilik ödülünü alarak UMUTLARIMIZI çoğalttı.

Olancakötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni birbaşlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri süreceumut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya içinsorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” – Hannah Arendt


Nuran Seyhan Bayer 

Kategori: Hafta Sonu

Köşe Yazıları

Yerel seçimlere beş kala tek derdimiz ittifaklar mı? – Nuran Seyhan Bayer

Bütün televizyon kanalları, bangır bangır tek sesli bir koro halinde “İTTİFAK” çığlıkları atarken herkes kendine göre bir yorum yapıyor. Ama yorumlar yerel yönetimlerin yaşam biçimlerine karar verdiği halk açısından değil, partilerin geleceği açısından. Oysa halka birebir dokunan tek seçim bu. Çünkü merkezi yönetimler genel ülke politikasını belirler.

Oysa yerel yönetim seçimlerinde halk, bir kentte, kasabada, bir beldede, nasıl yaşayacaklarına, nasıl hava soluyacaklarına, nasıl gıda yiyeceklerine, nasıl su içeceklerine karar verirler. Yaşamak, daha doğrusu sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için karar verirler (mi?). Kırık mazgallara düşüp düşmeyeceklerine, çocuklarının sokakta oynarken ya da okula giderken çukurlarda boğulup boğulmayacaklarına, dere yataklarına yapılan evlere verilen imar izni sonucu sele kapılıp ölüp ölmeyeceklerine, kirli gıdalar yiyerek kanser olup olmayacaklarına da bu seçimde karar verecekler.

Hiçbir parti, saydığım bu en temel hakkımız olan “yaşama” hakkımız için yapacağı hizmetler açısından aday belirlemedi bugüne kadar.

Kadın dostu kentimiz var mı?

Kadın dostu kentlerin oluşturulması, toplumsal cinsiyet temelli ana akım politikaların belirlenmesiyle başlar ve  belediye bütçelerinin toplumsal cinsiyet duyarlı olmasına kadar uzanır.

Öncelikle tüm yerel plan, program ve politikalara eşitlik perspektifinin yerleştirilmesi ve kadınların karar mekanizmalarında yer alarak kendi yaşamlarını ilgilendiren tüm konularda ve özel ihtiyaçlarına yanıt verecek yerel hizmetlerin sağlanmasında söz sahibi olmaları gerekir. Yoksa gerisi teferruat ve boş laftır. Sık sık tekrarlanan “kadınlar başımızın tacıdır, cennet anaların ayakları altındadır, kadınlarımız çiçektir…..” gibi içi boş hamasi nutuklarla gelindi bugüne kadar. Muhafazakar partilerden kendini sosyal demokrat sanan partilerde kadar hiçbiri bu temel eşitlik anlayışına sahip değil ne yazık ki. Doğal olarak yerel yönetimler de aynı kefede. Merak ediyorum bugüne kadar hiçbir belediye başkanı; ”Kent planlaması ve organizasyonu yapılırken kadınların ihtiyaçlarının göz önüne alınması gerekliğini“ vurgulayan, Avrupa Komiyonu‘nun hazırladığı “Eşitlikçi Kentler” (The Town of Equality)” raporunu okudu mu acaba? (www.ccre.org). Gazetecilerin de bunları soru olarak adaylara yöneltecek bilgi ve beceriye sahip olanları bulun(a)madığından adaylara böyle bir soru yöneltmelerini de bekleyemeyiz doğal olarak!

İçi doldurulmayıp hep havada kalan “sosyal belediyecilik” meselesine gelince: Orada da bir garabetlik var. Sosyal devlet anlayışında olan buna da oldu ve “sosyal yardım belediyeciliği”ne dönüşüverdi. Bunun baş sorumlusu da tabii merkeziyetçi politikalar. Merkezden bağımsız, mali açıdan güçlü belediyeciliğin var olmadığı ülkemizde sanırsınız belediye başkanı değil Cumhurbaşkanı seçiyoruz. Oysa  ikisi o kadar farklı ki.

Bütün dünyada olduğu gibi bizde de nüfusun büyük bölümü şehirlerde yaşıyor. Şehirler insanların hayatlarının birebir oluştuğu yerler. Orada doğuyoruz, büyüyoruz, okula gidiyoruz, çalışıyoruz ve ölüyoruz. Bütün bunlar yaşam ihtiyaçlarımızı da belirliyor. Şehirleri yönetmek aslında evimizi yönetmek anlamına geliyor. Evimizi, ideolojilere, partilerin söylemlerine göre yönetmediğimize göre neden kentleri ideolojiler ile parti söylemleri yönetiyor?

Düşünelim mi….

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir. – Hannah Arendt

 

 

Nuran Seyhan Bayer