Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] ‘Çiftçi gübre, ilaç alamıyor’ haykırışları anlamlı mı?

“Hepimizde var olan hırs ve bencillikle veya alçalma alışkanlığıyla, toprağı sahiplenerek veya onu mal elde etmenin aracı olarak görerek doğayı bozduk; ziraatin kalitesi düştü, çiftçi en kötü hayatı yaşıyor .”

Girişteki alıntı, 2000’lerde değil, 1800’lü yıllarda yazılmış bir cümle. İlk çevrecilerden, Tolstoy ve Gandi gibi şahsiyetlere ilham kaynağı olan, 1817-1862 yıllarında yaşayan Henry David Thoreau‘nun bir başyapıt olarak kabul edilen “Doğal Yaşam ve Başkaldırı” adlı kitabından. Bugün için söylenmiş gibi..

Kısır politik çekişmelerle bir o tarafa bir bu tarafa çekiştire çekiştire,  betonlaştırılarak yok edilen toprak can çekişirken, bilgi ve bilimin ışığında çiftçilik yapamayan üretici de aynı nakaratı tekrarlıyor:  “Gübre , ilaç alamıyorum” Tabii sadece çiftçi değil, bilgi ve bilimin ışığından yararlanmayan, halkın adına karar veren, bir çiftçiden yüzlerce kat fazla para kazanan, vergilerimizle  maaşları ödenen cumhurbaşkanları, bakanlar , milletvekilleri de.

Hadi çiftçi bilgisiz diyelim, toprağı sonsuza dek suni gübre ile besleyebileceğini, ilaçla daha çok ürün alabileceğini sanıyor; çünkü ona öyle öğretilmiş, yıllarca kullanılan suni gübre ve ilacın toprağı giderek öldürdüğünden bihaber. Peki en bilgili, en okumuş, dünyayı, yenilikleri takip ettiği sanılan, o nedenle çiftçiden kat kat daha çok para ödenen, tarım politikasına ve uygulamalarına yön vermesi gereken ilgili bakan ve tabii yeni icadımız bakan yardımcıları? Onlar da bihaber.

Toprak ne kadar sürülürse o kadar zayıflar

Toprak canlı bir organizma, birçok mikro organizmaya ev sahipliği yapar. Bir avuç toprakta tüm insanlardan daha çok organizma var.  Geleneksel ve endüstriyel tarımın en yaygın metodu olan toprağı sürmek ve zehirler yani zirai ilaçları kullanmak bu mikroorganizmaları yok eder, yani toprağı  yavaş yavaş öldürür.. Onlar olmayınca da toprak havadaki karbonu çekemez. Su ve karbonun kaderi topraktaki organik maddeye bağlıdır. Toprağa zarar verdiğimizde dışarı karbon salınır ve karbon atmosfere geri döner.

Toprak ne kadar sürülürse o kadar zayıflar, zayıfladıkça da çiftçiler daha çok kimyasal kullanarak bunu önleyeceklerini sanırlar, ama tam tersi olur. Bu endüstriyel tarımın kısır bir döngüsüdür. O nedenle sayın muhalefet mensupları lütfen “çiftçi gübre, ilaç alamıyor” diye bağırmayın, almasınlar zaten. Onlara alternatif uygulamalarla bilgilendirin hatta belediyeler aracılığıyla öncüsü olun. Çiftçiyi buna mahkum eden politikayı, tarım politikasını nasıl  değiştireceğinizi haykırın, o zaman inandırıcı olursunuz.

Beka sorunu

Topraktan toprağa biyobozunur atık yönetimini öğrenip uygulayın mesela, alın size gübre, üstelik malzemesi bedava; pazarlardaki sebze meyve atıklarından kompost gübre. Belediyelerinizle  hemen başlatın, seneye çiftçiye bedava gübre verin . İnsanlar duyduklarından çok gördüklerine inanır.

Bir beka sorunu varsa, o da toprakla ilgili. Gerisi teferruat…

Arapçadan dilimize geçen, yani Türkçe olmayan “beka” sözcüğünün, TDK sözlüğünde kalıcılık, devamlılık gibi anlamları var. “Ülkenin, devletin bekası” , milliyetçilik, Türklük kavramlarıyla kendilerini tanımlayan bazı siyasilerin diline  o kadar  pelesenk oldu ki , ben de “toprak yoksa ülke de olmaz devlet de olmaz” demek için bu Arapça  kökenli kelimeyi kullanmak zorunda kalıyorum.

Çöl tozları daha başlangıç

Yağışların %40’ının küçük su döngüsünden, yani karadan geldiğini genelde bilmeyiz. Toprağın üzerinde canlı bir bitki yoksa daha fazla buharlaşma olur. Oysa, bitkinin, ağacın yapraklarına yürüyüp buharlaşan su, yani terleme nemi arttırır ve nem artınca da yağmur yağar. Bu döngüyü bozduğumuz için, çıplak toprak daha çok ısı yayar. Mikroklima bozulur. Bunun sonucu olan çölleşme insan türü için en acil tehdit. Dünyanın üçte ikisi çölleşiyor, buna Türkiye de dahil.

Son aylarda yaşadığımız ‘çöl tozları’ daha başlangıç. Dünyada 40 milyon insan her yıl bu çölleşme nedeniyle toprağını terk edip göçmen oluyor. O nedenle gelecek yıllarda karşılaşacağımız göçler, savaşlar nedeniyle değil çölleşme nedeniyle olacak.

Toprağı iyileştirmenin bir yolunu bulmazsak -ki var- geriye 60 hasadımız kaldı.

Bunları anlatın mesala seçmenlerinize ey muhalefet.

Umut kelimelerle değil, eylemle olur

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlarda ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Kadına şiddetin romans hali

“Evlenme teklifini kabul etseydi cinayet işlenmeyebilirdi”. Gözümüz aydın, kadınları öldürmek ve neredeyse suçlu sayılmamak için bir neden daha üretildi, hem de adaletin merkezinde!

Hepsinde değil, ama bazı kadın cinayetlerinde karar verici erkekler kükrüyor: “Bu nasıl hakim, kadını 12 yerinden bıçaklayan adam serbest bırakılır mı?!!” “Bunlar en ağır cezaya çarptırılmalı”… Adı üstünde karar verici ve bir sözüyle, üstelik adaleti etkilememesi gerekirken, gazeteciler, öğrenciler hapse atılıp aylarca, yıllarca hakim karşısına bile çıkamıyor. Demek kükremeden kükremeye fark var ki, 14 erkek Yargıtay üyesi, hiçbir cezai yasada yer almayan “…evlilik teklifini reddetmeseydi öldürmeyecekti”“…reddedilince anlık bir bir hiddetle öldürdü…”, …bıçağı yanına tedbiren almış” .. gibi abuk sabuk gerekçeler üretebiliyorlar. Herhalde kararı verirken yasalar ve adaletin ve hatta vicdanın gereğini değil, testosteronlarının gereğini yapıyorlar. Toplumsal cinsiyet duyarlılığından söz etmiyorum bile…

Üstelik aynı gerekçeyle daha önce onlarca kadın öldürüldüğü halde.

Merak ediyorum, acaba bu 14 üyenin hiç kız çocuğu var mı, kızlarının bir gün  tutku derecesinde aşırı sevgiden zarar görebileceğini hiç düşündüler mi?!

Nasıl kadın olunacağını da en iyi erkeklere biliyor

Geçtiğimiz 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca‘nın yayımladığı mesaj hala Yargıtay’ın resmi sayfasında gururla yer alıyor:

“Hayatımızın her anını daha anlamlı kılarak güzelleştiren, ailenin ve toplumun temel taşı, şefkatin, fedakârlığın, sabrın ve özverinin sembolü olan kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü en içten dileklerimle kutlar, ülkemizdeki ve dünyadaki tüm kadınlara sağlık ve mutluluk dolu bir gelecek dilerim.”

Özveride bulunacaksın ey kadın, niye evlilik teklifini reddettin!

Sabredeceksin ey kadın, kocan o, döver de sever de!

Fedakar olacaksın ey kadın, çocukların için boşanmayacaksın…

Yargıtay Başkanı mesajını tabii ki böyle demek için yazmadı. Sorun tam da burada: Kadınlara nasıl olmaları gerektiği, bir kez daha dikte ediliyor. ‘Sabır, özveri, şefkat’,  kadınlar için aslında yüceltici değil çok tehlikeli kelimeler. Bu kelimeler kadınların, kız çocuklarının bilinç altına-üstüne bir kez çakıldı mı çıkmıyor.

Allah benim sabrımı sınıyor’

Bu cümle de benim aklıma çakıldı, çıkmıyor..

“Sesimi Duy” adlı belgeselimin Batman’da yaptığım bir röportajdan…Annesini gözleri önünde yıllarca  döven, başını ayaklarıyla ezen babasının şiddetine karşı annesine neden katlandığını, neden boşanmadığını sorduğunda kızına  böyle demişti: ”Allah benim sabrımı sınıyor” .Ve o kız annesinin kendisi için “fedakarlık” yaptığını düşünüp, “ben olmazsam belki annem buna katlanmaz” diyerek üç kez intihar etmeye çalışmıştı.

Anadolu‘da kız çocuklarına, önce babalarına sonra da kocalarına itaat öğretilir. İtaat kelimesi aslında içinde sabrı ve fedakarlığı da barındırır. Duvağıyla çıktığı eve kefenle dönebilir ancak.

Evlendikleri ilk gecelerinde, kocasının bir tavuğun iki bacağını ayırıp öldürdükten sonra, ona itaat etmediğinde başına gelecekleri böyle anlatması, bazı yörelerimizde neredeyse gelenek haline gelmişti. İkide bir gözümüze sokulan “geleneklerimiz” böyle o kadar çok örnekle dolu ki! “Geleneklerin kelebeği” kanat çırptığında ise kadınlar ölüyor. Kelebek etkisi(*) en çok da gelenekselleştirilen uygulamaların, nalıncı keseri gibi erkek egemen düzene hizmet etmesine neden oluyor.

Özveri değil, özgüven

Kadınlar, kız çocukları özverinin değil, özgüvenin sembolü olmalı. Kadınlar çiçek, böcek ya da dünyayı güzelleştiren varlıklar değil, her biri birer birey, yurttaş, vatandaş; tıpkı erkekler gibi. Kadınlara doğurganlıkları üzerinden bir çift laf edecekseniz o da; “Kadınlar bir gün doğurmayacağız derlerse, millet de olmaz, devlet de olmaz” olmamalı.

Her gün en az bir kadının erkekler tarafından öldürüldüğü Türkiye’de , yargının, adaletin en üst noktasındaki bir kişinin kadınlar günü için yazacağı mesaj şöyle olmalıydı:

“Milletin ve devletin varlığının teminatı olan, toplumun yarısını oluşturan kadınların erkeklerle eşit haklara doğuştan sahip bireyler olduğunun bilincinde olarak, yaşama haklarını ellerinden almaya çalışan erkekler karşısında, bir adalet temsilcisi olarak nedensiz ve amasız, sonuna kadar yasaların bana verdiği yetkiyle mücadele edeceğime 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde söz veriyorum. ” 

Seçimlere bir kala , henüz duymadığımız, siyasi partilerden  beklenen cümle ise “Bizim iktidarımızda hiçbir kadın erkek şiddetinden ölmeyecek” olmalı. Henüz ses yok, sadece benzin, motorin, dolar, ayçiçek yağı, kuyruklar….

Yaşam hakkı her şeyden önde gelir. Bunu görmeniz için kadınların ölüm kuyruğuna girmeleri mi gerekiyor?

(*) Kelebek Etkisi: Bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesine verilen addır.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlarda’ ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)

 

Kategori: Hafta Sonu

Editörün SeçtikleriManşetPodcast

1 Nokta 5: İklim krizi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini nasıl körüklüyor?

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, hem LGBTİ+’ların hem de kadınların maruz bırakıldığı en büyük hak ihlallerinden biriyken, iklim krizi de cinsiyet rollerinden dolayı toplumsal cinsiyet eşitsizliğini olumsuz yönde etkiliyor.

Her yıl 10 binden fazla kadın İklim krizine bağlı sebeplerden dolayı hayatını kaybediyor. Bunun nedeni olarak, yaşlı ve çocuk bakımının kadının üstünde olması, kadınların felaketler hakkında yeterince bilgi sahibi olmasından maruz bırakılması gösterilebilir.

1 nokta 5 programının dördüncü bölümünde Merve Özçelik, belgesel yönetmeni ve toplumsal cinsiyet uzmanı Nuran Seyhan Bayer ile beş soruda iklim krizinin toplumsal cinsiyet üzerindeki etkilerini konuştu.

Nuran Seyhan Bayer, iklim krizinde alınacak kararlarda dezavantajlı grupların öncelikli olarak söz sahibi olmaları ve karar vericiler arasında yer alması gerektiğinin altını çizdi. Bayer, aksi durumda ise olumsuz etkilerin artacağını belirtiyor.

Kadınların iklim kriziyle önemli derecede mücadele verdiğini ifade eden Bayer, bundan sonra da kadınların ve LGBTİ+’ların iklim kriziyle en etkili mücadeleyi veren kesim olacağını da vurguladı.

1 nokta 5

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Doğaya dönüş- Nuran Seyhan Bayer

Nihayet doğayla buluştum. Yazılarıma uzun bir süre ara vermemin nedeni de buydu.

  Doğaya Dönüş Heykeli, Anna Gillespie

İstanbul’un karmaşasından, gürültüsünden, ezcümle kent yaşamının artık dayanılmaz boyutlara ulaşmasından yorgun düşen bedenimi, gözlerimi, beynimi doğanın yeşiline bıraktım. Hiçbir şey için koşuşturmadan; kuşları, sincapları, kelebekleri, ağaçları izledim. Gözlerim adeta bayram yaptı, o kadar ki yakın gözlüğüyle okuyabildiklerimi, gözlüksüz okumaya başladım.

Radyoyu kapattım, ilk defa bir başka şeyi klasik müzik dinlemeye tercih ettim: Kuş sesleri, tavuk gıdaklamaları, gurktaki tavuğun bağırışları. Oysa İstanbul’da trafik gürültüsünü, korna seslerini, ambulansın çığlıklarını bastırmak için radyomun sesini sonuna kadar açardım,

Vakitsiz öttü ama horoz da katıldı doğanın müziğine. Başkemancı minicik bedeninden harika sesler çıkaran rengârenk kuşlardı. Bahçemi ziyaret eden kaplumbağa diktiklerimi kontrol ediyor olmalı, acemi çiftçinin denetleyicisi gibi dolanıp durdu. Kahvaltıma eşlik eden dalından koparıp tabağıma koyduğum biberi ısırdığımda, bugüne kadar yediğim (çocukluğum hariç) hiçbir biberin, bu tat rayihasına ulaşmadığını anladım.

Doğa; sıfır atık kavramının hayat bulduğu bir yaşam alanı. Hiçbir şey boşa gitmiyor. Ağaçtan topladığınız kayısılar güneşte reçel oluyor, enerji harcamadan. Fazlası yine güneşte kurutulup kışa saklanıyor. Ağacın ulaşamadığınız dallarında son kalanları ise sincap ziyaret ediyor. Sadece çekirdeğini yese de, onlar da boşa gitmiyor, çürüyenler ise toprağa karışıyor.

Dikim zamanını kaçırsam da bahçeye biraz sebze fideleri dikip, her gün özenle bakıp, gerektiğinde sulayıp, domatesin ilk çiçeğini açmasını, biberin beyaz çiçeğinin bibere dönüşmesini izlemenin, sabahları hiçbir özel ilgi istemeden toprakta kendiliğinden çıkan semizotlarını kahvaltı tabağıma koymanın,  Michelin Yıldızlı restoranda yemek yemekten daha keyifli olduğunu anladım.

Doğanın muhteşem döngüsünü izlerken, tüketim açısından kendinizi terbiye etmeyi de öğreniyorsunuz. İki büklüm bedenine rağmen, bahçesinde yetiştirdiği üç-beş sebzeyi her hafta pazara getiren ninenin, yaşamımız için bir brokerden, milletvekilinden, bankacıdan, mühendisten, doktordan, mimardan vb. daha değerli ve gerekli olduğunu anlamamanız için gözlerinizin değil, aklınızın kör olması lazım.

Doğada yaşayan hiçbir canlı, tabii insanlar dışında, aşırıya kaçmıyor, plastik tüketmiyor, büyük alışveriş merkezlerini arsızca talan etmiyor, paketlenmiş gıda diye bir kavram yok yaşamlarında ve doğmaya, yaşamaya ve döngünün gereği ölmeye devam ediyorlar.

Sebze ve meyve artıklarınızın (tabi pişmemiş) çöp kutusuna değil bahçenizde gübreye dönüştürdüğünüzde, ne kadar az çöp çıkarabileceğinizi anlıyorsunuz. Henüz kâğıt ve cam ayrıştırmasını yapamıyorum çünkü Bodrum belediyesinin yeteri kadar çöp ayrıştırma konteynerleri yok. Telefon görüşmelerim sonucunda en kısa zamanda ulaşabileceğim yerlere konulacağını umuyorum.

En acı olanda yaşadığım bölgede bunu kimsenin umursamayıp,  bugüne kadar belediyeden talepkar olmamaları. Aslında talebe de gerek olmamalı, bu yerel yönetimlerin birincil görevi. Sadece konteyner koymak değil, atıkların doğru ayrıştırılmasının denetlenmesi de gerekiyor. O her gittiğimizde gıptayla baktığımız Avrupa kentleri, tertemiz sokakları, yerde hiçbir poşetin görülmediği çöp kutuları; bilinçli halk ve görevini laikiyle yapan yerel yönetimlerin bir sonucu. Eğer halk bu konuda özenli ve bilinçli olmazsa Hollanda’nın Utrecht kentinde olduğu gibi, çöplerini doğru ayrıştırmayan haneler yüklü bir para cezasıyla karşılaşıyor. Yani anlayacağımız, “bu halktan hiçbir şey olmaz” söyleminin ne kadar boş ve anlamsız olduğu…

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
HANNAH ARENDT

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetTarım-Gıda

[Cadı Kazanı] Bahar katliamı – Nuran Seyhan Bayer

Baharın yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başladığı bu günlerde yürürken sık sık şahit olduğum ağaçları “budama” meselesi, yıllardır kafamı kurcalar. Budamanın anlamı nedir? Üstelik yapılan işlem çoğunlukla budama değil katliam haline dönüşmüşken. Ağaca vurduğunuz her darbenin aynı insanlar gibi, bir canlı olan ağaçta da travma yaratacağını hiç düşünmeden. Ağacın bedenine attığınız en ufak bir çizik, dal kırma da aynı travmayı yaratır.

“Yeşil Barış” belgeselimi yaparken birçok milli ve tabiat parkını, dağ, tepe arşınlamıştım. Sadece bir yerde, Manisa’da bir orman mühendisi beni şaşırtan ve o güne kadar farkında olmadığım bir gerçekliği, ormandaki uygulamasıyla bana anlatmıştı. Kırılan, devrilen ağaçların olduğu gibi orman içinde bırakıldığını görünce neden böyle yaptıklarını sormuştum. O da “Doğa kendini yeniler, insan müdahalesine gerek yoktur” demişti. Ağaçlar bir canlı organizmaydılar ve aynı insanlar gibi ölünce toprağa bırakılıyorlardı, başka organizmaların hayat bulması için, bir anlamda reenkarnasyondu. Ağaç seyreltmek ya da gençleştirmek de gereksizdi. Doğanın kendini onarabileceğini, insan müdahalesine gerek olmadığını bir kez daha anlamıştım.

Yine bir türlü anlam veremediğim ve sürekli mücadele edip, ilgililere ulaşıp, bu yapılanın gereksiz ve doğru olmadığını anlatmaya çalıştığım bir konu da sonbaharda düşen yaprakların çöp muamelesi görmesiydi. Çünkü doğa kışa hazırlık yapıyor, toprağı, bitkileri, ağaç köklerini koruyacak doğal bir yorgan yapıyordu. Bilirsiniz belki, kışın bitki ve ağaç köklerini soğuktan korumak ve kurak zamanlarda daha iyi su tutmasını sağlamak için talaş ya da ağaç kabuklarıyla örtülür çoğu Avrupa kentinde, hatta birçok yerden bu örtü malzemesini alabilirsiniz, oldukça da ucuzdur. Mantık, yaklaşım aynı. Sadece yaprak doğanın ürettiği doğal bir örtü ve çürüyünce toprağa besliyor.

Bir keresinde çalıştığım kurumun geniş bahçesindeki yaprakların süpürülüp çöpe atıldığını gördüğümde soluğu sosyal işler dairesi başkanın odasında almıştım. Yapılan işin gereksiz bir emek harcamanın yanısıra, doğaya da aykırı olduğunu söylediğimde, adamın yüzündeki şaşkın ifadeyi hala hatırlarım. Tabii bir de bana bakışındaki anlamı: “Bu kadın deli midir nedir?” 

Yıllarca bu tarz bakışlarla çok karşılaştım, çünkü çoğu yetkili “verili bilgi” yi uyguluyordu sadece, kolay olan buydu. Ve nihayet çok uzak ülkelerden birinin benim düşüncelerimi destekleyen bir uygulamasını ve felsefesini okuduğumda inanılmaz mutlandım ve sizlerle de paylaşmak istiyorum.

Masanobu Fukuoka, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Japonya’da Şikoku adasındaki 55 dönümlük çiftliğinde, 1950 yılından beri toprağı sürmeden, tarım makinaları, tarım ilaçları ve suni gübre kullanmadan budama yapmadan, yabani otlarla mücadele etmeden doğal tarım yapar. Üstelik aldığı mahsul-geleneksel veya endüstriyel –Japon çiftliklerinin verimliliğiyle boy ölçüşecek düzeydedir. Üstelik hiç kirlenme yaratmayan bu yöntem sayesinde toprak gün ve gün canlanıp zenginleşirken, geleneksel ya da modern tarım yöntemlerinden daha az emek istiyor. Üretimde kullanılan girdi masrafları düşerken, tarlanın verimi de nispi yüksekliğini koruyor.

Masanobu Fukuoka

Fukuoka, genç bir delikanlıyken, taşradaki evini bırakıp Yokohama’ya gider ve mikrobiyolog olarak kariyer yapmak üzere çalışmaya başlar. Bitki hastalıkları üzerine uzman olur ve birkaç yıl bir laboratuvarda ziraat gümrük müfettişi olarak çalışır. Bu sırada 25 yaşındadır ve bu kitabı yazmasına neden olan bir ‘farkına varma’ deneyimini yaşar: Bir gün yıllardır kullanılmayan ve sürülmeyen tarlanın yanından geçerken, orada çimen ve ot karmaşası içinde filizlenmiş sağlıklı pirinç fideleri görür. O günden sonra da tarlasında pirinç yetiştirmek için su tutmayı bırakır. Yabani otlara karşı toprağı sürmek yerine, onları denetim altına almak için tarlasını beyaz yonca, pirinç ve arpa saplarından oluşan neredeyse sürekli bir yüzey örtüsüyle örtmeyi öğrenir.

Yazar, kendi yönteminden “hiçbir şey-yapma” diye söz eder ve sadece pazar günleri çalışan bir çiftçinin bile tüm ailesine yetecek yiyeceği yetiştirmesinin mümkün olduğunu söyler.

Bahçesindeki meyve ağaçlarını kolay ürün toplamaya elverişli budama yapmaz, kendi doğal gelişimlerine bırakır, ağaçlar arasındaki boşlukları ise hiç boş bırakmayıp mevsim ve iklime göre lahana, turp, soya fasulyesi, hardal, şalgam, havuç tohumları atar.

Yabani otlar arasında bir tarım biçimi yaratır Fukuoka. “ Benimki gibi meyve bahçelerini göre göre, insanlar meyve ağaçlarının yabani otlar ve çimenle birlikte gayet güzel büyüyebileceğini anladılar” diyor.

Doğal tarımın dört ilkesi: TOPRAĞI SÜRMEMEK, SUNİ GÜBRE VE HAZIRLANMIŞ KOMPOST KULLANMAMAK, YABANİ OTLARI TOPRAĞI SÜREREK YA DA HERBİTİSLERLE YOK ETMEMEK VE KİMYASALLARA BAĞLI KALMAMAK…

Böceklerin kendi aralarındaki ilişkiyi göz ardı eden böcek kontrolü yöntemleri bütünüyle yararsızdır ona göre. “ Ve bu nedenle kimyasalların kullanımı yalnızca entomologun (böcek bilimcinin) sorunu değildir. Filozofların, din insanlarının, sanatçıların ve şairlerin, tarımda kimyasalların kullanılmasına müsaade edilip edilmeyeceğine ve organik gübrelerin bile sonuçlarının neler olabileceğine karar verilmesinde yardımcı olmaları gerekiyor” diyen Fukuoka bilimin yalnızca insan bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu göstermeye hizmet etmesinin ironik yönüne vurgu yapar.

Bu kitabı okumanız için tarımla uğraşıyor olmanız gerekmez. Çünkü Fukuoka hayata ve doğaya dair söyleyecekleri olan bir filozof aynı zamanda.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                      HANNAH ARENDT        

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKadınKöşe Yazıları

[Cadı Kazanı] Dayatılan kadınlık, yüceltilen erkeklik- Nuran Seyhan Bayer

Aslında bu hafta gıda israfı konusuna devam edecektim, “kadınlık” konusuna girmeyi hiç istemedim, çünkü girersem çıkamayacağımı biliyordum.

Yirmili yaşlarımda İlerici Kadınlar Derneği (İKD) ile başladığım feminist aktivistliğini, zaman zaman aile ve çocukların da önüne koyarak büyük bir özveriyle 5 yıl öncesine kadar sürdürdüm. Türkiye’nin ilk kadın sığınma evini açan Kadın Dayanışma Vakfı’nın kurucusu 40 kadından biri olmak, hep onurum oldu. Yine kurucularından biri olduğum İRİS Eşitlik Gözlem Grubu’yla kadın hakları konusunda yapılan her türlü çalışmaya ortak olmak, medeni ve ceza yasalarının değiştirilmesinde lobicilik yapıp saatlerce erkek milletvekillerinde hatta bazen, zaten minimum sayıdaki kadın milletvekillerinde farkındalık yaratmak için çabalayıp durmamız, kadınların karar mekanizmalarında yokluğunu ortaya koyan yayımlanmış araştırmalarımız, Avrupa birliğine sunulan raporlar, MEDİZ (Kadınların Medya İzleme Grubu) ile yapılan çalışmalar, RTÜK’e yapılan başvurular, sunulan raporlar… Ve her an geriye doğru giden geldiğimiz nokta. Mehter takımını da geçen bir ileri iki geri adımlar…

Bu konuda söyleyecek sözümün neredeyse hepsini, yine televizyondaki yönetmenlik kariyerimin doruğu olarak gördüğüm, aldığım Sedat Simavi ödülüyle onurlandırıldığım “Sesimi Duy” adlı belgeselimde söylemiştim. Peki, o zaman geriye ne kaldı ki bu yazıyı yazma gereği duyduğumu soracaksınız, anlatayım:

Genelde çok fazla televizyon seyretmem, gündüz saatlerinde ise hemen hiç, çok özel bir şey olmazsa. O özel şey, çalışma hayatımın 40 yılını geçirdiğim TRT’nin yeni (aslında varken yok edilen eski) bir kanalı, kültür ve sanat kanalı olacağı iddiasıyla yayına başladığı TRT-2 oldu. Biraz da eskiye özlem duygusu ağır bastı ve gündüz gündüz açtım televizyonu. Açtığım anda, piyanist Anjelika Akbar’ın sunduğu ve konuğu piyanist Gülsin Onay’ın olduğunu sonradan anladığım çok da hoş bir programla karşılaştım. Gülsin Onay’ı sesinden hemen tanıdım tabii ama yüzünü gördüğümde tereddüt etmedim dersem yalan söylerim. Yaşadığım şoku atlatınca anlamaya çalıştım; yetenekli dünya çapında tanınan, özellikle Chopin yorumlarıyla bildiğimiz bu nedenle Polonya’nın bir madalyayla teşekkür ettiği, ayaklarının üzerinde sıkıca duran bir sanatçı -piyanist olarak, yıllarca her türlü zorluğa göğüs geren bu harika kadının, dayatılmış kadınlığın bir parçası olan her daim genç görünmek yalanına inanmış olma olasılığı neden oldu bu yazıyı yazmama.

Martha Argerich

Daha birkaç gün önce, hazırlamayı düşündüğüm bir radyo klasik müzik programı için araştırma yaparken, zorlu hayatını okuduğumda bir kez daha hayranlık duyduğum, dünyanın en tanınan ve yorumlarıyla bir efsane yaratan piyanist Martha Argerich’in son günlerdeki görüntüsü geldi gözümün önüne. Yaş dönümünü simgeleyen siyahtan griye dönen uzun dalgalı saçları ve yüzünde artık bilgeliğe ulaştığını anlatan derin çizgiler. Yıllarca önce İstanbul Müzik Festivalinde, hiç ak düşmemiş saçları, ateşli çalışını destekleyen gençliğindeki görüntüden çok bir şey kalmamış ama yorumları daha anlamlı ve huzurlu. Daniel Barenboim geçkin yaşına rağmen bir piyanist olarak ne kadar değerliyse Martha Argerich de, Gülsin Onay da öyle. Kadın ya da erkek, görüntü değil sanatlarıyla var oluyorlar.

Oysa kadın bir sanatçıya, asla bir erkek sanatçıya sorulmayan bir soru her zaman olduğu gibi TRT-2 deki sunucunun, aynı zamanda kadın ve piyanist olan Anjelika Akbar’ın da dudaklarından dökülüveriyor: “ Aynı zamanda anne siniz ve bir aileniz var, bunu nasıl başarıyorsunuz?” Hiçbir erkeğe sorulmayan “kadınlara mahsus” bir soru bu. Sanmayın ki sadece bizde soruluyor tabii ki hayır. Hatta Martha Argerich’in yaşamının konu alındığı “Bloody Daughter” (2012) adlı belgeselde, sanatçı piyano çalışırken kızının piyanonun altında uyuduğu anlatılır. Ben hiçbir erkek piyanistin çalışırken çocuklarının piyanosunun altında uyuduğunu, yani çocuklarına çalışmaları yüzünden yeterli ilgiyi göstermediğine dair bir bilgiye hiç rastlamadım. Eğer bir bileniniz varsa lütfen beni de bilgilendirsin…

Sadece kadın sanatçılar için değil, her alanda kadın için dayatmalara şahit oluruz,  medya da bunun yansımasını en rahat gördüğümüz bir alan ve Türkiye’de durum oldukça iç karartıcı.

BBC ya da CNN gibi köklü televizyonlarda, üzerinde bile zor durdukları her halinden rahat olmadığı anlaşılan aşırı yüksek ince topuklu ayakkabılar, pür makyaj ve hatta botokslu yüzleriyle kadın haber ya da program sunucularına hemen hemen hiç rastlanmazken, bizde çoğu kez aynı tornadan geçmiş gibidirler… Tabii artık bir de, birbirine benzeyen kadınlar yaratan botoks var. Oysa ak saçlı, kırışık yüzlü onca anchorman ( tabii man kelimesi İngilizcede herkesi kapsadığı için anchorwoman olmaz!) ,var oluşlarını genç görüntülerine değil ilerleyen yaşlarının onlara sağladığı deneyim, bilgi ve bilgeliklerine borçluydular. Çünkü bilgi ve deneyim her şeydir. Oysa kadın sunucular için bu Türkiye’de hiç geçerli olmadı. En önemli kriter güzellik ve gençlik olurken bilgi ve deneyim hiç önemsenmedi. Tabi az da olsa istisnalar yok değil ama genel geçer kabul bu ne yazık ki. Sözün özü, erkekler yaşlandıkça yüceltiliyor, kadınlar yaşlandıkça genç görünmeleri için kozmetik sanayisinin ve plastik cerrahinin olanakları dayatılıyor.

Bütün bu anlattıklarım buz dağının sadece görünen kısmı yani sonucu. Dedim ya dayatılan kadınlık konusuna girince toplumsal cinsiyetten başlayıp erkeklerin yazdığı tarihe kadar uzanan binlerce yıllık bir oluşumun katmanlarını tek tek ayırmanız gerekir.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                                                 HANNAH ARENDT

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta Sonu

[Cadı Kazanı] Dünyada üretilen gıdaların üçte biri yenmiyor – Nuran Seyhan Bayer

Dünyada üretilen gıdaların üçte biri yenmiyor. Tedarik zincirinin her halkasında yapılan israfın karşılığı bir trilyon dolar ve her gün israf edilen bir milyon tondan fazla yiyecek var. Oysa günümüzde 800 milyon insan açlık çekiyor, bunların çoğu da çocuk.

Tarım sistemi, gıda üretim tarzı ve beslenme tarzındaki müsriflik sonucunda üretici sürekli yanlış ürün üretirken, tüketici de doğru ürüne ulaşamıyor. Amerika’da bile her 5 çocuktan biri yeterli beslenmiyor, gerisini siz düşünün. Oysa ortalama bir Amerikalı aile her yıl bu nedenle 1500 doları çöpe atıyor. Tabi ülkemizde bu tür araştırmalar yerine “ hamasi siyaset” yapıldığı için neyi ne kadar israf ettiğimizi ve bunun için cebimizden ne kadar para çıktığını bilmiyoruz. Akademisyenlerin çoğu da zaten, bunlara kafa yormak, araştırma yapmak yerine televizyonlarda statükonun bekçiliğine soyunarak kadro kapmak, rektör, dekan olmak peşindeler.

Dünyanın birçok ülkesinde bu konulara kafa yoran, vicdanlarını cüzdanlarında taşımayan akademisyenler, sivil toplum örgütleri ve oralarda gönüllü çalışan insanlar da olmasa, gelecek için bir ışık da olamayacak ama var.

Dan Barber, Mario Batali, Massimo Bottura ve Danny Bowien gibi dünyanın en etkili şeflerinin gözünden, çoğu insanın atık olarak görüp reddettiği gıdaları sürdürülebilir yemeklere dönüştürüyorlar ve açılan “REFFETTERIO” yani yemekhaneler vasıtasıyla da yüz binlerce insana yemek sağlıyorlar. Bizdeki aş evleri gibi diyeceğim ama içerik ve sunuş hayli farklı. Bu yemekhaneler neredeyse şık bir restoran gibi ve burada yiyenlere “farklı-öteki” olduklarını hissettirmeyen bir anlayışla dizayn edilmiş her şey…

Öncü Massimo Batura İtalya’dakilerden sonra Londra, Rio ve Paris’teki refettorioları açmasına yardımcı olmak için dünya çapında istekli ortaklar aradı ve Redzepi, Ferran Adrià ve Ana Roš gibi ünlü şef arkadaşları yardım etmeyi teklif ettiler. Sonuç 45 bin ton atık gıdadan yapılan 450.000’den fazla yemek 830 gönüllü insan sayesinde ihtiyaç sahibi 150 bin insanı doyurdu.

Bottura, dünyanın en iyi 50 şefi listesinin en üstündeki yerini bir kez daha hak etti ancak bu hak ediş sadece restoranlarında  güzel bir ortamda  çok şanslı insanlara şık yemekler sunmakla değil,  aynı zamanda daha az aranan malzemelerle yani atık yiyecek malzemeleriyle yapılan yemekleri eşit derecede keyifli bir ortamda, daha az şanslı olanlara yemek sunmakla oldu. Massimo Batura sadece bir kişi olarak yola çıktı, hayalini gerçekleştirdi ve şimdi binlerce gönüllü, sivil toplum örgütü, onlarca dünya çapında ünlü hatta Michelin yıldızlı şeflerle “gıda israfını” bir nebze olsun durdurmayı başardı.

Başka uygulamalar da var tabii, gıda israfını önlemek için. Örneğin Londra’da olduğu gibi, halka açık “buzdolapları” var. Bu dolaplara evde fazla olan, yiyemeyeceğiniz sebze meyveleri, yemekleri koyuyorsunuz, ihtiyaç sahipleri gelip alıyor. Sadece kişi bazında değil marketler, pazarcılar, balıkçılar da katılıyor bu harekete, gün sonunda satılamayanlar, ufak tefek yara-bereleri olan meyve sebzeler, raf ömrünü ( ki bu bazı gıdalar için anlamsız bir uygulama) tamamlamış kuru gıdalar, ne ararsanız var bu Dolaplarda. Tatile mi çıkacaksınız, dolabınızda da bozulacak yiyecekler var ve ne yapacağınızı bilemediğiniz için çöpe değil ihtiyaç sahiplerine veriyorsunuz, bu kadar basit. Yerel yönetimlerin kolayca projelendireceği bu girişimler umarım ülkemizde de olur.

“Gıda israfını durdurabiliriz, dünyayı besleyebiliriz ”diyen Battura’nın  “Bread is Gold-Ekmek Altındır ”adlı bir de kitabı var. Ekmeğe saygı, onu öpüp alnımıza koymakla değil, israf etmemekle ya da ihtiyacı olanlara ulaştırmakla olur.

Yerel yönetim seçimleri kapıya dayanmışken, sebze meyve fiyatları herkesin ulaşabileceği düzeyde değilken, tonlarca ekmek israfı varken aslında tek “beka” sorunumuz,  insanların ve tabii öncelikle çocukların, insanca yaşamaları için güvenli barınma ve gıdaya ulaşabilme haklarıdır.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                        HANNAH ARENDT

.

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

Vicdan hayat kurtarır mı? – Nuran Seyhan Bayer

Ben “TEL DOLAP”la büyüyen bir nesildenim. Küçük bir kasabada doğdum ve 8 yaşıma kadar da orada yaşadım. Bugünün şartlarında “villa” olarak nitelenebilecek, İki katlı geniş bahçesi (bir katı tamamen meyve ağaçlarıyla dolu olan), alt bahçede büyük bir çardakta fırını, sürekli akan çeşmenin de olduğu bir evdi.

Olgunlaştığında kocaman olan üzüm tanelerini kuşlardan, böceklerden ve zamandan korumak için, salkımlarını annemin tek tek elleriyle diktiği torbalara soktuğumuz, tarım ilaçsız kışın ortalarına kadar yediğimiz üzümlerin tadını , komşu evin küçük, yuvarlak taş değirmeninde yaptığı bulgurun lezzetini, hasatına yardım ettiğimiz haşhaşın, ayıklarken ellerimizin kapkara olduğu Niksar cevizinin tadını o zaman öğrendim.
Tel dolapta çinko kasenin içinde saklanan, bal mumsuz petekli balla karıştırılmış gerçek tereyağının tadını hiç unutmadım. Dostlarım benim hep, sağlıklı gıda konusunda takıntılı olduğumu fazla ince eleyip sık dokuduğumu düşündüler. Oysa takıntılı değil deneyimli, gözlemci ve doğal tatları yaşayarak öğrendiğim için seçiciyim.

Gelelim “TEL DOLAP”a. Bilmeyenler için kısaca tarif edeyim: İki kapaklı ahşaptan yapılmış ama kapakları hava alan telle kaplanmış, elektrikle ilgisi olamayan, evin güneş almayan en serin yerinde duran bir dolap düşünün. Yiyecekler orada saklanırdı, tabii buzdolabı misali haftalarca değil.Her şey taze, günlük pişirilir, hiçbir şey atılmaz, dökülmezdi. Altı kişiydik ve her şeyi taze pişirirdi annem.Hep köylü pazarlarından aldı sebzesini meyvesini, tabii o zamanlar köylülerin çoğu henüz kurnazlaşmamıştı ve gıdalar endüstriyeleşmemişti.

İşte zurnanın zırt dediği nokta bu: Gıdanın endüstrileşmesi. Yani gıdanın, gıda olmaktan çıkıp, para kaynağına dönüşmesi. Bir şey eğer para kaynağına dönüştüyse bu, ondan uzak durmanızın gerektiğini gösteren bir işarettir. Günümüzde sinyal verenlerse “TIP BİLİMİ” ve tabii vicdanlarından önce cüzdanlarını doldurmayı yeğleyen bazı bilim insanları.

Vicdanlarını dolduranlar yok mu, tabi ki var ve iyi ki varlar. DR. YAVUZ DİZDAR da bunlardan biri. Önce “YEMEZLER” sonra da “VİCDAN HAYAT KURTARIR” dedi.

Aslında YEMEZLER kitabı, VİCDAN HAYAT KURTARIR’dan önce yayımlandı ama bence önce ikinci sonra birinciyi okuyun. Çünkü Yemezler’in yazarının vicdanını nasıl doldurduğunu anlamanız gerekir. Bu kitabı “çocukluğuna” ithaf etmesi de bunun kanıtı.

Yazar, Yemezler’de irdelediği konuların genel çerçevesini, DÜNYA GAZETESİ ‘nde yazdığı yazılara dayandırarak oluşturmuş ama tam 4 yıl okuma ve irdeleme sürecinden sonra.”Bilimin endüstrileşme süreci” başlıklı birinci bölümün sonunda özetlediği 6 madden birkaçı şöyle ve bu kitabı okumanız için yeter de artar bile:

-İkinci Dünya Savaşı sonrasında bilim giderek endüstrinin kontrolüne girmiştir. Fikir geliştirme yetisi giderek zayıflayan Batı akademisi, özellikle gıda alanında endüstrinin kanunen gerekli onay merciidir.

-Hedefin merkezinde bilimsel merak değil, paraya dönüştürülebilir ürün vardır. Bu, bilimin gözlerini giderek körleştirir.

-Yapılan milyonlarca araştırmaya rağmen, hastalıkların neden arttığı araştırılmadığı gibi bilimin kulakları anlatılanlar karşısında giderek sağırlaşır.

-Gözleri olsa da görmeyen, kulakları olsa da işitmeyen’ akademi halk için varolduğunu giderek unutur, zamanla tamamen sermayeye hizmet eder hale gelir.

Başka söze gerek var mı, bilmiyorum. Bu iki kitabı da okuduğunuzda piyonlaşmanın nasıl bir süreç olduğunu, özellikle bilim insanlarının buna katkıda bulunmamak için neler yapıp yapmadığını açık açık göreceksiniz.

Yıllar önce TEMPO dergisinde benimle yapılan bir röportajda “Feminizm nedir?” diye sormuşlardı, ben de “Bir kadın olarak hayatı sorgulamaktır” demiştim. Şimdi buna; “bize sunulanları ve verili bilgileri de sorgulama”yı eklemek gerekir.

Yavuz Dizdar gibi bilim insanları olduğu sürece VİCDAN HAYAT KURTARMAYA devam edecek.

.

Nuran Seyhan Bayer

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşet

[Cadı Kazanı] Küresel Cinsiyet Eşitliği açığı 108 yıl sonra kapanacak(mış)! – Nuran Seyhan Bayer

Dünya Ekonomik Forumu  (DEF) , Küresel Cinsiyet Eşitliği açığı için 2017 deki tahminine, sekiz yıl daha ekledi. Eğer daha sonraki yıllarda,tahminlere yeni eklemeler olmazsa, 2018 raporuna göre şu anda %68 olan “KÜRESEL CİNSİYET EŞİTLİĞİ AÇIĞI -ÇUKURU-“ 108 yıl sonra kapanacak (mış) … Ülkemizde bu durumu anlatan en güzel deyim sanırım “ölme eşşeğim ölme”olacak.  Başka önerilere de de açığım tabii.

DEF’nun 2006 da yayınladığı endekste, ölçüme esas olan dört başlık seçilmişti: Ekonomik Katılım, Sağlık ve Hayatta Kalma, Politik Güçlendirme ve Eğitim. 2006 dan bu yana genel cinsiyet farkını azaltma oranı sadece %3,6 olmuş. Büyük olasılıkla dişi kaplumbağalar bile daha hızlı ilerlemiştir.

Afrika’nın kurtuluşu onların elinde

Bu raporun en ilginç ve sevindirici tarafı; 10 yıldır bu eşitsizliğin %85 ini kapatarak listeye ilk sıradan giren İzlanda ve onu izleyen Norveç, İsveç ve Finlandiya’nın yanı sıra büyük bir deparla 10.sıradan listeye giren NAMİBYA olması. Eşitsizliğin %79 dan fazlasını kapatarak , % 10 dan fazla bir iyileştirmeyle 38. sıradan 10.sıraya gelmiş. Bu oranı yükselten de iki endeks;Sağlık ve Hayatta Kalma açığıyla Siyasi Güçlendirme olmuş. Bir başka başarı öyküsünü de yine Sahra Altı Afrika’sı ülkelerinden Ruanda yazmış. Böyle giderse Afrika’nın kurtuluşu kadınların elinden olacağa benziyor. Karnesi en kötü olanlar ise Karayipler ve Latin Amerika ülkeleri. Farkındaysanız Türkiye’den bahsetmiyorum bile…

İskandinav ülkelerinin,  en üst sıranın dördünü işgal etmesi, tabii ki bir tesadüf değil… Bu ülkelerinin tümü, refah devleti ve evrensel sosyal politikalara destekleri, genellikle yüksek ve tabii bu politikalar, kadınlar için,kilit unsur olmuş.

Vigdí Finnbogadóttir,  İzlanda

Listenin birincisi olan İzlanda’da; 1970’lerde ve 1980’lerde kadın dayanışmasının inşa ettiği hareket,  kadınları birçok yönden özgürleştiren refah politikalarının temelini atmıştı. 24 Ekim 1975’te düzenlenen “KADINSIZ GÜN” etkinliğinde,  İzlandalı kadınların yüzde 90’ı işlerini bırakıp haklarını savunmak için protesto gösterisi düzenledi.  Böylece kadınların her gün, her yerde üstlendikleri ve toplumların temelini oluşturan, ödenen ve ödenmeyen tüm görünür ve görünmez görevleri,vurgulandı. Bu eylem, İzlanda’da muazzam bir toplumsal değişime yol açan devasa ve güçlü bir hareketin başlangıcı oldu. Çocuklar için, sokakta yürürken gördükleri ilk kadın başkan Vigdí Finnbogadóttir ve sonrasındaki kadın yöneticiler,bir rol model olmuştu.  Hatta bir dönem,hep bir kadın başkan gördükleri için çocuklar “başkanlar hep kadından olur “diye düşünmeye başlamışlardı. Bir erkeğin başkan olabileceği o kadar yadsınmıştı ki, düşünmüyorlardı bile. Bizdekinin tam tersi galiba…

Ayrıca, İzlanda’da iki kamu politikasından daha bahsetmek gerekir:  Birincisi, evrensel yüksek kaliteli çocuk bakımıdır. Bu politika, kadınların ekonomiye ve genel olarak topluma katılma fırsatlarını değiştirdi. Çünkü kadınlar,  çocuk yetiştiriciliğinin çoğunu tek başına üstleniyorsa, çocuk bakımı maliyetleri, dünyadaki kadınların iş gücü piyasasına katılmalarını ve / veya politikaya katılmalarını engellemektedir.

İkincisi, iyi finanse edilen ve paylaşılan ebeveyn izni. Bu, yalnızca çocuk sahibi olma ihtimalleri nedeniyle kadınların işte yaşadıkları sistematik ayrımcılığı ele almakta.  Erkeklerin çocuklara bakmaları için işten ayrılarak ara vermeleri,  yapısal ayrımcılığı azaltan önemli bir pratik oldu ve İzlanda’daki birçok kadın siyasetçinin bugünkü konumlarına ulaşmada en önemli etkendi.  Bir aileye sahip olmak ya da bir meslek sahibi olmak arasında seçim yapmaya zorlayan bu durum, kadınların iş gücü piyasasına ve karar alma süreçlerine katılımını kısıtlayan bir gerçeklik. Türkiye düşünüldüğünde bunun ne kadar önemli olduğu anlaşılır.Bu anlamda, hükumetler ve parlamentodan, uzaya füze göndermeleri beklenmiyor: Sadece toplumsal cinsiyet eşitliği farkını arttırdığı gösterilen politikaları benimsemeyerek, önderlik edecekler. Bu kadar basit.  Erkekleri Mars’a kadınları ise Venüs’e göndermeye gerek kalmayacak yani…

“Ekonomik Fırsat Eşitliği “ toplumsal cinsiyet açığının tamamen kapanması ise, en uzun sürecek olanı: 202 yıl sonra… Kadınların hala yönetimsel ya da üst düzey resmi roller için hep başlarını çarptıkları CAM TAVAN’ın varlığı böylece bir kez daha tescil ediliyor.

Siyasi güçlenmedeki cinsiyet açığının kapatılması içinse 107 yıl öngörülüyor! Bakanların sadece %18’i kadın ve 149 ülkenin altısında bakanlık pozisyonunda kadın yok.

Raporda: “Devlet başkanlığı pozisyonundaki kadınların çoğu son on yılda seçildi. Bu son gelişmelere rağmen, bu yıl seçilen Romanya başbakanı da dahil olmak üzere 2018’de 149 ülkede halen yalnızca 17 kadın devlet başkanı veya başbakan var” denilmekte.

Bu kadar kötü haberden sonra sıra bir iyi haber: Eğitime özgü cinsiyet farkının ortalama% 5 düzeyinde kaldığı ve mevcut eğilimlere dayanarak sadece 14 yıl içinde kapatılabileceği söyleniyor. Diğer çukurlar aynı süreçte kapatılamadığı için bu durum sadece eğitimli ama iş gücüne ve karar mekanizmalarına katılamayan kadınların varlığına işaret ediyor sadece…

Türkiye’de kamu ve özel sektörde karar alma mekanizmalarında; alt, orta ve üst düzeyde, kadınların ne oranda var olduğunu gösteren tek araştırmayı 2004-2006 yıllarında, benim de kurucusu olduğum İRİS EŞİTLİK GÖZLEM GRUBU yapmıştı. O günden buyana bir arpa boyu yol alamadığımız gibi artık arpaların bile yetişmesine izin verilmiyor.

Yani kadınlar için “cennet” henüz inşa bile edilmedi. Vaad edilen cennet ise hala ayaklar altında o da anne olmayı şart koşuyor!

Not: Yazıma son noktayı koyduğumda TV haberlerinde İzmir Büyükşehir Belediyesi AKP adayının , “kadınları halı dokumacılığıyla istihdam edeceğiz” cümlesi, başıma balyoz gibi indi. İzmir (yani erkekler) için vaad edilen silikon vadisiydi, kadınlar içinse halı dokumacılığı! Hala nerede olduğumuzu ve gerisini siz düşünün… Küresel Cinsiyet Eşitliği Çukuru’nun kapanması için ülkemizin daha 500 yıla ihtiyacı olduğunu düşünmeden edemedim.

Nuran Seyhan Bayer

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”
                                                                        HANNAH ARENDT

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuManşetTarım-Gıda

[Cadı Kazanı] Arılar 31 Temmuz 2019’a kadar ölmekte özgür! – Nuran Seyhan Bayer

Belki çoğunuz, sürekli olarak sosyal medya aracılığıyla gelen imza kampanyalarından bıktınız ama ısrarlı ve kararlı olunursa güzel sonuçlar alınabiliyor. Yerel tohumlar için de böyle oldu. Önce alternatif yollar bulundu takas gibi, sonrada sayıların gücü yani ne kadar çok imza o kadar başarı ve yerel tohumların zaferi…

Bizim gibi düşünenler bir türlü anlamıyor değil mi? Geleceğimiz olan yerel tohumların satışı niye yasaklanır, arıları öldüren zirai ilaçlar niye kullanılır? Sanırsınız karar vericiler ve onların yakınları, sevdikleri, çocukları, torunları biyonik insan; zirai ilaçlardan kanser olmuyor, arılar yok olunca onlar yok olmayacak. İnsan üstünde durduğu dalı neden keser?

Başta Buğday Derneği olmak üzere sivil toplum örgütleri ve imza veren bütün duyarlı insanlar sayesinde kazanıldı bu başarı. Yerel tohumların korunması, çoğaltılması adına iyi bir karar, soru işaretleri olsa da. Bu konuda detaylı bilgi edinmek isteyenler Buğday Derneği’nin web sayfasını (www.bugday.org) ziyaret edebilirler.

Yine Buğday Derneği, “Arıları Yaşatalım “adlı projelerinden bu yana savundukları neonikotinoid yasağı için, 10 kurumla birlikte ortak bir metin imzalayarak ilgili bakanlığa yasaklama çağrısıyapmışlardı.

Sonunda, uzun zamandır kampanyalarla adeta çığlık gibi büyüyen “ARI VIZILTILARI” yetkililerin kulağına kadar gitti, gözlerini de imzalarımız açtı. Ama galiba gözleri biraz yarım açılmış ki, arılar için önemli bir adım olsa da alınan kararların hepsi olumlu değil ve arı ölümlerini tamamen engelleyemeyecek ne yazık ki…

Ülkemizde zirai mücadele amacıyla kullanılan “bitki koruma” ürünlerinin ruhsatlandırılması, üretimi, ithalatı, piyasaya arzı ve kontrolü 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri Bitki Sağlığı Gıda ve Yem Kanunu ve bu kanuna bağlı olarak çıkarılan ilgili mevzuata göre yapılmakta. “Bitki Koruma” kavramını özellikle tırnak içine aldım çünkü bitki korumanın bu kanundaki anlamı içinde birçok canlı için -örneğin arılar- öldürücü olan maddelerin “koruma” kelimesiyle ifade edilmesi oldukça ironik.

Tarım ve Orman bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından alınan karara göre yasaklandığı söylenen ‘Neonikotinoid’ grubu, ülkemizde ruhsatlı bulunan Acetamiprid, Clothianidin, Imidacloprid, Thiacloprid ve Thiamethoxam aktif maddelerini içeriyor.

Bunlardan  “Thiacloprid” aktif maddesi endokrin bozucu etkisinden dolayı Avrupa Birliği Değerlendirme Sürecinde olduğu için 30 Nisan 2019 tarihine kadar kullanılacağı ve bu tarihten sonra AB kararına göre Bakanlığın değerlendireceği kaydedilmiş.

Acetamipridaktif maddesi için de yasaklama yok. Sebep de Avrupa Birliğinin bunu uygun bulmaması ve 2033 yılına kadar herhangi bir kısıtlamanın söz konusu olmadığını açıklaması. Ne hoş değil mi, AB 14 yıl boyunca bu maddenin zararlı olmayacağını garantiliyor. Sigara ve cep telefonları için de uzun süre direnilmişti! Kim öle kim kala….

Neyse ki artık arıları öldürdüğü kesin olan CLOTHHIANIDIN, mısır tohumlarının çimlenmesi sonucu bitkinin yapraklarında meydana gelen su damlaları içinde yüksek oranda tespit edildiği için ve bunu tüketen arıların birkaç dakika içinde öldüğü bilimsel çalışmalarla saptanmış olduğundan, kullanımı “SONLANDIRILDI”… Ama,aması var, ve oldukça ilginç. Hatta anlaşılması güç bir “AMA” ! . Kullanılması“YASAKLANMADI”, “SONLANDIRILDI”. Çünkü bu aktif madde ve karışımlarını içeren bitki koruma ürünlerin ithalatı ve bu aktif madde kullanılarak ülkemizde yapılacak ürünlerin imalatı, 8 Şubat 2019 tarihi itibariyle sonlandırılacak. Bu arada bol bol ithal edip stoklayabilirsiniz. Tabi aklımıza şöyle bir soru da asla gelmez diye düşünmüş olabilirler: 8 Şubata kadar bitki koruma ürünlerinde kullanılmak üzere ithal edilen  ve bu amaçla üretilen imalatlar ne olacak?.  Siz bu soruyu sormasanız da cevabını vermiş Bakanlık: 31 Temmuz 2019 tarihi itibariyle kullanımı sonlandırılacak(mış)…

Hemen yasaklanmadığına göre arılar o tarihe kadar ölmekte özgür

Imidaclopridaktif maddesini içeren “bitki koruma” ürünlerinin bazı bitkiler için ( Antep fıstığı, armut, bamya, biber, tarla domatesi, elma, fasulye, kabak, kiraz, pamuk, patates, patlıcan, şeftali, turunçgil, tütün ve zeytin ) kullanılması AB ‘de olduğu gibi 19 Aralık 2018 tarihi itibariyle sonlandırılacak.

Avrupa Birliği’nde söz konusu aktif maddenin, 2022 yılına kadar sadece seralarda kullanımının devam edecek olmasına rağmen ülkemizde bu yasaklandı ancak toprak altı zararlılarına karşı sadece fideleri bandırma yöntemi ile kullanımı, Palmiyede Palmiye kırmızı böceği, çimde Haziran Böceğine karşı kullanımı, seradaki kullanımı ve tohum ilacı olarak kullanımının, Aralık 2019 tarihinde Bakanlıkça yeniden yapılacak değerlendirmeye kadar devam edecek.

Eski etiketlerle piyasaya arz edilmiş olan bu aktif maddeyi içeren bitki koruma ürünlerinin etiketlerinde firmalarca 07 Mart 2019 tarihine kadar gerekli düzeltmelerin yapılacak. Neden mi? işte garabetlik bu noktada başlıyor:

İlgili madde aynen şöyle: “Bitki koruma ürünlerinin kullanımı esnasında arı maruziyetlerini önlemek maksadıyla tavsiye kullanımlarına müsaade edilen ürünlerin etiketlerinde Bakanlığımızca belirlenmiş olan ” Bu ürün arılara çok zehirlidir. Özellikle çok kuru ve rüzgârlı hava koşullarında, ilaçlı tohum uygulaması sırasında ortaya çıkan tozlar sürüklenme ile taşınarak, çevredeki çiçekli bitkiler ve sularda kalıntı oluşturabileceğinden dolayı, arılar ve diğer polinatör böcekler ilaçlı tohum tozlarına maruz kalabilirler. Bu sebeple çok kuru ve rüzgârlı hava koşullarında ilaçlı tohum ekimi yapılmamalıdır. Tozlaşma amacıyla Bombus arısı kullanılan seralarda kullanmayınız, uyarı ifadelerine yer verilmesi,”

Bütün sorumluluk artık üreticilerde! Şöyle davranacakları düşünülüyor:

“İlaçları ellerine aldıklarında ilk işleri minicik harflerle yazılan açıklamaları okuyacaklar ve parmaklarını ıslatıp havaya doğru kaldırıp ‘ aaa bugün hava çok kuru, galiba rüzgâr da var, yazık arılar ölmesin ben bu ilacı kullanmayım, ürünlerim kötü olursa olsun, para kazanmazsam kazanmayayım, yeter ki arılar ölmesin! diyecekler ve sabırla rüzgarsız kuru bir gün bekleyecekler”…

Bu durum sigaraların üzerine “öldürür, sağlığa zararlıdır” ibaresi yazmak gibi diyeceğim ama ondan daha beter çünkü sigara bireysel bir karar ve sadece içene zarar veriyor, oysa arıların ölmesi, yok olması hepimizin kaderini belirleyen bir durum: Çünkü: ARILAR YOKSA BİZ DE YOKUZ

Yılın bu son yazısıyla biraz içinizi kararttığımı biliyorum ama her geçen gün çocuklarımızın geleceğinden çalınan bir gün olacak. Hırsızları bir an önce bulup afişe etmeliyiz, etmeliyiz ki bizim ve çocuklarımızın adına karar verme yetkisini alacaklar için oy verirken kılı kırk yaralım.

Mart ayında yerel yönetim seçimleri var. Hadi bir yerlerden başlayıp ilk adımı atalım.Yerel tohumlar için çaba gösteren gönüllülerden oluşan MUĞLA YEREL TOHUM GRUBU’ndan JALE EREN şöyle diyor:  “Biliyorsunuz yerel seçimler yaklaşıyor. Hepimiz kendi bulunduğumuz yerlerdeki belediye başkan adaylarından konumuzla ilgili bir şeyler istesek nasıl olur sizce? Sizin de aklınıza gelen varsa konumuzla ilgili yazınız. Ve hepimiz adaylardan bunları isteyelim. Bir tekini bile yapsalar kardır değil mi?

1- Tarım Lisesi açsınlar veya açılmasına önayak olsunlar.

2- Yerel tohum merkezleri kurarak yerel tohumlara sahip çıksınlar. Yerel tohum merkezlerinde yerel tohumları çoğaltsınlar, tohumlarını ve fidelerini bedava üreticilerle paylaşsınlar. Gerçi bu konu iki cümleyle olacak şey değil, açmak lazım isteyen olursa. Geniş bir konu çünkü.

3- Pazar yerlerinde, pazarların kurulduğu gün çöplerin ayrıştırılarak toplanması, bitki artıklarının kompost yapılması, yapılanların park ve bahçelerde kullanılması, fazlasının halka dağıtılması.

4- Ayrıca halkın ve belediyenin yaptığı budamalardaki kesilen dallar için dal öğütme (patoz) makinesi almalı ve komposta katılıp gübre olmasını sağlamalıdır.

5- Yerel tohumla üretilen ürünlerin satılması için,halkın ve belediyenin içinde olduğu, üretici ve tüketici kooperatifleri kurmalıdır.Seferihisar Belediyesi örneğinde olduğu gibi belediye, nasılsa kooperatif olacağı için üreticiye alım garantisi vermelidir.

6- Kent konseylerinde yerel tohum çalışma grubu kurulmasını sağlamalıdır.

7- Çalışma grubunu kullanarak köylerde çalışmalar yapmalı ve insanları yerel tohum ekmeye davet etmelidir.

8- Yerel tohumla üreten üreticilerin ürünlerini satması için,farklı bir köşe veya farklı bir gün vermeli veya “yerel tohum, doğal tarımla üretilen ürünlerin satıldığı ayrı bir pazar yeri kurmalıdır.

9- Okulların bahçelerini tarım için düzenlemeli, gerekirse yerel tohumlardan vererek öğrencilerin tarım yapmasını sağlamalıdır. Ağaç yaşken eğilir.

10- Belediye bedava vereceği hobi bahçeleri ile yerel tohumla üretimi desteklemeli, ayrıca okul öğrencilerin gelip toplayacağı bir meyve ormanı yapmalı.”

Siz de bulunduğunuz yörede, belde de geleceğiniz için ürettiğiniz fikirlerinizin takipçisi olun, belediye başkanlarına seçim döneminde toplantılarına gidip sorular sorun, sosyal medya aracılığıyla paylaşın, sizin sorunlarınızı, sorularınızı dile getirmeyen medya kuruluşlarının reklamlarında yer alan ürünleri almayarak farkındalık yaratın.

FARKLI OLUN Kİ FARK YARATIN!

Nuran Seyhan Bayer

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”

                                                                  HANNAH ARENDT   

   


Kategori: Hafta Sonu