[Yaşadım Diyebilmek[ Absürt bir serüven ve mutlu son 2 – Şahin Tekgündüz

Gün doğmadan neler doğar meşime-i şebden* 

Matbaa satın alma gırgırı devam ederken birkaç gün sonra Yalçın Cerit arıyor, biraz müstehzî bir edayla “Hayrola matbaa satın alıyormuşsun, Yağaç kesmedi galiba seni” diyor. Gülüyorum. Kimden öğrendiğini soruyorum, “Benim kulağım deliktir” diyor. “Akşam uğra da anlatayım sana” diyorum. Onun da başından bir matbaa serüveni geçtiği için beni en iyi anlayacaklardan biri… Akşam evde ben anlattıkça Yalçın dikkat kesiliyor, bir süre bıyığını kemirerek sessiz sessiz düşünüyor ve sonunda “Anladığım kadarıyla sen zâten satın almışsın bu matbaayı kafanda; belli ki Haluk Beyler zor durumdalar ve senin teklifine evet diyecekler. Ama senin Timuçin’le Özkan’ı ikna etmen matbaayı satın almandan daha zor. Keşke becerebilsen de bu işi, partinin matbaa işlerini de üstlenseniz” diyor. Onun bu sözleri kafamda bir ışık daha yakıyor: Partinin matbaa işleri… Ama önümdeki sorun sadece Timuçin’le Özkan değil, öyle çetin engeller var ki, aşabilmek ne mümkün… Yalçın “Kolay iş değil ama sen kolay kolay pes etmezsin, inatçısın bilirim; Timuçin’le Özkan’ı inandırmaya çalış, ben de bi’ düşünüyüm bakalım” diyerek ayrılıyor evden.

 

Haluk Bey’i birkaç gün aramamaya, onun beni aramasını beklemeye karar veriyorum. Yalçın’ın söylediği gibi inadım tutar da bir oldubitti yaratırsam zaten zar zor sürdürebildiğimiz hayat standardımızı riske etmiş olacağım. Bu nedenle son derece ihtiyatlı davranmalıyım hem kendimi hem ortaklarımı, boyumuzu aşan bir işe sokmakta ısrarcı olmamalıyım. Ama pek hoşuma giden matbaa pazarlığını da sürdürmek istiyorum. Bu kararımın, matbaaya sahip olma içgüdümü kışkırttığının da farkındayım. Birkaç gün matbaa konusunu hiç açmadan işlerime bakıyorum. Beklemediğim bir anda Yalçın arıyor, heyecanlanıyorum. Matbaa konusunda neler olduğunu soruyor, durumu anlatıyorum. “Bir ipucu yakaladım galiba, bir iki gün idare et hele” diyor. Heyecanım katlanıyor. İstanbul’dan Ferit’in telefonuyla konu yeniden gündeme geliyor. Haluk Bey’in benden haber beklediğini, elimi çabuk tutmazsam, Karaca Ofset’le başka ilgilenenlerin de olduğunu söylüyor. Bunun, bir çaresizlik ifade ettiğini çakıyorum ama belli etmiyorum. Haluk Bey’i yarın arayacağımı söylüyorum. Çünkü öğleden sonra Zekeriya Bey gelecek şirkete ve bu konuyu ona da çıtlatacağım.

Beklenmedik bir destek

Özkan’ın eşi Sönmez Taner Tarsus’lu Akçalı ailesinin kızı. Dayısı Zekeriya Akçalı Türkiye İş Bankası genel müdür yardımcı. Bizleri pek sever ve sık sık şirkete gelir sohbet ederiz. İş Bankası’na yatırım kredileri için başvuran girişimcilerden söz eder ve yatırım projeleri için kapılarını çalmamızı önerir. Sohbet sırasında Özkan’ın müstehzi ifadeleriyle bu konu da gündeme geliyor. Zekeriya Bey, birtakım ayrıntıları ve Karaca Ofset konusunu öğrenince, “Çocuklar bu işe girişirseniz çorbada benim de bir atımlık tuzum olsun, size Öğretmenler Bankası’ndan kredi temin edeyim” diyor. Heyecandan kalbimin çarpıntısı fark edildi mi bilemiyorum. Özkan’la göz göze geliyoruz, itiraz cümlesi ağzından çıkmak üzere. “İyi de, sizin sağlayacağınız krediyle koca matbaa satın alınabilir mi, üstelik biz kredi için neyimizi teminat göstereceğiz ki?” Zekeriya Bey “Canım siz orasını karıştırmayın, bir yolunu bulacağız elbette” diyor. İçim pır pır ediyor. Zekeriya Bey’in bildiğimiz bir yanı da üst düzey yöneticisi olduğu bankadan yakınlarına en küçük bir imkân sağlamaması. Bu nedenle hatırının geçtiği Türkiye Öğretmenler Bankası’ndan söz ediyor.

Almanya yolundan çevrilen para

Garip bir rastlantı, aynı gün akşama doğru Yalçın geliyor OPA’ya. Durduk yerde şirkete gelmesini hayra yoruyorum. Parti üyesi Gündüz Mutluay ile Arif Oruç Sezlev’in partiye destek amacıyla, işçi permilerinden de yararlanarak Eskişehir’de bir ambalaj tesisi kurmaya hazırlandıklarını, Gündüz’ü, Almanya’ya gitmek üzere İstanbul’da iken yoldan çevirdiğini ve matbaa işinden söz ettiğini anlatıyor. “Biraz zor oldu ama aklı yattı, Cumartesi günü Arif’le birlikte Ankara’ya gelecekler” diyor. (Hâlâ geçerli mi bilmiyorum; o dönemde yurtdışında çalışan işçiler kazançlarıyla edindikleri kullanılmış otomobil, makine, ev eşyası vb birtakım varlıklarını Türkiye’ye gümrüksüz sokabiliyorlardı. Bu imkânı sağlayan belgelere kısaca permi deniyor ve permiler ticârî meta olarak el değiştirebiliyordu) İki gün sonra partili arkadaşımız Nurettin Pirim’in evinde uzun bir görüşme yapıyoruz. Gündüz ve Arif, ellerindeki kaynağı bu işe yatırmayı kabul ediyorlar. Böylece matbaa işinin en önemli adımı atılmış oluyor. Bu gelişme üzerine Özkan’ın direnci kırılıyor ve iş benim İstanbul’la yürüteceğim müzakereye ve pazarlığa kalıyor.

Bu olumlu gelişmelere rağmen İstanbul’a kabul edilmesi zor, hattâ mümkün olmayan şartlar ileri sürmeye karar veriyorum. Şartları kabul edip satıştan vazgeçerlerse sağlayacağımız kaynakla daha mütevazı bir matbaa kurabileceğimizi düşünüyorum. Bu fikri Timuçin de Özkan da destekliyor. İlk görüşmede Haluk Bey’e, imkânlarımızın ancak yetmiş beş bin liraya elverdiğini söylüyorum. Telefonda kısa bir sessizlikten sonra Haluk Bey “Şahin Bey insafsızlığınız devam ediyor, ben bunu Osman Necmi Bey’e nasıl söyleyebilirim; ben sizi ararım” diyor. O gün aramıyor Haluk Bey. Teklifimizin reddedildiği ihtimaliyle bir yandan üzülüyor, bir yandan da olası büyük bir riskin altında kalmaktan kurtulacağımızı düşünüp rahatlıyorum.

Ertesi gün beklediğimiz telefon geliyor, Haluk Bey teklifimizi kabul ettiklerini ve bir satış sözleşmesi hazırlayıp uçakla göndereceklerini bildiriyor. Bu bilgi üzerine matbaa meselesi şirketin gündemine iyiden iyiye oturuyor. Öne sürülen şartları bilmiyoruz ama bir yandan da hazırlıklara başlamamız gerekiyor. Hemen telefona sarılıp Zekeriya Bey’i arıyorum ve bu bilgiyi aktarıyorum. Öğretmenler Bankası Maltepe Şubesi Müdürü Mümin Derici’nin konuyu bildiğini ve onu ziyaret edip görüşmemiz gerektiğini söylüyor. Bu haberi Yalçın’a da uçuruyorum, telefonda bir süre durakladıktan sonra “Gündüz’le konuşacağım, denkleştirebilirlerse onlardaki parayı da Pazartesi günü Eskişehir’e gidip alacağız” diyor. O gün Mümin Bey’i arıyorum, bizi beklediğini söylüyor. Timuçin’le birlikte gidip, sıcak bir sohbetten sonra birtakım belgeleri imzalıyoruz. Mümin Bey dost canlı birisi, dosyanın kurula gireceğini, onaylanınca bize haber vereceğini söylüyor.

OPA’nın yardımcı elemanı Kenan Bulut âdetâ bir zehir hafiye, Ankara’da tanımadığı ve ucundan tuttuğunda da bitiremeyeceği iş yok. Zaten matbaa konusunu en küçük ayrıntısına kadar biliyor. Olumlu yöndeki gelişmeler üzerine ona, matbaaya uygun bir yer bulmak için harekete geçmesini söylüyorum. Tanıdığı tanımadığı emlakçıları ve arkadaş çevresini harekete geçiriyor. Bu arada haber çevremizde de hızla yayılıyor.

Eskişehir’den, paranın Ankara’da kurulacak olan matbaaya sermaye katkısı olarak kullanılacağını taahhüt eden bir belgeyi imzalayıp, Gündüz ve Arif’in hazır ettikleri yirmi sekiz bin lirayı OPA hesabına yatırmış olarak dönüyoruz. Bu para, benim Transtürk kampanyasını yürüttüğüm günlerden sonra önüme çıkan en büyük para. Geç vakit şirkete dönüyorum. Haluk Bey’in kısacık mektubunu masamda buluyorum. Üzerinde ataşla tutturulmuş küçük bir kâğıtta Timuçin’in notu var. ‘Şartlar ağır, cevap vermeden önce görüşelim’ yazıyor. Yazıyı okuyunca donup kalıyorum. Sadece satış şartlarından oluşan bir metin ve ileri sürülen şartlar gerçekten ağır, âdetâ anlaşmayı bozmamız için kaleme alınmış. Satışın, kaparo olarak yirmi beş bin lira ödendiğinde yürürlüğe gireceği, makine donanımın yerinde teslim alınacağı, söküm ve yükleme sırasında makinelerde ve binada meydana gelecek hasarlardan sorumluluk kabul edilmeyeceği, teslim tamamlanınca yirmi beş bin lira daha ödeneceği, kalan yirmi beş bin lira içinse en geç bir ay vâdeli senet verileceği, ‘Karaca’ adının hiçbir yerde ve hiçbir şekilde kullanılmayacağı vb…

Ültimatom gibi bir cevap

Bu şartları kabullenmek elbette mümkün değil. Önce telefonla konuşmayı düşünüyorum ama ilişkileri sulandırmamak için vazgeçiyorum ve hemen oturup cevâbî bir mektup yazarak kendi şartlarımızı birer birer sıralıyorum. Makineler, o dönemin ünlü matbaa montörü Orhan Hekimoğlu tarafından ciddî bir revizyondan geçirilecek, eksik ve arızalı parçalar orijinalleri ile değiştirilecek, tesis Ankara’ya güvenli bir nakliyat firmasınca sigortalı olarak taşınıp belirleyeceğimiz yere Orhan Hekimoğlu tarafından monte edilecek, deneme baskıları yapıldıktan sonra teslim işi tamamlanmış olacak ve yirmi beş bin lira ödenecek. Geriye kalan yirmi beş bin lira ise on sekiz aylık taksitler hâlinde senetlerle ödenecek. Bu şartlar yerine getirilmediği takdirde ödenen kaparo geri ödenecek ve sözleşme feshedilecek. Mektubun başına da Haluk Bey’e hitâben kısa bir not ekliyorum. “Sayın Haluk Bey, önerdiğiniz koşulları kabul etmemiz maalesef mümkün değil. Devir teslim ve satışla ilgili şartlarımız aşağıda belirtilmiştir. Uygun bulup onayladığınızı bildirdiğiniz takdirde yirmi beş bin lira kaparo havale edilecek, aksi halde satın almadan vazgeçilecektir. Yanıtınızı bekliyoruz. Saygılarımızla…

Mektubu önce Timuçin ve Özkan’a okuyorum. Şaşırıyorlar ve matbaa işinden vazgeçtiğim sonucunu çıkarıyorlar. Timuçin “Bu mektup, kibarca vazgeçiyoruz demektir, sen bilirsin” diyor; Özkan ise çok isabet ettiğimi, aksi halde altından kalkamayacağımız bir angajmana girmek üzere olduğumuzu söylüyor ve rahatlamış görünüyor. “Kaparo olarak göndereceğimiz yirmi beş bin liradan vazgeçmeleri mümkün değil, ne edip edip şartlarımızı kabul edecekler, görürsünüz” diyorum. Benim bu sözüm üzerine Timuçin başparmağını dikerek “Helâlsin be ortak; resmen rest çekmişsin adama. Kayserili de değilsin ama bu pazarlık kabiliyeti nereden geliyor anlayabilmiş değilim” diyor. Gülüyorum, “Benim Nevşehirli olduğumu unuttun galiba” diyorum. Mektubu gönderip kulağımızın üzerine yatıyoruz.

Danimarka Büyükelçisi’nin Malikânesi

Bu arada kiralık yerler konusunda birtakım bilgiler geliyor. Bunlar içinde en ilginç olanı Danimarka Büyükelçisi’nin Küçükesat’taki mâlikânesi… Büyükelçi başka bir yere taşınınca bu şirin bina bir Karadenizliye satılmış, o da kiraya veriyormuş. İstanbul’dan çok ümitli olmamamıza rağmen dayanamayıp birlikte binayı görmeye gidiyoruz. Akay yokuşundan sağa dönünce Esat Caddesi 44 numarada, önden iki, arkadan üç katlı şirin mi şirin bir bina. Önünde küçük, arkasında ise büyükçe iki bahçeli. Mermer merdivenlerle çıkılan ilk kata, özenle yapılmış bir demir kapıdan giriliyor, parke döşeli geniş salon, arka bahçeye bakan büyük bir balkona açılıyor. Üst kata, iki tarafı ferforje korkuluklu geniş bir mermer merdivenle çıkılıyor. Bu kat da alttaki gibi parke döşeli; kapı pencere doğramaları birinci sınıf. Bir üstte ise depo olarak kullanılan geniş bir çatı katı… Bina üçümüzü de etkiliyor ve hemen yerleşme planları yapmaya başlıyoruz. Matbaa için en alt kat ideal, önündeki verandamsı yerin de çevresini kapatırsak yeter de artar bile. Birinci kat matbaanın idârî ve ofset hazırlama bölümü, üst kat ise iki yıldır on birinci kata tıkışmış bulunan OPA için havalı ve prestijli bir mekân…

Binayı iyice inceledikten sonra Timuçin, “Matbaa işi olur gibi görünmüyor ama bakıyorum sen Danimarkalıların matbaa makinesini onardıktan sonra şimdi de büyükelçilerinin evine göz diktin” diyor gülüşüyoruz. Binanın sahibi Rize’de ve ne zaman geleceği belli değil, Ankara’daki işleriyle avukatı ilgileniyor. Avukatın adını bir yerlerden hatırlıyorum ama çıkaramıyorum. Akşam karımla konuşurken o avukatın, çok sevdiği bir arkadaşının kocası olduğunu söylüyor, şaşırıyorum. Birtakım tesadüfler garip bir şekilde üst üste binmeye başlıyor, bunu neye yormalı bilemiyorum. Karadenizli şivesiyle konuşan Gültekin adındaki avukatı hatırlıyorum ve İstanbul’dan olumsuz yanıt gelmezse aramaya karar veriyorum.

____________

*Gün doğmadan neler doğar gecenin karanlığından/Ahmet Hâşim

Haftaya “Zorlu ama keyifli günler”

 

 

Şahin Tekgündüz 

[email protected]