Hafta SonuManşet

[Yaşadım Diyebilmek] Danimarkalı Montör Şahin Usta – Şahin Tekgündüz

1968’in son baharı. TRT yıllarım. Bir yandan TRT Haber Merkezi’nde çalışıyor, bir yandan da Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun üçüncü sınıfına devam ediyorum. Merkezi sınav sistemiyle alınan öğrenciler dışında halen meslekte olanlar için üç yıl üst üste yirmişer kişilik özel bir kontenjan tanınmış, açılan sınavı kazanarak üç yıl önce okula kayıt olmuştum. Özel izinli olarak hafta içi her gün 15.00’e kadar okula gidiyorum, daha sonra da 21.00’e kadar TRT’de çalışıyorum. Aslında okula da doğru dürüst devam ettiğim yok ya. Zamanı kitap okuyarak, fotoğraf çekerek ya da tanıdık yayın evlerine kitap kapağı yaparak geçiriyorum. Bazen de Forum Dergisi’ne gidip Hasan Hüseyin’e yardım ediyorum. Bu yüzden, benimle birlikte okula devam eden şefim Muammer Yaşar’dan da sık sık ve kibarca uyarılar alıyorum. O da aynı imkândan yararlanarak okula devam ediyor ama diğer arkadaşlar gibi dersleri hiç kaçırmıyor.

Bir pazar günü Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinden yakın dostum Yalçın Cerit geliyor eve. Sıkıntısı yüzünden okunuyor. O dönemde, DİSK’e bağlı Yapı İş Sendikası’yla Ağaç İş Sendikası’nın birlikte kurduğu Yağaç Matbaası’nı yönetiyor. Matbaa, Danimarka İşçi Sendikaları üst örgütünün bu iki Türk sendikasına bağışladığı iki makineden ve gerekli ıvır zıvırdan oluşuyor. Makinelerden birisi yeni ve gıcır gıcır bir “Linotype“, diğeri ise o dönemde dublex tabir edilen 1925 model, demir kütlesinden oluşan bir baskı makinesi. “Linotype” saat gibi çalışıyor ve çevredeki yayın evlerine dizgi hizmeti veriyor. Dublex makine ise üstü bobin kağıtlarıyla örtülmüş leş gibi hareketsiz yatıyor.

Yalçın hoşbeşten sonra sıkıntısını açığa vuruyor. Matbaanın istediği gibi çalışmadığını, dubleks baskı makinesinin geldiğinden beri hiçbir işe yaramadan öylece yattığını, Ankara’da ve İstanbul’da ne kadar montör (matbaa makinesi kurucu ve onarımcılarına o dönemde montör denilirdi; hâlâ öyle mi bilemiyorum) varsa gelip baktığını ama makineyi çalıştıramadıklarını söylüyor. Makineleri bağışlayan Danimarka’daki örgüte durumu bildirdiklerini, onların bir montör göndereceklerini, ama onun da beş altı aydan önce gelemeyeceğini söylüyor. “Bir yandan Parti’nin baskı işleri bekliyor, bir yandan Kemal Çukurkavaklı sıkıştırıp duruyor, ne halt edeceğimi bilemiyorum” diyor. Kemal Bayram Çukurkavaklı, o günlerin günlük tek sosyalist gazetesi Yeni Gün’ün patronu. Mali sorunlar nedeniyle gazeteyi bin bir güçlükle ayakta tutabiliyor. Ankara’da rotatifle gazete basabilen matbaalardan biri Hürriyet Gazetesi’nin, biri de aynı sokakta diğer gazeteleri basan Güneş Matbaası. Çukurkavaklı gazeteyi yaşatabilmek için Yağaç’ın gazete basabilir duruma gelmesini dört gözle bekliyor.

Dört yaşımda sünnet armağanı olarak önüme konulan ve kurulunca kafasını öne arkaya sallayarak seke seke yürüyen oyuncak ördeğin içini açıp da nasıl yürüdüğünü keşfetmeye çalıştığım ve babamdan büyük bir azar işittiğim günden beri mekanik konulara merakım ve yatkınlığım bir hayli. Bir yandan bu merakım, bir yandan Yalçın’a yardımcı olma isteği, bir yandan da TİP’li olmanın verdiği içgüdüyle, hiç tereddüt etmeden “Şu makineye bir de ben bakıyım istersen” diyorum Yalçın’a. Yalçın umutsuz ve umursamaz bir tavırla “Orda leş gibi yatıyor, işin gücün yoksa git biraz da sen oyalan” diyor.

Bedava bir oyuncak bulmanın sevinciyle ertesi sabah soluğu Âgâh Efendi Sokak’taki Yağaç Matbaası’nda alıyorum. Yalçın, matbaanın ayak işlerine bakan Mehmet adında bir delikanlıyı çırak olarak veriyor yanıma. Önce üzerini örten bobin kâğıtlarını atıp makineyi keşfe çalışıyorum. Sekiz yıl önce Sinema-Tiyatro, daha sonra da muhabir olarak çalıştığım Akis Dergisi’ni basan lenduha makinenin aynı. Akis’te çalışırken muhabirlikle yetinmeyip boş kaldıkça bir alt kattaki matbaaya inip mürettiphanede (O dönemin matbaalarında sayfa kalıplarının hazırlandığı teknik bölüm) oyalanıyordum. Hüseyin Usta adında bir ser mürettip (baş mürettip) ile yardımcısı Yunus adındaki delikanlıyla da iyiden iyiye dost olmuştum. Elimden kumpas (kurşun harfleri sıralayarak başlık dizmeye yarayan çelik alet) düşmüyor, hatta zaman zaman sayfa tertibine bile bulaşıyordum. Bu arada dubleks baskı makinesini de yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Dolayısıyla yaklaşık 15 metre uzunluğunda, 2-2,5 metre yüksekliğinde bir demir yığını bana hiç yabancı gelmedi. Makinenin, alt ve üs şaselerine yerleştirilmiş sayfa kalıplarıyla, bobinden gelen kâğıdın önce bir yüzüne, sonra da üst şaseden geçerken öbür yüzüne baskı yapılıyor. Daha sonra merdaneler arasından ve konik bir düzenekten geçerek forma halinde katlanan kâğıt kesiliyor ve gazete ya da dergi haline geliyor.

Bazı makul parçalarının dışında tır lâstiği çapındaki dişlileri, kol kalınlığındaki bağlantı milleri, boya merdaneleri, şaseleri, katlama ve kesme aparatıyla küçük bir lokomotife benzeyen 1925 model makineyi enine boyuna inceledikten sonra bir şey dikkatimi çekiyor. Makinenin parçaları, Danimarka’da sökülürken, aynı şekilde monte edilebilmesi için, bağlantı noktalarına harflerden ve rakamlardan oluşan işaretler çakılmış. Önce bunları kontrol ediyorum ve makine kurulurken işaretlerin eşleşmesine hiç dikkat edilmemiş olduğunu fark ediyorum. Örneğin A/28 işareti bulunan mil, B/28’e, D/14 merdane yatağı B/14’e bağlanmış.

Tulumları giyip, çırağım Mehmet’in yardımıyla makineyi bir güzel söküyoruz. Sonra da bütün parçaları, konulan işaretlere göre yerli yerine dikkatle monte etmeye başlıyoruz. Yalçın da başımızda büyük bir keyifle izliyor bizi. Bu arada matbaaya gelip gidenler, makinenin hikâyesini bildikleri için Yalçın’a beni gösterip, “yeni montör mü?” diye soruyorlar. O da büyük bir keyifle “Evet, Danimarka’dan beklediğimiz montör, makine yakında çalışacak” diyor. Bir başkası “Şahin usta Türkiye’den Danimarka’ya göçenlerden mi?” diye soruyor Yalçın’a. “Onu bunu bilmem resmen Danimarkalı, Türkçe de konuşamıyor zaten” cevabını veriyor. O yıllarda otuzlarında kumral bir genç olduğum için, tanıdıkların dışında herkes bu oyuna geliyor ve gerçekten Danimarkalı olduğuma inanıyor. Aralarında benimle çat pat İngilizce konuşmak isteyenler çıksa da ben büyük bir ciddiyetle, duymamış gibi davranıp işime devam ediyorum.

İlk çalıştırdığımda, her an bir parçasını kıracakmış gibi olmadık gürültüler çıkaran makine, olabildiğince sakin sakin dönmeye başlıyor. Çok mutluyum, ünlü montörlerin sadece dikkatsizlikleri ve özensizlikleri yüzünden başaramadıklarını başarmış olmanın kıvancını yaşıyorum. Hatta bu arada çevredeki matbaalardan teklifler bile aldığım oluyor.

Üç hafta kadar öğleden öncelerim okul yerine matbaada geçiyor. Öğleyin eve geldiğimde ise kendimi doğru banyoya atıyorum. Küvet makine yağı ve matbaa mürekkebinden bir anda simsiyah oluyor. Kirden yağdan arındıktan sonra da karnımı doyurup TRT’ye gidiyorum. Üçüncü haftanın sonunda makinenin montajı bitiyor ve prova baskıya geçiyorum. Haber çevrede hızla yayılıyor. İş yeri yakında olan Kemal Bayram Çukurkavaklı zaten başımdan eksik olmuyor. Bu arada TİP’li arkadaşların biri gidip beşi geliyor. Makinenin bir an önce çalışmasını ve Parti organı niteliğindeki Proleter Gazetesi‘nin burada basılmasını bekliyorlar. Adana’da yayımlanan Proleter yeterli mali olanağa sahip olamadığı için krize girmiş, parti örgütünün desteğiyle basım işi Ankara’ya alınmıştı.

Prova baskılar başarılı geçiyor, ancak bir sorunu bir türlü çözemiyorum. Ön ve arka yüzdeki sayfalar başlangıçta tam olarak üst üste çakışırken, baskı devam ettikçe kâğıdın akış yönünde birbirinden uzaklaşmaya başlıyor. Kâğıt akış ayarını ters yöne doğru düzeltiyorum, bu kez de baskılar o yönde kaymaya başlıyor. 300-400 baskıya kadar olan kayma, durumu kurtaracak düzeyde ama, kayma arttığında sayfaların katlamasında sorun çıkıyor. Bütün çabalarıma rağmen bu sorunu çözmeyi başaramıyorum. Yalçın çok tedirgin. Partiden sıkıştırıldığını ve Proleter’i basmak zorunda olduğumuzu söylüyor. Ben de büyük bir cesaretle, “basarız” diyorum.

Bir hafta boyunca gazetenin dizgisi, klişelerinin yaptırılması ve sayfa kalıplarının hazırlanması, provaların okunup gerekli düzeltmelerin yapılmasıyla geçiyor. Bunların hepsini de dizgi makinesindeki operatör ve Yalçın dışında herhangi bir destek almadan ben yapıyorum. Cumartesi günü akşam üzerine doğru matbaa partililerle dolmaya başlıyor. Yalçın matbaanın yöneticisi olarak gelenleri karşılıyor. Matbaanın çalışmaya başlamasını kutlamak için aldığımız Çubuk şarapları ve kuru-yemiş karton bardak ve tabaklarda dağıtılıyor. Gelenler arasında kimler yok ki… O dönemde Parti’ye en büyük desteği sağlayanlardan idealist üç doktor Niyazi Tunga, Yavuz Erkoçak ve Leon Namer ilk gelenler arasında. Onların yanı sıra Parti genel merkez ve il yönetiminden görevliler ile Yapı İş ve Ağaç sendikalarının isimlerini anımsayamadığım yöneticileri matbaayı dolduruyor. Ersin Salman, Aydın Aydemir, Kemal Çiftler, Osman Sakalsız, Abdullah Nefes, doğal olarak Kemal Bayram Çukurkavaklı ile ve daha pek çok kişi dolduruyor matbaayı. Gelenler bir yandan etrafında dolanarak lenduha makineyi izliyor, bir yandan da Danimarkalı Montör Şahin Usta’nın gazeteyi basmasını bekliyor. Becerebildiğim kadar sakin ve mütevazı görünmeye çalışarak çırağım Mehmet’le birlikte kalıpları dikkatle yerleştiriyoruz. Kayma sorunundan hiç söz etmiyorum. Bulduğum çözüm 300-400 kadar bastıktan sonra herhangi bir bahaneyle makineyi durdurmak ve ayarı değiştirdikten sonra yeniden yol vermek. Makine alkışlar arasında homurdanarak dönmeye ve sortiden ilk Proleter’ler çıkmaya başlıyor.

Herkes eline bir gazete alıp dikkatle incelemeye başlıyor ve baskının gerçekliğine tanık olmanın mutluluğunu yaşıyor. Onların gözünde bir mucizeyi gerçekleştirmiş kahraman durumundayım. Büyük bir alçak gönüllükle tebrikleri ve teşekkürleri kabul ediyorum. Bir süre sonra da kalabalık mutlu bir şekilde dağılıyor. Biz baskıyı 5 bine ulaştırmak için dura kalka çalışmaya devam ediyoruz.

Makinenin benim dışımda kullanılamayacağını bildiğim için, yeni bir baskı işi olursa yardıma geleceğimi söyleyerek, bir ayı aşkın bir süredir ihmal ettiğim okula devam etmeye başlıyorum. Tabii makinenin o haliyle yeni iş almak ya da Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Yeni Gün’ünü basmak mümkün olamıyor. Aradan birkaç ay geçiyor, Yalçın Cerit beni arıyor ve matbaaya gelmemi söylüyor. Gidiyorum. Danimarka’dan beklenen montörün geldiğini, durumu ve makinede basılan Proleter’i görünce “Bu imkânsız, bu makine bu haliyle bu işi basamaz” dediğini, sonra da çantasından bir çift aparatı çıkararak, kâğıdın bobinden makineye girdiği yerde, gövdenin iki yanında bulunan boş vida deliklerine monte ettiğini ve kâğıdı onların arasından geçirdiğini anlatıyor. Adam sonra da makinenin hiçbir yerine dokunmadan zaten bağlı duran Proleter gazetesi kalıplarıyla deneme baskısı yapıyor. Alçak makine, bir milimetre bile sapmadan tıkır tıkır basıyor gazeteyi. Yalçın o aparatları gösterince, dişlerimin arasından, ona duyurmamaya çalışarak sunturlu bir küfür sallıyorum…

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

 

Kategori: Hafta Sonu