[Yaşadım Diyebilmek] Aslanın midesindeki büyük lokma – Şahin Tekgündüz

Bin dokuz yüz yetmiş eylülünün ilk günlerinden biri. Timuçin Yekta ile, Karaköy’de Perşembe Pazarı’nın girişindeki holding binasından çıkmamızla, kendimizi Ziraat Bankası’nın Karaköy şubesinde bulmamız bir oluyor. Saat dördü geçiyor. Elimizde bizim için paha biçilmez değerde bir çek var. 25.000 liralık… Çeki bozdurup, bankalar kapanmadan parayı Ankara’ya ulaştırmak zorundayız. Şirketlerimizde çalışan arkadaşların gecikmiş ücretlerini alabilmeleri buna bağlı. Ayrıca, parayla birlikte, işi aldığımız haberi de onlara ulaşmış olacak. Şansımıza, Ankara’dan yeni tayin olmuş bir memura rastlıyoruz. Büyük bir dayanışma örneği göstererek, parayı yıldırım telefon havalesiyle Ankara’ya gönderiyor. Derin bir nefes alıyoruz. Sonra da cebimizdeki parayla doğru Haydarpaşa’ya…

Pek keyifliyiz. Nasıl olmayalım ki, büyük lokmayı aslanın ağzından değil, midesinden almışız. Üstelik de üç beş günlük bir çalışmayla… Gar lokantasında karnımızı doyurup, yataklı kuşetli ne bulursak Ankara’ya döneceğiz. İçimiz içimize sığmıyor. Daha bir yıl önce kurulmuş ve Ankara’nın kıraç toprağında yeşermeye çalışan Odak Reklam kalkıp İstanbul’a geliyor ve sektörün büyükleri arasından dönemin en parlak işini alıp Ankara’ya dönüyor…

Çok değil, daha bir hafta on gün kadar önce danışmanlık firması Sada’nın genel müdürü eski dostum Timuçin beni arıyor, Transtürk Holding’in önemli bir işi için derhal İstanbul’a gitmemiz gerektiğini, ayrıntıları yolda anlatacağını söylüyor. O akşam ilk trenle yola koyuluyoruz. Sada, Devlet Planlama Teşkilatı’nın kuruluşundan itibaren uzun yıllar Bölge Planlama Dairesi’nin başkanlığını üstlenmiş olan Teoman Baykal ve arkadaşlarının kurduğu ve o dönemde pazar-pazarlama araştırmaları, yapılabilirlik etütleri ve yatırım projeleri alanının önde gelen kuruluşlarında ve sembolik bir payla Odak’a ortak.

Timuçin’in trende verdiği bilgiye göre Transtürk Holding bir ay kadar önce İstanbul’daki reklam ajansları arasında, sermayesinin 50 milyon liralık bölümünü halka açmak amacıyla çıkaracağı hisse senetlerinin satışı için bir konkur açıyor. Holding için genişleme projesi hazırlayan Sada, konkurdan haberdar oluyor ve Odak Reklam’ın ortağı olduğu için katılmak istediğini bildiriyor. Holding ise, sürenin dolduğunu, ancak Sada’yı kırmamak için bir hafta ek süre tanıyabileceklerini belirtiyor ve bizi brifing için İstanbul’a bekliyor. Timuçin’in edindiği bilgiye göre konkura İstanbul’daki dönemin en büyük ajansları katılıyor. Sonradan bunların arasında İlancılık, Manajans, Repro, Radar Reklam, Fulmar ve Yeni Ajans’ın da bulunduğunu öğreniyoruz.

Perşembe Pazarı’nın girişindeki Transtürk Han’ın üst katlarından birinde genişçe bir toplantı odasındayız. Önce Holding genel sekreteri Selahattin Sirmen’le tanışıp, birlikte yorgunluk kahvesi içiyoruz. Daha sonra yönetim kurulu üyesi ve hukuk danışmanı Yiğit Tahsin Okur, mâlî işlerden sorumlu yönetim kurulu üyesi İbrahim Altınsoy, Ankara temsilcisi Nâzım Sengel ve yönetim kurulu başkanı Fuat Süren odaya geliyor. Fuat Süren çok kısa bir bilgilendirmeden sonra ayrıntılı bilgilerin dosya halinde hazırlandığını Selahattin Sirmen’in bize Holding’e bağlı şirketleri ve tesisleri gezdireceğini söylüyor ve ekliyor: “Beyler biz bu kampanyaya çok önem veriyoruz. Büyük ajanslardan çalışmalarını aldık. Çok başarılı eserler geldi önümüze. Gerçi Sada’yı bir başka işimiz vesilesiyle tanıyor ve takdir ediyoruz, ama Odak Reklam’ı hiç tanımıyoruz. Risk aldığımızı takdir edersiniz. Zaten çok geç kalmış durumdayız. Şimdi sizin hazırlanmanız için de bir hafta daha gecikiyoruz. Bu gecikmeyi haklı gösterecek bir sonuçla geleceğinizden emin olmak istiyoruz” Koltuğumuzun altına aldığımız klasörle Holding binasından ayrılıyoruz. Selahattin Bey akşama kadar hem İstanbul’la Gebze arasındaki tesisleri gezdiriyor, hem de sorularımızı yanıtlıyor. Kartonsan, Tezsan, Makina Takım Endüstrisi, Çelik Makina gördüğümüz tesisler arasında. Holding’e bağlı şirketlerin sayısı ise on iki…

Trenlerde yer bulamadığımız için Ankara’ya otobüsle dönüyoruz. Otobüs yolculuğunda oldum olası hiç uyuyamadığım için neredeyse sabaha kadar düşünüyorum. Zorlu bir işe soyunduğumuz kesin. O dönemde 50 milyon liralık hisse senedi satabilmek pek kolay değil. Çünkü ülkede tasarrufları yatırıma dönüştürmek gibi bir anlayış hemen hemen hiç yok. Elinde kullanmadığı üç beş kuruşu olan, parasını ya apartman dairesine yatırıyor ya da altın alıyor. Siyasal ortam alabildiğine gergin. Üniversiteler kaynıyor, sağ-sol çatışması giderek boyut kazanıyor. İnsanların geleceklerini riske atmamak için taşınmaza ve altına sığınmaları son derece doğal. O yıllarda olumlu gelişen tek şey, yurt dışında özellikle Almanya’da çalışan Türk işçilerin yurda soktukları Alman ve Avusturya markları. Gerçi o marklar da daha çok taşınmaza yatırılıyor ama, o kesimde yavaş yavaş boy göstermeye başlayan işçi şirketleri nedeniyle sanayiye yatırım anlayışı da gelişmeye başlıyor. Çünkü Almanya ve Avrupa ülkelerinde çalışırken şirket ortaklığının, hisse senedinin, temettünün, kâr payının ne demeye geldiğini çok iyi öğreniyorlar. Bunları düşünürken beynimde bir şimşek çakıyor. Yanımda mışıl mışıl uyuyan Timuçin’i dürtüp uyandırıyorum. Uykulu gözlerle anlamsız anlamsız yüzüme bakarken, otobüs gürültüsünü aşabilmek için kulağına yaklaşıp “Alamancılar…” diyorum. Önce anlamıyor, Sonra parmağıyla da işaret ederek, “Not al…” diyor ve başını çevirip uyumaya devam ediyor. İçerliyorum. Ya uyku sersemi anlamadı ya da anladı da önemsemedi diye düşünüyorum. Ama biliyorum ki o, aklına gelen her şeyi, atmaya kıyamadığı için küçücük parçalara böldüğü kâğıtçıklara yazıp not alır; benim de öyle yapmamı istiyor. Ben not mot almıyorum ve uykusuzluğuma devam ediyorum.

Ertesi gün yorgunluğu ve uykusuzluğu üzerimizden atmadan, Sada’da toplanıp, stratejik bir çözüm arayışına giriyoruz. Zaman darlığının üzerimizdeki baskısı bizi iyice geriyor. Tartışmalar sırasında Türkiye’de ne sermaye piyasası ne de borsa bulunmadığı, böyle bir kampanyanın yasal dayanaklardan yoksun kalıp sorun yaratacağı gibi görüşler ortaya atılıyor ancak bunları bizim sorunumuz olarak görmüyoruz. Sonuçta benim ortaya attığım görüş destekleniyor ve Alamancılara ağırlık verilmesi kararlaştırılıyor. Kampanyada ana mecra olarak basın kullanılacak, bu arada yurt dışından ve içinden saptayacağımız 25.000 adrese yüklü bir postalama yapılacak. Basın ilanlarında hem tanıklığa yer verilecek hem de Transtürk’ün ve iştiraklerinin sınai, ticari ve mâlî gücü vurgulanacak… Görev bölümü de yapılıyor. Sada bir rapor hazırlayacak ve 25.000 postalama için TÜBİTAK’ın bilgisayarını (o zamanlar computer diyorduk) kullanabilme olanağını yaratacak, biz ise broşürün, basılı malzemelerin ve kampanya ilanlarının taslaklarını hazırlayacağız. Sonra da yeniden bir araya gelip raporu ve kampanyayı sunulabilir duruma getireceğiz.

Geceli gündüzlü bir çalışma sonunda bir haftalık süre dolmadan 40-50 sayfalık bir rapor hazırlıyoruz. Raporda, ilan örnekleri, broşür kapağının ve birkaç sayfasının tasarımı da yer alıyor. Bizden istenen bir tek şeye bu ciltte yer vermiyoruz. Transtürk Holding amblemi… Amblemin bugünden yarına kotarılabilecek bir şey olmadığını, kısa sürede böyle bir sorumluluğu üstlenemeyeceğimizi, iş bize verildiği takdirde en iyi çözümü sunacağımızı belirtiyoruz. Raporları Türk Hava Yolları’nın o zamanlar ‘mesajeri’ denilen kargo sistemiyle İstanbul’a gönderiyoruz.

Raporların ellerine geçmesinden, fazla değil, bir gün sonra İstanbul’a davet ediliyoruz. Bunu, işi almaya yaklaştığımızın işareti olarak yorumluyoruz. Yine bir tren yolculuğu ve saat 10.00’da aynı grupla toplantı. Fuat Süren çalışmamızdan çok etkilendiğini söyleyerek söze başlıyor ve “Asıl beğendiğim yanınız, kendinize duyduğunuz güven” diyor ve devam ediyor. “Şimdi ayıp olmasa size diğer çalışmaları göstermek istiyorum, ama bu doğru olmaz. Değerli reklamcı arkadaşlarımızın hemen hepsi, çok güzel ve ilk bakışta insanın gözünü alan grafik çalışmalar yapmış. Eşim de gördü ve birçoğunu çok beğendi. Siz ise, son derece mütevazı bir kitapçık koydunuz önümüze. Ama meselenin aslına nüfuz edip doğru teşhislerde bulunmuşsunuz. Bizim aradığımız da zaten buydu. Teşekkür ederim…

Timuçin’le göz göze gelip, adeta kucaklaşıyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki Fuat Bey’in eşi Leyla Hanım, Güzel Sanatlar mezunu bir sanatçı… O gün toplantı saat dörde kadar sürüyor. Tüm ayrıntılar konuşuluyor. Kaparo anlamında 25.000 liralık bir çek alıyoruz. İşe hemen başlayacağız ve döner dönmez bir sözleşme hazırlayıp göndereceğiz. Sözleşmenin imzasından sonra da, 3 milyon lira tutarındaki toplam bütçenin % 10’u, 300.000 lira avans olarak ödenecek. Para Odak’ın İş Bankası Mithatpaşa Şubesi’ndeki, parasızlıktan karnı guruldayan hesabına gelecek. Bankaya yüzüm olmadığı için de gelip gelmediğini sormaya utanıyordum. Sekreterim Ayla Mavituna’nın “Efendim sizi Muvaffak Bey diye birisi arıyor” demesiyle yüreğimin hopladığını anımsıyorum. Muvaffak Bey Mithatpaşa Şubesi’nin müdürü. Daha önce odasına girmeye bile cesaret edemediğim Muvaffak Bey, son derece kibar bir tavırla, bir kahve içimi ziyaretime geleceğini söylüyor.

O gün Muvaffak Bey’le kahve içerken, kendimi önemli bir iş adamı gibi hissediyordum. Muvaffak Bey’in, gelen 300.000 liranın sadece işin avansı olduğunu öğrenince yüzündeki ifade görülmeye değer, neredeyse kalkıp boynuma sarılacak. Kendisini, Transtürk Holding’in Ankara temsilcisiyle tanıştırmamı rica ediyor, bana da ihtiyaç duyduğumda dilediğim kadar kredi açabileceğini, çekinmemem gerektiğini söylüyor. Bu defa da benim içimden Muvaffak Beyi kucaklamak geliyor. İşler çok iyi gidiyor. İstanbul’daki reklamcılık çevreleriyle içli dışlı olan matbaacı dostum Mimar Selçuk Batur arıyor, “Sen neler yaptın böyle yahu, İstanbul sizden bahsediyor. Dikkat et yakında kuyunu kazarlar…” diyor da, o zaman bunun ne anlama geldiğini anlamadığım için, gülüp geçiyorum.

Sada’yla yaptığımız ortak toplantılar gece yarılarına kadar sürüyor. Sada’nın elinde bulunan ve Teoman’la Timuçin’in DPT’den sağladığı bilgiler tablolara dökülüyor, dönemin harika aletleri Facit hesap makinalarının şıkırtılarla önümüze koyduğu yorumlanmış sayısal veriler ayrıntılarına kadar irdeleniyor, ODTÜ’lü öğretim üyesi dostlardan alınan görüşler, o dönemin moda sözcüğü ile ‘cross check’ ediliyor, yabancı işçiler konusunda Türkiye’de ve Almanya’da yapılmış araştırmalar sağlanıp onlardaki bilgiler değerlendiriliyor ve önemli ölçüde güvenilir sonuçlara varılıyor. Kampanya stratejisi kesinleşiyor. Yurt dışında, özellikle Almanya’da çalışan işçilere ağırlık verilecek, ama bu arada iç pazar da göz ardı edilmeyecek. Birebir postalama büyük önem taşıyor. Bütün güçlüğüne ve külfetine rağmen bu yöntem ön planda kullanılacak, İç pazarda ayrıca tanıklık ilanları yayımlanacak.

Bir yandan halka arzın hazırlıklarını yapıyor, bir yandan da İnkılap Sokak’taki ajansın elini yüzünü düzeltmeye çalışıyorum. Trafiğimiz yoğunlaşmış, Transtürk Holding’den de gelip gidenler olmaya başlamış. Daha önce fotoğraf stüdyosu olarak kullandığımız salonu kendime etkileyici bir oda haline getirmeye karar veriyorum. Çünkü artık fotoğrafçılığı tümüyle geride bırakıp tam anlamıyla reklamcıyım.

Kampanyanın ana hatları belirleniyor. Transtürk’ten gönderilen izah name, taahhütname, şirket ana sözleşmesi, sermaye artırımıyla ilgili genel kurul kararı, halka satılacak hisse senetlerinin örnekleri ve daha pek çok kıymetli evrak özenle düzenleniyor ve onay için THY kanalıyla İstanbul’a gönderiliyor. Tabii bu arada haftada en az bir kez de toplantı için İstanbul’a gidiyoruz; ama artık trenle ya da otobüsle değil, uçakla… Transtürk Holding’i ve iştiraklerini tanıtan kapsamlı bir broşür ve basın ilanlarının taslakları hazırlanıyor ve henüz kesinleşmemiş metinler yerine, Letraset setindeki “body type” denilen uydurma yazıları kullanıyoruz. Taslaklardan iki gün sonra İstanbul’a toplantıya gidiyoruz. Aynı masanın çevresinde öteki yöneticilerle Fuat Süren’in gelmesini bekliyoruz. Kahvelerimizi yarılıyoruz ki, Fuat Bey içeri giriyor, bize zarifçe “hoş geldiniz” dedikten sonra elindeki dosyayı açıp, iki gün önce kendisine yolladığımız taslakları önümüze atıyor. Tamam, ayvayı yedik, iş daha başlamadan bitti, diye düşünerek, çaktırmadan Timuçin’e bakıyorum. Belli ki o da aynı şeyi düşünüyor, renk vermemek için başını önüne eğiyor. Fuat Bey yarı şaka yarı öfkeli bir tavırla bana dönüp, “Kuzum taslaklardaki bu yazılar necedir Allah aşkına? Dün gözümüze uyku girmedi, sabaha kadar bunları çözmeye çalıştık Leyla Hanım’la birlikte, beceremedik…” diyor. Belli ki çok öfkelenmiş. Yedi dil bildiği söylenen birisinin bu dili çözememesi, üstelik de eşinin yanında bu duruma düşmesi, doğrusu bağışlanır bir gibi değil. Timuçin’le yeniden göz göze geliyoruz, bu defa gözlerimizin içi gülüyor. Ben Fuat Bey’e durumu açıklayıp letrasetten söz edince herkes gülmeye başlıyor. Fuat Bey “Allah müstahakınızı vermesin beyler, insan yanına bir not koymaz mıydı? Gecemi rezil ettiniz. Bugün toplantıda uyuklarsam sorumlusu sizsiniz…” diyor. Başlangıçtaki buz gibi hava birden ısınıveriyor, herkes merakla taslaklardaki meçhul dili incelemeye başlıyor. Gönderdiğimiz taslakların tümü ufak tefek değişikliklerle olduğu gibi onaylanıyor. Yalnız holdingin amblemi konusunda bir türlü anlaşamıyoruz.

Çalıştığımız üç taslak arasında biz, fabrika siluetine benzeyeni savunuyoruz, onlar ise, istemeyerek önlerine koyduğumuz çengellerden oluşan amblemi istiyorlar. Sonuçta ‘müşteri her zaman haklıdır’ saçmalığına uyup evet demek zorunda kalıyoruz. Toplantıdan sonra

Liman Lokantası’nda mükellef bir yemek yiyoruz. Fuat Bey çok önemli bir randevusu olduğunu belirterek özür dileyip bizden izin istiyor. Transtürk toplantılarında İstanbul’u biraz daha tanıyor, özellikle de iş ilişkilerinde İstanbul çelebiliğini ve inceliği öğreniyorum.

Ankara’ya bir hayli keyifli dönüyoruz. Önerilerimizin tümü onaylandığı için iş uygulamalara kalıyor. Hummalı bir çalışma ortamına giriyoruz. Bir yandan basılı malzemenin orijinalleri hazırlanıyor, bir yandan basın ilanları için tanıklık yapacak kişiler bulunup fotoğrafları çekiliyor, bir yandan da 25.000’lik postalama için adresler derleniyor. Sada TÜBİTAK’ın bilgisayarını ayarlıyor. Bilgisayarla postalama işi Transtürk nezdinde itibarımızı inanılmaz ölçüde yükseltiyor. Gelen adresleri el altından TÜBİTAK’a gönderiyoruz, bu adresler çalışma saatleri dışında bilgisayarda depolanıyor. Merakımdan TÜBİTAK’a gittiğimde çok şaşırıyorum. Daha salona yaklaşırken sesi gelmeye başlıyor bilgisayarın. Ses, tekstil makinalarının sesini andırıyor. İçerideki manzara gerçekten ilginç. Bilmem gazete basan dev makinaları göreniniz oldu mu? Biraz onlara benziyor ama daha küçük. Asıl benzeyen yanı da, basılmış gazeteleri taşıyan tepedeki raylar. Bu aletin raylarında ise gazeteler yerine, “punch card” denilen, mektup zarfı büyüklüğündeki kartonlar taşınıyor. Üzerine belli kodlamalarla adres bilgilerini belirleyen delikler delinmiş kartlar raylarda titreşerek yürüyor ve bir yerde toplanıyor. Bize bilgisayarın nasıl çalıştığını anlatan kompüter mühendisini ağzım açık, dinliyorum ve bu teknoloji harikası karşısında ezildiğimi hissediyorum.

Basıma hazırlanan işlerin tipo tekniğiyle basılacak bir bölümü Ankara’da Tisa Matbaası’nda, renkli olanlar ise İstanbul’da Selçuk Batur, Ferit Erkman ve Çağatay Anadol’un birlikte kurdukları, Cağaloğlu Narlıbahçe Sokak’taki Reyo Matbaası’nda basılıyor. Basılanlar Küçük Esat’ta tuttuğumuz bir iş hanının boş katında toplanıyor ve geçici olarak işe aldığımız üniversite öğrencileri tarafından setler halinde toplanıyor. Hazırlanan setler TÜBİTAK’tan gece geç saatlerde aldırabildiğimiz adres basılmış zarflara konuluyor ve ertesi gün çuvallarla postaneye gönderiliyor. 25.000 seti bilgisayar sayesinde 15 günde tamamlayıp postalıyoruz. Bir yandan da basın ilanları hazırlanıyor.

Tanıklık kampanyasındaki oyuncularımızdan ikisini anımsıyorum. Birisi benim öz teyzem Hayriye Mumyapan, ikincisi ise oyuncu Tamer Karadağlı’nın, o yıllarda Wyet firmasında ilaç reprezantanlığı yapan babası Turgay Karadağlı. Tanıklıkları karşılığında onlara para yerine Transtürk hisse senedi veriyoruz. Teyzem ölene kadar o hisse senetlerini değerli birer anı gibi saklıyor. Turgay ise darda kaldığı bir dönemde iyi bir bedelle satıyor.

Bu arada Muvaffak Bey’le ilişkilerimiz yağlı ballı. İstanbul’dan sık sık havale çıkarılıyor ve her seferinde Muvaffak Bey bizzat beni arayarak bilgi veriyor. Ünümüz İstanbul’dan sonra Ankara’da ve çevresinde yayılmaya başlıyor. Kayseri’deki meyve suyu üreticisi Meysu, peşinden, rakip oldukları halde Bursa’daki Aroma ve Ankara’daki bal ve reçel üretiminin en önemli isimlerinden Bursa Pazarı peş peşe müşterimiz oluyor. Meysu’nun o dönemdeki genel müdürü, daha sonraki yıllarda sanayi bakanlığı yapan ve radyasyonlu çay içerken gerine gerine pozlar veren ünlü Cahit Aral… Bursa Pazarı’nın başında ise genç ve saygın bir iş adamı Turgut Barış var. Aroma’da, soyadını anımsayamadığım, Hüsamettin Bey dışında kimse aklıma gelmiyor, zaten onlarla ilişkimiz çok da sürmüyor. O günlerde eski gazeteci dostlarım ve TRT’deki arkadaşlarım da sık sık ziyaretime geliyor. Hepsi de TRT’yi bırakıp kendi işimi kurduğum için çok akıllılık ettiğimi ve bana gıpta ettiklerini söylüyorlar. İş hayatımın en güzel yıllarını yaşıyorum.

Kampanyada üçüncü ay doluyor, 3 milyon liralık bütçeden kullanmadığımız yaklaşık 100-150 bin lira kalıyor. Satışa çıkarılan hisse senetlerinin 49 milyon liralık kısmı satılıyor, yânî hedef tutturuluyor. Bir gün Holding’in Ankara Temsilcisi Nâzım Sengel, beni Transtürk Holding’in Ankara temsilciliğine davet ediyor. Bu davet nedense beni tedirgin ediyor. Görüşme sırasında Nâzım Bey’in de tedirgin ve sıkıntılı olduğunu görüyorum. Bir şeyler söyleyecek söyleyemiyor. Ben laf olsun diye, sonuçların nasıl karşılandığını, yeni bir halka arzın düşünülüp düşünülmediğini soruyorum. “Her şey mükemmel, tam istediğimiz gibi oldu ellerinize sağlık, Fuat Bey de çok memnun sonuçlardan; özellikle de yabancı işçilerden gelen talep çok yüksek. Hatta bazı istekleri de karşılayamadık, ama bir pürüz çıktı” diyor. Söz açılınca da söylemesi gerekenleri sıralamaya başlıyor.

Efendim, Fuat Bey, yapılan işlerden ve alınan sonuçlardan çok mutlu imiş ama, hizmet bedelimizi yüksek buluyormuş. İstanbul’daki ajanslar aynı hizmeti net bedel üzerinden %15 komisyonla yapmayı ve ödemeler için de 6 aylık senet almayı öneriyorlarmış. Fuat Bey, durumu Şahin Bey’e ilet, aynı koşulları kabul ediyorlarsa devam edelim, yoksa biz işi burada başka bir ajansla sürdürmeyi düşünüyoruz demiş. Bunları dinlerken sırtımdan soğuk terler aktığını hissediyorum. Selçuk Batur’un söyledikleri çıkmış, İstanbul kuyumuzu kazmaya başlamıştı. Başlamıştı ne kelime, kazmıştı ve bizi arkamızdan kuyunun içine itiyordu. Ben bu öneriyi kabul edemeyeceğimizi, iş ortağım Sada ile de görüştükten sonra yanıt verebileceğimi söylüyorum ve süklüm püklüm ayrılıyorum. Teselli bulduğum tek yan, işin yüzde yüzüne yakın bölümünü tamamlamış ve paramızı almış olmamız. Zaten Transtürk’ün bundan sonra reklam işine pek ihtiyaç duymayacağını biliyorum, ama yine de İstanbul’un yaptığı öylesine koyuyor ki, boğazımın düğümlendiğini, o büyük lokmanın boğazıma takıldığını ve mideme inmemekte direndiğini hissediyorum.

Ajansa döner dönmez, Timuçin’den önce Selçuk’u arıyorum. Bir bir anlatıyor. Efendim bizim İstanbul’a gelip on-on iki ajansın arasına girerek işi almamız kimi ajansları çok rahatsız etmiş. Bundan daha önemlisi de tam komisyonla çalışıyor ve paraları da peşin peşin tahsil ediyor olmamız hiç hazmedilememiş. Transtürk’ün ve Fuat Bey’in bugüne kadar reklam hizmeti almadığı ve geçerli koşulları bilmediği için bize kazıklandığı söyleniyormuş. Biraz daha deşince Selçuk daha ilginç şeyler anlatıyor. Bizim çalışma koşullarımızı, Selahattin Bey’in, adını anımsayamadığım, son derece güzel ve zarif sekreterinin, Man Ajans’ta yazar olarak çalışan erkek arkadaşına aktardığını, onun da zaten o günlerde aynı ajansta çalışan bir başka arkadaşıyla yeni bir ajans kurmak üzere olduğunu, biz bırakırsak işi onların alacağını söylüyor. Bunları Timuçin’e aktardığımda, tereddüt etmeden “İstanbul Dükalığı dişini gösterdi ama geç kaldı, canları sağ olsun” diyor. İçine düştüğümüz durumu kabulleniyor, önümüze konulan koşulları reddetmeyi kararlaştırıyoruz ve Fuat Bey’den randevu alıp İstanbul’a gidiyoruz.

Birkaç ay önce işi aldığımız gün olduğu gibi aynı kişilerle aynı masada bir araya geldik. Fuat Bey, Nâzım Bey’in anlattıklarını bir kez daha yineliyor ve komisyonu net bedel üzerinden %15’e çekersek ve fatura tutarları için 6 aylık senet kabul edersek bizimle çalışmaya devam edeceklerini, çünkü verdiğimiz hizmetten memnun olduklarını söylüyor. Bu kez sözü biz alıyoruz ve özellikle gazetelerden aldığımız komisyonun bir bölümünün Transtürk’e ödenmesini ticari ve etik kurallarla bağdaştıramadığımızı, Transtürk’ün talebini ise, hak etmediği bir parayı elde etme çabası olarak değerlendirdiğimizi, sektörümüze karşı taşıdığımız sorumluluk gereği kötü ve yanlış örnek oluşturmak istemediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Fakat, Hukuk Danışmanı ve Yönetim Kurulu Üyesi Yiğit Tahsin Okur ve Mâlî İşlerden sorumlu İbrahim Altınsoy’un da desteklemeleri sonucu Fuat Süren görüşünde direniyor. Bir an Timuçin’in sinirlendiğini ve oturduğu döner koltukta masaya arkasını döndüğünü fark ediyorum. Bu düpedüz bir protesto. Durumu gören Fuat Süren, “Beyler sanıyorum bu toplantı sona erdi. Zira Sayın Timuçin Yekta burada bulunuyor olmasına rağmen toplantıyı terk etmiş durumda… Ne dersiniz Şahin Bey, haksız mıyım.” diyor. Bir saniye bile düşünmeden, bağrıma taş basarak “Ben de toplantının bittiğini düşünüyorum” diyerek ayağa kalkıyorum. Çok keyifli toplantılar ve görüşmeler yaptığımız, zaman zaman fıkralar anlatarak kahkahalar attığımız bu salondan, buz gibi bir havada birbirimizin elini kerhen sıkarak ayrılıyoruz. Öküz ölmüş, ortaklık bitmişti…

Tam yirmi beş yıl sonra… Ankara’dan İstanbul’a dönüyorum. Esenboğa Havaalanı’nın alt salonunda uçağa çağrılmayı bekleyenler arasındayım. Salon çok kalabalık, oturacak yer yok. Aradaki boşluklarda zamanın geçmesini bekleyerek volta atıyorum. Birden gözüme aşina bir yüz ilişiyor. Fuat Süren… Yirmi beş yıl önce yaşadıklarım birkaç saniyede gözlerimin önünden geçiveriyor. Acaba yanına gitsem beni anımsar mı, diye düşünüyorum. Ama ihtimal vermiyorum. Uzunca bir tereddütten sonra oturduğu sıranın önünden geçmeye karar veriyorum. Yine de ikircikliyim. Geçerken beni tanır da ben ilgi göstermezsem, yirmi beş yıl öncenin kırgınlığını hâlâ atamadığım anlamı çıkar ve çok ayıp olur. Bu düşüncenin peşinden, hadi canım sen de. Adamın yaşamında üç-beş aylık bir geçmişe sahipsin, nerden hatırlayacak düşüncesi yapışıyor kafama. Bu ikilemi yaşarken ayaklarım ister istemez oraya doğru gidiyor ve önünden geçiyorum. Başını kaldırdığını hissediyor ve ben de ona dönüyorum, Göz göze geliyoruz. Sıcak bir gülümsemeyle ayağa kalkıyor ve elini uzatıyor. Tam bir şok yaşıyorum. Peşinden ikinci şok geliyor. “Nasılsınız Şahin Bey?..” Şaşkın şaşkın elimi uzatıyorum ve kekeleyerek, adımla hitap eden insana aptalca soruyorum “Teşekkür ederim, beni hatırladınız mı efendim?” diyorum ve yine hiç ummadığım bir yanıtla karşılaşıyorum. “Unutur muyum Şahin Bey, sizinle ne kadar güzel şeyler yapmıştık, Timuçin Bey nasıllar?” Peş peşe gelen şoklarla abandone olmuş durumdayım. Hayatta olmamasına karşın şaşkınlıkla, iyi olduğunu söylüyorum. O bulanık ve puslu zihinle bir şeyler konuşarak uçağa birlikte yürüyoruz. O ‘business class’ta, ben ekonomikteyim. Karşılıklı kartlarımızı veriyoruz ve benim reklamcılığa devam ettiğime sevindiğini söyleyerek “Lütfen bir gün ziyaretime gelin, eski günleri yad ederiz” diyor.

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]