Renk Sevmezlik, Rant Severlik, Bahçe İsterdik, Ağaç Keserdik (4) – Can Kazaz

Can Kazaz‘ın yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünü paylaşıyoruz. İlk üç yazıyı buradan okuyabilirsiniz

* * *

4-Ağaç Keserdik 

Ülkeyi ve hatta Dünya’yı kurtaracak politikacıların, halk tarafından da meşru görülen ön kabulüne bir bakalım: “Her şey insan için…” veya “önce insan…”.

Hümanizmin öncülerinden Maslow, 1943 yılındaki meşhur çalışmasıyla ortaya “insan gereksinimleri hiyerarşisi (1) adıyla bilinen bir kuram çıkarıyor. Bu kurama göre birey, en alttan başlamak üzere bir kademedeki ihtiyaçları tamamlayamazsa bir üst düzeye geçemez.

21 maslow hierarchy

Kalkınma ve Antroposentrizm Sorunu

Günümüz siyasetinde, bu tablodaki ihtiyaçları en ikna edici şekilde vaad eden partilerin en çok oyu aldığını görüyoruz. Evine ekmek götürmek, su götürmek, sağlıklı olmak gibi temel yaşamsal ihtiyaçlar olmadan kimse özgüven, başarı, saygı, aile, dostluk gibi olguları gerçek anlamıyla yaşayamıyor. Bugünkü siyasette hükümet olma iddiası, işte tam da bu hiyerarşinin tüm katmanlarına hakim olmakla ilgili bir iddia. Çünkü bu katmanlardaki hakimiyet, bir hükümetin başında bulunduğu ülkenin vatandaşlarına, ihtiyaçları olan şeyi ulaştırabileceğine dair bir güvence sağlıyor.

Bu bağlamda önemini pekiştiren bir kelime çıkıyor karşımıza: “kalkınma”. Kalkınma, yıllardır krizlerden krize koşan Türkiye’nin en önemli soru kaynağı olarak hep gündemimizde. Genç ve dinamik nüfusuyla ve zengin kaynaklarıyla övünülen ülkeyi hakkını vererek kalkındırmayı ne zaman başarabilecektik? Kim daha çok mega, süper, über proje sunacaktı? Enerjide bağımsızlığı, zengin yeraltı kaynaklarımızdan elde edebilecek miydik? Devletleri büyük devlet yapan madencilik ve petrol sektörlerinde neden söz sahibi değildik? Kim daha çok yol, daha çok baraj, daha büyük havalimanı, fabrikalar veya dev köprüler inşa edecekti? Hepsi insan için bunların değil mi? Çünkü “önce insan”…

Artık çok açık değil mi? Bu düzen böyle yürümüyor…

Çok sayıda dalı ve derinliği bulunan bir konu olduğundan olsa gerek, hangi hümanizm tanımından bahsettiğinden bihaber politikacılar, tüm icraatlerini odağa insanı alarak yapmaya çalışıyorlar ve tam da bu yüzden yürümüyor. İnsan, kendisi dışındaki her şeyi kendine hizmet eden ve kendileştiren bir yapıyı kurdu. Endüstri devriminin yol açtığı felaketler zinciri, içinde hümanizmi de barındırdı ve tabi ki huyu gereği aşırıya giden ve konuyu yanlış anlayan insan, antroposentrizmi (insan odaklılık) doğurdu. İnsan, daha çok çocuk doğurdu. Daha çok çocuk “doyurmak” için, daha çok sömürdü. Emek sömürüsü ve sınıfsal ayrım bir yana, Dünya’nın kaynaklarını yerine geri koymadan kullanmaktı bu sömürü. Bu sömürünün iklim bazında ortaya çıkan sonuçları IPCC raporlarında (2)(3) incelenebilir.

Antroposentrizm, tüm bu tüketim azgınlığı ve katliamların sebebidir. Sistemin tüm politik partileri ya bundan haberdar olacak vizyondan yoksundur ya da çoğu zaman görmezden gelmek çıkarlarına uygun gelir. Kalkınma ve kalkınmaya bağlı tüm insan faaliyetlerinin odağı, insanı doyurmak ve kapitalizmi beslemek için insan da dahil olmak üzere doğanın tüm unsurlarını sömürür. Doğayı da kişiselleştirerek, insanın karşısına koyar. İnsanların izlemekle övündüğü belgesellerde bile böyledir bu. Sürekli duyarız, “azılı bir katil” diye nitelenen hayvanları veya “doğanın intikamı”nı. Hadi kabul edelim; katil biziz, kin de sadece bizim motivasyonumuz!

Doğanın insan dışındaki hiç bir bileşeni, öfke ve kinle katliam yapmaz. Doğa ise görece kocaman bir bütündür, hepimizce meydana gelir (bkz. Ekosfer). Dolayısıyla çözüm, insana odaklanarak bulunamaz. İnsana odaklanarak yalnızca bencilleşilir ki büyük tabloya bakıldığında bu bencillik, ideal gösterilen ve uygulanan yaşam stillerimizde kendini gösterir.

Maslow, hiyerarşisinde en tabana gıdayı koymuş ve gıdayı elde etmenin bilinen en eski yöntemlerinden biri de tarım. Tarımın endüstriyelleşmesiyle doğaya ciddi zarar veriliyor. Bu konuyu Durukan Dudu’nun anlatımıyla takip etmek, benim ifade etmemden çok daha faydalı olacaktır: Dünya’yı Yemek Yiyerek Kurtarmak (4). Maslow’un en tabanda yer alan bir diğer maddesi olan suya verilen zararla, su kaynaklarının orantısız tüketiminin başımıza ne dertler açacağını siz tahmin edin. WWF su ayak izi raporuna (5) göre Türkiye’de kullanılan suyun %89’u sadece tarım için harcanıyor. Büyükşehirleri besleyebilmek için büyüyen endüstriyel tarım, sağlıksız gıda eldesinin yanısıra, su kaynaklarının da aşırı tüketimine sebebiyet veriyor. İnsanın ihtiyaçlarını odağa alan hümanizmden, insanın egosunu odağa alan antroposentrizme çok da uzun mesafeler yok demek ki. İnsan, kendi sonunu bencilleşerek hazırlıyor.

Kurtuluş için Umut Var

Çözüm; antroposentrizmle de mücadele edecek şekilde konumlandırılmış ancak misantropik (insan karşıtı türcülük) olmayan bir ekosentrizm (6) (ecocentrism, ekosfer odaklılık). Bu bağlamda yine çözüm, rezervasyon veya var olan durumun sürdürülmesiyle değil doğaya entegrasyon ve doğanın restorasyonuyla mümkündür. Ancak bu, kesinlikle ekofaşizme dönüşmemelidir ve misantropiden uzak durmak bu bağlamda çok önemlidir. Aksi takdirde “Kan ve Toprak”(7) (orj. Blut und Boden) gibi tehlikeli yaklaşımlar doğabilecektir. Öte yandan kapitalizmin yöntemlerinin, kırsal kollektiflerde uygulanmasının da uzun vadede yine büyümüş bir kapitalizm doğuracağını da unutmamak gerekir.

Toprak, insanlığı belli ölçekte beslemeye yetecek potansiyele sahip. Doğru yönetilen sağlıklı toprak, dengeli bir ekosistemi de beraberinde getirebilir. Toprağın sağlığını korumak ve sağlığını iade etmek ise insanın işi. Bu, günümüzde mümkün. Etkili olduğu mümkün olan her arazide denendikçe görülen bir yöntem olan Bütüncül Yönetim (8) ile mümkün. İstanbul’da düzenlenen 18. IFOAM (9) organizasyonuna da konuk olan Allan Savory‘nin ortaya koyduğu bu yöntemin Türkiye’deki sertifikalı eğitmenleri ve uygulayıcıları da Anadolu Meraları (10). Yardıma ve yaygınlaşmaya da hazır bulunuyorlar.  Buna ek olarak George Bienot , “Yeniden Yabanileşme“nin (11) yarattığı değişimi TED Talks konuşmasında anlatmıştı.

Ağaç Keserdik

İnsan merkezli politikanın yol açacağı şey, politik partinin ismi ne olursa olsun katliamdır. Bu gerçeği dikkate almayan tüm partiler, neticesinde yönettikleri devletlerin vatandaşlarına acı ve zulüm getirirler. Mafyatik bir sermaye-devlet örgütlenmesiyle, “kalkınma” adı altında “enerjide bağımsızlaşmak” uğruna 6000 tane zeytin ağacını gözlerini kırpmadan katlederler örneğin. Bu, bugün Yırca Köyü’nde, yarın sizin bahçenizde olabilir. Ekosistemlerin düzenini bozarlar çünkü doğurdukları insan odaklı siyasette boğulmamak için sömürdükleri her şeyi, insanı doyurmak için kullanırlar. Gıdayla da doymaz bir çoğu malum. Parayla? Belki…

Bugün Türkiye’de AKP’nin dayattığı yeni Türkiye tamamen insan merkezli ve vizyonsuz bir projedir. Bu sebeple de büyük oranda kültürel bir saldırıya dönüşmüştür. Doğayı kişileştiren ve kendine benzeterek sözde empati kurma çabasındaki bu zihniyet, bu kültürel saldırıyla her insanı da kendisi gibi yapma uğraşındadır. Olmayanı, öldürür. Eski Türkiye de olsa yeni Türkiye de olsa vizyon aynı katliam vizyonudur.

Bundan en büyük zararı üzerinde yaşadığımız Anadolu toprakları görüyor. Üzerinde doğmuş ve yaşamış medeniyetlerce büyütülen kadim Anadolu kültürü, vahşi bir baskının altında köşesine itilmiş durumda. Zeytin ağacı da Anadolu toprağında binlerce yıldır efsanelere konu olmuş özel bir ağaçtır. Eğer yaşadığımız topraklarda bir miras kavgasına tutuşulacaksa, Osmanlı İmparatorluğu gibi tüm insanlık tarihinin çok küçük bir döneminde bu topraklarda yaşayan bir medeniyetle sınırlı kalınmamalı ve toprak bize ne anlatıyor buna bakılmalı. Zeytinin sembolik değeri buradadır ve bu yazı dizisi boyunca sık sık anımsatma gereği duyduğum Yırca’daki zeytin ağacı katliamı, maruz kaldığımız bu kültürel saldırının en büyük göstergesidir. Anadolu köylüsünün madene girmek istemeyişi, biat etmemesi bundandır. Topraktan öğrendiği Anadolu mirasıdır. Köylünün ve işçinin maruz kaldıkları şey, fıtrat değil sömürüdür.

Kültürel çeşitlilik de bir açıdan biyolojik çeşitliliktir, ekosistemlerin bir unsurudur ve halklarda vücut bulur. Haliyle bu kültür çeşitliliğinin uyum içinde yaşaması, eko-politik mücadeleden bağımsız değildir. Aksine en önemli konu başlıklarındandır.

Renk sevmeyen bir sosyopolitik ortamda rant için her şeyi göze alabilen kitleler, aslında içten içe ve doğaları gereği toprağa ve doğaya temas etmek isteyip, sonuçta yine “ağaç kesen” ve “beton döken” bir sisteme hizmet ediyor. İçinde bulunduğumuz duruma dair fikir ve çözüm düşüncelerimi içeren bu dört yazılık diziye şu başlığı verme sebebim özetle budur: Renk sevmezlik, rant severlik, bahçe isterdik, ağaç keserdik.

Yazı dizisinin diğer yazılarını buradan okuyabilirsiniz

Can Kazaz

 

 

Can Kazaz

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page