Renk sevmezlik, Rant severlik, Bahçe isterdik, Ağaç keserdik (1) – Can Kazaz

1) Renk Sevmezlik

Çoğumuz farketmiyoruz belki ama toplumca çarpık bir estetik algımız var. Öyle ki neredeyse estetik algımız yok. Tartışılması dokunulmaz olan “renkler ve zevkler” bünyesinden zevkleri çıkartıp tektipleşiyor ve tektipleşmemize göre de toplumsal anlamda ayrışıyoruz. İnşa ettiğimiz
neredeyse tüm yapılar –ki bu yapılar bildiğimiz anlamda inşaat olmak zorunda değil- özensizlik ve el alışkanlığıyla sıradanlaşmış bir form barındırıyor. Elbette bu konuya, alıştığımız anlamdaki inşaatlardan da örnek verebiliriz. Kentsel dönüşüm diye giriştiğimiz rant cebelleşmesinden doğan sonuçlara bakabiliriz örneğin. Eski gri ve özensiz apartman tasarımlarının yerini, aynısının dışı fransız balkonlusu alıyor. Ben ne anladım o kentsel dönüşümden? Mahallemde aynı anda başlayan yirmi tane yıkım ve inşaat, olsa olsa kültürel dönüşüm olabilir ki bu kültürel şokun etkisi ilk ve net şekilde Sulukule’de karşımıza çıktı ve uzun uzun tartışıldı. Öte yanda nezih bir mahallede oturduğunu zannedenlerin oy verdiği muhalefet partilerinin belediyeleri bile, başımıza binaların yıkılmasını savunur oldu. Hem çarpık şehirleşme hem de kötü tasarım, bir kente yapılabilecek en kötü şeyler olsa gerek. El birliğiyle yapıyoruz bunu herhalde ki “yeni” diye kakalanan daireler hala
kapış kapış gidiyor. Belli ki bu kötü tasarıma ya alışıyoruz ya da onu seviyoruz ve pek de seçenek arayışında değiliz.

Renk sevmezlik ile kastımın anlaşılması açısından bariz örnek: Solda Porto-Portekiz, Sağda İstanbul-Türkiye

Renk sevmezlik ile kastımın anlaşılması açısından bariz örnek: Solda Porto-Portekiz, Sağda İstanbul-Türkiye

Tabii ki bu renk sevmezlik sadece inşaat sektöründe değil günlük hayatın farklı alanlarında da karşımıza çıkıyor. Büyük şehirliyseniz trafik yoğunluklarında bindiğimiz arabaların renklerine dikkat edin. Gri, siyah, lacivert, beyaz vesaire… Belki bir ihtimal en çılgın klişe renk olan kırmızı… Bilgisayar oyunlarında arabalarını rengarenk modifiye eden çocuklar, büyüyünce betona kamufle olmanın peşinde mi? Peki ya giydiğimiz kıyafetler? Renkler önce cinsiyete göre ayrılıyor. Erkeksen (!) yine siyah, gri, lacivert ve düz modeller… Kadınsan zaten dikkat çekme, umuma açık yerde kahkaha atman bile iffet sorunu biliyorsun ki. Sadelik anlayışımızın renksizlik haline gelmesi sosyolojik bir yanılma gibi gözüküyor. Belki de bu renk sevmezlik, bambaşka bir sosyal ayrışmaya da işaret ediyordur. Şu hep sözü geçen ama görmekte zorlandığımız, “farklı renklerin bir arada ahenkle yaşadığı ülke” olma iddiasından bahsediyorum. Bir arada değil, kümelenmiş halde yaşadığımız gerçeğini yadsımak ve vicdan rahatlatmaktan bahsediyorum.

Politik renk sevmezlik diye bir şeyden de bahsedebiliriz bu noktada. Nefret ve aşağılama kültürümüzün bizleri ne kadar zavallı bir hale soktuğunu göremeyişimizi de kastediyorum, Haziran 2013’teki direnişle belki bir bölümümüzün bunun farkına varmış olmasını da. İlk defa kümelenmemiş halde, bir arada olmayı keşfettiğimiz o günler, politik renkleri de daha belirgin kıldı. Erkek egemen kültürde yoğurulmamızın doğurduğu sonuçları ve farkında olarak veya olmayarak nefret içeren tüm davranışlarımızı farketmek durumundayız. Kaldı ki direniş öncesinde daha sık rastladığım ayrışmacı tutum, arkadaş ortamlarında “Kürt” ve “Laz” kelimelerinin aşağılama amaçlı kullanılmasına kadar varabiliyordu. Bu, kadınlar ve LGBT bireyleri aşağı görme üzerinden gelişmiş cinsiyetçi günlük dilin yanında nispeten yeni. Şakası bile yapılmaması gereken bu ırkçı kafayı uyardığımda çok ciddi olmakla etiketlendiğim olmuştur. Etnik kökenleri aşağılayanlardan başı kapalı olanları hor görenlere kadar en azından genç kesimde bir kırılma yaşadığımıza inanmak istiyorum artık. Mücadeleyi bırakıp kendi halimize kaldığımızda yeniden kümelendiğimiz gerçeğini de unutmadan…

Gezi Parkı’nda renklendik ve bencillikten uzaklaştık: Solda Gezi Parkı Eczanesi, Sağda Gezi Parkı Filarmoni Orkestrası

Gezi Parkı’nda renklendik ve bencillikten uzaklaştık: Solda Gezi Parkı Eczanesi, Sağda Gezi Parkı Filarmoni Orkestrası

Bireylerin de yine devlet refleksleriyle tepki verdiğini görüyoruz aslında tüm bu renk sevmezlikle. Bireyler mi devleti besliyor yoksa devlet zaten en başta bireyleri mi kendine benzetiyor daha uzun ve başka bir tartışmanın konusu olabilir. Ancak sonuçta çoğumuz, o zevksiz dizayn edilmiş ve “sade” renklere boyanmış okullara gidip, kötü illüstrasyonlu ve renk yoksunu grafiklerin bezediği ders kitaplarına bakarak büyüdük. Algımız, içine doğduğumuz eğitim sisteminde çirkin bir hasara kesinlikle uğruyordur. Bu bağlamda yetişkin saydığımız ebeveynlerin renk sevmezliği, çocukları üzerinden okullarda çarpışıyor ve sosyal medya üzerinde de küfür, sinir, aşağılama, nefret etme, saldırma veya psikolojik şiddet halini alıyor. Medya organlarını saymıyorum bile.

Devletin, “politik renk” sevmezliği ise bir gelenektir biliyoruz ki. Öyle ki azınlıklar birer sorun ya da düşman, gayri müslimler ve gayri sünniler birer kafir olarak lanse edildi her zaman. Totaliter devlet yapısı sadece şekil, isim ve yöntem değiştirdi ama renk sevmezliği hep baki oldu. Zira “Yeni Türkiye” ismini takınan ve güya şekil değiştirme yolundaki devlet (özellikle hükümet demiyorum!), en sevmediği renk olarak da yeşil ve maviyi seçmiş durumda. Son olarak Yırca Köyü’nde binlerce zeytin ağacını vahşice katleden, korumak isteyenlere karşı şiddet uygulayan Kolin isimli şirketin mafyatik tavrını cesaretlendiren bir devlet örgüsü olduğunu açıkça görmek gerekir.

Tüm bunların birbirinden ayrı konular olmadığını, tepeden tırnağa renk sevmezlikle kuşatıldığımız gerçeğiyle yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Değişimi başlatmanın başka türlü bir yolu olamaz nitekim.

“Yalnızca kaçınılmaz olana ve var olma hakkına saygı gösterseydik müzik ve şiir caddeler boyunca yankılanabilirdi.” – Henry David Thoreau

Can Kazaz

 

 

Can Kazaz