Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

İstanbul depremi denen hayaletle nasıl mücadele edilebilir?

Bu defa bu da oldu. Afet yardım çalışmaları bir halkla ilişkiler operasyonuna dönüştürüldü. Mesaj şuydu: “Devletimizin deprem karşısındaki performansı muazzamdı, hep birlikte alkışlıyoruz!” Bütün kanallarda, basında  devletin depremin yaralarını sarmaktaki mahareti, hayatta kalanlara, mağdurlara nasıl yardım etmek için uğraştığını göstermek için abartılı bir kampanya başlatıldı.

Bununla da kalınmadı. “Sosyal medyadaki provokatif paylaşımlar” bahane edilerek 50 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. Dahası televizyon kanallarına, basına gözdağı verildi. Afet güvenliği, hazırlığı konusunda eleştiri getirenlere “halkın duygularını istismar eden provakatörler” dendi.  “Biz buradan nasıl fırsat devşiririz diyerek karalama kampanyası yapıyorlar” diye eklendi.

‘Mutlu olmamak suçu’

“Yaralar sarılıyor, devlet gereken herşeyi yapıyor denecek, mutluluk haberleri verilecek, eleştiri olmayacak…” Peki ama böyle bir kampanyaya neden ihtiyaç duyuldu? Mutlu olmamak neden suça dönüştürüldü?

Bu soruyu cevaplandırmak için zannedersem bu kampanyanın neyi bastırmaya çalıştığına bakmak gerekir. “Nerede deprem olacağı belli(ydi). Fayların kırılmış ve kırılmamış yerlerini biliyoruz. Elazığ’da (Sivrice’de) bir deprem olacağını söylemiş ve sorumluları önlem almaya çağırmıştık”gibi sözler söylendi.  Naci Görür gibi bilim insanları her zaman olduğu gibi açıklamalar yaptılar. Ayrıca her zaman işaret ettikleri gibi, bugünkü kentsel dönüşüm modelinin riskleri engellemeye dönük, afet sonrası çalışmaların da önemli ancak yeterli olmadığına işaret ettiler. “Arama kurtarma iyi, ama önlem yok, yaraları sarmakla bu sorun çözülmez” cümlelerini duyduk.

Bu açıklamalarla birlikte sosyal medya sallandı. Bunun üzerine Erdoğan havalimanında şaşırtıcı bir açıklama yaptı. “Depremleri engellemek mümkün değil, dünyanın hiç bir yerinde böyle bir şey yok” dedi. Oysa bilim insanları elbette ki böyle bir şey söylememişti. Bir yanlış anlama mı olmuştu? Olmadıysa bu sözler ne anlama geliyordu?  Büyük ihtimalle gerekli olan her şeyin yapıldığına -ve neyin gerekli olduğunu da kendisi bildiğine- göre yaşananların depremin fıtratında olduğuna, değiştirmenin mümkün olmadığına.

İstanbul Depremi’nin hayaleti siyasetin üzerinde dolaşıyor

Bu sözlerin neden söylendiğini ya da neyi bastırmayı amaçladığını tahmin etmek zor değil.

İstanbul Depremi ürkütücü bir hayal. Unutmayı, bilmemeyi gerektiriyor. Bu yüzden hatırlatılmasından ürkülüyor, nefret ediliyor. Bu travmatik olan şey, yani gerçeklik, bastırılmış bir şekilde bilinçdışında duruyor. İktidar, onun her depremde ortaya çıkma girişimini bastıramadığı takdirde dizginleri kaybedeceğini biliyor ve panikliyor. “İstanbul Depremi” denen hayaletten fena halde ürkülüyor. Bu durumda da yöneticiler fantezi dünyasında yaşıyor. Fazlasıyla patolojik bir durumla karşı karşıya olduğumuz kesin.

Çünkü bu hayalet yönetimin boşluklarını, zayıf noktalarını  gösterdiği kadar, kendisini yeniden düzenlemek zorunda bırakacağı; gücünü aldığı politikaları, varlık biçimini değiştirmek, sorgulamak zorunda kalacağı eylemselliklere işaret ediyor.  Otorite tutarlığını korumak, ideolojisini sürdürebilmek için onu bastırmak zorunda. Afetle kurulan bu ilişki biçimi -tersini söylüyormuş gibi yapsa da- unutmayı dayatıyor, zorunlu kılıyor: Yaşamımızı sürdürmek için unutmak zorundayız, onun gerçekliği bizi rahatsız eden bir dürtü olarak bastırılıyor.

Hayalet ise herkesi dürten, hayatta kaldığı her anı cehenneme, işkenceye çevirebilecek bu gerçekliğin bastırılmış hali. Bastırıldıkça daha da ürkütücü hali. Bu nedenle burada bir iyileşme ihtimali yok.

Tıpkı ölümle karşılaşma şeklinde olduğu gibi “bu sindirilemeyen şey”  simgesel dünyamızın dışında kalıyor. Bilinçdışına itiliyor, bastırılıyor. Ancak her depremde zihnimizde yeniden beliriyor. Tıpkı Azrail gibi uğursuz bir sesle kulaklara başımıza neler geleceğini fısıldıyor.

İstanbul’daki deprem Elazığ’daki gibi olmayacak. İstanbul’da yapıların yüzde 60’nın sağlıksız oldukları biliniyor. Depremde 100.000 yapının yıkılacağından söz ediliyor. Belki 300.000 ölü… Çöken binaların altında kalan insanlara yardım eli uzanamayacak. Betonların altında ezilmek ani bir ölüm olabilir. Hayatta kalanların da ölenlerden beter bir felaket yaşayacaklarını tahmin etmek zor değil. Bu kişiler, çok daha küçük boyutlu olan 99 Körfez Depremi’nde olduğu gibi, karşılarında devlet falan bulamayacaklar. Eğer bugün sergilendiği gibi devletin yöneticilerini yalnızca hayatta kalanlar ilgilendiriyorsa onlar devleti, devlet de onları bulamayacak. Su, yiyecek, sağlık hizmetleri… bunlar olmayacak. Hayatta kalanların salgın hastalıklar, vahşet, ölümden beter tanıklıkları olacak.

Bu nedenle afet öncesindeki bilinçdışına bastırma çabası bir faz kaymasıyla genellikle sonrasında gerçekleşiyor.

Hayaletler hayaletlerle mücadele edemezler

Bu hayaletle nasıl baş edilebilir? Elbette ki korkmak ve onu bilinçdışına itmek bir çözüm değil. Erdoğan’ın dediği gibi depremi engellemek mümkün değil, ama yapılması gereken şeyler var. Bugünkü bastırma rejimi zihinleri felç ediyor, yönetimleri çalışmaz hale getiriyor. Uzmanların işaret ettikleri gibi İstanbul gibi ekonomik güce, imkanlara sahip bir şehrin yapı stoğunun yüzde 60’ı güvenli değil.

Bu ürkütücü durum, bütün yönetimlerin işbirliği içinde çözmeleri gereken hayati bir sorun. Kentsel dönüşüm uygulamalarında görüldüğü gibi rant makasının yüksek olduğu yerlerde, sağlam zemin üzerinde ve değerli yapı kapitalini spekülatif amaçlarla yıkmak yerine çürük yapıların olduğu yerlere yönelmek gerekli. Bu da yalnızca piyasa mekanizmaları ile gerçekleştirilemez. Bunun için kamuya, yani piyasaya teslim olmayan bir modele ihtiyaç var. Türkiye’nin yasakçı, ayrımcı mekan pratiklerinin, şehircilik deneyimlerinin bir sonucu. Bu sorunun merkeziyetçi, çatışmacı ulus-devlet rejiminin kalıpları içinde çözülmesi mümkün değil. Sorunu çözmek için atılacak adımlardan ilki her türlü otoriter söylemin bir şeyleri bastırmakta olduğunu fark etmek. Bu nedenle dediğim gibi, bu temsilin neyi gösterirmiş gibi yaparken neyi bastırdıklarını anlamaya çalışmak da önemli.

Peki bu gerçeklik rejiminin değişmesi yalnızca politik rejimin değişmesine mi bağlı? Bu politik rejim sembolik iktidarın diğer tarafının kendisine sağladığı motivasyonla inşa edildiğini düşünürsek, bilim rejiminin de değişmesi zorunlu.

Şehirler planlanamıyor

Türkiye’de şehirler planlanamıyor. O zaman üniversitelerde daha çok şehir planlama bölümü açılsın. Çözüm bu mu? İstanbul’da binalarda mimarlık mühendislik yok. O zaman bu bölümlere daha çok öğrenci alınsın. Riskli binalar var. Öyleyse çürük yapılar tespit edilsin, yıkılsın. Hiç bir sorun bu kadar yalın olamaz. Şehir sanki mühendislik karşısında metafizik bir durum gibi gözüküyor. Bu karşıtlık da aldatıcı.

İyileşmeyi sağlayacak olanın, çözümün bu kadar basit olmadığı söylenebilir. Hakikatin temsili ile hatanın temsilinin karşıt gibi gözükseler de ilişkili olduğunu kabul etmek gerekir. Temsiller arasında ve hakikatle  ilişki kurmaya çalışmak, ancak hataların bastırılmamasıyla mümkün olabilir.  Bu açıdan bakıldığında üniversitelerin işaretsizleştirici, ayrım üretici 19. yüzyılın totaliter modernleşmesinin ideolojik pratiklerini değiştirmesi ve güncel üniversite kavramına yaklaşmaları gerekir. Örneğin bugünkü otoriter popülist iktidar bloğunun bağımlı bir kurumu haline gelen, yasaklarla işleyen şehir planlama, koruma, akılcılaştırma rejiminde köklü bir değişim gerekir. Gerçeklikle doğrudan temas imkansız olduğuna göre, plancılar, mühendisler, akılcılaştırma işlevine sahip olan kurumlar bu ilişkiyi kendilerini merkeze alarak değil, onun bir kurgu olduğunu fark ederek kurmak zorunda. Gerçekliğin bir hayalete dönüşmesi, bilinçdışında kalmasını değil, temas etmesini sağlamaktır. Bilimin işlevi budur.

İstanbul Depremi rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak

Şehirler, yerleşim alanları bildiğimiz disipliner planlama metodları ile temsil edilemeyen varlıklardır. Onların nasıl olmaları gerektiğini bildiğinizi zannedebilirsiniz. Ama onları eşya, nesneler gibi tasarlamanın imkanı yoktur. Bu;  yanlış anlaşılmasın, bilginin şehirle temas etmekten muaf olması anlamına gelmez. Sınırsız bir sorumlulukla, o anı yaşıyormuş gibi bilmeye çalışmasına yol açar.

Şunu yapmak bile önemli: 99 Depremi’nden sonra ne oldu, ortaya çıkan gelişmelerle bugün yapılanlar arasındaki temel farklar nelerdir, en başta bunları her alanda karşılaştırmalı olarak incelemek, tartışmak gerekiyor. Depremden bir süre sonra gerçekleştirilen eylemliliklerle katılımın sektörel temsille sınırlı olduğu modele tekrar geri dönülüyor. Planlama süreçlerine, kamu faaliyetlerine kimler katılabiliyor? Kamu çalışanları, kamu gücünü kullananlar, bir de plan proje yapan piyasa aktörleri, sektör temsilcileri…  Katılım alanı kendiliğinden kamu ve piyasa aktörleriyle kapatılmış durumda. Hangi konuyu ele alırsanız, alın katılım modeli sektörel temsile dayanıyor.  Peki sivil toplumun katılımı nasıl olacak?  Yoksul insanlar kolonları patlamış, taşıyıcıları kaldırılmış evlerde oturuyor. Kamu imkanları olmayan insanlar yıllarca çalıştılar. Bir dolu gelişme yaşandı, bir dolu insanın hayatı kurtuldu. Planlar hazırlanırken temas kurmamak, kuralları yasaklara dönüştürmek, kamunun kural koyma vasfını yok ediyor, kaynakları, imkanları çöpe dönüştürüyor.

İstanbul Depremi çok belli ki, bu ülkede rejimin yeniden yapılanmasına yol açacak. Ancak bu yeniden yapılanma için depremin gerçekleşmesi gerekmiyor. Bu depremden önce olabilir, ama sonra olması daha muhtemel. İlkini tercih etmenin mümkün olduğunu ve herkese umut verdiğini defalarca kendi gözlerimle gördüm.

 

Kategori: Hafta Sonu

ManşetTürkiye

İstanbulda ‘Deprem seferberliği’ başlatan İmamoğlu: Binaların yüzde 22,6’sı yıkılacak, yolların yüzde 30’u kapanacak

İstanbul’da gerçekleşmesi beklenen bir depremde binaların yüzde 22,6’sının yıkılacağını, yolların yüzde 30’unun kapanacağını, 25 milyon ton enkaz çıkacağını söyleyen Büyükşehir Belediye Başkan Ekrem İmamoğlu, “Deprem seferberliğini başlatıyoruz” dedi. İmamoğlu tsunami konusunda da uyarıda bulundu.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Silivri’de yaşanan 5.8 büyüklüğündeki depremin ardından yeniden gündeme oturan ‘deprem’ konusunda 13 bölümlük bir sunum yaptı. İBB’nin, özellikle 1999 Marmara Depremi sonrasında, deprem ile ilgili ulusal ya da uluslararası birçok kurum ile farklı çalışmalar yaptığını hatırlatan İmamoğlu, “Tespitlerde bulunulmuş, tahminler sıralanmış, uygulama önerileri geliştirilmiş. Ancak yapılan tüm bu çalışmalar, sonrasında hayata geçmediği/geçemediği için İstanbul hâlâ beklenen büyük depreme hazırlıklı değil. Daha fazla beklemeye tahammülümüz yok” dedi.

İBB Deprem Seferberlik Planı”nı devreye soktuklarını vurgulayan İmamoğlu, “İstanbul’daki 1 milyon 166 bin binanın 788 bininin 1999 depremi öncesinde yapıldığını belirttti; “7,5 büyüklüğündeki bir depremde binaların yüzde 22,6’sı yıkılacak, 25 milyon ton enkaz oluşacak, yolların yüzde 30’u kapanacak, 463 içme suyu noktası, bin 45 atık su noktası ve 355 doğal gaz noktası hasar görecek” bilgisini paylaştı.

5 bin 253 ihbar

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, Meclis oturumunda yaptığı sunumunda, geçtiğimiz 26 Eylül’de, Silivri’de, Marmara Denizi açıklarında gerçekleşen ve büyük paniğe neden olan 5.8 büyüklüğündeki depremin ardından, AFAD ve İBB’ye 5 bin 253 ihbar geldiğini belirtti. 5.8’in minik bir deprem olduğunu, ancak bir yapılan incelemeler sonunda 224 ağır hasarlı, 754 de az hasarlı bina tespit edildiğini kaydeden İmamoğlu, TÜBİTAK MAM, Kandilli Rasathanesi ve İBB uzmanlarının hazırladıkları çalışmalara göre; İstanbul’da, Marmara Denizi içerisinde 30 yıl içinde, 7 ve üstü bir deprem olma olasılığının yüzde 65 olduğu bilgisini paylaştı.

25 milyon ton enkaz

İstanbul’un gece konut nüfusunun 15 milyon, gündüz nüfusunun ise 6 milyon olduğunu belirten İmamoğlu, kentteki toplam 1 milyon 166 bin binanın 255 bininin 1980 öncesinde, 533 binin 1990-2000, 376 bininin de 2000-2019 yılları arasında inşa edildiğini kaydetti. İmamoğlu, İBB Deprem ve Zemin İnceleme Müdürlüğü ve Boğaziçi Üniversitesi tarafından 2018 yılında gerçekleştirilen “Deprem ve Hasar Kayıp Tahmin Çalışmasına” göre; İstanbul’da olası gerçekleşecek 7,5 büyüklüğündeki yıkıcı deprem senaryosu uyarınca ekonomik, fiziksel kayıp ve hasarları da sıraladı. 7.5 büyüklüğündeki yıkıcı bir deprem senaryosuna göre; İstanbul’da çok ağır ve ağır hasarlı bina sayısı 48 bin, orta ve daha üstü hasarlı bina sayısı 194 bin olacak. Bu rakamlara göre; binaların yüzde 22,6’sı yıkılacak, 25 milyon ton enkaz oluşacak, yolların yüzde 30’u kapanacak, 463 içme suyu noktası, bin 45 atık su noktası ve 355 doğal gaz noktası hasar görecek. Toplamda 120 milyar TL yapısal ve yapısal olmayan ekonomik kayıp yaşanacak.

Seferberlik planı

Depremin İBB’nin en öncelikli konusu haline geldiğinin altını çizen Ekrem İmamoğlu, “Yaşanacak maddi ve manevi hasarı onarmaktansa öncelikli hedef daha da gecikmeden önlem almak olacaktır” dedi. İmamoğlu, “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem Seferberlik Planı”nın beş başlıkta şöyle şöyle sıraladı:

  • Afet odaklı kentsel dönüşüm çalışmaları.
  • Mevcut alt yapı ve ulaşım ağının afetlere dayanıklı hale getirilmesi.
  • Sismik ve yer bilimleri çalışmaları.
  • Afet sonrası toplanma/barınma alanları.
  • Afet odaklı eğitim ve kapasite geliştirme.

Plan kapsamında; hasar alması beklenen 48 bin binanın güçlendirilmesi ya da yeniden yapma usulü ile yenilenmesinin amaçlandığını belirten İmamoğlu şunları söyledi: , “1 yıl içinde 20 bin bağımsız birim, 5 yılda 100 bin, 10 yılda tüm bu nitelikteki bağımsız birimler afetlere karşı güçlendirilecektir. ‘Afet Odaklı Dönüşüm’ programına göre; deprem senaryoları doğrultusunda, öncelikle kırılgan yapı stoku nedeniyle müdahale bekleyen ilçelerden başlanacak ve ilçeler arasında bir etaplama yapılacaktır. Programın uygulanması halinde güncel maliyet hesapları ile bu süreç içerisinde, asgari 44 milyar TL tutarında bir kaynak kullanımı gerekecektir. Söz konusu kaynağın elde edilmesi için uluslararası fon sağlayan kuruluşlar ile görüşmeler başlatılacaktır.”

İşbirliği masası

Kentsel dönüşüm çalışmalarına İstanbulluların katılımını sağlamayı da amaçladıklarını belirten İmamoğlu, “İstanbul’da gerçekleştirilmesi planlanan veya proje aşamasında olan kentsel dönüşüm alanlarında yaşayanlar ve onlar tarafından kurulan sivil toplum örgütlerinin İBB ile iletişim sorunlarını aşmak üzere ‘Kentsel Dönüşüm İşbirliği Masası’ adı ile bir ofis kurulmaktadır” dedi.

Kamu binalarının depreme hazırlığı konusundaki çalışmalara da değinen İmamoğlu, “Afete Duyarlı Bir Kent İçin Bina İzleme ve Hasar Takip Sistemi Projesi” üzerinde çalıştıkları bilgisini verdi: Afetlere karşı dayanıklı kamu yapıları stoğunu sağlamak, hizmet yapılarını afet sonrası kullanıma hazırlamak üzere yapılacak çalışmalar doğrultusunda belediyeye ait hizmet yapılarına ilişkin kontroller 6 ay içinde tamamlanacak ve güçlendirilmesi gerekenlere 2 yıl içinde gerekli müdahaleler yapılacaktır” dedi.

Deprem anı ve sonrasında kesintisiz ulaşımın sağlanması amacıyla karayollarının 1 yıl içinde afete hazır hale getirileceğini kaydeden İmamoğlu, yapılması planlanan çalışmaları şöyle sıraladı: “Deprem anı ve sonrasında kesintisiz ulaşımın sağlanması amacıyla köprü ve viyadükler 2 yıl içinde afete hazır hale getirilecektir. Olası bir afet durumunda, toplanma veya barınma alanlarında ihtiyaç duyulabilecek yeraltı su kaynakları, İstanbul halkına hizmet edecek şekilde, 6 ay içinde planlanacaktır.

İstanbul genelinin hidrojeolojik yapısı 6 ay içinde detaylı bir şekilde belirlenmesiyle, yeraltı su kaynaklarının korunması ve olası iklim değişikliği senaryolarına bağlı önlemlerin tanımlanması sağlanacaktır. Doğal yeraltı su depo alanlarının tespiti ve İstanbul genelinin jeotermal potansiyelinin belirlenmesiyle bu alanların çok amaçlı ve etkin kullanımı 6 ay içerisinde sağlanacaktır.”

Tsunami uyarısı

Kasım ayı içerisinde, konunun tüm paydaşlarının katılımıyla “Deprem Çalıştayı” düzenleyecekleri bilgisini veren İmamoğlu, tsunami tehlikesine de dikkat çekti: “İstanbul’da gerçekleşebilecek olası bir tsunami ile ilgili tüm bilimsel verinin hızlı, etkili ve güvenilir bir şekilde İBB’ye aktarılması 1 yıl içerisinde sağlanacaktır. Ayrıca tsunami ile ilgili olarak; 6 ay içerisinde ilçelerdeki tsunami tehlike ve risk analizlerine bağlı bilinçlenme ve farkındalığın artırılması, ortaklaşa ve bireysel proje üretme ve uygulama yeteneklerinin artırılması hedeflenmiştir.”

Erken uyarı sistemi

“Deprem Erken Uyarı ve Acil Müdahale Sistemi” üzerine çalışmalar yaptıklarının da altını çizen İBB Başkanı, “Erken uyarı sistemi ile depremin yansımasından 5-7 saniye önce alınacak erken uyarı ile tehlike barındıran doğal gaz, elektrik gibi sistemlerin kapatılması; raylı sistemlerin durması gibi acil önlemlerin alınması sağlanacaktır” dedi.

Geçici barınma alanları 2 yıla kadar kullanılabilecek

Toplanma alanlarına da değinen İmamoğlu, “Afet toplanma alanları, afet sırasında ve sonrasında insanların ivedilikle ulaşması gereken, afet riski taşımayan güvenli alanlardır. Afetzedelerin yaşadıkları büyük şoku atlatabilmeleri, temel sağlık ve gıda hizmetlerinden faydalandıkları, yakınları ile bir araya gelebilmeleri ya da haberleşmelerine imkan veren; bir binaya en fazla 500 metre uzaklıkta olacak biçimde belirlenmiş ve afetten sonra 24 saat içinde kullanılacak olan alanlardır. Bu alanlar kapasite ve olanaklarına göre 72 saatten 2 yıla kadar kullanılabilecek alanlar olarak ele alınmaktadır” diye konuştu.

859 toplanma alanı hazırlanıyor

859 toplanma alanı hazırladıklarını vurgulayan Ekrem İmamoğlu, ayrıca “Afet Odaklı Eğitim ve Kapasite Geliştirme” projesi kapsamında “Afet Gönüllüleri” kavramını geliştireceklerini vurguladı.

Kategori: Manşet

Köşe YazılarıYazarlar

Her tarafımız asbest

Kullanımı terk edilmesine rağmen, eski yapılarda, sanayi tesisi, gemi ve motorlu araçlarda  kullanılan asbestin temizlenmesi ve bertarafı bilimsel ve yasal kurallar dahilinde yapılmadığı için büyük sağlık riski taşıyor.

İki gün önce yabancı bir web sitesinde çıkan bir haber İstanbul’un çok yakınında; Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde garip bir tepenin olduğunu ve bu tepenin içinde yoğun olarak terk edilmiş asbest lifleri içerdiğini iddia ediyordu*. Sadece birkaç ay önce bir çobanın bu tepe üzerinde otlattığı koyunlarının kısa süre içinde hastalanması ile fark edilen tehlikeli atıklar bugün de orada duruyor. Artık çobanlar daha dikkatli ve sürülerini bu tepeden uzak tutuyor. Tepe 12.000 m²’lik bir alana yayılıyor ve bölgede yaşayanların ifadesi ile üzerinde gezenlerde ‘kaşıntı ve astım nöbetlerine’ neden oluyor. Bunun nedenini ise yapılan incelemelerle ortaya çıkmış; burada herhangi bir izin alınmaksızın depolanan cam elyafı atıkları olduğu bulunmuş. Ama yapılan laboratuvar incelemelerinde başka bir şey daha ortaya çıkmış: Cam elyafının içine karışmış durumda tehlikeli bir atık; bol miktarda asbest…

‘Beyaz toprak’

Diğer adı amyant olan asbest, halk arasında beyaz toprak olarak da biliniyor. Isıya, aşınmaya, kimyasal maddelere oldukça dayanıklı olan ve yapısal özellikleri açısından esnek, lifli yapıda bir mineral olan asbestin içeriğini magnezyum silikat, kalsiyum-magnezyum silikat, demir-magnezyum silikat veya sodyum-demir silikat oluşturuyor. Mineralojik özelliklerine göre ‘Serpantin’ ve ‘Amfibol’ olmak üzere iki türü bulunan asbestin  amfibol grubunun yapısındaki mineraller ve fiziksel özelliği nedeniyle hastalık yapıcı etkisi diğerlerinden fazla… Yapısal olarak ısıya, aşınmaya, kimyasal maddelere dayanıklı olması nedeniyle eski çağlardan beri asbestin iyi bir yalıtkan olduğu biliniyor. Sanayi devriminden sonra ise pek çok alanda kullanılmış ve endüstriyel kullanımına yasak getirilene kadar gemi, otomobil, inşaat sanayiinde yalıtım ve sızdırmazlık amaçlı olarak tüketilmiş.

Günümüzdeki bilimsel kanıtlara göre asbest birçok sağlık sorununa neden oluyor. Bunlar arasında plevral (akciğer zarı) hastalıkları, akciğer fibrozisi ve başta akciğer kanserleri olmak üzere kanserler sayılabilir. Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) asbest liflerini Grup 1 kanserojen maddeler listesine aldı.  Yani asbest lifleri insanlarda kesin olarak kanserojen. Asbest lifleri herhangi bir nedenle serbestleşirse asbestle ilişkili hastalık gelişme riski artıyor. Havada yayılan liflerin solunum yolu ile alınmasıyla, maruziyet yoğunluğuna, maruziyet süresine, asbest lifinin yapısına ve bireysel faktörlere bağlı olarak bu lifler akciğer dokusunda birikiyor. Kısa süreli asbest maruziyetine bağlı hastalık bildirilmiş ise de büyük çoğunlukla asbeste bağlı hastalıkların ortaya çıkması çok uzun yıllar alıyor. Bu süre, maruz kaldıktan sonra 10 ile 50 yıl arasında değişebiliyor.

Yasaklandı ama sorun çözülmedi

Asbest liflerinin insanlar için kesin kanserojen olduğunun ortaya çıkması sonucu kullanımı birçok ülkede terk edilmiş. Ülkemizde ise önce kısmen kullanımı bırakılmış; 2010 yılından itibaren ise tüm asbest türlerinin çıkarılması, herhangi bir ürün üretiminde kullanılması, asbest içeren tüm ürünlerin piyasaya verilmesi kesin olarak yasaklanmış. Ancak kullanımın terk edilmesi Türkiye’de sorunun çözümünü sağlamamış. Çünkü tüm eski yapılarda, 2000’li yıllardan önce yapılan sanayi tesislerinde, eski gemi ve motorlu araçlarda yaygın olarak yalıtım ve sızdırmazlık amacı ile kullanılan asbestin temizlenmesi ve temizlenen asbestin bertarafı bilimsel ve yasal kurallar içinde yapılmıyor… Oysa asbest temizliğinin ‘Asbestle Çalışmalarda Sağlık ve Güvenlik Önlemleri Hakkında Yönetmelik’ çerçevesinde yapılması gerekiyor.

Bu yönetmeliğe göre; asbest söküm ve temizlik çalışmaları, en az bir Asbest Söküm Uzmanı nezaretinde, süre ve ihtiyaca bağlı olarak belirlenecek adette Asbest Söküm Çalışanı ile beraber tamamen yalıtılmış bir ortamda yapılmalı ve temizlenen asbestler mutlaka sarılmalı ve kırılmadan paketlenmeli, paketlendikten sonra ayrıca etiketlenmelidir. Gerekli belgeler doldurulduktan sonra ise lisanslı araçlarla yine lisansı bertaraf tesisine gönderilmelidir. Oysa ülkemizde özellikle kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılan binalardan bol miktarda asbestli moloz çıkmakta ve bu atıklar diğer atıklarla birlikte ya hafriyat sahalarına ya da belediye çöplüklerine dökülüyor. Üstelik asbestli bu atıklar büyük çoğunlukla hafriyat sahalarına veya belediye çöplüklerine yaptıkları yolculuğu üstü açık kamyonlarla, kent içinden etrafa yayıla yayıla yapıyor. Fabrikalarda, tersanelerde; ülkemiz dışında sadece iki ülkede daha bulanan gemi söküm tesislerimizde de durum bundan pek farklı değil. Gerek gemi söküm tesislerinde gerekse fabrika ve endüstriyel tesislerde yapılan temizlik çalışmaları sırasında sökülen asbestlerin yolculuğu çoğunlukla lisanslı bir bertaraf tesisinde bitmiyor; Dilovası’nda olduğu gibi kaçak olarak oluşturulan bir atık tepesinde sonlanıyor ve çevresine adeta ölüm saçıyor.*.

Medyaya asbest denetimsizliği ile ilgili yansıyan birkaç olay ve son olarak Dilovası’nda kaçak olarak terk edilmiş asbest yığınları aslında bir aysbergin su üstünde kalan bölümü gibi sorunun çok küçük bir bölümünü gözler önüne seriyor. Özellikle başlayan kentsel dönüşüm projeleri içinde yıkılan eski binalardan, gemi söküm tesislerinden ve uluslararası kredi bulmak için asbestten arınmak zorunda kalan endüstriyel tesislerden resmi olarak bildirilenden daha çok miktarda asbest çıkmakta ve bu lifler solunum yolu ile insanlara kadar ulaşmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki 10 yıl içinde toplumumuzun asbeste bağlı ciddi sağlık sorunları ile karşılaşma tehlikesi var. Çözüm ise toplumun bu konuda bilgili olmasından ve kararlı olarak bilimsel ve yasal ölçüler içinde önlemler talep etmesinden geçiyor.

*https://theblacksea.eu/stories/the-toxic-valley-project/asbestos-hill/

(Yeşil Gazete)

16. İstanbul BienaliHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

7. Kıta ve ötesi… Bir Bienal tanıklığı

16. İstanbul Bienali ve paralel düzenlenen çok sayıda sergi, performans ve etkinlik bu yıl öncekilerle karşılaştırılmayacak yoğunlukta.

Eylül başından bu yana İstanbul sanat atağı altında. İki senede bir yapılan ve yapıldığı her sene sanat ortamlarında önemli bir canlanmaya neden olan İstanbul Bienali’nin bu seneki konusu insan ile insan olmayanın ilişkisi ve özellikle de ekoloji. Küratör Nicolas Bourriaud’nun kavramsal metninde ana eksen olarak belirlediği Antroposen ve bu kavram çerçevesindeki tartışmaların ise sadece bienale kendisi tarafından seçilen eserlere değil, aynı zamanda kamusal programına ve bienale paralel olarak düzenlenen çok sayıda başka sergi, performans ve etkinliğe de yansıdığına tanık oluyoruz. Gerçekten de bienal ve paralel etkinliklerini uzun zamandır izlediğim için bu sene öncekilerle karşılaştırılamayacak yoğunlukta bir etkinlikler yağmuruna maruz kaldığımız söylenebilir. Bu nedenle düzenlenen sergilerin bir çoğunu da kaçırmak kaçınılmaz oldu.

Yeşil Gazete olarak 16.İstanbul Bienali’nden şimdiye kadar yer verdiğimiz haberler ve bazı yorum yazıları dışında doğrudan sergilerle ilgili izlenimler ve sanatçılarla röportajlardan oluşan bir dizi hazırlıyoruz. Özellikle fosil yakıt şirketlerinin bienale sponsorluğu ile ilgili haklı eleştiri ve tartışmaları Yeşil Gazete’deki diğer yazılar ve haberlerde izleyebiliyorsunuz; bu dizide ise çok yeri gelmedikçe bu tartışmaya girmeyeceğim ve ana sponsor olan Koç Holding’in, bienal ile eş zamanlı olarak hizmete soktuğu Arter’in ana sponsoru olarak yine kendi bünyesindeki TÜPRAŞ’ı atamasındaki şuursuzluğa dikkatinizi çekmekle yetineceğim (eğer bilinçli olarak yaptılarsa Greta’nın dediği gibi bu kendilerini “şeytan” [evil] yapar ki bunu düşünmek bile istemeyiz).

Bu kapsamda bienal sergileri ve paralel sergilerle ilgili izlenimlerimi derlediğim yazıları bienal mekanlarına göre yapılandıracağım. Sanat eleştirmeni değilim ve bu yazılarda sanat eleştirisi yapmak gibi bir niyetim yok; ancak uzun zamandır üzerinde çalıştığım ve düşündüğüm ekoloji teması çerçevesinde kurgulanmış sergileri gezerken edindiğim izlenimler ve eserlerin bende yarattığı çağrışımları aktarmayı planlıyorum. Sanatçılarla röportajları ise yine yazarlarımızdan Bahar Topçu gerçekleştirecek. Son olarak Bahar ile birlikte bienal küratörü Nicholas Bourriaud ile bir röportaj gerçekleştirmeyi planlıyoruz.

National Geographic’in Strange Days on Planet Earth belgeselinden.

Bienalin kendisine seçtiği tema olan Yedinci Kıta, Pasifik Okyanusu’nun akıntıları sonucu okyanus ortasında anakaralardan oldukça uzakta oluşan bir plastik yığınına verilen ad. Okyanusun her iki yakasındaki anakaralardan, ama özellikle tüketim toplumunun kalesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nden taşınan plastik atıklar, okyanus ortasında Türkiye’nin yaklaşık beş katı büyüklüğünde bir alanda toplanıyor, parçalanarak mikroplastik haline de geliyor ve okyanusun çok büyük bir bölümü anakaradan binlerce kilometre uzakta bir plastik çorbası haline geliyor.

Aslında yeni fark edilen bir olgu değil; benim ilk karşılaşmam 2003 yapımı bir National Geographic belgeseli olan Gezegenimizde Tuhaf Günler [Strange Days on Planet Earth] başlıklı dizide olmuştu. Belgeselde yer verilen bilim insanları gezegenin insanlardan bu kadar uzak bir bölgesinde denizde seyrederken, her yanda plastik çöplerle karşılaşmanın şaşırtıcılığından söz ederken araştırma konuları olan albatroslar yavrularının mideleri plastik dolu olarak açlıktan öldüklerini görünce kapıldıkları dehşeti anlatıyorlardı.

Gökdenlen adı verilen balina heykeli, 2018’deki Brugge Trienali için Hawaii açıklarından toplanan plastik atıklardan yapıldı. Fotoğraf: Robert Oosterbroek.

Aynı konuda benzeri bir video çalışması Bienal kapsamında Resim ve Heykel Müzesi’nde Feral Atlas’a ayrılan bölümde de karşımıza çıkıyor. Başta plastik olmak üzere atıkları konu alan ve hatta malzeme olarak kullanan sanat eserleri artık yalnızca güncel sanat sahnesinin ayrılmaz parçası olmakla kalmıyor; aynı zamanda farkındalık yaratma potansiyelleri nedeniyle hem kamusal alanlarda giderek daha çok sergilenme şansı buluyor (ya da özellikle bunun için üretiliyor) hem de okullarda çevre eğitiminin bir parçası olarak çocuklar tarafından da üretilmeleri teşvik ediliyor.

Bu yaz Hollanda’nın Utrecht kent merkezinde bir kanaldan dışarı sıçrar halde karşıma çıkan mavi-beyaz renkli balinanın yanına yaklaştığımda bütünüyle plastik kasa, bidon ve atıklardan inşa edildiğini fark etmek, konuyu biliyor olmama rağmen oldukça etkilenmeme yol açmıştı örneğin. “Gökdelen” adı verilen bu balina heykeli 2018 yılında düzenlenen Brugge Trienali için Amerikalı bir mimarlık şirketi olan Studiokca tarafından Pasifik Okyanusu’nda Hawaii açıklarından toplanan plastik atıklardan yapılmış ve Utrecht Üniversitesi Deniz Hukuku Profesörlerinden Marleen van Rijswick’in inisiyatifiyle 2019 başında Utrecht’e getirilmişti. 16. İstanbul Bienali’nde de atıkları malzeme olarak kullanan eserler mevcut.

Öte yandan plastik ekoloji üzerinde gündelik yaşamımızdan kaynaklanan etkimizin en açıkça görünür olduğu materyal olsa da, eğer “İnsan Çağı” yani Antroposenden söz açıyorsak, başta iklim krizine yol açan seragazı salımları, nükleer atıklar ve madenler olmak üzere bir dizi başka etkenden ve biyolojik çeşitliliğin yok olması gibi sonuçlara da değinmek kaçınılmaz. Sergilerde yer alan bir çok iş de bu etkenler ve sonuçlarını konu alıyor. Küratör metninde yer verilen bir tartışma olan Antroposen kavramının eleştirisi ve yerine önerilen Kapitalosen adlandırması çerçevesinde sunulan işler ise sadece doğa ve ekoloji üzerindeki etkimizi değil, aynı zamanda kentsel dönüşümden bedenlerimize, yabancılaşmadan kültürümüze kadar kendimiz üzerindeki etkiyi ve şekillendirmeyi de ortaya koymaya çalışıyor. Her iki kavramın felsefe alanında yarattığı çağrışım, esin ve tartışmayı düşününce sergilerde “İnsan” tanımı ve doğasını da tartışan çok sayıda eserle karşılaşıyoruz. Bu arada yine işlerin ve eserlerin niteliğini, özellikle belgesel ve bilimsel nitelikli olanları düşününce sanatın nerede başladığını da ister istemez düşünmeye başlıyoruz. Bir çok başka eser ve yerleştirmenin amacının; ziyaretçilerin bu soruyu düşünmesi olduğunu da ayrıca seziyoruz.

Yine bienale damgasını vuran başka bir grup eser kurmaca dünyalar, coğrafyalar, uygarlıklar ve kültürler yaratan eserler ki bunların bazıları kendilerini gerçekmiş gibi sunuyor; eğer hızla gezerken ayrıntılardaki ince dokundurmaları ve absürtlükleri fark etmezseniz sanatçının tuzağına düşerek gerçek olarak algılamanız işten bile değil.

Bienal mekanları arasında yapılan iş bölümüne göre Pera Müzesi daha çok geçmişte üretilen, deyim yerindeyse konunun güncel sanattaki tarihinden gelen örneklere yer veriyor. Buna karşın MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi (şantiyesi) ile Büyükada, bienale ve mekana özel üretilen ya da daha yakın tarihli eserleri ve yerleştirmeleri içeriyor.

Pera Müzesi binasının en üst üç katında görece düz ayak bir yerleştirme varken Resim Heykel Müzesi bir labirent gibi kurgulanarak ziyaretçi oklarla yönlendirilmiş; Büyükada’daki eserler ise ada coğrafyasında bir gezinti yapmanızı gerektiriyor. Pera Müzesini rehberli turla bir saatte gezmek mümkünken Resim Heykel Müzesi için bu süre üç saate çıkıyor. Ancak eserlerin arka planını ve küratörün niyetini anlayabilmek için rehberli turu tercih etmenizi öneririm.

(Yeşil Gazete)

Sonraki Yazı: Ekolojinin İcadı, Kurmaca Uygarlık ve Coğrafyalar ile İnsan Doğasının Tartışma Mekanı Olarak Pera Müzesi

 

 

İklim KriziManşet

Uzmanlar: İklim krizi ortamında ‘Yerel İklim Eylem Planı’ şart

İstanbul Politikalar Merkezi araştırmacıları, Dr. Ender Peker ve Dr. Cem İskender Aydın yerel yönetimlerin kentsel planlama süreçlerindeki stratejik planlarını, dünyanın içinde bulunduğu iklim değişikliğine uygun biçimde yapmaları uyarısında bulundu.

İstanbul Politikalar Merkezi, yerel yönetimlerin kentsel planlama süreçlerinde göz önünde bulundurabilecekleri temel azaltım ve uyum stratejilerine değinen  ve bu stratejiler arasındaki çeşitli çatışma ve sinerjilere dikkat çeken bir politika notu yayınladı. Çalışma yerel yönetimlerin stratejik planlarını hazırladıkları bu dönemde iklim eylemini bütüncül bir şekilde kent planlarına dâhil etmek için önemli bir kaynak olması amaçlıyor.

İklim değişikliğinin kentlerdeki etkileri her geçen gün daha çok hissediliyor. Şiddeti ve yoğunluğu artan aşırı hava olayları, kentlilerin yaşam alanlarını her geçen gün daha çok etkiliyor. Kentler, aynı zamanda tüketimin yoğunlaştığı mekanlar olarak bir yandan da sera gazı emisyonlarında önemli rol oynuyor. Bu sebeple, dünyanın birçok şehrinde artık iklim değişikliği yerel yönetimlerin öncelikli konularından biri ve birçok yerel yönetim yerel iklim planları üretmeye çalışıyorlar.

Türkiye’de de iklim eylemi ve iklim değişikliği ile mücadele açısından kentlere önemli roller düşüyor, kent planlamasının hem iklim değişikliği ile mücadelede hem de iklim değişikliğine uyum bağlamında ciddi bir rolü olduğu görülüyor.

İstanbul Politikalar Merkezi’nden 2018/19 Mercator-IPM araştırmacıları Dr. Ender Peker ve Dr. Cem İskender Aydın tarafından hazırlanan “Değişen İklimde Kentler: Yerel Yönetimler için Azaltım ve Uyum Politikaları“ adlı politika notunda şu saptamalar yer alıyor:

  • Geleceğe ilişkin bilimsel tahminler, şehirlerin iklim değişikliğinden giderek artan bir şekilde etkileneceğini öngörmektedir.

  • Çok sektörlü oluşumlar olan şehirler, yenilenemeyen enerji kaynaklarının tüketiminden kaynaklanan sera gazı emisyonlarının oluşumunda aktif bir rol oynamaktadır.

  • Karasal, Akdeniz, Marmara ve Karadeniz olmak üzere dört ayrı iklim kuşağında yer alan Türkiye kentleri, yer aldıkları kuşaklara bağlı olmak üzere farklı iklim koşullarına sahip olduğu gibi, farklı zorluklarla da mücadele etmekte. Rize kenti, iklim değişikliğiyle artan yağış ve kentsel taşkınlar ile yüzleşiyorken; Mardin kenti artan sıcaklıklar ve beraberinde kuraklık veya kentsel termal konforun sağlanamaması gibi problemlerle karşılaşmakta. Bu bağlamda, kentlerin gelecek planlaması yapılırken yapılı çevrenin oluşumunun yerel iklim koşullarına duyarlı, aynı zamanda küresel iklim değişikliğine cevap verebilecek nitelikte iki yönlü bir şekilde kurgulanması gerekmektedir.

  • Kentleri bekleyen risklerin en başında sıcak veya soğuk gün sayılarındaki radikal artış veya azalmalar gelmektedir. Alışılagelmişin dışındaki soğuk-sıcak gün sayılarındaki oynamaların, kentlerin yapı, ulaşım, turizm gibi farklı sektörlerinde değişik boyutlarda etki yaratması beklenmektedir. Bunun yanında, sıcak hava dalgalarının daha sık görülmesi de beklenen etkilerden biridir.

Raporda, yerel yönetimlere bir eklem planı hazırlaması gerektiği konusunda uyarıda bulunulurken, bu planı hazırlama süreçleri konusunda da bazı öneriler sunuluyor.

·  Bilimin ışığında kentsel emisyon patikalarının hesaplanması, kısa, orta ve uzun vadeli hedefleri ve etkileri net bir şekilde ortaya koyan iklim eylem planlarının hazırlanması.

·  Bu hazırlık sürecinin olabildiğince katılımcı yürütülmesi, farklı sektörlerden ve aktör gruplarından temsilcilerin birlikte çalışması,

·  Planların etkin uygulanabilmesi için, yerel yönetim içinde bir izleme ve değerlendirme kurulunun kurulması, düzenli raporlamaların yapılması,

·  İzleme ve değerlendirme başta olmak üzere, tüm iklim eylem planı süreçlerinin şeffaf ve tüm paydaşların erişimine açık olacak bir şekilde tasarlanması..

Çalışmanın tamamı için tıklayın

Kategori: İklim Krizi

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Bilgi, deva da olur zehir de…

‘Afetleri yalnızca doğa olaylarına bağlamak, onlara neden olan nesneleştirici yönetim politikalarını ve bilgi üretim süreçlerini gizlemek içindir. Bu yüzden afetlerin “sosyal cinayetler” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Afetler, antropojenik olgulardır, insan yapımıdır.’

Bilmiyorum sizin de dikkatinizi çekiyor mu? Afetleri yalnızca 17 Ağustos anmalarında sanki hatırlar gibi yapıyoruz. Sonra tekrar normal yaşantımıza dönüyoruz ve unutuyoruz. Tıpkı ölüm karşısındaki tutumumuz gibi: Başımıza gelebileceğini bildiğimiz halde bilmiyormuş gibi yapıyoruz. Televizyon kanallarında gördüğümüz felaketlerin, yıkımların, ölümlerin bize dokunmadığını ve hayatta kaldığımız sürece başkalarının başına geldiğini biliyoruz. Edilgin izleyiciler olarak rahatlıyoruz. Karşı karşıya olduğumuz  sistemi sorgulayacak, değiştirecek adımlar atamıyoruz. Çünkü bilgi alanı eylemsellik kazanamıyor, yönetimsellik meselesi, politik alan, şehircilik deneyimleri karanlıkta kalıyor. Planlama süreçleri farklı tezlerin, araştırmaların çarpıştığı uygulamalı, kitlelerle etkileşimli bir alan olarak açık uçlu hale gelemiyor.

Her yıl 17 Ağustos’u anmak için yapılan televizyon programlarında depremlerin “doğa olayı” olarak tanımları yapılıyor, fay hatları üzerine konuşuluyor. Şehrin risk haritası, zemin koşulları değerlendiriliyor.  Uzmanların, araştırmacıların ortaya koydukları bilgiler ile gözlerimiz kamaştırılıyor. Fay hatlarının yerini öğrenmek, depremlerin büyüklüklerini ve zamansallıklarını bilmek, İstanbul’da risk haritaları çıkarmak, ne kadar binanın yıkılacağını, zarar göreceğini, kaç İstanbullunun öleceğini, bunların sayısını farklı senaryolara göre öğrenmek, … bütün bunlar hiç şüphesiz çok değerli. Ancak “peki şehirleri, yapıları afetlere karşı dayanıklı olarak planlamak, inşa etmek için ne yapmak gerekir” diye sorarsanız, bu çalışmalarda tam bir hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Olası depremin boyutları, zamanları, fay hatlarının kırılma yerleri, felaketlerin sonuçları gibi bilgilerin kör edici bilgilerin ışığı altında asıl mesele karanlıkta kalıyor. Doğrusu karanlıkta kalıyor değil, bırakılıyor.

Topluluklar olarak hepimiz sanki bir sığınmacılar teknesinde yolculuk eder gibiyiz. Çürük ve elverişsiz bir tekne ile yolculuk ettiğimizin farkındayız. Ama elimizden bir şey gelmiyor. Yalnızca fırtına çıkmasın, tekne batmasın diye dua ediyoruz. Yapabildiğimiz iş yalnızca bu. Bir de elbette eğer fırtına çıkar, tekne batarsa, nasıl kurtuluruz diye düşünüyoruz. Belki bir can yeleğimiz, düdüğümüz olsun diye uğraşıyoruz, eğer hayatta kalırsak, kurtarma ekipleri sesimizi duysun. Ama bunlar da göstermelik. Neden bu durumda olduğumuzu sorgulayacak, düşünecek bir halimiz bile yok.

Afetler antropojenik olgulardır

Bilgi; travmatik kaybın farkındalığını bulandırmaktan başka bir işlev görmeyen, “kentsel dönüşüm” kavramı, spekülatörlerin siparişiyle uzmanlık kurumları adına verilen “çürük raporları”, entropik süreçlere hizmet eden ideolojik bir özellik kazanıyor.

Dikkat ederseniz fay hatlarının kırılma biçimleri, zamansallıkları ile ilgili birbiriyle yarışan farklı tezler var. Ne kadar zorlansa da bilim alanını kapalı bir sisteme dönüştürme imkanı yok. Küresel ölçekte, her alandan çok sayıda bilim insanı araştırma, değerlendirme süreçlerine katılabiliyor. Bu süreç doğası gereği açık olmak zorunda. Ama uygulama alanına gelince, eylemlilik alanına geldiğimizde durum tam tersi.

Bir tarafta gözlerimizi alan, aydınlatılmış bir alan, diğer tarafta karanlıkta kalan bir alan… Ölüm gerçekliği… Her an onunla yüz yüze olduğumuzu hatırlatan, yaşamın sürmesi için aynı zamanda kayıtlardan silinmesi, yok edilmesi, hafızamızdan kazınması gereken bir rahatsızlık. Gerçekliğe karşı etkileşimli pratiklere karşı dirençli olduğu kadar kayıtsız kalan bu travmatik karşılaşma ile eylemlilikler bilinç dışına itiliyor. Eylemlilik biçimini değiştirmek için bu karşılaşma biçiminini sorun etmemiz ve temellerine kadar uzanmamızı gerektiriyor. Başka bir iyileşme, koşulları değiştirme imkanımız yok. Sorun bize sunulan gerçeklikte değil, bu karşılaşma biçiminde. Bilginin beslenebileceği, kök verebileceği zemin üzerine. Diğeri konformizm üretiyor. Paradigmasının doğası gereği kapalı.

Afetler bilişsel bir düzensizlik yaratır. Bilgi üretimindeki asimetri, parçaların üst üste binmesi, birbirini örtmek için kullanılması gibi edilginleştirici düzenleyici kalıplar kısmen de olsa, bir anda yıkılıverir.

Afetleri yalnızca doğa olaylarına bağlamak, onlara neden olan nesneleştirici yönetim politikalarını ve bilgi üretim süreçlerini gizlemek içindir. Bu yüzden afetlerin “sosyal cinayetler” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Afetler, antropojenik olgulardır, insan yapımıdır.

Afetlerde genellikle bir değil, iki cinayet işlenir. Birinci cinayet zaten ortadadır, afetlerin görünür nedeni olan kötü tasarlanmış insan yapımı binalardır, mekanlardır. İkinci cinayet ise afetler sonrası ortaya çıkan farkındalığı, eylemlilik biçimlerini ortadan kaldırmak, kayıtlardan silmek ve yeni afetleri hazırlamak için işlenir. Üstelik bu ikinci cinayeti işleyenler, hiç bildiğimiz katillere benzemezler. Afetlerde enkaza dönüşen, işlevsiz kalan şeyleştirici, edilginleştirici kurumsal sistemleri onarmak, yeniden tesis etmek için harekete geçerler.

Örnek: İstanbul Deprem Master Planı adı verilen şey

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hazırlattığı ve unuttuğu Deprem Master Planı’na bakarsanız, gözlerimizi kamaştıran bilgi birikimi yanında yönetimsellik meselesinin ele alınmadığını görürsünüz. 22 sayfalık katılım ve yönetimsellikle ilgili konular aklımızın alamayacağı bir naiflik içinde ele alınır. Sivil toplum afet sonrasında yardımcı olması gereken bir unsurdur. Arama kurtarma faaliyetleri falan yapar, yardım toplar. Sonra gene “normal”, yani edilgin hayatına geri döner. Katılım bundan ibarettir. Bilinçlendirilmesi gerekir, v.s… Bu planın katılımla ilgili bölümü dahi burnunun dibinde gerçekleşen dönüşümü görmemiş ve yöntem olarak eylemsel olmayan, edilgin bir katılım modelini empoze etmektedir. Nitekim bu “Master Plan” Büyükşehir Belediyesi’nin billboardlarında kapağı gözüken bir cilt olarak sergilendikten sonra, kısa bir sure içinde ortadan kaybolur.

17 Ağustos sonrası oluşan muazzam toplumsal seferberlikte sivil toplum, kamunun yapamadığını yaptı.

Bernard Stiegler‘in, Platon ve Derrida’dan aldığı ilhamla “teknolojinin farmokolojisi” adını verdiği durum, bilginin tıpkı bir ilaç gibi iyileştirici, sorunlara deva gibi etkilerinin ya da bir zehir gibi yok edici bir işlevinin olabileceğine işaret ediyor (1).  Antroposen adı verilen ve insanın jeofizik bir güç olarak canlılar, cansızlar üzerinde etkiler yarattığı dönemin aynı zamanda bir “Entroposen” çağı olduğunu belirtiyor . Bu zehirleyici etkileri, entropik durumu yaratanın da da bilginin kapalı sistemler içine alınması. Sorun Stiegler’in dediği gibi bilginin farmakolojisinde…. Bilgi, deva da olur, zehir de…

Gerçekle yüzleşme imkanlarının olmadığı durumlarda bir gerçek başka bir gerçeği gizlemek için kullanılır. Zannedersem 17 Ağustos felaketi ile ilgili programlarda, anmalarında,  böyle bir durum söz konusu. Çünkü bu mesele konuşulsa, kapalı sistemlerden açık sistemlere geçilmesi gerekecek. Belediyeler ile kapalı kapılar ardında zehirleyici güçler kazananlar imtiyazlarını kaybedecekler. O zaman halk süreçler hakkında bilgi sahibi olacak, daha dayanıklı yapılar yapılacak. Daha nitelikli yaşam çevreleri oluşacak, eşitsizlikler, haksız kazançlar sona erecek.

Bu açıdan bugün unutturulmaya çalışılan, üzerinden “ıslak sünger”le geçilen, bundan 20 sene önce, 17 Ağustos sonrası oluşan muazzam toplumsal seferberliğin önemli ipuçları taşıdığını düşünüyorum. O tarihte kapalı alanlar içinde atıl hale gelmiş olan uzmanlar, sivil toplum bireyleri yönetimsellik alanında bu çapta bir deneyimleri olmasa da hemen harekete geçtiler, elinde sınırsız imkanlar olduğu halde enkazın altında kalmış olan kamunun yapamadığını yaptılar. 17 Ağustos sabahından başlayarak kendi imkanları ile yerel ve uluslararası bütün arama-kurtarma, sağlık ekiplerinin, malzeme akışlarının koordinasyonuna, bilgi akışının düzenlenmesine, ulaşım kararlarından, ihtiyaçların yönlendirilmesine, afet sonrası barınma probleminin geri kazanılabilir ve doğayı kirletmeyen yapılarla çözülmesine, afet sonrası hayatın yeniden örgütlenmesine, yönetimlerin gerçekleştiremediği ne iş varsa hepsinin gerçekleştirilmesine kadar her alanda muazzam bir iş başardılar.

Bu açıdan bugün bize unutturulmaya çalışılan bu deneyimin tekrar hatırlanmasının önemli olduğunu düşünüyorum.

“Antroposenden Çıkmak”,  Bernard Stiegler, Cogito Sayı 93 Bahar 2019, Yapı Kredi Yayınları, sayfa 199.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Hafta Sonu

EkolojiManşet

Ayder Yaylası’na TOKİ giriyor

Rize’nin Ayder Yaylası’nda kentsel dönüşüm projesi başlatılıyor. Milli park ve SİT alanı olan yaylaya yapılacak üç aşamalı projeyi, beş bakanlık uygulayacak. Yaylaya bin 800 araçlık katlı otopark inşa edilecek.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kaçak yapılaşma nedeniyle “Kirlettik, rezil ettik” dediği, Rize’deki Ayder Yaylası’nda kentsel dönüşüm projesi başlıyor. Proje, TOKİ’nin öncülüğünde yürütülecek. ‘Üç aşamalı’ olarak planlanan projeyi, beş bakanlık ortaklaşa uygulayacak. Projeyle ulaşım sorunlarının çözüleceği iddia edilirken, Ayder’e bin 800 araçlık katlı otopark inşa edilecek. Kentsel dönüşüm projesi kapsamında, iki katlı yatay yapılar yapılacak.

BirGün gazetesinin haberine göre, Fırtına İnsiyatifi’nden Avukat İbrahim Demirci, Ayder’e bin 800 araçlık otopark yapılmasının bölgedeki araç sayısını artıracağını söyledi. “Yolları, otoparkları çoğaltırsanız, Ayder’e gelen araç sayısını da fazlalaştırmış olursunuz” diyen  Demirci şöyle konuştu: “Üç aşamalı bir projeden bahsediliyor. İlki altyapı ve ulaşım. Ancak diğer ikisinin ne olduğunu bilmiyoruz. Nasıl bir dönüşüm yaratılacağına, imar planıyla bakabiliriz. En fazla iki katlı binanın yapılmasını öngörüyor ama Ayder’de iki katlı evler eski. Onun harici 5 -6 katlı yapılar var.”

Yapılaşma ve turizm mantığı

Ayder’in milli park olduğuna vurgu yapan Demirci, ayrıca etrafındaki yaylalarla birlikte doğal SİT alanı vasfı bulunduğunu belirtti; “Buraya dair geliştireceğiniz projeler, korumaya yönelik olmalı. Otoparkla alanı korumuş olmazsınız, yapılaşmaya açmış olursunuz. Bakanlıkların mantığı da böyle çalışıyor. Yeşil Yol süreci devam ediyor, Rize Özel İdaresi, kararlar çıkartıp yayları birbirine bağlıyor. Bu, bütün yaylarının yapılaşmaya açılması anlamına gelir. Koruma mantığıyla hareket eden bir idare yok. Tamamen yapılaşma ve turizm mantığıyla hareket ediliyor” diye konuştu.

Kategori: Ekoloji

Hafta SonuManşet

‘Saf’ vizyonda

Büyük kentlerdeki vahşi kentsel dönüşüm uygulamalarını konu edinen ‘Saf’ filmi, vizyona girdi. Filmini “dönüşen şehir değil, biziz” düşüncesiyle ele aldığını söyleyen yönetmen Ali Vatansever, “Günümüzün kutuplaşmış atmosferini iyi hikayelerin yumuşatacağına, birbirimize dokunmanın yine hikayeler sayesinde olacağına inanıyorum” dedi.

‘Saf, gecekonduda yaşayan bir çiftin, mahallede çıkan kentsel dönüşüm söylentileri sonrasında değişen hayatlarını konu ediyor. “El Yazısı” filmi ile tanınan Ali Vatansever’in yönetmen koltuğunda oturduğu filmin başrollerini Saadet Işıl Aksoy ve Erol Afşin paylaşıyor. Senaryosu da Ali Vatansever’e ait olan filmin kadrosunda Onur Buldu, Ümmü Putgül ve Kida Ramadan gibi isimler yer alıyor.

Bu hafta sonu oyuncular da sinemada

Bu hafta sonu gerçekleştirilecek iki gösterime yönetmen ve oyuncular birlikte katılacak. 20 Nisan Cumartesi, saat 19.00’da Kadıköy Rexx Sineması’nda filmin oyuncularından Ümmü Putgül, 21 Nisan Pazar günü saat 17.25’de ise  Nişantaşı City’s Sineması’nda Onur Buldu, izleyicilerle birlikte filmi izleyip ardından soruları yanıtlayacak.

Kategori: Hafta Sonu

EnerjiManşet

Gaziemir’de nükleer atıklara komşu kentsel dönüşüm projesi tepki çekiyor

Çevre hakları avukatı Arif Ali Cangı, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun (TAEK) raporuna göre, Gaziemir’deki eski kurşun fabrikası bahçesindeki alanda en az 11 yıldır var olan nükleer atıklar temizlenmeden başlatılan kentsel dönüşüm konutlarında yaşayacak olan vatandaşların sağlığının tehlike altında olduğunu anımsatarak TAEK’e bireysel başvuruda bulunulması gerektiğini belirtti.

Gaziemir’deki bir milyon 220 bin metrekare alan üzerinde yapılacak olan kentsel dönüşüm projesi kapsamında bin 836 yapı; 4 bin 966 bağımsız birimde ise 2 bin 820 hak sahibi bulunuyor.

‘İzmir’in Çernobili’ olarak adlandırılan Gaziemir’in Emrez ve Akpete mahalleleri ile Karabağlar’ın Aydın Mahallesi arasında bulunan eski kurşun fabrikasının bulunduğu alanla dip dibe olan Aktepe-Emrez Kentsel Dönüşüm projesi bittiğinde 2 bin 820 hak sahibi konutlarına kavuşacak. Ancak alandaki radyoaktif maddelerin hala temizlenmemiş olması halk sağlığı açısından ciddi tehlike oluşturuyor.

Eski kurşun fabrikasının bahçesinde radyoaktif maddelerin gömülü olduğu ortaya çıkmış ve bu alan İzmir’in Çernobili olarak adlandırılmıştı. Geniş yankı bulan ve tartışma konusu olan kurşun fabrikasının bulunduğu alandaki radyoaktif maddelerin bertarafı için çalışma başlatılmıştı.

Sürecin yakın takipçilerinden çevre avukatı Arif Ali Cangı, burada konut sahibi olacak olanların Komşuluk Hukuku ve Mülkiyet Hakkı Kanunu’na dayanarak, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’na (TAEK) bireysel olarak müracaat edebileceklerini belirtti.

Arif Ali Cangı

Avukat Arif Ali Cangı, Aktepe-Emrez-Aydın Mahallesi sakinlerinin de konuyla ilgili avukatlığını yürüten Avukat Arif Ali Cangı, alanda kalan radyoaktif kirlilik ve tehlikeli atıkların insan sağlığını tehdit etmeyi sürdürdüğünü kaydederek,

“Atıklar temizlenmeden orada yapılacak her yerleşime yönelik faaliyet insanların sağlığını riske atmak anlamına geliyor. Zaten mevcut sakinler tehlike altında iken kentsel dönüşüm ile artacak olan yeni yapılaşmayla yerleşecek olan yeni nüfusun sağlığı da tehlike altında. Orada konut edinmek ve yerleşmeyi düşünen insanların duyarlı olması ve bunların biran önce buranın temizlenmesini talep etmeleri gerekiyor. Komşuluk hukuku ve mülkiyet hakkından doğan hakları söz konusu. Komşuda oluşan zararın kendi mülklerine ve kendilerine zarar vereceği gerekçesiyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile TAEK’e müracaat edip haklarını aramalarını öneriyorum” açıklamasını yaptı.

Bir buçuk yılı aşkın bir zamandır çalışma gecikmesin diye dava yoluna başvurmadıklarını anlatan Avukat Arif Ali Cangı, “Bir buçuk yıldır ÇED olumlu kararına rağmen, (ÇED raporunda eksiklikler olmasına rağmen) çalışma gecikmesin diye dava yoluna başvurmadık. Buna rağmen herhangi bir temizlik çalışması başlamadı. O alanda halan radyoaktif kirlilik ve tehlikeli atıklar varlığını koruyor. İki türlü atık var. Biri kurşun fabrikasının kendi atıkları, ağır metal içeriyor. Orada depolanmaması gereken özel ayrıştırma tesislerine gönderilmesi gereken atıklar. Bunun üzerine bir de radyoaktif kirlilik ortaya çıktı. Yani iki açıdan tehlikeli bir durum söz konusu” ifadelerini kullandı.

.

(Ege Postası)

Kategori: Enerji

Kültür-SanatManşet

SAF, Palm Springs Uluslararası Film Festivali’nden ödülle döndü

Dünya prömiyerini Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yapan ‘SAF’, Amerika’nın önemli film festivalleri arasında yer alan Palm Springs Uluslararası Film Festivali’nden ödülle döndü. Amerika prömiyerini gerçekleştirdiği ve New Voices New Visions bölümünde yarıştığı festivalde ‘SAF’, Özel Mansiyon Ödülü’ne layık görüldü.

Baş rollerini Saadet Işıl Aksoy ve Erol Afşin’in paylaştığı, Ali Vatansever’in yeni filmi ‘SAF’ın, geçtiğimiz günlerde Amerika prömiyeri gerçekleştirildi. Bu yıl 30’uncusu düzenlenen Palm Springs Uluslararası Film Festivali’nde seyircilerle buluşan filmin 9 Ocak’taki prömiyerine yönetmeni Ali Vatansever ile başrol oyuncularından Saadet Işıl Aksoy da katıldı.

SAF Fragmanı

Terminal Film, 2Pilots Film ve 4 Proof Film’in yapımcılığını üstlendiği ‘SAF’, Fikirtepe’de bir gecekonduda yaşayan genç evli bir çiftin kentsel dönüşüm söylentilerinin mahallelerine düşmesiyle beraber dönüşen hayatlarını anlatıyor. Onur Buldu, Ümmü Putgül ve Kida Ramadan gibi isimlerin de rol aldığı film sadece Türkiye’nin değil, dünyada kendini gösteren en güncel sorunlardan birine kamerasını çeviriyor.

.

(Yeşil Gazete)

Kategori: Kültür-Sanat

İklim KriziManşet

Bodrum’da hortum, aşırı yağış ve sel: Karar alıcılara iklim değişikliğinde hangi sorumluluklar düşüyor?

Değişen hava sıcaklıkları ile meydana gelen düzensiz ve aşırı yağışlar, iklim değişikliğinin en belirgin özellikleri arasında sayılıyor.

Geçtiğimiz aylarda Rize, Muğla, Hatay, Ankara, Antalya, Afyonkarahisar ve Ordu’da meydana gelen aşırı yağışların yol açtığı sel felaketleri gözleri bir kez daha karar alıcıların ve yerel yönetimlerin küresel iklim değişikliği çerçevesinde kentsel dönüşümün ve afetlere karşı duyarlı imar planı ve imar uygulamalarının aciliyetine çevirdi.

Tatil dönemlerinde 2 milyona yakın turisti ağırlayan Muğla’nın Bodrum ilçesinde 10 gün arayla ikinci kez sel baskını yaşandı.

Bodrum ile Yunanistan’ın İstanköy Adası arasındaki bölgede, 29 Kasım saat 14.00 sıralarında denizde hortum oluştu. Bodrum’a doğru ilerleyen hortum yaklaşık 15 dakika sürdü. İlçede daha sonra şiddetli yağış ve dolu yağışı etkili oldu. Yağış şiddetini arttırarak sele dönüştü. Sel nedeniyle ilçede büyük bir afet yaşandı. 

Cadde ve sokaklar nehre dönüştü, yurttaşlar ev ve işyerlerinde mahsur kaldı

Kırmızı alarmın verildiği tatil beldesinde cadde ve sokaklar sular altında kalırken, sel sularına kapılan araçlar kullanılamaz hale geldi. Yağış nedeniyle ilçe merkezindeki Dere Sokak, Gümbet Kavşağı, Bodrum Çevreyolu, Bitez, Ortakent ve Konacık Mahallesi’ndeki dere yatağına yakın kesimlerde su baskınları yaşandı. Bodrum katlardaki bazı ev ve işyerlerini su bastı. Yaşanan sel felaketinden hayvanlar da etkilendi. Cadde ve sokaklar göle dönerken, araç sürücüleri yollarda ilerlemekte güçlük çekti. Bodrum Belediyesi ekipleri, cadde ve sokaklarla ev ve işyerlerine dolan suyun tahliyesi için çalışma başlattı.

Özellikle yüksek kesimlerden gelen sel suları çevrede hasara yol açtı. Sel sularının derinliği 1,5 metreyi buldu. Gümbet Kavşağı ve Konacık’taki alışveriş merkezinin otoparkı ile önünden geçen çevre yolundaki onlarca araç sel suları nedeniyle sürüklendi. Araçlarında sürüklenen ve mahsur kalanlar itfaiye, Muğla 911 arama-kurtarma ve Arama Kurtarma Derneği (AKUT) Bodrum ekipleri tarafından kurtarıldı. Bitez Gülümser Mehmet Danacı İlkokulu ve Ortaokulu’nda mahsur kalan öğrenciler de velileri ile kurtarma ekipleri tarafından okuldan çıkarıldı.

Bilim insanlarının bulgularına göre, iklim değişikliği sıcak hava dalgasının oluşma ihtimalini iki katına çıkarıyor.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

Uzmanlar şehirlerde meydana gelen sel felaketlerinin sebepleri arasında; iklim değişikliği ile birlikte gelen anormal yağışları, yağmur suyunun akacağı yerlerin betonlaştırılmasını ve yapılaştırılmasını, şehirlerin iklim değişikliğine dayanıklı hale getirilmemesini gösteriyor.

İklim değişikliği Afyonkarahisar ve Ordu’da etkisini gösterdi: Aşırı yağışlar sele yol açtı

Hatay’ın Erzin ilçesinde iklim felaketi: Görülmemiş şiddette dolu hasat bekleyen narenciyenin yarısını vurdu!

İklim değişikliği Antalya’da etkisini gösterdi: Şiddetli yağışın yol açtığı sel seraları ve ekili alanları vurdu

Küresel iklim değişikliği: Rize’yi 2. kez vuran şiddetli yağış sel ve heyelana yol açtı

(Diken, T24, Bodrum Olay Gazetesi, Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

ManşetTürkiye

Kentsel dönüşümdeki Mamak’ta kimyasal atık tehlikesi: Sokak hayvanları ölüyor!

Ankara, Mamak 1577/1 Sokak’taki kentsel dönüşüme bir de kimyasal atık tehlikesi eklendi. Sokağın inşaat halinde olmasını fırsat bilenler, gece yarısı kimyasal atıkları kaçak şekilde sokağa bırakıyor. Çocukların oyun alanı olarak kullandıkları alanlardaki kimyasal atıklarla ilgili hiçbir denetim yok, mahalleli korkuyor.

Aykut Küçükkaya’nın Cumhuriyet’te çıkan haberine göre, bir taraftan konut inşaatlarının yükselmeye devam ettiği mahalleye atıklar özellikle gece yarısından sonra getiriliyor. Çocukların oyun alanına dönüşen ve atıkların bırakıldığı yıkıntılar bölgesinde herhangi bir koruyucu önlem alınmadığı gözleniyor. Üzerinde kimyevi madde üretiminde kullanıldığı yazan malzemeler herhangi bir güvenlik önlemi alınmayan alanda güneşe ve dış tehlikelere açık vaziyette bulunuyor.

Belediye ekiplerinin temizlik için dahi uğramadığı bölge yaşanabilecek bir felaketin habercisi durumunda. Varillerin atıldığı yerleşim alanı içindeki bölgede sokak hayvanlarının etkilendiği hatta bir kedinin öldüğünü de belirtiliyor.

Varillerin üstündeki etiketlerde solunmaması, gözle temas etmemesi gerektiği, kansere neden olabileceği açıkça görülüyor.

 

(Cumhuriyet)

Kategori: Manşet

Hayvan HaklarıManşet

Kentsel dönüşüm yüzünden yaşam alanlarını kaybeden kirpiler İstanbul sokaklarında

İstanbul Veterinerler Odası Başkanı ve İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Murat Arslan, kirpilerin yeşil alanlarda beslenen canlılar olduğunu belirterek, bu dönemde onları yaşam alanı dışında, sokaklarda görmemizin birkaç nedeni olduğunu belirtti.

Büyükşehirlerde kirpilerin yaşam alanının daraldığını belirten Arslan, şunları söyledi:

“Kirpiler, hızlı yapılaşma, inşaatların yarattığı titreşimler nedeniyle yeni yaşam alanı arayışına girdi. Kirpiler, küçük başlı hayvanlar olduklarından yer kabuğundaki titreşimleri hissederler. Depremler de yaşam alanlarından çıkmalarına bir sebep olabilir. Kirpiler adapte olmakta zorlanan canlılardır. Yeşil alan yok edildikçe soyları tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Normalde bahçelerimizde, ormanlarda görmemiz gereken kirpileri sokaklarda görmemizin sebebi bu.”

Veteriner hekim Prof. Dr. Tamer Dodurka da, kirpilerin inşaatlar, enerji nakil hatlarındaki artış nedeniyle doğal yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldıklarını söyledi. Dodurka, “Yaşam alanları yok olan canlılar normalden farklı davranışlar gösterip kentlere iniyorlar. Bu yemek arayışı, yeni bir yaşam alanı arayışı içindir. Örneğin tatlı su kaynakları kuruduğu için bir tatlı su hayvanı olan su samuru Marmara Denizi’nde görülmeye başladı” dedi.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) üyesi ve Yaban Hayvan Veterineri Ahmet Emre Kütükçü ise büyük şehirlerde kirpilere rastlanmasının ana nedeninin yaşam alanlarının azalması olduğunu kaydetti. “Yol kenarına bırakılan kedi köpek mamaları onlar için kolay yiyecekler haline geliyor” diyen Kütükçü, İstanbul’un yaban hayatı potansiyeline dikkat çekerek şunları söyledi: “İstanbul, ihtiyaçları çok fazla olan büyük bir şehir olabilir ama hâlâ büyük bir yaban hayatı potansiyeline sahip. Kentte, yaban hayatının öncelikleri gözetilerek planların hayata geçirilmesi mümkün. Yaban hayatı yönetim planına sahip bir başka büyük şehir olarak Avrupa’daki örneklerin arasına katılabilir.”

 

(Habertürk)

Kategori: Hayvan Hakları

ManşetYerel

Halk tepkili: Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yıkım başladı

Diyarbakır’ın merkezdeki Sur İlçesi’nin Alipaşa Mahallesi’nde kentsel dönüşüm çalışmaları kapsamında aralarında metruk yapıların da bulunduğu bazı binaların yıkımına yoğun güvenlik önlemleri altında başlandı.

Merkez Sur İlçesi’nin Alipaşa ile Lalebey Mahallesi’nde kentsel dönüşüm kapsamında daha önce kamulaştırılan ve yıkım kararı alınan bina ve evlerin yıkımına başlandı. Mahallede oturan sakinlerin tepkilerine rağmen bugün, Alipaşa Mahallesi’ndeki yıkım için çevik kuvvet ekipleri olağanüstü güvenlik önlemleri aldı.

Büyükşehir Belediyesi’ne ait işi makinaları sabah saatlerinden itibaren mahalleye girerek önceden suyu ve elektriği kesilen binaları ve evleri yıkmaya başladı. Çevik kuvvetin yanısıra polise ait TOMA ve zırhlı araçların bölgede aldığı önlemler devam ederken, yıkım çalışmalarının da süreceği belirtildi.

Lalebey ve Alipaşa mahallelerinin sakinleri ise, kentsel dönüşüm kapsamında alınan yıkım kararına tepkili. Mahallelinin yarısı banka hesaplarına yatan paralara razı olarak mahalleyi terk etti. Geride kalanlar ise evlerini terk etmek istemiyor. Mahalleli kadınlar, “Hayatım bu mahallede, bu evde geçti. Burada ölmek istiyorum. Bu evde kalmak istiyorum” derken, Lalebey Muhtarı Abdullah Çelik “Ne seçilmiş ne de kayyım belediyelerden hiç bir çözüm görmedik. Hiçbir milletvekilinin de bizimle ilgilendiği yok. Bizi TOKİ’nin önüne attılar. Mahalleli TOKİ’ye kurban edilmek istemiyor” diyor.

(Hürriyet, Cumhuriyet, Yeşil Gazete)

Kategori: Manşet

ManşetRöportaj

Belgrad protestolarını Sırbistan Yeşilleri’ne sorduk

Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da kentsel dönüşümün alevlendirdiği, yıkıcı neoliberal politikalara karşı protestolar devam ediyor. Yaklaşan büyük 13 Temmuz protestosu öncesi hareketin destekçilerinden ve Sırbistan Genç Yeşilleri’nden Predrag Momcilovic‘e sorduk. Röportaj boyunca bolca tanıdık anlar yaşamak okuyucularımıza vaat edilir.

 

Pelin Atakan: Yeşil Gazete’de daha önce Belgrad’daki protestoları yazmıştım. Kısaca son durumu anlatabilir misin?

Predrag Momcilovic: 5 Ekim 2000’den beri yapılan en büyük protestolar yapılıyor ve bu bizim “devrim”imiz. Son zamanlarda sokaklarda 20 bin insanın toplandığı oldu. Bu Sırbistan için büyük bir rakam, çünkü böyle protestolar genelde 100 kişiden az insanla yapılır, en fazla ise 1000 kişiyi bulur. Ne davimo Beograd girişimi (protestoların başını çeken gayri resmi topluluk, Türkçesi “Belgrad’ı boğdurmayın”) şimdiye kadar 3 büyük protesto gerçekleştirdi ve hızını artırıyor.

Bu batmayan 2 metrelik koca ördek, protestoların simgesi olmuştu.

Bu batmayan 2 metrelik koca ördek, protestoların simgesi olmuştu.

24 Nisan gecesi, seçim gecesiydi. Maskeli birkaç kişi ağır makinelerle şehir merkezindeki tüm bir sokağı (Hercegovačka) ele geçirdiler. Polis vatandaşların çağrısına kulak verip olaya müdahale etmedi ve bugüne kadar yıkımı kimlerin yaptığı hala bulunamadı. Birçok insan, ki bence haklılar, polisin ve belediye çalışanlarının bu yıkıma ortak olduğunu düşünüyor çünkü yıkıma uğrayan sokak karşı çıktığımız Waterfront projesinin bir parçası.

Protestolara katılan insanlar yalnızca bir sokağın yıkımına sinirli değiller. Aslında tüm sisteme kızgınlıkları bu olayın yarattığı kıvılcımla gün yüzüne çıktı. Bir sonraki büyük protesto 13 Temmuz’da (yarın) planlanıyor. Artık temel talep belediye çalışanlarının istifası. ama daha büyük taleplerimiz de var çünkü sorunun sistemsel olduğuna inanıyoruz, sadece bazı politikacıların istifa etmesi sorunu çözmeyecektir.

Pelin: Projeye karşı çıkmanızın nedenleri arasında toplum ve şehir ön plana alındığında hangisi seni harekete geçiriyor?

Predrag Momcilovic

Predrag Momcilovic

Predrag: Demokratik karar alma süreçlerinin eksikliği ve sosyal sebepler en fenası bu projeye karşı olma nedenlerimden. Proje yalnızca 2 insan arasında yapılan bir anlaşma. Süreç boyunca Sırbistan’da çeşitli yasalar değişti, sadece projeyi usule uydurmak için. Projeye ‘ulusal öncelik statüsü’ verdiler, projenin yapılması planlanan bölgeyi istisnai alan ilan ettiler ve daha birçok yasa çıkardılar. Tüm bu süreç boyunca vatandaşlar hep dışarıda bırakıldılar. Eğer projeye karşıysanız değişik hükumet yanlısı medya organları tarafından hain ya da yabancı paralı asker olarak ilan edilirsiniz.

Projenin sosyal kısmı ise yine problemli. Projeye hazırlık süreci boyunca birçok insan evlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Bazıları tamamen evlerini kaybetti bazılarına yalnızca 3 yıldan 5 yıla geçici evler tesis edildi. Ayrıca bu projenin kim için yapıldığı da ayrı bir soru. Bölgede herkesin yararlanacağı kamusal alan yaratmak yerine yalnızca zengin kimselerin kullanabileceği elitist bir alan inşa ediliyor.

Pelin: Na davimo Beograd yeterince kalabalık mı sence?

Predrag: 20 bin insan, evet, çok ama her zaman daha fazla insana ihtiyacımız var. Protestolarda genç insanlar sıklıkla görülüyor. Ne kadar kalabalık olursak taleplerimiz de o kadara görünür olur. Yaşlı insanları ve imkanı kısıtlı insanları da dahil etmek çok önemli. Şu anda Belgrad dışından insanlara ve değişik sosyal sınıflardan insanlara daha çok ihtiyacımız var.

Pelin: Eminim ki sosyal medya üzerinden örgütlendiniz. Hangi yollar sence daha etkili?

Predrag: Evet, en büyük örgütlenmeleri sosyal medya üzerinden gerçekleştirdik. Sosyal medyayla yalnızca belli bir grup insana ulaşabiliyoruz. Ana akım medya karanlığına gömülmüş insanlara görünür olmamız imkansız. Zaten aktif olan vatandaşlara ulaşabiliyoruz bu şekilde. Bu yüzden en güzel yöntem fısıltı gazetesi bence ama çok zaman alıyor. Bana göre tabandan geniş bir örgütlenme yapmalıyız ve her an için potansiyel bir hareketlenme örgütlenmeliyiz.

Pelin: Waterfront’tan bir daire kiralamak için ne kadar zengin olmam lazım mesela?

Predrag: Hehe:) Tahminen ortalama kazanan bir Sırp’ın 100 yıllık kazancını heba etmek gerekir. Bölge yalnızca çok az Sırbistanlı oligarşi ve muhtemelen uluslararası oligarşi için satın alınabilir olacak. Sen ve ben gibiler için oralarda herhangi bir şey bakmaya gerek yok.

Pelin: Eğer Sırbistan Devlet Başkanı sen olsaydın aynı parayla neye yatırım yapardır?

Predrag: Sırbistan’da aslında tüm güç başbakanda. Burası sanayisizleşmiş bir ülke. Gayri safi yurt içi hasıla hala 1989’dakinden düşük. Diğer büyük problem de gençlerin yüzde 50’sinden fazlası işsiz. Ben olsam bu alanlara özellikle yatırım yapardım, özellikle yeşil prensiplere uygun sanayileşmeye. Kamu sektörüne, sağlık sistemine, eğitim ve diğer kamu hizmetlerine de yatırım yapardım. Özellikle son yıllardaki özelleştirmeler ve metalaştırma sonrası bu hizmetler felaket durumda. Projenin gerçekleştirilmesi planlanan yerde ise değişik sosyal sınıflardan olan insanların kullanabileceği büyük bir kamu alanı oluşturmak isterdim.

Pelin: Son söz eklemek ister misin?

Predrag: Bu baskıcı sistemi değiştirmenin tek yolu dayanışma. Her protesto bir kıvılcımla daha büyük şeylere dönüşebilir. Hepimiz birbirimizi desteklemeliyiz.

Predrag Momcilovic, Sırbistan Genç Yeşilleri’nin genel sekterliğini yapıyor. Özellikle kamusal alan, centrifikayon, kentsel dönüşüm, neoliberal şehirler ve kapitalizm sonrası şehirlerle ilgileniyor. Sırbistan Genç Yeşilleri, politik bir sivil toplum kuruluşu ve Sırbistan Sol Zirve (LSS) isimli, sendikaları işçi kolektifleri, sanatçılar ve solcular gibi gruplardan oluşan gayri resmi topluluğunun bir parçası.

 

Fotoğraflar: Na davimo Beograd

Röportaj : Pelin Atakan

 

Kategori: Manşet

Hafta SonuManşet

[Manzum Serzenişler] Yeni Taş Çağı

(c) halfclassicsix.com
(c) halfclassicsix.com

“Mutlu insanlar ve mutlu mekanlara!”, diyelim.

Sanatla ve barışla kalın…

(c) halfclassicsix.com

(c) halfclassicsix.com

 

 

 

 

 

 

Yeni Taş Çağı

Taş üstüne taş koydu insan
sonra taş içine Can…

Bir kuytu ki,
sığınılmış,
etinin kokusunu
giydi
o canın…
Ve yıllanıp tütsülendi
duvarları
Yuva’nın…

Yaşam gelmiş,
olmuş,
oturmuş…
Ruhlar yıkamış
yapının
geçmişini…

Ve ben,
daha bugün
önünden geçip
yüzmilyarıncı adımımla
gölgesini ezerken,
nice hayatlara hatıra olmuş Bina’nın,
zamanı alt etmeye
ramak kala
balyozları
siftah etti
birinci vardiyanın…

Tarihe tanık da olsa
kıymetini kim bilir?
Ona değmiş
tüm hayaletleri bile
gömebilir
artık
Kum, Çakıl ve Demir…
Hafrolmuş bir geçmiş:
“dönüşüm” namıyla:
The Kibir!

Makinalarca
tahkim edilmiş
terli bedenler
paydosu
bekleyedursun
küfürler yankılanır,
yıkıntılarında Evvel’in…
Şimdi’nin
yeni düzenine
yenilenirken

yenilirken…

17:55
Etiler
12/5/16

Kategori: Hafta Sonu