Köşe Yazıları

Uzun dalgada sert kırılma

Borsa literatürünü benim gibi kulaktan dolma bilen birinin böyle benzetmeler yapması doğru olmayabilir. Ama Türkiye’de demokratikleşme sürecinin içinde bulunduğu durumu en iyi bu metaforu kullanarak anlayabileceğimizi düşünüyorum.

Son zamanlarda Türkiye’nin demokrasiden uzaklaştığına ve otoriter bir rejime sürüklendiğine dair yorumlara sık rastlıyoruz. Hatta Emre Kongar bugünkü yazısında “Türkiye’nin kendine özgü ‘kusurlu demokrasi'” düzeninden bahsediyor. Bence de haklı. Mevcut “melez rejim”imiz (The Economist dergisinin sınıflandırmasında Türkiye’nin yer aldığı kategoriye bakarsak böyle) bazen demokrasiye daha çok ‘şeklen’ benziyor. O yüzden de kendimizi bildik bileli bir ‘demokratikleşme’dir gidiyor. Yani Türkiye gerçek anlamda bir liberal demokrasi olmaya çalışıyor, ama bir türlü olamıyor.

Eğer demokrasiyi rejimin bir karakteristiği ve bir siyasi mücadele alanı, demokratikleşmeyi de bir süreç olarak görürsek, Türkiye’de demokrasinin de, demokrasi mücadelesinin de 12 Eylül 1980’de dibe vurduğunu söyleyebiliriz. Bugün içinde yaşadığımız durum, hem 12 Eylül sabahına, hem de Türkiye’nin 1920’den (hatta belki de 1908’den) beri yerleşik hale gelen düzenine göre oldukça farklı. Ama kısa vadeli analiz yapanların söylediği gibi “otoriterleşme” değil, “demokratikleşme” yönünde farklı. Yani Türkiye belki de 1 Mayıs 1977’de başlayan ve 12 Eylül sabahı dibe vuran aşağı dalganın tersine, 30 yıla yakın bir süredir yukarı doğru bir uzun dalganın içinde bulunuyor.

***

Türkiye 9 yıla yakındır AKP iktidarları tarafından yönetilse de, bu demokratikleşme uzun dalgası AKP’ye atfedilemez. Çok partili seçimlere dönüşle başlayan, siyasi yasakların kalkması, idam cezasının kaldırılması, anayasada, medeni kanunda, TCK’da vb. kapsamlı reformların yapılması, AB müzakerelerinin başlaması ve ordunun sivil siyasetteki etkisinin azaltılmasıyla süren uzun bir dalga bu. Bu demokratikleşmenin asıl sahibi, şu ya da bu iktidar ya da siyasi parti değil, demokrasi mücadelesi veren bütün kesimler.

Sanırım hisse senetlerinin değeri (ya da mesela borsa bileşik endeksi) artarken, zaman zaman aşağı doğru kırılmalar oluyor. Eğer aşağı doğru giden bu değer kaybetme eğilimi dibe kadar sürmezse, çizgi tekrar yukarı doğru kıvrılıyor ve (teorik olarak) uzun vadede hep bir yukarı gidiş, hep bir değer kazanma söz konusu oluyor. Eğer aşağı kırılma durdurulamaz ve emtianın değeri başlangıç (veya önceki dip) noktasına kadar gerilerse, zaten geçmiş olsun, büyük bir kriz yaşadınız, ya da iflas ettiniz demektir.

İşte Türkiye’deki uzun demokratikleşme dalgasında da böyle aşağı doğru kısa vadeli ya da sert kırılmalar yaşandığını söyleyebiliriz. 12 Eylül darbesinden birkaç yıl sonra başlayan yukarı doğru uzun dalga, daha önce 90’ların ilk yarısında siyasi cinayetlerin ve savaşın (hem de en kirli şekliyle) tırmanmasıyla birlikte aşağı doğru dönmüş, 1997’de, 28 Şubat postmodern darbesiyle kendi dibini bulmuştu.

Şu anda AKP iktidarının üçüncü dönemiyle yaşadığımız süreç de, ikinci bir aşağı doğru dalga sayılabilir. Bu aşağı dalganın tam olarak ne zaman başladığını söylemek kolay değil. 2003-2009 arasında denendiği anlaşılan askeri darbe girişimlerinin başarısız olması ve AKP’nin kapatılmasına dair açılan davanın reddi, dalganın o dönemlerde iyice aşağıya dönüp dibe vurmasını engellemiş olsa gerek. Hrant Dink cinayeti (ve kurulu düzenin bu cinayeti koruması, kollaması), Ergenekon ve Balyoz davalarının kontrgerillayı bitirme ve darbecileri yargılama amacında sapıp (Devrimci Karargah davasıyla birlikte) AKP’nin bütün muhaliflerini tehdit etmeye başlaması (özellikle de Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması), yerel ekoloji mücadelelerinin yok sayılmak, hatta artan bir şekilde şiddetle bastırılmak istenmesi ve nihayet Kürt açılımının terk edilerek KCK operasyonu adı altında Kürt siyasi hareketine yönelik sert bir baskı döneminin başlatılması, uzun demokratikleşme dalgasında sert bir aşağı doğru kırılma yaratmış durumda.

Şimdi sormamız gereken soru, dibe vurmayı nasıl engelleyeceğimiz ve çizgiyi nasıl yeniden yukarı doğru kırabileceğimiz.

***

Bu metaforun şöyle bir yararı var: Ne zaman birisi AKP’nin Türkiye’de demokrasiyi ortadan kaldırmaya başladığını ve otoriter bir rejime sürüklendiğimizi söylese, eğer bu sözlerini gerçekçi bir tarihsel değerlendirmeyle tamamlamazsa, aklıma 12 Eylül dönemi ve 90’lı yıllar geliyor. 12 Eylül’ü bizzat yaşamadım, ama bilançosu belli. 90’lı yıllarda ise Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nda işkenceyi önlemek (ve işkence görenlere yardımcı olmak için) çalışıyordum. Ağır insan hakları ihlalleri, sokak ortasında yargısız infazlar, kaçırmalar, işkenceler, hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi.

Bu analizi doğru yapmanın demokrasi mücadelesi açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Yıllar içinde elde ettiğimiz kazanımları yok saymamak, tekrar doğru yönde bir hareketi nasıl sağlayacağımızı bulabilmek için…

AKP liberal demokrat bir parti değil. Türkiye pragmatik ve konjonktürel nedenlerle reformlar yapabilen, ama bunu politik bir program olarak benimsemeyen muhafazakar bir parti tarafından yönetiliyor. Bu durumu doğru saptayıp, hangi nedenle yapılmış olursa olsun doğru yöndeki reformlardan geri adım attırmamak ve hükümeti demokratikleşme yönünde zorlamak amacıyla mücadele etmemiz gerekiyor.

Korkarım bu kez uzun dalgadaki sert kırılmanın dibe vurana kadar devam etme tehlikesi de var. Eğer barış yönünde adımlar atılmaz ve savaş tırmanır, sivil Kürt siyasi hareketi yok edilir, anayasa AKP’nin tek taraflı zorlamasıyla değiştirilir, üstüne bir de başkanlık sistemi getirilirse, o zaman ortada uzun dalga falan kalmayabilir.

Ne yazık ki herkes bu sert kırılmayı durdurma gücünün, Başbakan Erdoğan’da olduğunu düşünüyor. Ama zaten demokratikleşme, tek bir adamın iki dudağına bakmaya başladığımız için ortadan kalkmıyor mu? Erdoğan’ı ikna etsek ne kazanacağız? Daha iyi bir tirandan başka?

Uzun dalga demokrasi mücadelesi verenlerin eseriydi. Türkiye’nin yeniden dibe vurmasını da yine biz engelleyebilriiz. Ama bunun için doğru tahliller yapmak, doğru araçlar geliştirmek zorundayız.