Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Paris İklim Anlaşması’nın bugünü

2015 Aralık ayında Paris İklim Anlaşması konusunda şunları yazmışım:

  • “Ülkelerin niyet beyanlarını topladığımızda da elde ettiğimiz sonuç 2 derecelik hedefi tutturmaktan çok uzak olduğumuzu ve herkes tüm beyanlarını yerine getirecek olsa bile artışın yaklaşık olarak 3 dereceyi bulacağını gösteriyor. Yani ülkelere “siz ne yapmak isterseniz söyleyin” dediğimizde verilen beyanlar bizi hedefe ulaştırmaktan ciddi şekilde uzak.
  • Ülkemiz, verdiği niyet beyanını %7 ekonomik büyümeye dayandırdı. Koyulan hedef ise 2030 yılında hiçbir şey yapmasak yapacağımız sera gazı salımından %21 azaltım sağlamaya çalışmak. Bu %21’lik azaltım için de dış yardıma ihtiyaç duyduğumuzu her vesile ile dile getirdik. Ancak, Dünya Bankası’nın geçmiş yılların performansı ve verilere dayanarak ülkemiz için öngördüğü büyüme sadece %3.5. Yani bazı yıllar arzuladığımız gibi %7 büyüyebiliriz ama yolda mutlaka ekonomik krizler olacaktır ve bu bizi hedeflenen %7’den çok daha düşük bir büyüme rakamına getirecektir. Bu arada devletimizin bu niyet beyanı hariç ortalama resmi büyüme beklentisinin %5-5.5 bandında olduğunu da belirtmek gerekir. Gerek Dünya Bankası’nın büyüme rakamlarını gerekse de Kalkınma Bakanlığının büyüme rakamlarını tutturacak olursak niyet beyanında belirtilen %21’lik azaltımı hiçbir şey yapmadan tutturacağımız ortadadır.
  • Diğer ülkelerin durumu bizim kadar kötü olmasa da pek çok ülkenin benzer şekilde davranmış olduğunu düşünecek olursak varılan anlaşmanın ne derece zayıf bir anlaşma olduğu ortadadır.”

Bugün söylenebilecek sözler de bunlardan farklı değildir. Christiana Figueres son kitabında görüşmelerin sonucunun bir başarı olduğunu söylese de ilk anda verilen taahhütlerin bizi 3.5 derecelik bir ısınmaya götüreceğini ve bu taahhütlerin mutlaka ilerleyen zamanda düzeltilerek 1.5 derece hedefiyle uyumlu hale getirilmesi gerektiğini belirtiyor. Yani Paris Anlaşması bağlamında daha baştan verilen taahhütlerin yeterli olmadığı ve geliştirilmeleri gerektiği ortadaydı. Ben o günkü yazımı şöyle bitirmişim:

Dünya liderleri üstlerine düşen görevi yerine getirerek bu anlaşmaya vardılar. Artık bizlere düşen bu anlaşmanın şartlarının yerine getirilmesi için gerekli takibi yapmaktır. Çünkü her ne kadar niyet beyanları bizi üç derece artışa doğru götürüyor olsa da bu niyet beyanlarına uyulmayacak olursa artış üç dereceden çok daha fazla olacaktır. Yazılmamış olsa da bu anlaşmada kabul edilen en önemli gerçeklik budur.

Bugün karşımıza çıkan gerçeklik tamamen budur. “Paris Anlaşması nasılsa var” diyerek çoğu ülkede aktivistler az da olsa rahatlama havasına girerek meydanı sadece Greta ve arkadaşlarına bıraktılar. Oysa yapılması gereken bu salımların adım adım takip edilerek bir sonra verilecek Niyet Beyanları’nın çok daha sıkı olmasını sağlamaktı.

Dün bir TV programına davetliydim. Benden önceki tanıtım haberinde “AB 2030 yılı için sera gazı salım hedefini %55 azaltım olarak onadı” dendi ve benim anladığım kadarıyla bunun önemli bir başarı olduğu ortaya konuldu. Oysa AB’nin 2030 hedefi zaten %55 indirimdi. Asıl beklenen bir sonraki Niyet Beyanı’nda bu hedefin %65 gibi daha iddialı bir seviyeye taşınmasıydı.

Yeşil Mutabakat 

AB, diğer ülkelerin bu konudaki sözlerini tutmamalarına dayanarak verdiği beyanı iyileştirmeyeceğini ortaya koydu. Yani bugün Paris Anlaşması’nın geldiği nokta yaklaşık 3.5 derecelik bir sıcaklık artışının kabulü noktasıdır. Bu da aslında iyimser bir beklentidir çünkü Paris Anlaşması kapsamında çoğu ülkenin sorumluluklarını yerine getirmediğini gören AB, şu anda kendisine görev olarak diğer ülkeleri de ticaret yolu ile hizaya sokmayı almış bu konuda geliştirdiği Yeşil Mutabakat’ı uygulamaya başlamıştır. Bu mutabakatın temel amacı AB ile ticaret yapan ülkelerin en azından Paris Anlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesidir.

Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından geçen ay online yapılan G20 Zirvesi’nde de Paris Anlaşması’na koyduğu şerhi tekrarladı; sera gazı salımı konusunda gelişmiş ve gelişmekte ülkeler arasında ayrım yapılmasını istedi. 

Ülkemiz ise son derece garip bir durumdadır. Biz, Paris Anlaşması’nı meclisten geçirip yürürlüğe sokmayan ama gene de şartlarına uyan tek ülkeyiz. Daha önce de söylediğim gibi bunun en önemli nedeni verdiğimiz Niyet Beyanı’nın son derece zayıf olmasıdır. Geçmişte olduğu gibi bugün de iklim değişikliği yokmuş gibi davranmaya devam etsek bile Paris Anlaşması’nın koşullarını yerine getirmiş oluyoruz. Elbette bu noktada durumumuzun garip olduğunu herkes kabul ediyor. İçinde para olmayan bir Yeşil İklim Fonu’ndan para almamız garanti olsun diye şartlarına zaten uyduğumuz bir anlaşmayı meclisten geçirmiyoruz.

Ama biz Nasreddin Hoca’nın dediği gibi “ya tutarsa” kavramına inanan bir ülkeyiz. Ya uzak gelecekte bir gün gelişmiş ülkeler zaten bize vermekte oldukları fonları Yeşil İklim Fonu üzerinden vermeye karar verirlerse ve biz bu fonlardan faydalanamaz hale gelirsek? Bunun ihtimali gölün yoğurt tutması ihtimali ile yaklaşık aynı. Peki ya biz bu anlaşmayı meclisten geçirip makul bir karbon vergisi koymayı kabul etmedik diye ihracatımızın yarısını yaptığımız AB bizim mallarımızı gümrükte durdurup karbon vergisi almaya başlarsa? Bunun olması ihtimali de evde tenceredeki süte maya çaldığınızda ertesi güne yoğurt olmasına yakın. Birilerinin canı ciddi yandığı zaman da değişiklikler hızla gelecektir. İçiniz rahat olsun.

Kategori: Hafta Sonu