Ana Sayfa Blog Sayfa 687

Rant-2

[email protected]

Bir önceki hafta, rant kavramını genel olarak ele almış ve kavramın evrimi ile ilgili tartışmayı kabaca özetlemeye çalışmıştık. Ancak tartışmanın asıl nedeni, dünyanın birçok kentinin ve Türkiye’deki kentlerin sorunların çok önemli bir bölümünün kentsel topraklarla ilgili olduğu ve biraz daha genelleyecek olursak kentsel rantlardan kaynaklandığını gösterebilmekti. Bugün sadece kentler, kent toprakları üzerinde duracağız.

Kent topraklarının da mutlak ve diferansiyel rantı var. Ancak diferansiyel rant toprağın (tarımsal) verimliliğinden değil, arsanın konumundan kaynaklanıyor. Kapitalist bir ekonomide kentsel toprağın kıt olduğu ve rantın/ toprak rantının kaçınılmaz olduğu düşüncesini benimseyelim. Ancak kentsel alandaki tartışmada bu defa kıtlığın (ve tekelci ve esnek olmayan arz yapısının) sonuçlarının, kamusal haklar ve özel (bireysel) haklar bakımından nasıl sonuçları olduğu üzerinde duralım.

Kent arazisi rantının yapısı

Bunun için konumsal rant (diferansiyel rantın bir türü olarak, coğrafi yerin özelliğinin yarattığı farktan kaynaklanan konumsal rant) kavramını biraz daha açalım: Kentsel toprağın değeri genellikle, çevresindeki diğer kullanışların çokluğu, çeşitliliği ve yoğunluğu ya da merkezi yerlere (buraları, merkezi iş alanı MİA ya da alt merkezler olarak düşünebiliriz) erişilebilirlik/ ulaşılabilirlik (yani temelde ulaşım altyapısı ve işletim sistemine olan yakınlık) ile belirlenir.

Kent (kapitalist bir sitemde olsun veya olmasın) canlı bir varlıktır ve kentsel toplumun kentsel yerleri (kent toprağını) kullanma ve değerlendirme biçimi sürekli olarak değişir. Yani (sınırlarını nasıl tanımlarsak tanımlayalım) kentsel toprakların kıra göre daha yüksek (mutlak ve diferansiyel) bir rantı vardır ve bu değer sürekli ve hızlı biçimde değişir. Kent toprağı üzerindeki rantı toprağın sahibi veya işletmecisi veya girişimci yaratabileceği gibi bir plancı da yaratabilir. Birinci durumda kentlerin gelişmesi (ve rantın oluşumu) daha rekabetçi ve organik (özellikle gecekondularda), ikinci durumda da belirli bir gelecek öngörüsüne (stratejisine) dayanarak daha bütüncül ve sistematik ama bürokratik ve hukuki bir biçimde kurulmuş olur.

Her iki durumda da önemli olan bireysel (özel) çıkarlar ile kamusal çıkarlar (ya da yarar) arasındaki ilişikler ve dengelerdir. Kentteki rant değişmelerinin hangi sınıfın gelirini ve birikimini (mutlak ya da göreli olarak) artıracağı veya azalacağı veya kentsel gelir dağılımındaki kutuplaşmanın nasıl değişeceğini düşünmek zorundayız. Kentin kamusal çıkarlarını dikkate alabilmek ve kamusal yararın artışını sağlayabilmek bakımından planlamanın (eğer planda bilinçli bir kamu yararı yaklaşımı varsa) daha iyi bir araç olduğu söylenebilir. Ancak bazı planlamaların sermayenin yararı için yapılabileceğini de biliyoruz.

‘Dışsallıklardan’ yararlanmak…

Anlamayı kolaylaştırmak için şöyle düşünelim: Bir birikiminiz var ve bununla, kentin içinde veya kıyısında, ya da gelişmesini beklediğiniz yönü üzerinde bir toprak parçası satın alıyorsunuz. Etrafta başka bir yerleşme ve yol da yok. Sizin oraya yatırım yaptığınızı gören komşu parselin sahibi bir gelişme olacağı beklentisiyle kendi parseline bir kabin/kulübe yapıyor ve bir biçimde orayı kullanmaya başlıyor. Diğer komşu ve yakın parsellerde de zaman içinde benzer gelişmeler oluyor. Bu gelişmeler üzerine basit bir yol altyapısı oluşmaya başlıyor. Gelişmeden cesaret alarak değeri artmış olan arsanıza bir ev yapıyorsunuz. Burada toprak üzerinde karşılıklı (kendisine ve çevresine) avantaj sağlayarak tırmanan değerlenmeyi komşular açısından “dış ekonomiler” ya da dışsallıklar olarak adlandırabiliriz. İktisatçıların çok kullanmadıkları ama mekansal planlama veya spekülasyonla ilgilenenlerin sıklıkla başvurduğu bir kavramdır dışsallıklardan yararlanmak…

Bu örnekte görüldüğü gibi, önce siz komşularınız için sonra da komşularınız sizin için bir rant yaratıyor ve gelişmeler oldukça döngü sürüyor. Kamu da, basit bir yol açmakla başlayarak bu rantın oluşumunu hızlandırıyor. Bu gelişmeler yatırım yaptığınız arsanın değerini arttırıyor. Bu artış için hemen hemen hiçbir maliyet ödemediniz. Arsanızın çevresindeki gelişmeler sizin sahip olduğunuz taşınmazın değerini arttırdı ve ilk değerle yeni oluşan değer arasındaki fark da sizin için yaratılan diferansiyel rantı belirledi. Bu rant miktarı kentsel gelişmenin hızına ve niteliğine göre az veya çok olabilir.

Spekülatif rant

Kentsel rantlarda, rantın kendiliğinden oluşumunu beklemek her zaman gerekli olmayabilir. Kendi rantınızı kendiniz yaratmak ve hızlandırmak için çaba da gösterebilirsiniz. Kentsel rantı ne kadar maksimuma çıkartabilir ve bunu ne kadar hızlı yaparsanız o kadar başarılı bir rantiye olabilirsiniz. Buradaki örnek rant elde etmek isteyen bir bireyin kişisel girişimi veya girişimci zekası/ deneyimi ile ilgili bir örnek. Dolayısıyla oldukça masum bir kentsel rant örneği. Ama rant için planlamayı ve planlama yönetimini de kullanmak ve manipüle etmek olası. Eğer bu süreci sadece bu toprak değerlerinin artışından çıkar sağlamak için işletiyorsanız spekülasyon olarak adlandırabiliriz.

Bazı durumda plana göre gelişmesi öngörülmüş, ama henüz pek gelişmemiş bir kent bölümünde arsa alıp bu arsada hiçbir yatırım yapmadan bekleyebilirsiniz. Bu durumda, kentin plana göre gelişme doğrultularının bazılarında bir engel yaratmış olursunuz. Kentin (plana göre mekansal ve zamansal) gelişmesi düzgün ve homojen olmayan bir özellik kazanır ve planın olumlu sonuçlarına güvenmek güçleşir ve beklenen kentsel yoğunluk gerçekleşmediğinden plana güvenerek yerleşmeye başlamış olanlar almaları öngörülen hizmetler ve altyapı bakımından zorlukla karşılaşır. Başka bir yaklaşım da plan sınırlarının dışına (ve bu nedenle daha ucuz olan) arazilere yatırım yapmak ve plan/ kent yönetimini bu alanları plan sınırı içine almaya zorlamak olabilir.

Her iki durumda da çevre gelişmeleri ya da plan değişikliği nedeniyle mülkünüzün değeri eğer başka bir ekonomik yatırımdan daha fazla rant elde etmişse yine başarılı bir birey (rantiye) sayılırsınız. Ama her iki durumda da kamusal yararlar zedelenmiştir. Planın mekan ve zaman içinde homojen gelişmemesi veya öngörülmeyen yönlere doğru gelişerek iç tutarlılığının sistematiğini kaybetmesi diğer kentlilere verilmiş bir zarardır.

Her iki örnek de, Jansen’in 1932’de yapmış olduğu Ankara Planı’nın başarısızlığının temel nedenleri arasındadır. Art niyetli ve özel çıkarlara dayalı, manipüle edilmiş bu rant türüne spekülatif rant diyebiliriz ve açıkça görüldüğü gibi kentin kamusuna/ hemşerilere verilmiş bir zarardır. Bu, hem planın çökmesi hem de arsasını önce boş bırakıp değer kazandıktan sonra daha yüksek kira sağlayacak biçimde yapılaşmaya açması vb. gibi nedenlerle kentliler arasındaki (gelir/ çıkar/ kamusal hizmetten yararlanma vb.) dengeleri spekülatörler lehine bozan bir davranış biçimidir.

Ankara’da ilk kent planı, planlı gelişme için bir okul olduğu kadar planın nasıl çökertilebileceği deneyimlerinin başarısı da ülkenin bütün spekülatörleri için nerdeyse bir okul işlevi görmüştür. Planlanmış bir kentte daha yüksek ve daha hızlı rant elde etmek için kentsel arazi spekülasyonu ortalama bir zekayla kolay öğrenilebilir. Birikimleri için garantili rant opsiyonları bekleyenler için Ankara spekülatörleri güvenilir bir şablon yaratmış ve ülkenin bütün kentlerinde planların çökertilmesinde başarılı biçimde kullanılmıştır.

ODTÜ ormanı içinde geçirilecek yolun üniversite arazisinin dışında kalan kısmının çevresindeki spekülatif rant beklentisinin baskısı elbette ki kamu yararını parçalamak için sabırsızlık yaratmaktadır. Ya da bazen bomboş bir tarım arazisinin ortasında gördüğünüz 15 katlı apartman veya kentin kıyısında (ama gelişmesi umulan) bir yerdeki AVM ve işyerleri, çok katlı konut blokları ve belki de ofisler, kentlerin spekülatif rant beklentisi işaretleri gibidir. Bazen bir su kıyısı, orman içi ya da doğal verilere sahip olan yerler Türkiye gibi ekonomisi büyük ölçüde inşaat sektörüne endekslenmiş bir ülkede yaratılan hızlı rant getirisi beklentisine karşı koyamaz.

Bu aşamaya kadar yapılan tartışma, klasik kapitalist bir ekonomideki kentlerin, rant ve toprak spekülasyonu nedenleriyle nasıl yaşanması güç ortamlar haline dönüştüğü ile ilgili oldu. Gelecek yazı, hem bu gelişmeye karşı genellikle solcu ve çevreci örgütlerden gelen öneriler hem de bu önerilerin nasıl geliştiği ama cılız kaldığı, 1980 sonrası neo-liberalleşmenin kentlerdeki spekülatif rant hırsını nasıl kamçıladığı ve hızlandırdığı ilgi olacak. Tartışmayı gecekondular ve kentsel dönüşüm-rant ilişkisi üzerinden sürdüreceğiz.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Şehir kuşlarıyla tanışmaya ne dersiniz?

Eskiden Ankara Ulus’ta Roma döneminden kalma Julianus sütunu üzerinde kocaman, açık sarı bir leylek yuvası vardı. Üzerinde ilkbahardan sonbahara konaklayan tek ayağı havada güzel bir leylek. Bahar geldiğinde leyleği görmek için yolumu Ulus’a çevirecek bir bahane bulurdum. Birçok Ankaralı gibi bana da o açık sarı yuvayı ve o leyleği görmek iyi geliyordu.

Sonra bir gün sütunun üzerdeki leylek yuvasının kaldırıldığını ve üzerinin telle kapandığını gördüm. Oradaki güvenliğe sorduğumda “çevreyi kirletiyordu” dedi. O günden sonra Ankara merkezde oturanlar leylekleri ancak göçerken görebildiler. Böylece Ankaralılar için tanıdık kuş sayısı bir eksildi. Arabalar, fabrikalar, birçok atık yerli yerinde dururken bir leylek yuvası çevre kirliliğinin sorumlusu ilan edilmiş ve yuvası yıkılmıştı.

Tanıdığımız, gördüğümüz kuş çeşitleri her geçen gün azaltılıyor. Birçok tür ise bugün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Onları daha yakından tanırsak belki yaşamaları için de daha çok çaba harcarız.

Önce bil, sonra hayal et!

Yeni İnsan Yayınları’ndan çıkan Kuş Kitabı kuş çeşitleri üzerine bir kitap. Özellikle şehir merkezlerinde ağacı, kuşu sınırlı oranda tanıyanlar için de ayrıca aydınlatıcı içerikler sunuyor. Kuş Kitabı kuş türleri üzerine detaylı bilgiler içeriyor. Bu detaylar içerisinde kuş türlerinin ne ile beslendikleri ne tür coğrafyalarda yaşadıkları, su kuşu mu, ötücü kuşlar mı yoksa yırtıcı kuş türlerinden mi oldukları bilgileri var. Bu bilgiler görsellerle besleniyor ayakların, gagaların, beslendikleri ot ya da canlıların görselleri veriliyor. Gagalar ve ayaklar anlatılırken bu uzuvların kuşun yaşama ve beslenme şekline göre biçimlendiğini öğreniyoruz.

Kuş Kitabı’nın diğer bir özelliği ise anlatılan kuşun görseli verildikten sonra kuşun silueti üzerinde boş bırakılan yerlerin çocuk tarafından boyanabiliyor olması. Çocuk okur böylece sadece kuş hakkında bilgi almıyor onu bir kez daha çizerek detaylarına hâkim oluyor. Sayfanın hemen altında kuşu ‘daha önce gördünüz mü?’ diye olumlu ya da olumsuz işaretlenecek bir kutucuk var.

Kitabın son bölümü ise oyunlardan oluşuyor. İlk oyunda bir sütunda kuşlar diğerinde ayaklar var. Okurun hangi kuşun hangi ayağın sahibi olduğu bulması isteniyor. Böylece öğrenilen bilgi oyun yoluyla bir kez daha pekişmiş oluyor.

Kuş Kitabı’nın yazarı ve çizeri Nazlı Ayhan kuşları çocuk okurlara anlattıktan sonra onların seslerini ve gökyüzünde nasıl süzüldüklerini okurun hayal gücüne, araştırma ve bilme isteğine bırakıyor.

Nazlı Ayhan

1988 yılında Ankara’da doğdu. Lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde yaptı. Lisans eğitimi sırasında Biyoloji Bölümü’ne paralel olarak Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümünde yan dal programını bitirdi. Yüksek lisansını Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nde tamamladıktan sonra halen doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştığı Aix Marseille Üniversitesi Viroloji Bölümü’nde doktorasını yaptı. Yedi yıldır Fransa’nın Marsilya şehrinde yaşamakta olan Nazlı Ayhan uzun zamandır kuş gözlem ve doğa illustrasyonu ile ilgilenmekte.

[COP27] ABD, iklim görüşmelerinin ‘devasa fosili’ ilan edildi

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), iklim krizinden en çok etkilenen gelişmekte olan ülkelere destek sağlamadaki uzlaşmazlığını eleştiren kampanyacılar tarafından COP27 iklim görüşmelerinin “devasa fosili” olarak adlandırıldı. 

Dinozor gibi giyinmiş bir kişinin yer aldığı bir törenle açıklanan “ödül”, Uluslararası İklim Eylem Ağı tarafından iklim ilerlemesini engellediği varsayılan ülkeleri utandırmak için her yıl düzenlenen bir etkinlik.

 ABD, AB tarafından “geçici olarak” desteklenen ve ciddi iklim etkilerinden mustarip yoksul ülkelere finansman sağlayacak yeni bir “kayıp ve zarar” fonunun oluşturulmasını desteklemediği için bu yılki ünvanın sahibi oldu.

ABD iklim elçisi John Kerry,  ülkesinin önümüzdeki iki yıl boyunca bu fikri tartışmaya açık olduğunu, ancak devasa tarihsel emisyonlarının neden olduğu zararlar için herhangi bir sorumluluk üstlenme konusunda temkinli davrandığını söyledi.

Rusya ve Bolsanaro’ya ‘onursuzluk mansiyonu’

Biyolojik Çeşitlilik Merkezi’nin enerji adaleti direktörü Jean Su, ödül ve ABD’nin tutumuyla ilgili “Ne yazık ki, ABD bu zirvede sözde iklim hırsını dinozor boyutunda bir ikiyüzlülükle takas etti” değerlendirmesi yaptı.

ABD’nin kayıp ve hasar finansmanını bloke etmekle kalmayıp Meksika Körfezi kıyısındaki yeni gaz altyapısını ilerlettiğini hatırlatan Su, “Cop27’nin bu kapanış saatlerinde ABD hâlâ bir kayıp ve hasar fonu taahhüdünde bulunabilir ve nihai metinde fosil yakıtın aşamalı olarak kaldırılması için baskı yapabilir” diye ekledi.

“Onursuzluk mansiyonu” (dishonorable mention) ise fosil yakıt lobicileriyle  büyük bir birlik oluşturduğu için Rusya‘ya ve görevden ayrılan Jair Bolsonaro hükümeti sırasında Brezilya‘nın neden olduğu “iklim felaketine” gitti. Bolsonaro’nun halefi Luiz İnacio Lula da Silva ise, Amazon‘daki ormansızlaştırmayı ortadan kaldırma vaatleri nedeniyle COP27’deki aktivistlerin sempatisini kazandı.

[COP27] Levent Kurnaz: Metin toplantıyı yansıtıyor; herkes bu COP’a ‘topu taca atma’ niyetiyle gelmişti

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Merkezi‘nden Prof. Dr. Levent Kurnaz, COP27‘nin son gününde, zirvenin çıktılarına dair beklentileri değerlendirdi.

Dün COP27 Başkanlığı, sonuç metninin bir taslağını yayımlamış, metinde zirvenin en önemli konuları olan kayıp ve hasar finansmanı ve tüm fosil yakıtların kullanımının bırakılması gibi önemli noktalara değinilmemişti.

20 sayfalık bu metnin altı sayfaya indirileceğine dikkat çeken Kurnaz, “Bu da ülkeler arasında korkunç müzakerelerin başlaması ve sonuçlanması anlamına geliyor ve bu bir günde yapılabilecek gibi görünmüyor. Süreç pazartesiye kadar sürebilir” dedi.

COP27’nin çıktılarına dair karamsar bir tablo çizen Kurnaz, gelişmiş ülkelerin tarihsel emisyonlarının sorumluluğunu üstlenip hukuki sorumluluk altına girmelerini beklemediğini söyledi:

AB, Çin ve ABD gibi ülkeler, harekete geçmezliklerine bir sebep uydurma peşindeydi. Şu anda dünyada da bu sebeplerden bolca olduğu için hiç kimse böyle sıcak konulara dokunmak istemiyor.”

Kayıp ve zarar konusunda ülkelerin üstünde anlaşabilecekleri tek şeyin, bazı  kayıpların, yine karşılayan ülkenin kontrol ettiği spesifik ödemelerle telafi edilebileceğini söyleyen Kurnaz, ülkelerin bu finansmanları yalnızca belirli projelere sağlamayı kabul edeceğini, ‘ortaya bir para koyalım ve ihtiyacı olan alsın’ sisteminin çalışmayacağını belirtti:

“Kayıp ve zarar konusunda ‘ideal’ çözüm ancak “bunların sorumluluğu gelişmiş ülkelerdedir ve onların ödemesi gerekir” şeklinde bir ifadeyle olur, ancak bu biçimde bir ifade asla yer almayacak; çünkü hiçbir zaman gelişmiş ülkeler bunu kabul etmeyecek.

ABD iklim elçisi John Kerry haftanın başında, ‘Bu meblağları karşılayacak bir devlet yok’ demişti. Örneğin ABD şu an, hiçbir kararını Tuvalu‘yu düşünerek almıyor. Siz ise ABD’den, dünyanın en büyük fosil yakıt üreticisinden hem bu üretimini tamamen sonlandırmasını hem de Tuvalu’nun kendini korumaya alabilmesi için para vermesini istiyorsunuz. Maalesef gerçekler bu dili konuşmuyor.”

20 sayfada fosil yakıt kelimesi bir defa geçiyor

Taslak metinde fosil yakıt kelimesinin yalnızca bir kez geçtiğini söyleyen Kurnaz, fosil yakıt lobicilerinin COP27’ye rekor katılımına da dikkat çekerek şöyle diyor:

“Taslakta, fosil yakıtlardan çıkışı veya azaltım hedefini de geçin; Afrika’da yeni gaz projelerine destek olmak gibi ifadeler yer alıyor ve bu da sürdürülebilir kalkınma hedeflerine dayandırılıyor. Bu biraz tüyler ürpertici, o yüzden ben tüm fosil yakıtlardan çıkış kararı verilmesi konusunda hiç umut sahibi değilim.”

Şirketlerin karbon yakalama teknolojilerini savunmasının nedeni, karbonun daha fazla petrol çıkarmak için bir malzeme olması

Bu sene COP’ta fosil yakıt lobicilerinin, hemen her zaman olduğu gibi, en çok sundukları çözüm, karbon yakalama ve tutma teknolojileri oldu.

Kurnaz bu teknolojileri şöyle açıklıyor:

“Karbon yutma teknolojilerini ancak şöyle bir bağlamda tartışabiliriz: Diyelim ki 2070′ gelmişiz, fosil yakıtları bırakmışız ve öyle bir enerji sistemi kurmuşuz ki elimizde güneş ve rüzgar enerjisi fazlası var. Bu fazla enerjiyle de atmosferdeki karbon fazlasını emip güvenle saklamak istiyoruz. O zaman bunun yöntemlerini araştırabiliriz.”

Ama şu anda yapılan şey, namussuzluktur. Çünkü yaptıkları şu: Havadan veya örneğin bir termik santralden karbondioksiti yakalıyorlar, onu da getirip bir petrol kuyusuna basıyorlar ki petrol dışarı çıkabilsin. Yani o kuyuyu kapatıp, karbonu başka bir yerde saklama diye bir dertleri yok.

O karbondioksit daha fazla petrol üretmek için kullanılıyor. Yani petrol şirketlerinin bu konuya ciddi yöneliyor olmasının sebebi karbondioksitin onlar için bir malzeme olması, hem de ucuz bir malzeme.

“Ayrıca, karbondioksiti dünyada saklama diye bir şeyin imkanı yok, hele ki dünyanın ihtiyacı olduğu kadar karbonu yutup saklamanın. Şu anda dünya 50-60 milyar ton karbon tutuyor, eğer siz bunun 10 milyarını saklayabiliyor olursanız masada konuşalım. Oysa oranlar bunun on binde biri.”

Kendimizi korumaya yatırım yapmalıyız: Canı cehenneme durumu var

Mevcut taahhütlerle 2030’a kadar sera gazı emisyonlarında en fazla yüzde 3 azaltım görüleceğini ancak bu oranın yüzde 45 olması gerektiğini hatırlatan Kurnaz, “Çözümün yakınında bile değiliz” diyor:

“Bu yüzden gelişmekte olan ülkeler şu an azaltımdan çok uyum finansmanına yöneldi, o parayı uyum sağlamaya kullanmak istiyorlar. Biz de iklim krizinden en çok etkilenecek ülkelerden biri olarak uyuma yatırım yapmalıyız. Kuraklıklar, seller, giderek artacak. Böyle giderse, uyum sağlayamayan ülkeler yok olacak. Ülkelere ‘canın cehenneme’ deniyor.”

COP27’yi bir ‘ara COP‘, yani beklentilerin yüksek olmadığı bir COP olarak niteleyen Kurnaz, gelecek sene Dubai’de yapılacak COP28’in bir ‘şenlik’ olacağını söylüyor:

“Ulusal Katkı Beyanları konusunda hesap verme zamanı COP28. Ülkelerin taahhütlerinde nasıl ilerleme kaydetmedikleri ortaya çıkacak. Ülkelerin şu an emisyon azaltımı ve karbon yutakları konusunda beyanları çoğunlukla gerçeği yansıtmıyor. Eğer bu hafta Al Gore‘un önerdiği gibi uzaydan uydu sistemiyle karbon salımlarını izleme mekanizması önerisi bu sene içinde pişer ve uygulanabilirse, asıl COP28 bir ‘şenlik’ olacak.”

Hayata Destek Derneği: Çocuklar yoksulluk döngüsünden çıksın

Hayata Destek Derneği, 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü öncesinde bütün çocukların eşit koşullarda yaşamaları ve haklarını özgürce kullanabilmeleri talebini yineledi. Dernek, yoksulluğun getirdiği eğitim eşitsizliğini duyurmak ve çocukların yoksulluk çemberini kırmak adına sürdürdüğü ‘Bu Çantalara Kulak Verin’ kampanyasına destek çağrısında bulundu.

Dernek tarafından yapılan açıklamada, 33 yıl önce 20 Kasım’da, Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen, dünyanın her yerinden çocukların haklarını koruyan en temel belge olarak görülen Çocuk Hakları Sözleşmesi‘ne işaret edilerek “196 ülkece taraf olunan sözleşmenin imzalandığı 1989’dan bugüne çocuk hakları açısından kazanımlar elde edildi ancak hala acil harekete geçilmesi gereken başlıklar var. Bunlardan yoksulluk, iklim krizi ve savaşlar, hem dünyadaki hem de ekonomik krizin etkisiyle ülkemizdeki çocukları çok etkiliyor” denildi.

  • 111 ülkede yoksulluk içinde yaşayan 1,2 milyar insanın yaklaşık yarısı (593 milyonu) çocuk.
  • Önleme stratejileri geliştirilmediği sürece, 2022 sonuna kadar dünyada 8,9 milyon çocuk daha çalışmak zorunda kalacak.
  • Türkiye’deki çocukların yüzde 44,3’ü yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altında yaşıyor. Bu oran, AB ülkelerinde ortalama yüzde 23,6.
  • Türkiye’deki çocukların yüzde 33,7’si ‘maddi yoksun’; yani ısınma, temizlik ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakta ciddi güçlük çekiyor.

Çocuk dünyasında yoksulluk

Artan yoksulluk, çocukları pek çok riske karşı açık bırakıyor, çalışmak zorunda kalmalarına neden oluyor, eğitim hayatından koparıyor, sağlıklı büyüme haklarını ellerinden alıyor.

Akranlarıyla arasındaki eşitsizliğin derinleştiği çocukların, ailelerinin yoksulluk döngüsünü kıramadıklarına değinilen açıklamada “Üstelik çalışmak zorunda olan çocukların sayısı endişe uyandırıcı” denildi.

TÜİK’in 2019 verilerine göre, Türkiye’de 5-17 yaş arasında en az 720 bin çocuk işçi bulunuyor.

Türkiye’de 2005 yılından bu yana insani yardım faaliyetleriyle ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya çalışan Hayata Destek Derneği, her çocuğun haklarına ulaşabilmesi, yoksulluk döngüsünden çıkış yolu bulabilmesi ve refah içinde ortak bir gelecek tablosunda yerini alabilmesi hedefiyle çalışıyor.

Bu Çantalara Kulak Verin’

Doğal ya da insan eliyle meydana gelen afetlerden etkilenmiş birey ve toplulukların temel hak ve ihtiyaçlarına erişimini sağlamak amacıyla faaliyet gösteren bir insani yardım kuruluşu olan derneğin 20 Kasım öncesi yaptığı açıklamada şu ifadelere yer veriliyor:

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’nde de Hayata Destek Derneği, yoksulluğun getirdiği eğitim eşitsizliğini duyurmak ve çocukların yoksulluk çemberini kırmak adına devam ettirdiği ‘Bu Çantalara Kulak Verin’ kampanyasına desteğe çağırıyor. Kampanya kapsamında, bir ilkokul çocuğunun başlıca kırtasiye ihtiyaçlarını içeren okul çantası OKİ ve kişisel temizlik malzemesi ihtiyaçlarını içeren hijyen çantası HİJİ, derneğin çalışma sahası olan 10 il başta olmak üzere Türkiye genelinde ihtiyaç sahibi çocuklara ulaştırılıyor. ”

‘Acil Yardım’, ‘Çocuk Koruma’, ‘Mülteci Destek‘ ve ‘Sivil Toplumda Kapasite Geliştirme’ alanlarında proje bazlı çalışmalar yapan derneğin bağış sayfası üzerinden OKİ ve HİJİ çantalarının ihtiyaç sahibi çocuklara hediye edilmesi için bağışta bulunulabiliyor.

COP27’de Yeşilay raporu: Sigara içilen tüm yerler ‘sağlıksız’ ve ‘tehlikeli’

Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’ne katılan Yeşilay; tütün ürünlerinin çevresel etkileri ve çözüm önerilerini anlatarak Hava Kalitesi İzleme (AQM) çalışmasının sonuçlarını paylaştı. Türkiye Yeşilay Cemiyeti adına iklim zirvesinde konuşan Yeşilay Genel Sekreter Yardımcısı Yasin Erol, “Yeşilay olarak yaptığımız AQM sonuçlarında, kapalı alanlarda sigara içilen tüm yerlerin ‘sağlıksız’ ile ‘tehlikeli’ arasında hava kirliliği seviyelerine sahip olduğunu belirledik” dedi.

6- 18 Kasım tarihleri arasında Mısır’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) 27. Taraflar Konferansı’na, T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile birlikte Yeşilay katılım sağladı.

Yeşilay’ın ev sahipliğini yaptığı yan etkinlikte; tütün ürünlerinin kullanımından doğan dumanın yarattığı hava kirliliği, tütün izmaritlerinin yarattığı çevresel atık sorunu ve tütün yetiştiriciliğinin ormansızlaştırmaya katkıları bütüncül bir bakış açısıyla ele alındı.

Dünya Sağlık Örgütü Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi Program Yöneticisi Kelvin Khow Chuan Heng ve Afrika Tütün Kontrol İttifakı Genel Sekreteri Leonce Dieudonne Sessou da katıldığı toplantıda Yeşilay Genel Sekreter Yardımcısı Yasin Erol, tütün kontrolünün bir sağlık sorununun yanı sıra, küresel bir çevre sorunu olduğunun altını çizdi.

‘Tütün kontrolü mevzuatı uygulanmalı’

Türkiye Yeşilay Cemiyeti tarafından Ekim 2019-Kasım 2019 tarihleri arasında İstanbul’da seçilmiş bölge ve mekanlarda Hava Kalitesi İzleme çalışmasının sonuçlarını katılımcılarla paylaşan Erol, konuşmasına “Tütün tüketimi sağlığa zararlıdır. Yaşam döngüsüne de çevreye de son derece zarar verir ve kirletir. Bununla birlikte, tütünün zararını ölçen ölçümlerin çoğu, pestisit kullanımı ve kötü hava kalitesi gibi tütün ürünlerinin neden olduğu bazı zararları hariç tutmaya devam ediyor” sözleriyle devam etti.

Sigara içilen tüm kapalı alanların “sağlıksız” ile “tehlikeli” arasında hava kirliliği seviyesine sahip olduğunun altını çizen Erol, sigara dumanında bulunan partiküler maddeler nedeniyle ikinci el tütün dumanının hava kirliliğinin önemli bileşenlerinden biri olduğunun kanıtlandığını söyledi.

Erol “Kalabalık nüfusa sahip büyük şehirlerde hava kirliliği seviyeleri daha da kötü. Egzoz ve diğer hava kirleticilerini de hesaba kattığımızda, durum daha da kötüye gitme riski taşıyor. Bu durum, tütün kontrolünü bir sağlık, küresel ve gezegen sorunu olarak inceleme ihtiyacını göstermektedir. Bu bağlamda, insanları halka açık olan kapalı alanlarda ve iş yerlerinde ikinci el tütün dumanına maruz kalmaktan korumak için mevcut tütün kontrolü mevzuatının uygulanmasını sağlamak ve yaptırımını güçlendirmek önemlidir” dedi.

İzmaritler, yılda 766,6 milyon kilogram zehirli çöp oluşturuyor

Dünya Sağlık Örgütü adına konuşan Kelvin Khow Chuan Heng de yaptığı sunumda, tütün endüstrisinin “Greenwashing” (yeşil yıkama) ile çevre ve afet yardım kuruluşlarını finanse etmesinin, sigaraların “doğal” veya “organik” olarak pazarlanmasının aldatıcı bir pazarlama etkinliği ve yanlış bilgilendirme içerdiğini belirtti.

Heng, tütün endüstrisinin her yıl dünya çapında bir milyar sigara içen kişi tarafından tüketilen altı trilyon sigara ürettiğini hatırlattı.

Kelvin Khow Chuan Heng,  bu sigaraların, esas olarak selüloz asetat lifleri olarak bilinen mikro plastiklerden oluşan filtreler içerdiğine değinerek “Sigara izmaritleri, her yıl yaklaşık 766,6 milyon kilogram zehirli çöple dünya çapında en çok atılan atık maddedir. Ayrıca sahillerdeki en yaygın plastik çöplerdir ve deniz ekosistemlerini mikro plastik sızıntılara karşı daha hassas hale getirir. Yutulduğunda, mikrop lastiklerdeki tehlikeli kimyasallar, kuşlar, balıklar, memeliler, bitkiler ve sürüngenler dahil olmak üzere deniz yaşamında uzun süreli ölümlere neden olur. Bu mikro plastikler besin zincirine giriyor ve genetik, beyin gelişimi, solunum hızları ve daha fazlasındaki değişiklikleri içerebilen ciddi insan sağlığı etkileriyle ilişkilendiriliyor” dedi.

Heng, tütün endüstrisinin sosyal ve çevresel açıdan sorumlu olduğunu belirterek, “Bu endüstri, sigara içenlerin, içmeyenlerin ve çiftçilerin sağlığı üzerinde hesaplanamaz bir bedele neden oluyor. Ve tütün sadece insanlara zarar vermekle kalmayıp aynı zamanda çevreye de zarar veriyor” diye konuştu.

‘Tütün tarımı, küresel ormansızlaşmanın yaklaşık yüzde 5’ini oluşturuyor’

Afrika Tütün Kontrol İttifakı Genel Sekreteri Leonce Dieudonne Sessou da tütün üretiminin çevreye etkilerini anlattı. Sessou sunumunda tütün üretiminin getirdiği zararları şöyle sıraladı:

“Tütün tarımı, küresel ormansızlaşmanın yaklaşık yüzde 5’ini oluşturmaktadır. Tütün ekimi için her yıl 200 bin hektar arazi kesiliyor. 300 dal sigara yapmak için yaklaşık bir ağaca ihtiyaç vardır. Ağaçların kaybı, toprağı erozyona karşı savunmasız bırakır, bu da toprağın verimliliğini azaltır ve mahsul yetiştirmeyi zorlaştırır. Tütün yetiştiriciliği için kaynaklar yoğun kullanılır. Tek ürün olarak yetiştirilen tütün bitkileri, birçok hastalığa karşı savunmasızdır. Tütün, örneğin domates ve patatesten sekiz kat daha fazla su gerektirir. Her yıl yaklaşık 22 milyar ton su tütün üretiminde kullanılmaktadır. Bu, 15 milyon olimpik yüzme havuzuna veya kabaca dünyanın en büyük su akışına sahip nehri olan Amazon’un bir günde boşalttığı su hacmine eş değerdir. Tütün üretilen ülkelerde çevre ile ilgili kanunlar daha esnektir.”

[COP27] AB, müzakerelerin tıkanmaması için kayıp ve hasarı fonu konusunda ‘orta yol’ önerdi

Avrupa Birliği, COP27’nin en önemli gündem maddesi olan ve yayımlanan taslak metinlerde yer almayan tartışmalı kayıp ve hasar konusunda yeni bir atılım yaptı.

AB’nin bugün sunduğu öneri, savunmasız ülkelerdeki kayıp ve zararları karşılamak için”daha geniş bir donör tabanından” finanse edilecek özel bir fon oluşturmak.

Bu da, yalnızca tarihsel emisyonlarda en çok katkıda bulunan zengin ülkeler tarafından finanse edilecek bir fona, emisyonları modern zamanda yükselen Çin gibi gelişmekte olan ekonomilerin de katkıda bulunması anlamına geliyor.

COP27’de 130’dan fazla gelişmekte olan ülke, sel, kuraklık ve diğer iklim etkilerinin onarılamaz zararlarıyla başa çıkmalarına yardımcı olacak yeni bir fon üzerinde anlaşma sağlanmasını talep ediyor.

AB’nin teklifinden saatler önce, ev sahibi ülke Mısır’ın dışişleri bakanı ve COP27 Başkanı Sameh Shoukry, ülkelerin kayıp ve hasar konusunda “zor siyasi kararlar almaktan çekindiklerini” söylemişti.

AB’nin bu teklifi, Çin dahil tüm gelişmekte olan ülkelerin fona erişimi olması çağrısında bulunan ana öneriyle çelişiyor. Önceki öneriler, Çin’i katkıda bulunan değil, para alan ülke konumuna sokan bir BM tanımıyla yapılıyordu.

COP27’den çıkacak bir anlaşma için, müzakerelere katılan yaklaşık 200 ülkenin tamamının desteği gerekiyor. Çin ve Amerika Birleşik Devletleri, yeni öneriye henüz açık bir şekilde yanıt vermedi.

Fosil yakıtlardan çıkış da koşullardan biri

Buna paralel olarak AB, Paris Anlaşması’ndaki 1,5 derecelik hedefle uyumlu emisyon kesintileri ve 2025 yılına kadar küresel emisyonları zirveye çıkarmak için güncellenmiş ulusal emisyon planları hakkında daha güçlü hükümler ile emisyonları azaltma konusunda konusunda daha fazla azim gösterilmesini de şart koşuyor. istiyor.

Teklife ekli koşullar, ülkelerin mümkün olan en kısa sürede tüm fosil yakıtları aşamalı olarak azaltması, kömür yakıtlı elektrik üretimini kademeli olarak azaltmayı kabul etmesi ve bunun yapıldığından emin olmak için ülkelerin ilerleme raporları sunmasını içeriyor.

Ülkeler kararsız: Samimiyetsiz, olumlu, çok etkileyici…

COP27’den  yeni bir iklim fonu çıkması için bastıran Küçük Ada Devletleri İttifakı ve gelişmekte olan 134 ülkeden oluşan G77 grubu, AB teklifine verecekleri yanıt konusunda istişarelerde bulundu.

Pakistan‘ın Güney Kore Büyükelçisi Nabeel Munir, Timmermans’ın önerisinin “olumlu bir haber” olduğunu ancak bazı bölünmelerin devam ettiğini söyledi.

“Pek çok farklı görüş hâlâ mevcut. Bizim için COP27’nin başarısı kayıp ve hasardan ne elde edeceğimize bağlı.

İklim kaynaklı deniz seviyesi yükselmesi nedeniyle sel baskını ile karşı karşıya olan Maldivler‘in iklim bakanı Shauna Aminath, yeni AB teklifinin iklim açısından hassas ülkelerden gelen delegeler arasında umutları canlandırdığını söyledi.

“Dünyanın en düşük rakımlı ülkesi olarak, bu odadaki iyi niyet bizi cesaretlendiriyor. Kayıp ve hasar konusunda, müdahaleleri, açıklığı ve bir anlaşma yapma isteğini memnuniyetle karşılıyoruz. Bir anlaşmaya çok yakınız; birbirimizle temasa geçelim ve bunu gerçekleştirelim.”

Müzakerelerdeki bir gözlemci, Reuters’a verdiği demeçte”ABD köşeye sıkışmış görünüyor” dedi.

Öte yandan ismini vermek istemeyen bir G77 müzakerecisi de The Guardian’a AB’nin önerisinden etkilenmediğini söyledi:

“AB’nin müzakerelerde G77’yi bölmeye yönelik öngörülebilir bir girişimi. Tabii ki, bu bir atılım değil. Öyle olmadığını çok iyi bildikleri halde, bunu bir uzlaşma gibi göstererek sadece orijinal müzakere pozisyonunu tekrarlıyorlar. Tamamen samimiyetsiz.

Avustralya, AB’nin katkısını memnuniyetle karşıladığını ve “bu teklifle yapıcı bir şekilde ilgileneceğini”; kayıp ve hasar konusunda, “geniş bir katılımcı tabanından yararlanan yeni bir fondan çok etkilendiğini” belirtti.

Delegelerin dikkate alıp üzerine tartışması için ortaya konan üç seçenek ise henüz AB teklifini içermiyor:

İlk seçenek, iklime duyarlı ülkeler için yeni bir fon kurulmasını öneriyor. İkincisi, bir fonla ilgili kararı gelecek yılki COP28 zirvesine kadar erteliyor. Üçüncüsü, yeni bir fondan söz edilmeden COP28’de finansman düzenlemelerine karar verilmesi çağrısında bulunuyor.

TTB’den MHP’nin kanun teklifine yanıt: Ciddiyetsiz

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi’nden, MHP Gaziantep Milletvekili Ali Muhittin Taşdoğan’ın, Türk Tabipleri Birliği’nin isminin ‘Tabipler Birliği’ olarak değiştirilmesini içeren kanun teklifi hakkında açıklama geldi:

“Anayasal koruma altında olan TTB Kanunu’nun gündelik siyasi hesaplar adına değiştirilmesi için bir hekim milletvekili tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulan teklif metni, iktidar çevrelerinin kanunun ne anlama geldiğinin dahi farkında olmadığını göstermiştir.”

Kanunların toplum için gerekli asli düzenlemeleri içeren; genel, soyut, objektif ve sürekli nitelikte temel hukuk kuralları olduğunun hatırlatıldığı açıklamada, “Belirli bir günün ihtiyacını karşılamak için çıkarılan metinler, maddi anlamda kanun sayılmazlar. Bu çerçevede TBMM Başkanlığı’na sunulup Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu’na sevk edilmiş söz konusu metnin, ciddiyet ve sorumlulukla hazırlanmadığı ve bir kanun teklifi niteliği taşımadığı açıkça görülmektedir” denildi.

‣TTB ve tabip odaları: Susmuyoruz, korkmuyoruz, hiçbir yere gitmiyoruz!
TTB: Şebnem Korur Fincancı’nın ifadeleri suç unsuru değil

Söz konusu çabanın “meslek örgütlerini, demokratik kitle örgütlerini, sendikaları ve sivil toplumu güçsüz hale getirme, etkisizleştirme, mümkünse tamamen susturma amacını taşıdığının açık” olduğunun ifade edildiği metinde şunlara yer verildi:

‘Yaratmak istedikleri korku ikliminin farkındayız’

“Görevini icra eden tüm hekimlerin, dünya örneklerinde de olduğu gibi kendi meslek örgütlerinin doğal üyesi sayılmaları doğru ve ilkeli bir yaklaşımdır. 12 Eylül Darbesi’yle kamu için kaldırılan bu zorunluluğun bugün tümüyle isteğe bırakılması hekimlik mesleğinin icrasında deontolojik problemler oluşturacak ve Anayasa’nın 135. maddesine açıkça aykırılık oluşturacaktır.

İktidar çevrelerinin bu teklifle tüm topluma vermek istedikleri mesajın ve yaratmak istedikleri korku ikliminin farkındayız. Geçmişte olduğu gibi bugün de evrensel hekimlik değerleri çerçevesinde toplum sağlığı, meslektaşlarımızın özlük hakları ve demokrasi için mücadele veren meslek örgütümüze yönelik antidemokratik müdahalelere karşı duracağız. Meslektaşlarımızla birlikte meslek örgütümüzün bağımsızlığını savunarak bu fırsatçılığın sonuç almasına izin vermeyeceğiz.

Hekimler, kendi meslek örgütleriyle ilgili kararları siyasal iktidarlardan bağımsız olarak meslek örgütlerinin meşru organları aracılığıyla almayı sürdüreceklerdir.”

 

[COP27] Taslak anlaşması yayımlandı: ‘Kayıp-hasar finansmanı’na ilişkin bir teklif yok

Birleşmiş Milletler İklim Ajansı, Mısır‘ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenen COP27‘nin son gününde, delegelerin önümüzdeki günlerde üzerinde anlaşmaya varmayı umdukları anlaşmanın taslak müzakere metnini yayınladı.

Daha önceki, daha az resmi yinelemelere dayanan metin, zirvedeki en çekişmeli konulardan biri olan, yıkıcı iklim olaylarına maruz kalan gelişmekte olan ülkelere fon sağlamak için ‘kayıp ve zarar’ mali düzenlemeleri için önerilen fondan bahsetmiyor. Bunun yerine, delegelerin konu üzerinde hâlâ fikir birliği aradıklarını belirtiliyor.

Kayıp-zarar fonu  gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri uzun süredir ikiye bölen bir konuydu ve ilk kez COP27’de resmi gündeme alınmıştı. Ancak bununla ilgili yapılan görüşmelerde  çok az ilerleme kaydedildi. AB çıkmaza son vermek için dün geç saatlerde, orta yolu bulabilecek bir öneride bulunmuştu. 

Buna göre, en savunmasız ülkelerdeki kayıp ve zararları karşılamak için  “geniş bir donör tabanından finanse edilecek  özel bir fon oluşturulacak. Bu, yalnızca tarihsel olarak ısınmaya en çok katkıda bulunan zengin ülkeler tarafından finanse edilen fona sahip olmak yerine, Çin gibi yüksek emisyonlu gelişmekte olan ekonomilerin katkıda bulunması gerektiğini gösteriyor.

Sunulan orta yol için AB iklim politikası sorumlusu Franz Timmermans bunun iklim değişikliğini yavaşlatma hedeflerini artırmayı kabul eden ülkeler tarafından karşılanması gerektiğini şart koştu. Çin ve ABD‘den ise yeni öneriye açık bir şekilde yanıt gelmedi.

1.5C hedefi teyit edildi

Nihai müzakerelerin yoğunluğunu yansıtan saat 03:30 olarak damgalanmış kapsayıcı anlaşma metni, geçen yıl Glasgow‘da yapılan COP26 anlaşmasındaki ve küresel sıcaklıklardaki artışı sınırlamaya ilişkin 2015 Paris Anlaşması’ndaki kilit noktaları yeniden teyit ediyor.

Metinde şu ifadeler yer alıyor: “Küresel ortalama sıcaklıktaki artışı sanayi öncesi seviyelerin 2 °C’nin oldukça altında tutma ve sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelerin 1,5 °C’nin hemen üzerinde sınırlama çabalarını sürdürme şeklindeki Paris Anlaşması sıcaklık hedefini yeniden teyit ediyoruz.”

Twitter’da istifa dalgası: Elon Musk ofisleri kilitledi

Milyarder Elon Musk’ın Twitter‘ı 44 milyar dolara satın almasının ardından şirkette sular durulmuyor. İşten çıkarmaların ve ‘mavi tik’ krizinin ardından son olarak Musk tüm çalışanlara “Ofiste uzun saatler yoğun çalışmayı kabul ettiğinizi beyan eden formu yarın 17:00’ye kadar imzalayın ya da  işten ayrılmayı kabul etmiş sayılırsınız” maili attı.

Çok sayıda kritik ekip formu imzaladı. Çağrısının ardından çok sayıda kişi Twitter’dan istifa ettiği bildirildi. Şirket içi mesajlaşmada kullanılan Slack isimli uygulamada birçok üst düzey çalışan istifasını diğer çalışanlarla paylaştı. The Verge uygulaması istifa edenlerin mesajlarını yayınladı.

The New York Times gazetesine göre ise Elon Musk, bazı çalışanlarla bir araya geldi ve “kritik öneme sahip roller üstlenenlerin ayrılmasını engellemeye çalıştı.

Ofis kapısına kilit

Musk’ın çalışanlarının yaklaşık yarısını işten çıkarıp kalanlara da uzun çalışma saatlerini kabul etmelerine dair bildirimin ardından başlayan istifa dalgası nedeniyle Twitter ofislerini geçici olarak kapattı. 21 Kasım’da açılacağı kaydedilen ofislerin kapatılma gerekçesi ise açıklanmadı.

Ancak Twitter ofisinin kapatılmasının, çalışanların siteyi sabote etme ihtimalinden korkulduğu gerekçesiyle yapıldığı düşünülüyor.

Musk’ın uzun çalışma saatlerine hazırlıklı olunması ya da istifa çağrısı yaptığı çarşamba günü şirketin 2 bin 900 çalışanı bulunuyordu. Şirketin yeni sahibi, iki hafta önce 7 bin 500 şirket çalışanından yaklaşık yarısının işine son vermişti.