Ana Sayfa Blog Sayfa 536

Üsküdar’da hastanede çıkan yangında bir hasta hayatını kaybetti

İstanbul‘un Üsküdar ilçesinde bulunan Sultan Abdulhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde çıkan yangında durumu ağır olan bir hasta hayatını kaybetti.

Yangına çevre ilçelerden sevk edilen çok sayıda itfaiye ekibi müdahale etti. Hastanede tedavi gören hastalar çevredeki diğer hastanelere sevk edildi.

Saat 02.30 sıralarında Selimiye Mahallesi’nde bulunan Sultan Abdulhamit Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin altıncı katında bulunan ameliyathanede henüz bilinmeyen bir nedenle çıkan yangını fark eden görevliler itfaiye ekiplerine haber verdi.

‣ Yoğun bakım ünitesinde çıkan yangında 11 kişi öldü: Hastanenin imajı mı korunuyor?

Çevre ilçelerden çok sayıda itfaiye ekibi hastaneye sevk edildi. Yangına müdahale sırasında hastanede tedavi gören hastalar, hastanenin bahçesine çıkarıldı. Hastalar, çevredeki hastanelere sevk edilmek üzere ambulanslara bindirildi.

İtfaiye ekiplerinin yaklaşık dört saat süren çalışmaları sonucu yangın tamamen söndürüldü.

yangın

Bir hasta hayatını kaybeti, 10 personel gözetim aldında

İstanbul Valiliği tarafından yapılan açıklamada, ilk etapta Yoğun Bakım Servisi’nde bulunan kritik durumdaki 15 hasta olmak üzere, diğer servislerde tedavi gören toplam 109 hastanın tedbir amacıyla civardaki hastanelere nakledildiği belirtildi.

‣ Ankara’da hastane inşaatında çıkan yangın kontrol altına alındı

Valilik, ağır durumda olan bir yoğun bakım hastasının vefat ettiğini ekledi.

Yangına müdahale sırasında dört sağlık ve altı itfaiye görevlisinin dumandan etkilendiğini ifade eden valilik, söz konusu 10 personelin tedavi ve gözetim aldına alındığını aktardı.

Açıklamada yangınla ilgili adli ve idari tahkikat başlatıldığı kaydedildi.

Enerji kaybının ötesinde, ışık kirliliği canlıların biyolojik dengesini de bozuyor

ABD ve Almanya‘dan bilim insanlarının, 2011-2022 yılları arasında yaptığı ve sonuçları bu yılın başında Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre yapay aydınlatma, geceleri gökyüzünün her yıl yüzde 10 daha fazla aydınlık olmasına ve doğal gece görüntüsünün kaybolmasına neden oluyor.

Yapay aydınlatmadaki artış sebebiyle yaşanan ışık kirliliğinin doğa ve insanlar üzerindeki etkilerini değerlendiren Ankara Üniversitesi Ekoloji ve Çevre Biyolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Latif Kurt, bütün canlı türlerinin bir biyolojik saati olduğunu ve buna fotoperiyodik rejim dendiğini belirtti.

Kurt, “Bu fotoperiyodik rejimin, yani aydınlık ve karanlık devrenin süresinin yapay aydınlatmayla değiştirilmesi; ekolojik dengeyi bozan, ekosistemde yaşayan tüm türleri olumsuz etkileyen, strese sokan, üreme davranışlarını gerçekleştirememelerine, hormonal yapılarının bozulmalarına ve bağışıklık sistemlerinin düşmesine neden olan, en küçük organizmadan insana kadar tüm organizmaları olumsuz etkileyen bir faktördür” dedi.

Yapay ışığın, ekosistemde yaşayan bütün türlerin hayat döngülerini değiştirdiği için bir kirlilik ajanı olarak kabul edildiğini ve gereksiz kullanıldığında yaşamı sınırlayan bir faktör olduğunu vurgulayan Kurt, ışık kirliliğinin, bazı hayvan türlerinin neslini tehdit edebilecek etkilere neden olabildiğini söyledi.

Kurt, ışık kirliliği denildiği zaman şehir ekosistemlerinin akla geldiğini fakat kırsal bölgelerde kullanılan gereksiz aydınlatmaların, özellikle otoyollardaki aydınlatmaların da yaban hayatını olumsuz etkilediğini aktardı.

‘Hayvan popülasyonlarında düşüşe neden olabiliyor’

Kurt, ışık kirliliğinin hayvan popülasyonlarına etkisine değinerek “Göçmen kuşlar yapay ışık kaynakları gördüklerinde bu ışık kaynaklarına yönelerek orada adeta fırdöndü yapıyor ve binalara çarpıyorlar. Bu nedenle çok ciddi kuş ölümleri gerçekleşebiliyor. Bu yapay ışık kaynakları kuşların göç yolunun bozulmasına neden olabiliyor. Böceklerde ritim bozulmasına neden oluyor” dedi.

Caretta carettaların bu durumdan etkilenen en yaygın olarak bilinen hayvanlardan biri olduğunu belirten Kurt, “Kumsalda ilk çıkan yavrular ay ışığına, dolayısıyla güneşe doğru yönelerek hareket ederler. Kumsalın arkasında yapay bir aydınlatma olduğunda yönlerini kaybedip ulaşmaları gereken deniz ekosistemi yerine karaya yönlenebilmekteler. Dolayısıyla bu da onlarda popülasyon kayıplarına neden olabiliyor” diye açıkladı.

Canlı yaşamını tehdit eden en önemli unsurun ekolojik dengenin bozulması olduğunu işaret eden Kurt, yapay ışığın hayvanların kış uykusuna yatma ve göç zamanlarını olumsuz yönde etkilediğinin altını çizdi.

Işık kirliliğinin bitki toplulukları üzerindeki etkilerine değinen Kurt, bitkilerin fotosentezin büyük bir kısmını gündüz gerçekleştirdiğini hatırlatarak şunları söyledi:

“Gece bitkilerin karbondioksit yoğunluğunda büyüme reaksiyonlarının gerçekleştiği dönemde bu yapay aydınlatmaya maruz kalan bitkilerde boğumlar, anatomik şekil bozuklukları, ozmotik basınçta değişiklikler, klorofil miktarında azalma, respirasyon yani solunum hızında artışlar gözlemleniyor. Solunum hızında artış o türün strese girmesi anlamına geliyor. Erken çiçek açma, dinlenme dönemine girememe gibi birçok olayı etkiliyor.”

‘Meme kanseri ve prostat gibi hastalıklara yol açabiliyor’

Yol, cadde, park ve bahçe aydınlatmalarının, binaların dış cephe aydınlatmalarının, reklam panolarının ve güvenlik amacıyla kullanılan yapay aydınlatmaların şehirlerdeki ışık kirliliğinin temel kaynağı olduğunu bildiren Kurt, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 80’inin ışık kirliliğinden olumsuz etkilendiğine, ABD ve Avrupa‘da yaşayanların yüzde 99’unun doğal bir gece yaşayamadığına dikkati çekti.

Kurt, şöyle devam etti:

“Gece iyi karartılmamış ışıklı ortamda uyuyan çocuklarda büyüme hormonları aktif olmadığı için sağlıklı bir büyüme gerçekleşemiyor. Bunun yanı sıra melatonin gibi bazı hormonların yeterince salgılanmaması hem bağışıklık sistemini düşürüyor hem de meme kanseri ve prostat gibi birtakım sağlık sorunlarını tetikliyor.”

‘Doğru aydınlatamamak, boşa giden enerji ve para demek’

Doğru aydınlatmayı, “Doğru yeri, ihtiyaç duyulduğu kadar aydınlatmak” şeklinde tanımlayan Kurt, “Harekete duyarlı aydınlatmalar var. Bunlar enerji tasarrufu sağladığı gibi aynı zamanda ışık kirliliğini önlüyor. Özellikle sokak aydınlatmalarında ışığın yönü çok önemli. Yani nereyi aydınlatmak istiyorsanız oraya yönlendirilmeli” görüşünü paylaştı.

Gereksiz aydınlatmaların enerji israfına neden olduğuna değinen Kurt, “Doğru aydınlatmadığımız için fazlaca enerji kullanıyoruz. Kullandığımız bu enerji boşa giden bir para demek. Bununla ilgili bazı ülkelerde ne kadar enerji israfına neden oluyor diye ciddi çalışmalar yapılmış. Mesela ABD’de özellikle bu aydınlatmaların yüzde 30 enerji kaybına neden olduğu, bunun da ülkeye yıllık 10-15 milyar dolarlık bir maliyeti olduğu tespit edilmiş” diye aktardı.

Times Square

Işık kirliliğini önlemek için mümkün olduğunca harekete duyarlı lambalar, zaman kontrollü aydınlatmalar ve tek renkli (monokromatik) ışık kaynaklarının kullanılması gerektiğini vurgulayan Kurt, armatür tiplerinin yönetmeliklerle belirlenmesi ve aydınlatılacak mekana uygun optimum aydınlatma kriterlerinin oluşturulması önerisinde bulundu.

İstanbul’da üç hastaneye daha tahliye kararı

Kahramanmaraş depremlerinin ardından İstanbul‘daki hastane binalarının incelemesi sürerken tahliye edilecek hastaneler listesine yenileri eklendi.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin B ve C bloklarında halihazırda yürütülmekte olan hizmetler, aynı kampüste bulunan Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Prof. Dr. Asaf Ataseven ek binası ile Sultanbeyli Devlet Hastanesi’nde sürdürülecektir” dedi.

‣ Deprem riski: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin büyük kısmı kapatıldı, ameliyatlar durduruldu
Kağıthane Devlet Hastanesi de tahliye edilecek

Bakan Koca, İstanbul Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin ihtiyacını karşılamak için Gümüşsuyu ek binasında ilave kapasite oluşturulacağını açıkladı.

Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde bulunan B ve C bloğun da tahliye edilmesine karar verildi. Bu binada bulunan klinikler Bahçelievler Devlet Hastanesi ve İstanbul Fizik Tedavi Hastanesi’ne tahliye edilecek.

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca şu açıklamalarda bulundu:

“Bu bakımdan başta Ankara ve İstanbul olmak üzere bütün illerimizde, geçmişten miras aldığımız hastanelerimizin dayanıklılık kontrollerini yaptırmaya ve tedbirleri uygulamaya devam ediyoruz.

Ankara‘da daha önce riskli durumları gündeme gelen ve kadrosunu kısmen seyrelttiğimiz Dr. Sami Ulus Çocuk Hastalıkları Hastanesi ile Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ni tahliye ediyoruz.

Sami Ulus‘un yerine yapılacak 300 yataklı, Dışkapı‘nın yerine yapılacak 600 yataklı yeni hastanelerle birlikte Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin yanına inşa edeceğimiz 600 yataklı hastane projelerimiz tamamlandı.

28 Nisan’da, yani 1 ay sonra yapım ihaleleri gerçekleştirilecek.

İstanbul‘da İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa‘ya bağlı Haseki Kardiyoloji Enstitüsü, Samatya’daki İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastane’mizde ayrılan mekanda hizmet vermeye devam edecektir.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin sağlık hizmet faaliyetini güvence altına alacak şekilde Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi kullanılacaktır.

Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin B ve C bloklarındaki kadın hastalıkları ve doğum ile çocuk sağlığı ve hastalıkları klinikleri tahliye edilecek, Bahçelievler Devlet Hastanesi ve İstanbul Fizik Tedavi Hastanesi‘ne taşınacaktır.

Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin B ve C bloklarında halihazırda yürütülmekte olan hizmetler, aynı kampüste bulunan Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Prof. Dr. Asaf Ataseven ek binası ile Sultanbeyli Devlet Hastanesi’nde sürdürülecektir.

İstanbul Beyoğlu Göz Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin ihtiyacını karşılamak için Gümüşsuyu ek binasında ilave kapasite oluşturulacaktır.”

Ne olmuştu?

İstanbul ve Cerrahpaşa Tıp Fakülteleri ile Kağıthane Devlet Hastanesi tahliye edileceği ilk açıklanan sağlık kuruluşlarıydı.

Listeye yeni eklenenlerle beraber, İstanbul’da tahliyesine karar verilen kurum sayısı altıya ulaştı.

Kağıthane Devlet Hastanesi‘nin Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi‘ne taşınma işlemleri tamamlandı.

Atık yağlar karıştığı su kaynağındaki oksijeni tüketiyor

Trakya Üniversitesi (TÜ) Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Belgin Elipek, Edirne Sağlık Müdürlüğü‘nce 22 Mart Dünya Su Günü etkinlikleri kapsamında Tarım ve Orman İl Müdürlüğü Toplantı Salonu’nda düzenlenen konferansta, dünyadaki su varlığının yüzde 97’sini okyanus ve denizlerdeki tuzlu suların oluşturduğunu ifade etti.

Geriye kalan yüzde 3’lük tatlı su miktarının yüzde 70’inin buzullarda donmuş olarak bulunduğuna dikkati çeken Elipek, “Geriye kalan az bir miktar, insanların kullanabileceği şekilde. O yüzden su kaynaklarını çok verimli kullanmalıyız” dedi.

Prof. Dr. Belgin Elipek, – Fotoğraf: Gökhan Zobar – AA

AA’dan Gökhan Zobar‘ın aktardığına göre; Prof. Dr. Belgin Elipek, insanların çöp ve atıkları bilinçsiz bir şekilde bertaraf ettiklerini, bu durumun çevreyi ve su kaynaklarını kirlettiğini dile getirdi.

Lavaboya dökülen atık yağların suyu kirlettiğini belirten Elipek, bunun yanında pek çok olumsuzluğa da neden olduğunu vurguladı. Atık yağların karıştığı su kaynaklarının, insan ve çevre sağlığına zarar verdiğini aktaran Prof. Dr. Belgin Elipek, şunları kaydetti:

“Lavabodan dökülen 1 litre atık yağ, 1 milyon litre suyu kirletmekte. O dökülen yağ parçalanıp gitmez. Suyun temizleme kapasitesi vardır ancak yağı temizleyemez. Bu yağlar aynı zamanda suyun yüzeyinde bir tabaka oluşturur, oksijen geçişini engeller. Diğer yandan su içindeki bitkilerin ürettiği oksijenin yukarı çıkması engellenir. Hatta güneş ışığının suya girmesini engellediği için fotosentezin de önüne geçer. Bu durum, tamamen su kaynağını kullanılamaz hale getirir.”

Orman alanlarına ilişkin kanun teklifininin altı maddesi daha TBMM’de kabul edildi

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu, Orman Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’nin altı maddesini daha kabul etti.

Teklifin kabul edilen maddelerine göre; devlet ormanlarının herhangi bir suretle yanmasından veya açıklıklarından faydalanılarak işgal, açma veya hangi şekilde olursa olsun kesme, sökme, budama veya boğma yollarıyla elde edilecek yerler ile buralarda yapılacak her türlü yapı ve tesisler, şahıslar adına tapuya tescil olunamayacak. Bu alanlara doğrudan doğruya orman idaresince el konacak.

‣ AKP’den özel ormanların imara açılması için yasa teklifi

Devlet ormanlarında el konulan bütün yapı ve tesisler, inşa aşamasında olanlar da dahil olmak üzere, hiçbir karar alınmasına lüzum kalmaksızın, Orman Genel Müdürlüğü’nce derhal yıkılacak veya ihtiyaç görüldüğü takdirde ormancılık hizmetlerinde kullanılabilecek.

Yanan orman alanlarındaki her türlü emval (para ile satılan mallar) Orman Genel Müdürlüğü’nce değerlendirilecek.

Devlet ormanlarından kesilecek veya herhangi bir nedenle devrilen ya da kesilen ağaçlardan hangilerinin diplerinin ve hangi ürün çeşidinin kimler tarafından damgalanacağı veya işaretleneceği, Orman Genel Müdürlüğü’nce belirlenecek.

‣ Ormanda yapılaşmanın önünü açan kararname, birçok afete davetiye çıkarıyor

Teklifle köylerde yer sarsıntısı, yangın, heyelan, sel ve çığ nedeniyle zarara uğrayanların zati ihtiyaç alabilmesi için aranan “muhtaçlık” şartı kaldırılacak.

İşletme müdürlükleri yüzde 20 indirimli odun satacak

Üretimin orman idaresi tarafından yapılması halinde, sınırları içinde devlet ormanı bulunan köylerde o yer nüfusuna kayıtlı olarak ikamet eden gerçek kişilerin veya sınırları içinde devlet ormanı bulunan köy ve kasabalarda kurulan ve her birinde ikamet eden hane adedinin çoğunluğunun ortak olduğu orman köylerini kalkındırma kooperatiflerinin; amenajman planlarına göre baltalık ormanlar, koruya tahvil sahaları ve ağaçlandırılacak yapraklı bozuk orman vasfındaki yerlerden, vahidi fiyat usulü ile kesip, satış istif yerine taşıdıkları yakacak odunların yüzde 100’üne kadarı idarece tayin edilecek süre içerisinde, istedikleri takdirde kendilerine maliyet bedeli üzerinden verilecek.

‣ HDP’li Çepni ve Prof. Atmış, ‘özel ormanları’ yapılaşmaya açan tasarının arka planını Yeşil Gazete’ye anlattı

Devlet ormanlarında üretim işlerinin vahidi fiyat usulü ile orman idaresince yaptırılması durumunda; üretim işinde çalışan gerçek kişilerin kesip, satış istif yerine taşıdıkları endüstriyel ve yakacak emvale ait istihkak tutarı yüzde 10, orman köylerini kalkındırma kooperatiflerine ise yüzde 20 fazlasıyla ödenecek.

Ayrıca köylerden şehirlere göç etme nedenlerinden biri olan sosyal güvence eksikliğinin önüne geçilmesi için Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu‘nda da değişiklik yapılacak.

Buna göre, sigortalı olan kişilere orman idaresi tarafından vahidi fiyat usulü ile yaptırılan, odun üretimi, sivilkültür, ağaçlandırma, toprak muhafaza, fidan ve tohum üretimi gibi işlere ait istihkak tutarları; ödemenin yapılacağı tarihlerde Sosyal Güvenlik Kurumuna kendi sigortalılıklarından kaynaklanan prim borcu ve bunlara ilişkin gecikme cezası ve gecikme zammı borcunun bulunmaması şartıyla yüzde 5 fazlasıyla ödenecek.

‣ Dünya Orman Günü’ne özel ‘Ormanlarda Bahar İndirimi’

Bu haklardan yararlanabilmek için işlerin vahidi fiyat kararı ve şartnamelerdeki süreler ve esaslara uygun yapılması şart olacak.

Kooperatiflerden veya üst kuruluşlardan yaptıkları işin mahiyeti ve hacmine göre orman mühendisi veya orman teknikeri çalıştırmaları istenebilecek.

Orman köylülerine ve bunların hane adedinin çoğunluğunun ortak olduğu orman köylerini kalkındırma kooperatiflerine istedikleri takdirde ürettikleri endüstriyel ve yakacak odunlar, işletme müdürlüğünün satış̧ ortalama fiyatlarından yüzde 20 düşülerek tespit edilecek bedel üzerinden verilecek.

Bu düzenlemelerin yürürlük tarihi, yayım tarihinden 6 ay sonra olacak.

orman

Satışı yapılmış orman emvalinin nakli

Herhangi bir suretle satışı yapılmış orman emvali, bedeli ödenmeden veya karşılığı banka teminat mektubu veya devlet tahvili temin edilmeden, damgaya tabi olanlar damgalanmadan veya işaretlemeye tabi iken işaretsiz olanlar, taşıma belgesi olmaksızın nakledilemeyecek. Bunlar için düzenlenecek belgelerde emvalin adedi, cinsi, nevi, vasfı, ebadı, miktarı, bedeli, hareket tarihi ve saati ile mesafe dikkate alınarak tanınan geçerlilik süresi gösterilecek.

Taşıma belgeleri mal sahibinin istediği yere ve taşıyıcının taşıma imkanlarına göre müddetli olarak verilecek.

‣ OHAL kapsamında yapılaşma kararı: Orman ve meraya inşaat yapılabilir

Malın ilk götürüldüğü yerlerden başka yerlere taşınmasında, taşıyanın taşıma belgesini yeniletmesi gerekecek.

Orman emvali; adedi, cinsi, nevi, vasfı, ebadı, bedeli, hareket tarihi ve saati ile geçerlilik süresi itibarıyla ibraz olunan taşıma belgesine uyduğu ve damgaya veya damga yerine geçecek işaretlemeye tabi olanlar damgalı veya işaretli bulunduğu takdirde, hepsi üzerinden hacmen yüzde 10 ve ağırlığının yüzde 15’ine kadar çıkacak fazlalık için taşıma belgesinde yazılı satış bedeli üzerinden tutarı ve bu tutarın yüzde 10 fazlası alınarak serbest bırakılacak.

Bu hadleri aşan miktar, bütün fazlalığa şamil olmak üzere kaçak sayılarak idarece müsadere olunacak.

Kara Rapor 2022 yayımlandı: Deprem bölgesinde hava kirliliği DSÖ kılavuz değerlerinin 7,5 katına ulaştı

Toplam 15 sağlık, çevre ve iklim örgütünün oluşturduğu Temiz Hava Hakkı Platformu’nun (THHP) hazırladığı, Türkiye’de hava kalitesinin karnesi niteliğindeki Kara Rapor’un beşincisi yayımlandı.

Raporda, Kahramanmaraş depremlerinden etkilenen kentlerdeki hava kalitesinin endişe verici olduğuna dikkat çekildi.

THHP bileşenleri ve akademisyenlerin ortak çalışması ile hazırlanan raporda, depremden etkilenen kentlerde hava kirliliğinin, enkaz tozu ve ısınma için açıkta ateş yakılması gibi nedenlerle ulusal limitlerin 2,5 katına, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kılavuz değerlerinin ise 7,5 katına çıktığı belirtildi.

‣ 2021 Dünya Hava Kirliliği Raporu: Avrupa’da havası en kirli kent Iğdır
‣ Temiz Hava Hakkı Platformu: Türkiye’de 45 şehirde hava kirliliği ulusal sınır değerlerini aştı

Hava kirliliğinin 2021’de Türkiye’deki bilançosu: 42 bin ölüm

Uzmanlar 2021 yılında İstanbul’da 4 bin 848, Ankara’da 2 bin 853, Türkiye genelinde ise en az 42 bin kişi hava kirliliğine bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdiğini kaydetti.

Türkiye’de, DSÖ standartlarına göre havası temiz bir şehir bulunmadığı kaydeden raporda, havası en kirli beş kentin sırasıyla Batman, Iğdır, Ağrı, Şırnak ve Malatya olduğu bildirildi. Hakkari’de DSÖ standartlarına göre, partikül madde kirliliği yok denecek kadar azken, şehrin kükürt dioksit açısından çok kirli bir hava soluduğu ifade edildi.  

Rapor, kanser, kalp-damar, KOAH gibi hastalıklara yol açan hava kirliliğinin ruh sağlığı ve uyku düzenini de olumsuz etkilediğini vurguladı.

‣ Kara Rapor yayınlandı: 2019’da hava kirliliği en çok İstanbul, İzmir ve Manisalıları öldürdü
‣ AB’nin hava kirliliği değerleri DSÖ için yetersiz: Türkiye’de ise yasal sınır yok

Türkiye’deki 2021 yılındaki hava kalitesini değerlendiren raporda, aşağıdaki konulara detaylı bir şekilde yer verildi:

  • Türk Tabipleri Birliği ve Çevre İçin Hekimler Derneğinin katkıları ile 2021 yılında hava kirliliğine atfedilebilen önlenebilir ölümler;
  • Türk Nöroloji Derneği ve Türk Psikiyatri Derneği’nin katkıları ile hava kirliliğinin uyku kalitesine ve ruh sağlığına etkileri;
  • Türk Tabipleri Birliği’nin katkılarıyla iklim değişikliği, hava kalitesi ve sağlık ilişkisi;
  • Sağlık ve Çevre Birliği’nin katkılarıyla 2030 Kömürden Çıkış senaryosu kapsamında kömürden elektrik üreten santrallerin kapatılması durumunda hava kalitesinde sağlanacak iyileşme ve bunun getireceği sağlık faydaları.

Yeni Zelanda’da ‘sevgiliden zor ayrılık’ yaşayan gençlere dört milyon dolarlık ‘travma desteği’

Yeni Zelanda hükümeti, sevgilisinden ayrılan gençlerin ayrılık sürecindeki travmaları kolay atlatabilmesi için üç yıl içerisinde dört milyon dolar harcamayı planlıyor.

İlişkisi henüz biten gençlerin yaşadığı veya yaşayabileceği acıları hafifletmek amacıyla ‘Love Better’ (Daha İyi Sev) isimli kampanya başlatan hükümetin Sosyal Kalkınma ve İstihdam Bakan Yardımcısı Priyanca Radhakrishnan, “Yaklaşık 1200’den fazla genç, erken aşk ve incinme deneyimleriyle başa çıkmak için desteğe ihtiyaçları olduğunu bize bildirdi” dedi.

Radhakrishnan, kampanya kapsamında üç yıl içerisinde dört milyon dolar harcanmasının planlandığını; kampanyanın gençlerin gelecekteki ilişkilerine daha olumlu katkı sunmayı amaçladığını söyledi.

Ayrılıkların, gençler arasında atlatılması zor bir imtihan olduğunu kaydeden Radhakrishnan, “Bu kampanya, diğer gençlere kendi güçlerini, öz değerlerini ve dirençlerini geliştirmelerinde ilham olabilir” diye konuştu.

Bakan Yardımcısı, kampanyanın, aile içi ve cinsel şiddetle mücadeleye dair daha geniş bir stratejinin parçası olduğunu vurgulayarak “Bu yönde, utanç verici istatistikler var. Bu döngüyü kırmamız için bu konuya daha yenilikçi yaklaşmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Yüzde 55 bir ilişkiyi ‘zarar görmeden’ bitirebileceğinden emin değil

2022’de hükümetin yaptırdığı araştırmaya göre, ülkedeki 16-24 yaşındakilerin yaklaşık yüzde 80’i bir ilişki içindeydi ve bunların yüzde 87’si ayrılmanın verdiği normal acının ötesine geçen zararlar yaşadı. Gençlerin yüzde 55’i bir ilişkiyi zarar görmeden bitirebileceklerinden emin değiller veya sadece “biraz eminler”.

Adalet Bakanlığı’na göre ise, Yeni Zelanda’da, her yıl 100 binden fazla aile içi şiddet vakası soruşturuluyor. Ülkede  2020’de polise 9 bin 723 cinsel şiddet ihbarı yapıldı, ihbar edenlerin yaklaşık yarısının ise olay sırasında 18 yaşın altında olduğu belirtiliyor.

Bakan Ersoy’un Phaselis açıklaması yalanlandı: Durum vahim, ağır suçlar işleniyor

Kültür ve Turizim Bakanı Mehmet Nuri Ersoy‘un Alacasu ve Cennet Koyları‘na yalnızca birkaç tuvalet ve duş koyacaklarını, çok küçük bir alana beton attıklarını, bunu da gerekirse kaldırıp yeni bir sistemle plaj inşaatına devam edeceklerini söylemesi üzerine, Phaselis’e Dokunma Hareketi Bakan Ersoy’un söylemlerinin bir dizi çarpıtma ve manipülasyon içerdiğini belirtti.

Ersoy’un 21 Mart’ta katıldığı Habertürk TV’de yayımlanan Açık ve Net programında yaptığı açıklamalar, tepki çekti.

Phaselis’e Dokunma Hareketi‘nin üyeleri bu bölgenin 1.derece sit alanı olduğunu hatırlatarak uluslararası yasalar aracılığıyla da korunduğunu hatırlattı:

“Her ne kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı kendisini bu koylarda tek yetkili kurum saysa da Phaselis Antik Kenti 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı aynı zamanda Beydağları Sahil Milli Parkı’nın bir parçasıdır, Tahtalı Dağı Özel Doğa Alanı sınırları içinde yer alır, çok sayıda endemik bitkiye, nokta endemiği bitkilere, nesli tehlikedeki Caretta carettalara ve daha pek çok doğal varlığa da ev sahipliği yapmaktadır. Dolayısıyla bu alan çok yönlü olarak değerlendirilmeli ve kendisine özgü koruma kurallarıyla gelecek kuşaklara aktarılmasının yolu açılmalıdır.”

Hareketin üyeleri Bakan Ersoy’un açıklamaları sonrası isimleri de geçtiği için kendilerine söz hakkı doğması üzerine programın sunucusu Kübra Par‘dan konuşma talebinde bulunmalarına rağmen herhangi bir karşılık alamadıklarını da söyledi.

Phaselis’e Dokunma Hareketi, Bakan Ersoy’u ve Kübra Par’ı şu sözlerle kınadı:

“Haftalardır kamuoyunda yer alan bu konuyu, çok değişik çevrelerin kaygıyla izlediği gelişmeleri yok sayarak; bu konuda ilk ve tek açıklamayı ve gerçekleri kendisi açıklıyormuş gibi bir tavırla konuşan turizmci iş insanı ve Bakan Mehmet Nuri Ersoy’u, gerçek dışı, kamuoyunu yanıltıcı ve devlet adamı ciddiyetinden yoksun açıklamaları nedeniyle kınıyoruz.

Phaselis gibi ülkemizin göz bebeği bir kültürel ve doğal koruma alanı gibi önemli bir konuda gelişmelerden tamamen bihabermiş gibi, tek bilgi kaynağı bakan beymiş gibi bu gerçek dışı açıklamalara çanak tutacak şekilde soru soran program sunucusu Kübra Par’ın, kamuoyunun yanıltılmasına neden olan habercilik anlayışını da kınıyoruz.”

Ersoy’un açıklamasının ardından Phaselis’te kazı çalışması…

Ayrıca programda Bakan Ersoy’un açıklamalarda bulunmasının ardından bölgede kazı çalışmaları yapıldı.

Phaselis’e Dokunma Hareketi, bu kazı çalışmalarında bir arkeolog bulunmamasına dikkat çekerek tepki gösterdi. Betonların kırıldığının görüldüğü kazı çalışmasına dair görüntüler şöyle:

Phaselis’e Dokunma Hareketi’nin talebi ise şöyle:

“Bütün alan için ilgili bütün kurumların, bilim insanlarının ve STK’ların bir araya gelerek Dünyaya ve Türkiye’ye örnek bir çalıştay gerçekleştirmesidir. Bu çalıştayda bölgede koruma-kullanma dengesinin sağlanması için nelerin yapılması gerektiği ortaya çıkacaktır. Phaselis’e Dokunma Hareketi böylesi bir girişim için elini taşın altına koymaya hazırdır. Buradan bakanlığa çağrı yapıyoruz:

Buranın korunması için gerekli olan 5 yıldızlı plaj işletmesi değil, bilimsel yaklaşımdır. Gelin Phaselis’i hep birlikte koruyalım, bu değerli varlığımızı gelecek nesillere daha da iyi durumda teslim edelim, zarar vermeyelim.”

Phaselis’e Dokunma Hareketi’nin tüm bu süreçlere dair kaleme aldığı açıklama şöyle:

“Açık ve Net programında Kültür ve Turizm Bakanı, turizmci ve iş insanı Mehmet Nuri Ersoy’un Phaselis Antik Kenti 1 Derece Arkeolojik Sit Alanı’nda devam eden inşaatla ilgili yalanlar ve kaçamak cevaplarla dolu açıklamasını hayret ve üzüntü içinde izledik.

Öncelikle belirtmek isteriz ki, Bakan Ersoy kullandığı (iki yana doğru uzatılmış) harita ile kamuoyunu yanıltmıştır. Bu haritada Phaeslis Antik Kenti’nin 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı gösterilmemiştir. Eğer gösterilseydi, Ersoy’un iddia ettiğinin aksine, inşaatbeton ve  makinesi çalışmalarının doğrudan antik kent sit alanı içinde, henüz kazılmamış arkeolojik kalıntıların arasında sürdüğü görülecekti. Gerçek harita aşağıdadır.

Resmi belgelerden alınmış olan bu haritada da görüldüğü üzere, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘Günübirlik Halk Plajı‘ yapımına girişilmiş olan Alacasu (Cennet) ve Bostanlık Koyları, tamamen 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı içerisinde kalmaktadırlar.”

Her iki koyda da Phaselis Antik Kenti’nin devamı olan kültür varlıkları bulunduğunun ve bunların bilimsel çalışmalarla kanıtlandığının, üzerine yayınlar yapıldığının altının çizildiği açıklamada “Bu bölgeler olduğu gibi korunup bilimsel kazı yapılmayı beklerken, bakanlık 2863 sayılı kanuna ve Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun İlke Kararları’na aykırı olarak günübirlik tesis ve plaj görünümlü ‘Ticarethane’ yapımına başlamıştır. Burada en üzücü konulardan biri de, bu arkeolojik alanlarda bilimsel kazı için para bulamadığını söyleyen bakanlığın (2022 yılı Phaselis kazı bütçesi 60 bin TL’dir), ticarethane kurmak için 47 milyon + KDV bulabilmesidir” denildi ve eklendi:

“Bakan Ersoy’un sözünü etmediği 1. Derece Arkeolojik Sit alanlarında günübirlik tesis kurulamadığını, koylara şezlong ve şemsiye konulamadığını, kafeterya gibi işletmeler açılamadığını, devasa otopark alanları için zemin kaplaması yapılamadığını en iyi kendisinin bildiğini düşünüyoruz. Yalnızca portatif duş ve tuvaletler ve 6 m2 büfeye izin verilen bu alanlarda, bakanlığın şu anda yürüttüğü inşaat yasa dışıdır ve Phaselis’e Dokunma Hareketi, konuya duyarlı diğer STKlarla birlikte buna karşı üç ayrı dava açmış bulunmaktadır.”

Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

“İş insanıBakan Ersoy’un programda ‘basit bir yapım ihalesi’ diyerek geçiştirmeye çalıştığı ‘Phaselis Antik Kenti Ören Yeri ve Bütünleyici Kıyı Alanı Çevre Düzenlemesi‘ ihale dosyası elimizdedir. Yine Bakan Ersoy’un ‘beton yok’ iddialarının tersine, bu ihale dokümanında 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı içinde yaklaşık bin 350 m3 beton döküleceği yanı sıra, 2 bin 892 m3 derin kazı yapılacağı açıkça belirtilmiş, bunlara ilişkin maliyet çıkarılmış ve ihale yapılarak çalışmalara başlanmıştır. Nitekim, 20 Şubat 2023 tarihinde Alacasu Koyu’nda çalışmaya başlayan firma, yine Bakan Ersoy’u yalancı çıkararak paletli iş makineleriyle derin kazı yapmış, kalıp hazırlayarak 60 cm kalınlığında betonlar dökmüştür.

İş insanı ve Bakan Ersoy’un programda söylediği bir diğer yalan da yapılacak işletme için inşa edilecek binaların büyüklükleri hakkında idi. Sayın Bakan iki koyda toplam 179 m2 lik bir inşaat yapılacağını söylerken maalesef kamuoyunu yanıltmayı amaçlamıştır. İhale dosyasından şu görüntüyü paylaşmak istiyoruz:

Bostanlık Koyu’nda yapılacak çalışmayı gösteren bu mimari belgede, yalnızca bu koyda toplam bin 400 m2 yi bulan inşaatlar yapılacağı, Alacasu Koyu ile birlikte toplam inşaat alanının 3 bin m2 ye ulaştığı açıkça görülmektedir. Zaten, iş insanı ve Bakan Ersoy’un yutkunarak geçiştirmeye çalıştığı beton dökülmesi görselleri durumu ortaya koymaktadır. Halihazırda yalnızca Alacasu Koyu’nda dökülen beton miktarı 400 m2 den fazladır. Üstelik bu betonlar, bitkilerle kaplı kilise kalıntılarına 20 metre mesafede dökülmüştür. Durum vahimdir, ağır suçlar işlenmektedir.

Bakan Ersoy’un bu açıklamaları yaparken kullandığı üsluba ayrıca dikkat çekmek istiyoruz. Talihsiz açıklamasında Ersoy, ‘betonu kaldırın’ dedim, biz bunu bayrama kadar bitirmiş oluruz, oturup ölçerler’ gibi bir ifade kullanmıştır. Bu üslup, bu konuda karar yetkisine sahip kurum ve kişilere bir hakaret niteliği taşımaktadır, şöyle ki:

Koylar Arkeolojik Sit Alanı oldukları için, proje Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanmak zorundadır.

Böyle bir onay olmadan yapım işlemi başlayamaz. Nitekim, Bakan Ersoy yine halka bilgi vermekten imtina etse de biliyoruz ki bizim sözünü ettiğimiz ve 3 bin m2 yi bulan beton ve taş taban alanına sahip bu plaj işletmesi ile ilgili yapım projesi için, Koruma Kurulu’ndan 13 Ekim 2022 ve 15 Aralık 2022 tarihli iki ayrı izin alınmıştır.

İnşaat çalışmaları bu izinlere istinaden yürütülmektedir. Bakan Ersoy,  konuşmasında ‘madem böyle bir hassasiyet var, betonu kaldırın, dedim’ şeklinde bir ifade kullanmıştır. Bu ifade, Koruma Kurulu’ndan geçen projede değişiklik yapıldığı izlenimini doğurmaktadır.

Eğer böyle bir değişiklik yapıldıysa bunun yeniden Koruma Kurulu gündemine gelmesi ve kurul kararına göre hareket edilmesi gerekmektedir.

Ancak Bakan Ersoy, burada tek karar mercii kendisiymiş gibi konuşmakta, bir anlamda Koruma Kurulu’nu ve bölgede yetkisi olan diğer kurum ve memurları ‘imza- onay memuru’ konumuna düşürmektedir. Yani Ersoy’un Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı kendi turizm şirketini yönetir gibi yönetme hevesinde olduğu görülmektedir.

Bu üslup, aynı zamanda konuya duyarlı ve yaşadığı yerin kültür ve doğa varlıklarını korumaya çalışan yöre halkını, ilgili STK’ları, meslek odalarını, konuyu bilmeden konuşan ya da çarpıtmaya çalışan, koylardaki temel ihtiyaçların giderilmesine bile karşı çıkan kötü niyetli bir topluluk olarak yansıtma çabası içermektedir. Bu çabayı esefle kınadığımızı bildirmek isteriz.

Hele ‘biz bitirince gidip ölçsünler’ ifadesi, yasa dışı inşaat projesini bitirmek için gerekli bütün erki elinde tuttuğuna inanan bir ‘monokratın’ kullanabileceği bir ifadedir ki; bir devlet adamına hiç yakışmamaktadır.

Bakan Ersoy’un kamuoyunu yanıltmaya çalıştığı en önemli konulardan biri de ‘temel ihtiyaçların giderilmesi için yapacağımız girişime karşı çıkıyorlar’ önermesidir. Bunu desteklemek için kullanılan argümanlar, Phaselis Antik Kenti ziyaret alanının çok fazla ziyaretçi ağırladığı, bu ziyaretçilerin hem alana zarar verdiği hem de tuvalet ihtiyaçlarını çalılıklarda giderdikleri, hijyen sorunları yaşandığı şeklinde özetlenebilir.

Öncelikle, Alacasu ve Bostanlık koylarında 5 yıldızlı Beach Club özelliklerinde plaj işletmesi kurarak Phaselis Antik Kenti ziyaret alanının nasıl temizleneceğini ve ziyaretçi sayısının nasıl azaltılacağını anlamadığımızı, bu önermenin mantık çerçevesine sığmadığını belirtmek isteriz. Kaldı ki öyle bile olsa, asıl yapılması gereken Phaselis Antik Kenti ziyaret alanının günlük taşıma kapasitesinin belirlenmesi ve bu sayının üzerinde ziyaretçi kabul edilmemesidir.

Bakan Ersoy’un programda paylaştığı fotoğraflarda, denize kadar girmiş araçlar, dolup taşmış çöpler, tuvalete dönmüş çalılıklar görülmektedir. Ancak bütün bunlar, kendisinin ifade etmek istediklerinin aksine, büyük bir yönetim zafiyetini ortaya koymaktadır.

Bilindiği gibi, müze ve ören yerlerine girişler ve bu alanların korunması 2018 yılında özelleştirilmiş, bir İsviçre firması (SICPA) ihaleyi kazanmıştı. Bu firma daha sonra ören yerlerinin giriş biletlerini satma hakkını başka firmalara satmıştı.

Günümüzde de Phaselis’in giriş biletleri özel bir şirket tarafından satılmakta, şirket de olabildiğince çok kar elde etmek için satabildiği kadar çok bilet satmaya çalışmaktadır. Phaselis’teki korkunç kalabalığın sebebi budur.

Firma, yeterli temizlik ve güvenlik elemanı bulundurmayı da ekonomik bulmamakta, dolayısıyla kontrolsüz kalabalık alana zarar verecek duruma gelmektedir. Bir diğer yanlışın da bakanlık ve müzenin, firmayı yeterince kontrol etmemesi olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bunlar, iyi bir idarecilik ile üstesinden gelinebilecek sorunlardır. Bu yanlışı, arkeolojik sit alanı olan yan koylara 5 yıldızlı plaj işletmesi kurmak gibi bir başka yanlışla düzeltmeye çalışmaksa, ilkinden bile büyük bir yanlıştır.

1. Derece Arkeolojik Sit Alanı olan Alacasu ve Bostanlık Koyları’ndaki kullanım durumuna gelirsek:

  • Her iki koy da halkın kullanımına açıktır ve özellikle hafta sonları olmak üzere yoğun kullanım vardır.
  • Henüz arkeolojik kazısı yapılmamış tarihi eserleri barındıran koylarımızda bakanlığın herhangi bir koruma çalışması maalesef bulunmamaktadır.
  • Herhangi bir bekçi de bulunmayan koylarda yasak olmasına rağmen ateş yakılmakta, araçlarla kumsala girilmekte ve zarar verilmektedir.
  • Herhangi bir tuvalet de bulunmaması da koyların kirlenmesine neden olmaktadır.
  • Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı bu alanlarda tek yetkili olarak kendisini gördüğünden, yerel yönetimlerle birlikte çözüm arayışlarının önünü tıkamaktadır ve bu kötü koşulların oluşmasından bizzat sorumludur.
  • Bu alanlarda yapılması gereken, yerel yönetimlerle de ortaklaşarak portatif tuvaletler kurulması (betonsuz ve kazı yapmadan), araç girişlerinin sınırlandırılması ve bekçi görevlendirilerek korunmasıdır.
  • Bütün bunların yapılması, yasalarımız ve Yüksek Kurul İlke Kararları açısından uygundur.
  • Bakanlığın kendi yarattığı bu kaotik ortam, 1. Derece Arkeolojik Sit Alanlarına 5 yıldızlı plaj işletmesi kurulmasına bahane olarak kullanılamaz.”

Türkiye Bern Sözleşmesi’ne imzacı…

Türkiye’nin de imzacısı olduğu Bern Sözleşmesi‘yle  (Avrupa Yaban Hayatının ve Doğal Hayatın Korunması Sözleşmesi) Caretta Carettalar koruma altına alınıyor. Sözleşmenin eklerinde belirtilen tehlike altında ve kırılgan göçmen türler dahil olmak üzere, tehlike altındaki ve kırılgan konumdaki türlere özel önem veriliyor. İmzacı taraflar yabani bitki ve hayvan türlerinin yaşam alanlarının muhafaza edilmesi için uygun tedbirler almayı taahhüt ediyor.

Türkiye Barselona Sözleşmesi’ne de imzacı…

Türkiye’nin imzacı olduğu bir diğer sözleşme ise Barselona Sözleşmesi.

Barselona Sözleşmesi olarak bilinen Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP)   1974 yılında kurduğu “Bölgesel Denizler Programı” kapsamında Akdeniz’deki gemi, uçakların ve kara taşıtlarının yol açtığı kirlenmeyi önleyip azaltarak Akdeniz’in korunması hedefini içeren sözleşmedir.

Bölgesel Denizler Programı, Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla  Akdeniz Eylem Planı’nın (MAP) 1975 yılında oluşturulmasıyla sonuçlanmıştır.

MAP ise daha sonra “Akdeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi”nin (Barselona Sözleşmesi) 1976 yılında Barselona’da kabul edilmesine zemin olmuş, 1978 yılında sözleşme yürürlüğe girmiştir.

1992 yılında Rio de Janerio‘da yapılan BM Çevre ve Kalkınma Zirvesi’nde alınan kararlara uygun olarak Barselona Sözleşmesi, 1995 yılında, deniz çevresinin yanı sıra, kıyı alanlarını da kapsayacak biçimde genişletilmiş, ayrıca, sürdürülebilir kalkınma hedefi, halkın katılımı, çevresel etki değerlendirmesi gibi unsurlar getirilmiştir. Bu çerçevede, yenilenen Sözleşme’nin adı “Akdeniz’in Deniz Ortamı ve Kıyı Bölgesinin Korunması Sözleşmesi” olarak değiştirilmiş ve bu yeni sözleşme 2004 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeye 21 ülke ve AB dahildir.

Sözleşme kapsamında iki yılda bir düzenlenen zirvelere, sözleşmeye taraf olan ülkelerin üst düzey yetkilileri, teknik ekipler, uluslararası sivil toplum kuruluşları ve bilim insanları katılıyor.

Artan petrol sızıntısı riski: Batı ülkelerinin yaptırımları ‘gölge’ petrol filolarını genişletiyor

Bir petrol tankeri Çin‘in doğusunda karaya oturup suya yakıt sızdırıyor. Bir diğeri Küba yakınlarında bir çarpışmaya dahil oluyor. Bir başkası ise kontrolden çıktığı için İspanya‘da el konuluyor. Bu gemiler geçen yıl Batı yaptırımlarının vurduğu ülkelerden petrol taşıyan tankerlerin bir “gölge” filosunun parçasıydı.

Emtia tüccarları, nakliye şirketleri, sigortacılar ve düzenleyiciler gibi sektör oyuncuları, son yıllarda bu şeffaf olmayan paralel ticarete yüzlerce geminin katıldığını söylüyor. Sebepleri arasında ise İran‘ın petrol ihracatındaki artış ve Ukrayna‘daki savaş nedeniyle Rusya‘nın enerji satışlarına getirilen kısıtlamalar gösteriliyor.

Tanker operatörü Stena Bulk‘un CEO’su Eric Hanell, “Kaza yapma riski kesinlikle artıyor” diyor ve ekliyor:

“Bir limanda bulunduğumuz için tehlikeden etkilenebiliriz. Çünkü biri bize çarpabilir veya kontrolü kaybedebilir. Bu tür gemiler daha eski olduğundan ve bakımları yapılmadığından, bunlar için risk çok daha fazla.”

‣ Akdeniz’deki petrol sızıntısı birçok sahile ulaştı
‣ Petrol sızıntısı nedeniyle Kaliforniya sahilleri kapatıldı

Reuters‘tan Jonathan Saul‘un aktardığına göre, denize elverişlilik ve güvenlik onayı veren birçok önde gelen belgelendirme sağlayıcısı ve motor üreticisi, yaptırım uygulanan İran, Rusya ve Venezüela‘dan petrol taşıyan gemilerdeki hizmetlerini geri çekmiş bulunuyor.

Ek olarak bir dizi sigorta şirketinin de geri çekilmesi, yanıcı yükleri taşıyan gemilerin daha az gözetim altında olduğu anlamına geliyor.

petrol
Fotoğraf: Amir Cohen / Reuters

Endüstriden bazı isimler, dünya çapında on milyonlarca varil petrol taşıyan bu paralel ticaretin, Alaska‘da yıkıcı çevresel hasara neden olan 1989 Exxon Valdez sızıntısı gibi felaketlerin ardından nakliye güvenliğini artırmaya yönelik on yıllardır süren çabaları baltalayabileceğinden korkuyor.

Gemi takip bilgilerine ve gemi hakkındaki Lloyd’s List Intelligence verilerine dayanan bir analiz, geçen yıl Çin, Küba ve İspanya açıklarındaki olaylar da dahil olmak üzere, yaptırım uygulanan ham petrol veya petrol ürünleri taşıyan tankerler içeren en az sekiz karaya oturma, çarpışma veya çarpışmaya ramak kalma durumları yaşandığını gösteriyor.

Analiz, bu sayının önceki üç yılın toplamına eşit olduğunu gösteriyor. Buna rağmen tüm denizcilik endüstrisinde meydana gelen toplam 61 olayın önemli bir kısmı 2022’de gerçekleşmişti.

Sekiz olayın hiçbiri herhangi bir yaralanmaya veya önemli bir kirliliğe neden olmasa da, bazı yöneticiler endişe duyuyor.

Cargill‘in okyanus taşımacılığı birimi emtia grubu başkanı Jan Dieleman, “Çok fazla incelenmemiş karanlık bir filo var ve bu endişeye sebep oluyor. Kimse gemilere gerçekten binip kontroller yapmadığı için, bakım ve güvenlik konusunda netlik yok” diyerek eksikliğe dikkati çekiyor.

Batı yaptırımlarını tanımayan İran, Venezuela ve Rusya’nın hükümet yetkilileri, konuya dair açıklama yapmaktan kaçınıyor.

‣ Kaliforniya’da petrol sızıntısı: 3 bin varil petrol suya karıştı
‣ WWF: Petrol sızıntısı Akdeniz’de yaşamı tehdit ediyor
‣ Büyük bir petrol sızıntısı Kıbrıs’a doğru ilerliyor

Her beş tankerden biri gölge filodan olabilir

Denizcilik sektöründen görüşülen birkaç isim, yaptırımlardan etkilenen petrol üreticilerinin ihracat akışını sürdürmek ve tökezleyen ekonomilerini desteklemek için daha az denetlenen gemileri kullanmaktan başka çarelerinin olmadığını söylüyor.

Gölge filonun boyutuna ilişkin çeşitli tahminler bulunuyor. Endüstride yer alan isimler sayının 400’ün üzerinde olduğunu ve 600’den fazla olabileceğini  aktarıyor. Bu da küresel ham petrol tanker filosundaki her beş tankerden birinin gölge filoya dahil olabileceğine işaret ediyor.

İran Petrol Bakanı Javad Owji 12 Mart’ta yaptığı açıklamada ülkenin petrol ihracatının, 2018’deki ABD yaptırımlarının yeniden yürürlüğe koyulmasından bu yana en yüksek seviyesine ulaştığını ve 2022’de bir önceki yıla kıyasla 83 milyon varil daha fazla ihraç edildiğini belirtmişti.

TİHV: Depremzedelerin oy kullanmasının önündeki engel ve külfetler derhal kaldırılsın

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) deprem nedeniyle yerinden edilen vatandaşların oy kullanmasının önündeki her türlü engelin ve külfetin kaldırılması gerektiğini vurgulayarak seçim öncesi çağrıda bulundu.

TİHV’in açıklamasında deprem bölgesinden tahliye edilen insanların bir anlamda “zorla” yerinden edilmiş olarak değerlendirilebileceği belirtilerek “Bu insanlar, göç etmek zorunda kaldıkları yerlerde de pek çok ihlal ve sorun ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bunlardan öne çıkan biri de, bu insanların erken bir tarihe çekilmiş seçimlerin sıkışık takviminin de etkisiyle temel bir yurttaşlık hakkı olan oy kullanma haklarının ihlal ediliyor olmasıdır” denildi.

‘Yerinden edilmeye zorlanmış kişi sayısı en az iki milyon’

Açıklamada, “Hep dile getirdiğimiz üzere, depremler sürecinin başından beri sağlıklı veri ve bilgi paylaşımındaki yetersizlikler nedeniyle toplumun bilgi edinme hakkı ciddi bir şekilde ihlal edilmektedir.  Bu konuda da çok farklı sayılardan söz ediliyor olmakla birlikte, resmi açıklamalara göre, uluslararası hukuk tarafından bir insan hakları ihlali olarak değerlendirilen yerinden edilmeye zorlanmış kişi sayısı en az iki milyon civarındadır” ifadeleri kullanıldı.

13 Mart 2023’te İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan açıklamada “evlerinden taşınmak zorunda kalan depremzede vatandaşlarımızın, oy kullanabilmeleri için taşındıkları diğer il veya ilçelerin yanı sıra aynı il veya ilçe içinde de olsa yurt, otel, pansiyon, konteyner, çadır, huzurevi gibi geçici yerlerde de olsa yeni adres beyanlarının 17 Mart 2023 saat 23.59’a kadar nüfus müdürlüklerinin yanı sıra e-Devlet ve Nüfusmatikler üzerinden yapılabileceği vurgulanarak; 18 Mart 2023’ten itibaren ise adres beyanına dair işlemler ilçe seçim kurullarının kararı ile yapılabileceği” duyurulmuştu.

TİHV’in yaptığı açıklamada bu duyuruya işaret edilerek “Bu sürenin bitiminde, 18 Mart 2023 tarihinde basın organlarında Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay tarafından yapılan ve deprem bölgesinden 345 bin 97 vatandaşın oy kullanmak için ikametgâh değişimi yapmış olduğuna dair bir açıklama yer almıştır” denildi. Açıklamada ayrıca şu ifadelere yer verildi:

“Her ne kadar oy kullanma hakkına sahip olan kişi sayısını tam olarak öngörmek olanaklı değil ise de milyonlarca yerinden edilmeye zorlanmış insandan sadece 345 bin 97 kişinin bulunduğu yerleşim biriminde oy kullanabilecek olması yurttaşlık haklarının kullanımı bakımından kaygı vericidir. Bu durumda sayısı bilinmemekle birlikte büyük bir seçmen nüfusu, eğer oy hakkını kullanmak isterse,  yaşamakta oldukları ağır travmatik sürece rağmen deprem bölgesindeki seçim çevresine gitmek zorunda kalacaktır.”

Olağanüstü bir travmaya ve pek çok hak ihlaline maruz kalmış ve tamamlan(a)mayan bir yas süreci yaşayan insanların oy haklarını kullanabilmeleri için gerçekleşmesi çok zor ve külfetli “tekliflerde/önerilerde” bulunmanın, bu insanların sahip olduğu yurttaşlığı ellerinden almaktan başka bir şey olmadığının vurgulandığı açıklamada şunlara yer verildi:

“Oy hakkı, yurttaşlara kamusal alana müdahil olabilmelerini, karar vericilerin icraatlarını eleştirebilmeyi, onların hesap verebilirliklerini ve maruz kalınan adaletsizliklerin bir daha tekrar etmemesini sağlayacak en önemli demokratik imkândır.

Bu imkânın tüm yurttaşlar için eşitlik ilkesine uygun olarak tesis edilmesi ise demokrasi ve insan hakları değerlerini referans alan devletlerin yükümlülüğüdür. Bu nedenle de oy hakkının kullanılabilmesi için güncellenen seçmen kütüklerinin güvenliği ile seçmen listelerinin doğru bir şekilde düzenlenmesi yükümlülüğü arasındaki dengenin ön koşulu insan hakları ilke ve değerlerine dayalı yaklaşımdır.”

Fotoğraf: Elif Görgü/Evrensel

‘Oy verebilmelerinin önündeki her türlü engel ve külfet kaldırılmalı’

Bu durumun işlendiği ve Birleşmiş Milletler tarafından 2021’de yayımlanan ‘Seçimlere İlişkin İnsan Hakları Standartları Rehberinde yer alan, “Başta kadınlar, azınlıklar, yerli halklar, ücra bölgelerde yaşayanlar ve ülke içinde yerinden edilmiş kişiler olmak üzere oy kullanma hakkından yararlanmak için gereken belgelere ilişkin ağır, külfetli veya kültürel olarak uygunsuz idari gereksinimler de dahil olmak üzere seçmen kaydının önündeki diğer makul olmayan engeller de ortadan kaldırılmalıdır” ifadelere işaret edilen açıklamada son olarak şu çağrı yapıldı:

“Kısacası toplum olarak yaşamakta olduğumuz bu derin yıkımdan en fazla etkilenen ve yerinden edilmeye zorlanmış yurttaşlarımızın haklarını kullanabilmeleri için halen bulundukları yerleşim yerlerinde oy verebilmelerinin önündeki her türlü engel ve külfetin kaldırılmasına yönelik kolaylaştırıcı yöntem ve tedbirler derhal alınmalıdır. Siyasal iktidar ve muhalefet partileri başta olmak üzere tüm kamuoyunu da eşitlik ilkesine sahip çıkmaya çağırıyoruz.”