Sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerden çok sayıda devlet ve hükümet başkanı, iklimin daha fazla ve etkin korunması, bu çerçevede uluslararası mali altyapının güçlendirilmesi ve farklı finansman modellerinin geliştirilmesi konularında iki gün sürecek istişareler için bu hafta Fransa‘nın başkenti Paris‘te bir araya geliyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Mısır‘daki son iklim konferansında (COP27) “Yeni bir küresel finans paktı zirvesi” yapılacağını duyurmuştu. Bu bağlamda Fransa’nın ev sahipliğinde yapılacak bu zirvede amaç, küresel iklim hedefleri, iklim kriziyle mücadele ve biyolojik çeşitliliğin korunması konularında “yeni bir uzlaşmaya” varmak.
Deutsche Welle‘nin aktardığına göre, Konferansa Macron’un yanı sıra AvrupaKomisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Almanya Başbakanı Olaf Scholz ve uluslararası iklim müzakerelerinde gelişmekte olan ülkelerin güçlü sesi olan Barbados Başbakanı Mia Motley‘in de aralarında bulunduğu çok sayıda devlet ve hükümet başkanının katılması bekleniyor.
Gelişmekte olan ülkelerin finansman ihtiyacı artıyor
Fransa Sürdürülebilir Kalkınma ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IDDRI) İklim Programı Direktörü Lola Vallejo, “İklim değişikliği hız kazanıyor ve birçok gelişmekte olan ülkenin finansman ihtiyacını artırıyor. Dünya Bankası ya da Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi uluslararası finans kuruluşları bunun için tasarlanmadı” diyor.
Uluslararası Para Fonu’na göre, iklim değişikliğinden en fazla etkilenen 59 gelişmekte olan ülkeden 43’ünün mali krize girme riski hayli yüksek.
Yoksul ülkelerin borcu ertelenecek mi?
Bunun en önemli nedeni, zayıf ekonomilerinin yanı sıra, devletlerin iklim değişikliğine uyum ve aynı zamanda iklim felaketlerinden sonra ekonominin yeniden inşası ve güçlendirilmesine yönelik yatırımları ciddi ölçüde sınırlayan ağır borç yükü.
Borçların hafifletilmesi ve faiz ödemelerinin askıya alınmasının yanı sıra gelişmekte olan ülkelerin, IMF’nin acil durum fonlarına daha iyi erişimi de zirvenin konularından biri olacak. Gelişmiş ülkeler IMF’de daha büyük bir paya sahip olduklarından, “özel para çekme hakkını” da kapsayan rezervlerden daha fazla yararlanma imkânına sahip. Ancak söz konusu ülkeler, genelde bu haklarını pek kullanmıyor.
Mağdur ülkeler daha fazla destek istiyor
İklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkeler, geçmişten günümüze iklim krizinin baş müsebbibi olarak kabul edilen zengin ve sanayileşmiş ülkelerin, kendilerine iklimin korunması için daha fazla mali destek sağlamasını talep ediyor. Zengin ülkeler buna uzun süre direndi. Nihayetinde geçen yıl Mısır’da düzenlenen COP27 zirvesindeki çetin müzakerelerin ardından, mağdur ülkelerin zarar ve kayıplarının telafisi amacıyla bir fon oluşturulması konusunda anlaşmaya varıldı.
Fona hangi ülkenin ne kadar ödeyeceği ve paranın hangi kriterlere göre dağıtılacağı hâlâ belirsiz. Sanayileşmiş ülkeler 2009 yılında Danimarka‘nın başkenti Kopenhag‘da, 2020 yılına kadar gelişmekte olan ülkelerde iklimin korunmasına katkı amacıyla kamu ve özel kaynaklardan yılda 100 milyar dolar vermeyi taahhüt etmişti. Bu vaat henüz tutulmadı. Geçtiğimiz ay konuyla ilgili bir açıklama yapan Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, bu meblağa nihayet bu yıl ulaşılabileceğini açıkladı.
Ancak bunun yeterli olmaktan uzak olacağı da aşikâr. IMF’ye göre, bu yüzyılın ortasına kadar iklimin korunması ve küresel ısınmaya uyum sağlanması için her yıl birkaç trilyon dolar yatırım yapılması gerekeceği tahmin ediliyor. Sadece Afrika ülkeleri, 2030 yılına kadar en az üç trilyon dolarlık yatırıma ihtiyaç duyuyor. Oysa bugün dünya genelindeki iklim dostu yatırımlar, yılda 600 milyar doları ancak buluyor.
Daha fazla özel yatırıma ihtiyaç var
Bu nedenle Paris zirvesinde, özel sektör yatırımlarının nasıl teşvik edilebileceği de ele alınacak. IMF’ye göre, gelişmekte olan ülkelerdeki sürdürülebilir özel sektör yatırımları, son dönemde yılda 250 milyar dolara yükseldi. Ancak hedeflere ulaşılabilmesi için 2030 yılına kadar bu miktarın yılda en az iki katına çıkması gerekecek.
Bu sorunun üstesinden gelmenin bir yolu, kredi faiz oranlarını düşürülmesi ya da yatırımcıların risklerden korunması (hedging). Vallejo’ya göre, bu konuda uzlaşma sağlanırsa gelişmekte olan ülkelerde bir “özel yatırım dalgası” tetiklenebilir.
Alternatif finansman modelleri
Paris’te alternatif finansman modelleri de tartışılacak. Bunlar arasında finansal işlem vergisi, ham petrol çıkarma vergisi ya da “kirleten öder” ilkesine göre sivil hava taşımacılığı, emisyon vergisi gibi çeşitli öneriler yer alıyor. Örneğin Fransa, Pasifik ada ülkeleri ve çevre aktivistlerinin baskısı nedeniyle kuru yük gemilerine küresel bir vergi getirilmesini istiyor.
Dünya Bankası’na göre, gemicilik sektöründe ağır fosil yakıt tüketimine getirilecek bir karbon vergisi de iklimin korunması için yaklaşık 60 milyar dolarlık ek kaynak sağlayabilir.
Fosil yakıtlara küresel vergi mi geliyor?
Fransa İklim Programı Direktörü Lola Vallejo’ya göre, fosil yakıtlardan kaynaklanan karbondioksit emisyonlarına yönelik olası bir vergi fikri, giderek daha fazla destek görüyor:
“Bu gerçekten ütopik bir fikir gibi görünüyordu; kısmen hâlâ öyle. Ancak hiçbir zaman yelkenlerinde şimdiki kadar çok rüzgâr olmamıştı.”
Uluslararası toplum, yıllardır karbondioksitin vergilendirilmesi konusunu tartışıyor. Paris’te hiç değilse münferit bazı sektörler için bu yönde bir ilerleme sağlanması, pek olası görünmüyor.
Manisa‘nın Yunusemre ilçesi Eski Menemen Caddesi‘ndeki organize sanayi bölgesinde kurulu bulanan bir geri dönüşüm tesisinin bahçesinde, depo olarak kullanılan bölümde yangın çıktı. Depodaki plastik ve kimyasal atıkların alev almasıyla çıkan yangın, bir süre sonra tesise de sıçradı. Zaman zaman patlama seslerinin de geldiği tesisten yükselen siyah dumanlar, kentin pek çok noktasından görüldü.
İhbar üzerine bölgeye itfaiye, Manisa İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD), Güvenlik ve Acil Durumlar Koordinasyon Merkezi Başkanlığı (GAMER) ve sağlık ekipleri ile Orman Genel Müdürlüğü‘ne ait bir yangın söndürme helikopteri sevk edildi. Ekipler iki saattir alevlere havadan ve karadan müdahale ediyor.
37 itfaiye aracı, 10 tanker ve üç helikopterle müdahale ediliyor
Yangındaki çalışmaları incelemek ve bilgi almak için olay yerine gelen Manisa Valisi Yaşar Karadeniz şu bilgileri verdi:
“Yangına önce 21 itfaiye aracı ile müdahale edildi, ardından yangının tüm fabrikayı kaplaması üzerine İzmir’den de takviye istendi. Şuanda 37 itfaiye aracı, 10 tanker ve üç helikopter ile yangına müdahale ediliyor. Ağırlığımız başka bir fabrikaya sıçramaması için çalışıyoruz. Yangını kontrol altına alıp söndürmeyi temenni ediyoruz. Beş iş makinesi getirildi. Bunlar başka giriş kanalları açarak fabrikaya itfaiye araçlarının farklı kollardan müdahale etmesini sağlayacaklar. Herhangi bir can kaybı veya yaralanma yok. Aldığımız bilgiye göre içeride çalışan yok. Havadan ve karadan müdahale ediliyor. Yangının çıkış nedeniyle ilgili henüz bilgi yok, soruşturma sonucu ortaya çıkacaktır.
Yangın söndürme helikopterinin de destek verdiği çalışmalarda rüzgarın kuvveti yangınla mücadeleyi zorlaştırırken yer yer patlama sesleri paniğe neden oluyor.
Rüzgarın etkisiyle devam eden yangın fabrikanın idari binasına da sıçrarken çevre fabrikalar da yangının kendilerine sıçramaması için önlemlerini almaya çalışıyor.
İsveç’te Stockholm merkezli Aftonbladet gazetesi, bir çevre skandalını ortaya çıkardı.
Aftonbladet, H&M mağazalarında geri dönüşüm kutularına atılan 10 giysiye AirTag takarak koleksiyonun ne kadar sürdürülebilir olduğunu araştırdı.
Araştırmaya göre kıyafetlerin dünyanın dört bir yanına, tekstil ürünlerinin yakıldığı yerlere gönderildiğini ortaya çıktı. H&M her yıl müşterilerinden milyonlarca ikinci el giysi topluyor.
Dünyanın çevresini 1,5 tur dolaşıyor, çevre yıkımı yaratıyor
Aftonbladet’ten Staffan Lindberg’in haberine göre, yapılan araştırmanın bulguları şu şekilde:
1. AirTags ile donatılmış 10 giysinin her biri eksiksiz ve temiz, lekesiz veya hasarsız. Yine de hiçbiri İsveç’te kalmadı. Hepsi kamyonla 1000 kilometreden fazla taşınarak, kategorize edilmek üzere Almanya’daki üç tesise gönderilecek.
2. H&M, toplanan tüm giysilere çevre dostu ve sorumlu bir şekilde bakılacağını taahhüt ediyor. Bununla birlikte, giysilerden üçü, tekstil çöplüğü olarak bilinen üçüncü dünya ülkelerine gönderilecek.
3. Giysilerden biri, çok miktarda kullanılmış giysi alan ve ithalatın büyük bir kısmının doğrudan çöpe atıldığı veya yakıldığı bir Afrika ülkesi olan Benin’e gidiyor. Giysiyi satın alan ithalatçı, daha sonra Nijerya’ya kaçırılabileceğini kabul ediyor. Ülkenin kendisini ikinci el giysilere karşı korumak için koyduğu kısıtlamalar var.
4. Başka bir giysinin yolculuğu Hindistan’ın Panipat şehrinde sona eriyor. Burada da tekstil atıklarıyla ilgili sorunlar çok büyük. Ayrıca tekstil sektöründe çocuk işçiliği de yaygın.
5. Giysilerden ikisi, toplam 3 bin 730 kilometrelik karayolu ve deniz taşımacılığından sonra Romanya’ya sevk ediliyor.
6. H&M’in tekrar giyilebilecek giysiler olması gerektiği sözüne rağmen, giysilerden ikisi elyaf haline getiriliyor. Bu giysilerden biri olan gri bir süveter neredeyse hiç kullanılmamıştı.
7. 10 giysi ile birlikte diğer ikinci el giysiler, kamyonlar ve gemiler gibi fosil yakıta dayalı ulaşım araçlarını kullanarak dünyanın çevresini neredeyse bir buçuk tur dolaşıyor.
8.Gana’da kullanılmış giysiler benzeri görülmemiş bir çevre felaketi yaratıyor. H&M, Gana’ya getirilen en yaygın beş giysiden birine sahip.
9. Gümrük verilerini kullanarak, H&M’in üç Alman tasnif ortağının 1 Ocak 2023’ten bu yana Gana’ya en az bir milyon giysi sevk ettiğini ortaya çıkarılabilir.
‘Yeşil badana değil, dolandırıcılık sayılmalı’
Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Merkezi (iklimBU) Müdürü ve Yeşil Gazete Yazarı Prof. Dr. Levent Kurnaz, sosyal medya platformu Twitter üzerinde yaptığı paylaşımda H&M’in yürüttüğü ‘kampanyanın’ yeşil badananın (yeşil aklama/greenwashing) da ötesinde “dolandırıcılık” olarak niteledi.
Kurnaz, “Biz milyonlarca giysiyi yeniden kullanıma sokuyoruz” deyip sadece yüzlerce giysiyi yeniden kullanıma sokuyorsanız bu yeşilbadana sayılır. Ama bu giysileri üçüncü ülkelerdeki çöplüklere gönderiyorsanız bu dolandırıcılık sayılmalı” ifadelerini kullandı.
İYİ Parti Tekirdağ Milletvekili Selcan Taşcı Hamşıoğlu, Tekirdağ‘ın Ergene ilçesindeki Marmaracık mevkiinde yapılmak istenen Plastik İhtisas Organize Sanayi Bölgesi’ni (PAKOP) Meclis gündemine getirdi.
Hamşıoğlu, PAKOP’a ilişkin olarak Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki’nin yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi.
PAKOP’un OSB olarak faaliyete geçirilmesi sürecinde yaşanan tuhaflıklara dikkat çeken Selcan Taşcı Hamşıoğlu, önergesinde Tekirdağ’ın birinci sınıf tarım arazileri ve su kaynaklarının kontrolsüz şekilde sanayiye açılmasının bedelini ağır ödediğini vurguladı.
İYİ Parti Milletvekili Hamşıoğlu, Çorlu-Ergene bölgesinde her beş haneden birinde kanser vakasına rastlandığını, PAKOP’a siyasi parti ayrımı olmaksızın Tekirdağ’ın bütün belediye başkanı ve milletvekillerinin karşı olduğunu dile getirdi.
“Söz konusu arazi tapularında ‘tarım dışı kullanılamaz’ şerhi bulunmasına ve iki adet yürütmeyi durdurma kararı bulunmasına rağmen, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, nasıl ÇED olumlu raporu verebilmiştir? Neye dayanarak? Bakanlığınız yeni dönemde bu raporu gözden geçirmeyi ve geri çekmeyi düşünmekte midir?” diye soran Hamşıoğlu, şu soruları yöneltti:
“Projeyle ilgili iki ayrı yürütmeyi durdurma kararı bulunduğu halde ve ÇED iptal davası süreci devam ediyorken, yangından mal kaçırır gibi OSB İmar Planı onayı verilmesi hukuka aykırı değil midir? Üst ölçek planla ilgili yürütmeyi durdurma kararı varken, 1/1000 ve 1/5000’lik planlar nasıl onaylanabilmiştir? Bakanlığınız, yeni dönemde usulen de tartışmalı bu işlemin iptalini düşünmekte midir?
PAKOP konusundaki bu telaşın sebebi nedir? Hiçbiri yüzde yüz doluluğa ulaşmamış 14 adet OSB’si bulunan Tekirdağ’a yeni bir OSB kurmak neden bu kadar elzem ve acil görülmektedir? İlin bütün unsurlarıyla karşı olduğu düşünüldüğünde gerekçe ‘kamu yararı’ denilemeyeceğine göre, PAKOP kimin yararının gözetildiği bir projedir?
PAKOP’un tanıtımında vurgulanan ‘ileri teknoloji sayesinde ÇED gerektirmeyen projeler’ vurgusu ne anlama gelmektedir? Birinci sınıf tarım arazisi üzerinde plastik üretmeyi öngören bir proje, hangi, teknolojiyi kullanırsa kullansın ÇED’ten muaf tutulabilir mi?
Bakanlığınızın, sanayi bölgeleri için ‘ÇED’ gerekliliği konusundaki güncel görüşü nedir?
‘Ergene Havzası Koruma Eylem Planı’ 2011 yılından bu yana yürürlükte olmasına rağmen bölgenin ‘Ergene’ kaynaklı çevre ve sağlık sorunları neden bitememektedir? Buna dair kapsamlı bir bilimsel çalışmanız var mıdır?
Ergene havzasında toprağı, suyu, havayı kirleten tesislere para cezası vermenin ötesine geçen, muhataplarını gerçekten caydıracak bir tedbir almayı düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız nedir ve ne zaman?”
Ne olmuştu?
Tekirdağ’da birinci sınıf tarım arazisi niteliğindeki 254 hektarlık alana yapılması planlanan Plastik İhtisas Organize Sanayi Bölgesi için imar planı teklifi sunulmuş, duruma tepki gösteren Tekirdağ Ziraat Mühendisleri Odası, itiraz edeceğini bildirmişti.
Söz konusu girişime ilişkin Tekirdağ 1’inci İdare Mahkemesi tarafından yürütmeyi durdurma kararı bulunmasına rağmen çalışmalar devam etmişti.
PAKOP Yönetim Kurulu Başkanlığının başvurusu kapsamında; 1/5000 ve 1/1000 ölçekli nazım ve uygulama imar planı, plan açıklama raporu ve bilgi paftası sanayi.gov.tr adresinde ve Tekirdağ Valiliği’nin uygun gördüğü yerde 26 Nisan 2023 tarihinden itibaren bir hafta süreyle ilan edilmişti.
Bakanlık kararıyla Ergene Havzası Koruma Alanı içerisinde yer alan ve sit alanı olarak da tanımlanan arazi, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu gereği mutlak korunması gereken birinci sınıf tarım arazisi özelliği taşıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın söz konusu alanın tarım dışı olduğuna ilişkin kararına, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilen ÇED olumlu kararının iptaline, 1/100.000 ve 1/25.000 ölçekli planlarda değişikliğe karşı açılan davalarda mahkeme, Bakanlıklar tarafından PAKOP için verilen kararların mevzuatlara, yürürlükteki planlara ve hukuka aykırı olduğuna hükmederek, çalışmaların iptaline karar vermişti.
Mahkeme kararlarına rağmen Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın imar planlarının değişikliğine ilişkin ısrarla çalışma yürütmesi dikkatleri çekmişti.
Duruma tepki gösteren Tekirdağ Ziraat Mühendisleri Odası Başkanlığı, imar planı değişikliğine itiraz edeceklerini ve gerektiği taktirde tekrar dava açacaklarını bildirmişti.
Yer seçimi 9 Temmuz 2020’de yapılan PAKOP girişimine bölge milletvekilleri, belediye başkanları ve bölge halkı da tepki göstermişti.
Türkiye’de çevre sağlığı alanında çalışan tüm aktörleri buluşturma amacıyla hayata geçirilen Çevre, İklim ve Sağlık için İş Birliği Projesi (ÇİSİP) çatısı altında bir araya gelen STK’lar ve sağlık uzmanları, Ruhsal Sağlık ve İklim Değişikliği bildirisini yayımladı.
Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL), Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) ve Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ortaklığıyla üç yıldır Avrupa Birliği Ağlar ve Platformlar Desteğiyle devam edenÇİSİP kapsamında Türkiye Psikiyatri Derneği’nin katkısıyla yayınlanan bildiride, iklim değişikliğinin ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekilerek, iklim krizine hazırlık ve müdahalede, ruh sağlığı ve psikososyal desteğin sağlanmasına yönelik artan ihtiyacın karşılanması için çağrı yapıldı.
Her geçen gün büyüyen ve küresel bir kriz haline gelen iklim değişikliği bağlantılı tehditler 1970- 2020 arasındaki 50 yılda katlanarak arttı. Kasırgalar, seller ve orman yangınları gibi afetlerin yarısı 2003’ten sonra meydana geldi ve yaklaşık 5 milyar insanı etkiledi.
İklim değişikliğinin fiziksel sağlığı olumsuz etkilediği uzun zamandır biliniyor. Aşırı sıcaklıklar sıcak çarpmasına ve ölümlere yol açıyor, seller su kaynaklı hastalıkların yayılmasına neden oluyor, orman yangınlarından kaynaklanan hava kirliliği solunum ve kardiyovasküler hastalıklara yol açıyor. Ancak, iklim değişikliği aynı zamanda sosyal ve çevresel risk faktörlerini şiddetlendirerek hem yeni ruh sağlığı sorunlarının ortaya çıkmasına hem de mevcut ruh sağlığı sorunları yaşayan insanlar için durumun daha da kötüleşmesine neden olabiliyor.
Pankartta, iklim aktivistlerinin iklim değişikliğinin aşırı hava olayları üzerindeki tırmandırıcı etkisine dikkati çekmek için sıklıkla kullandığı bir slogan okunuyor: “Siz yaşlılıktan, biz ise iklim değişikliğinden öleceğiz.”
Kasırga ve sel mağdurları depresyon veya travma sonrası stres bozukluğu yaşıyor
İklim krizinin ruh sağlığına etkileri doğrudan ve dolaylı etkiler olarak sınıflandırılabiliyor. İklim krizinin doğrudan etkileri çoğunlukla akut olaylar diye tabir edilen aşırı hava olayları ve bunlara bağlı oluşan seller, kasırgalar, yangınlardan sonra ortaya çıkıyor.
Literatürde, aşırı hava olaylarının ardından en sık görülen ruh sağlığı sorunlarının depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) olarak ifade ediliyor.
Buna göre, kasırga ve sele maruz kalanlarda yüzde 20-30 oranında depresyon ve/veya travma sonrası stres bozukluğu ortaya çıktığı görülüyor. Subakut veya uzun vadeli iklimle ilgili değişiklikler ise aylarca veya yıllarca sürüyor ve kuraklık ve uzun süreli sıcak dalgaları gibi olayları içeriyor. Yangınlar ve sıcak hava dalgalarının sebep olduğu sıcaklık stresi de duygudurum bozuklukları, saldırganlık, fiziksel ve psikolojik yorgunluk ve kaygıya neden olabiliyor.
ABD‘de yapılan bir araştırma, ortalama sıcaklıklar 30°C’yi aştığında, 25°C ile 30°C arasındaki ortalamalara kıyasla ruh sağlığı sorunlarının yüzde 0,5 oranında arttığını gösteriyor. Aynı çalışmada beş yıllık ısınmanın her 1°C’lik artışına karşılık ruh sağlığı sorunlarında yüzde 2’lik bir artış olduğu belirtiliyor.
Başka bir araştırmada, birkaç on yıl boyunca aylık ortalama sıcaklıklarda 1°C’lik bir artışın, Meksika‘da intihar oranlarında yüzde 2,1’lik ve ABD’de yüzde 0,7’lik bir artışla ilişkili olduğu gösteriliyor.
İklim krizinin dolaylı etkileri arasında ise ekonomik kayıplar, yerinden edilme ve zorunlu göç, kıt kaynaklar üzerindeki rekabet ve şiddet sayılabilir.
Uzun ve şiddetli kuraklık dönemleri, ormansızlaşma, buzulların azalması, nehirlerin kuruması, çölleşme,su kıtlığı, bulaşıcı hastalıkların artması ve biyokütlenin yok olması toplumların yaşam alanlarını ve günlük yaşamlarını etkilerken, yaşam ve geçim kaynaklarının yok olmasına, ekonomik krizlere, evlerinin ve sosyal ağlarının kaybına yol açıyor.
Tüm bu değişiklikler, yaşanılan yıkım, kayıp ve yerinden edilme kişilerde anksiyete ve çaresizlik duygularından depresyona, travma sonrası stres bozukluğuna ve intihar düşüncelerine kadar bir dizi zihinsel sağlık sorununa yol açabiliyor.
İklim krizinin doğrudan ve dolaylı etkileri aynı zamanda sağlık hizmetlerine erişimi engelleyerek, sosyal destek sistemlerini işlemez hale getirerek mevcut ruhsal hastalıkların alevlenmesine neden olabiliyor.
İklim krizi en çok gençleri endişelendiriyor
Küresel olarak, iklim değişikliğiyle ilgili endişe gençler arasında büyüyor. 10 ülkede gerçekleştirilen bir anketin sonuçlarına göre, 16 ila 25 yaş arasındaki gençlerin yüzde 84’ü iklim değişikliği konusunda en azından orta derecede endişeli olduğunu belirtirken, neredeyse yarısı (yüzde 45) iklim değişikliği hakkındaki duygularının günlük yaşamlarını olumsuz yönde etkilediğini söylüyor. Konda’nın en güncel araştırmasına göre ise Türkiye nüfusunun yüzde 83’ü iklim değişikliği konusunda endişeli.
Fosil yakıtlara dayalı enerji tüketiminin azaltılarak yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen enerjinin kullanılması, yeşil alanları azaltıcı yıkıma son verilmesi, karbon ayak izini azaltmak gibi planlamalar yapılması iklim değişikliği, küresel ısınma ve etkilerinin önüne geçmek için yapılması gerekenlerden bazıları olarak öne çıkıyor.
Eko-anksiyete, özellikle çocuklar arasında giderek yaygınlaşıyor. Pankartta “Dünyayı kurtarın” sloganı okunuyor. Fotoğraf: Leonhard Foeger / Reuters
Uzmanlar ne diyor?
Türkiye’deki sağlık uzmanları da iklim değişikliğinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerine dair mevcut bilgilerin harekete geçmek için yeterli olduğunu belirterek, iklim krizinin neden olduğu ruhsal sağlık sorunlarının önlemesi ve bunlarla başa çıkılması için bütüncül bir yaklaşımın gerekliliğini vurguluyor.
Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER) Üyesi Dr. Melike Yavuz şunları söyledi:
İklim krizi ruh sağlığı alanında da acil önlemler almayı dayatıyor. Ülkemiz zaten uzun süredir göç, pandemi ve deprem gibi zorlu durumlardan kaynaklı kitlesel travmalar yaşıyor. Son günlerde yaşadığımız seller ve fırtınalar gibi iklim kaynaklı aşırı hava olayları da büyük şehirler dahil olmak üzere daha fazla bölgeyi ve nüfusu etkiliyor ve uzun süreli ruh sağlığı etkilerine neden oluyor.
Afetlerle ilgili tüm planlara ruh sağlığının entegre edilmesi, ruh sağlığı ile ilgili plan ve programlarda da iklim değişikliğinin göz önünde bulundurulması gerekiyor. Ruh sağlığı uzmanlarının da farkındalıklarının artırılması ve hazırlıklı olmaları için gerekli olan eğitim, alt yapı gibi çalışmalar yapılması çalışmaların daha hızlı ve etkili hale getirilmesi açısından önem taşıyor.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. İrem Ekmekçi Ertek şu ifadeleri kullanıyor:
“Ruh sağlığı ve iklim değişikliği birden fazla şekilde birbirine bağlıdır. Bu nedenle, iklim değişikliğinin ruh sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koymak ve bunlarla baş edebilmek sağlığa bütünlüklü bir yaklaşımla mümkündür. Bunun için de bireysel, hastalığa dayalı modeli terk etmek, korumanın ve sosyal bağların teşvik edildiği toplum sağlığına dayalı yaklaşımı öncelemek gerekmektedir.”
Türkiye için sağlık uzmanlarından beş maddelik yol haritası
Bu nedenle, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 3 Haziran 2022’de gerçekleşen Stockholm+50 konferansında açıkladığı politika notu ile ülkeleri iklim krizine verdikleri yanıtlara ruh sağlığı desteğini dahil etmeye çağırdı. Dünya Sağlık Örgütü’nün “Ruh Sağlığı ve İklim Değişikliği” için yol gösterici niteliğindeki beş önerisinin Türkiye’de de uygulanması mümkün:
1. Ruhsal sağlığa yönelik politika ve programlara iklim değişikliği konularının entegre edilmesi
İklim değişikliği kaynaklı ruhsal sağlık sorunlarının tanınması ve buna yönelik politika geliştirme çalışmalarına dahil edilmesi gereklidir.
2. İklim değişikliği ve sağlıkla ilgili geliştirilen programlara Ruh Sağlığı ve Psiko-Sosyal Destek (MHPSS) çalışmalarının entegre edilmesi
İklim değişikliği özelinde gerçekleştirilen azaltım ve uyum çalışmalarının iki yönlü faydası vardır. Örneğin, gerçekleştirilen yeşil alan çalışmaları iklim eylemine azaltım yönünden katkı sağlarken insanların ruhsal sağlığı için de olumlu etkiler yaratır. DSÖ iklime dirençli sağlık sistemleri inşa edilirken ruhsal sağlığı da gözeten çalışmaların öncelikli olmasını önermektedir.
3. Uluslararası sözleşmelerle garanti altına alınan taahhütlerin yerine getirilmesi
Paris Anlaşması ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi bağlayıcılığı olan uluslararası sözleşmelerin ruhsal sağlığı kapsayan gerekliliklerine bağlı kalınmasının hem iklim eylemi hem de ruhsal sağlık üzerinde olumlu etkileri olacaktır.
4. Kırılganlıkları azaltmak ve iklim değişikliğinin ruh sağlığı ve psikososyal etkilerini ele almak için çok sektörlü ve toplum temelli yaklaşımlar uygulanması
İklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerini azaltmak için Sağlık Bakanlığı ile birlikte ormancılık ve iklim değişikliği kapsamında çalışan bakanlıkların sürece dahil edilmesi gereklidir. Aynı zamanda yerelde çalışan toplulukların çabaları dikkate alınıp başarıları göz ardı edilmemelidir.
5. Hem ruhsal sağlık hem de iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerine yönelik yeterli finansmanın sağlanması
Hükümetlerin yıllık sağlık bütçeleri içinde yer alan ruhsal sağlık harcamalarının payının arttırılması gereklidir. Ruhsal sağlık problemlerinin sağlık ve ekonomide yarattığı kayıp düşünülenin çok daha üstünde olabilir.
“Başka bir gezegen yok.”
İklim değişikliği ve ruh sağlığı ile ilgili yeni kavramlar
Eko-Anksiyete (Eco-Anxiety)
Eko-anksiyete, iklim değişikliğine bağlı gelişen bir semptom olarak tanımlanmıştır. Amerikan Psikoloji Derneği (APA), eko-anksiyeteyi “iklim değişikliği ile görülen geri dönülmez etkilerin gözlemlenmesinden kaynaklanan çevresel felaket korkusu ve bununla bağlantılı olarak kişinin kendisi ve gelecek nesillerin geleceği için duyduğu kaygı” olarak tanımlamaktadır.
Solastalji
Solastalji, nispeten yeni bir kavramdır. Avustralyalı çevre filozofu Glenn Albrecht tarafından, olumsuz çevresel değişim deneyimiyle yaşamanın neden olduğu zihinsel uğraşı/zorluğu tanımlamak için 2000’lerin başında ortaya konulmuştur. İklim değişikliği ile ortaya çıkan biyolojik çeşitlilik kaybı, kirlilik, ormansızlaşma ve diğer çevresel zorluklar nedeniyle giderek kişilerin yakın çevrelerindeki bu değişime verdikleri yanıttır. Kişinin bu nedenlerden dolayı yer, kimlik ve aidiyet duygularındaki karmaşayı ifade eder.
Ekolojik yas
Cunsolo ve Ellis (2018), türlerin, ekosistemlerin, sevilen manzaraların kaybı dahil olmak üzere akut ya da kronik çevresel değişim nedeniyle beklenen veya yaşanan ekolojik kayıpla ilgili olarak oluşan “ekolojik yas” kavramını tanımladılar. Üç tür ekolojik yas tanımladılar:
1) Fiziksel kayıpla ilişkili keder (örneğin, türlerin kaybı)
2) Çevre bilgisiyle ilgili kafa karışıklığıyla (örneğin mevsimlerin öngörülemezliği) ve kimlik kaybıyla ilişkili yas ve
3) Beklenen gelecekteki ekolojik kayıpla ilişkili yas.
Eko-suçluluk
Eko-suçluluk, insanların kişisel veya toplumsal çevre standartlarını karşılamadıklarını hissettiklerinde veya çevreyi kirleten faaliyetler düşündüklerinde yaşadıkları bir suçluluk biçimi olarak tanımlanmıştır.
Ekolojik göç
İklim değişikliği nedeniyle yaşanan ekolojik tahribat, besin kaynaklarının tükenişi, afetler ve yakın gelecekte beklenen riskler nedeniyle kişiler yeni kaynaklar bulmak, daha güvenli bir alanda yaşamak adına göç etmektedirler. Ekolojik tahribat ile ekolojik göç oranları artmaktadır. 2008’den 2018’e kadar 265 milyon insan bu nedenle göç etmiştir.
Eko-paralizi
Eko-paralizi, iklimsel ve ekolojik zorluklara anlamlı bir şekilde yanıt verememe halidir. Ekolojik tehdidin neden olduğu ani duygusal şoktan veya çok fazla ve bazen çelişkili eylem seçeneklerine sahip olmanın bilişsel ikileminden kaynaklanabilir.
Pekin‘de sıcaklık 2014’ten bu yana ilk kez bugün (22 Haziran) 40 santigrat derecenin üzerine çıktı. Bir hafta önce kuzey Çin‘i kasıp kavuran sıcak dalgalarının hafta sonu boyunca devam etmesi bekleniyor.
Pekin’in güney banliyölerindeki bir meteoroloji istasyonu, saat 14:30’da 40,7C sıcaklık kaydetti.
Pekin Meteoroloji Bürosu‘na göre, 29 Mayıs 2014’ten bu yana 40C eşiğinin rekoru kırıldı.
Reuters‘in aktardığına göre; bugün aynı zamanda Pekin’in modern meteorolojik kayıtların başlamasından bu yana haziran ayında kaydedilmiş en sıcak günüydü. Bir önceki tüm zamanların en yüksek sıcaklık seviyesi, termometrelerin 40.6C’yi gösterdiği 10 Haziran 1961’de kaydedilmişti.
Günün erken saatlerinde, yaklaşık 22 milyon insanın yaşadığı şehirde, Cumartesi’ye (24 Haziran) kadar şehrin çoğu yerinde sıcaklıkların 39C’ye kadar çıkabileceği yönünde uyarıda bulunuldu. Ülkede ikinci seviye en yüksek hava durumu uyarısı olan turuncu alarm verdi.
Çin’in dört kademeli, renk kodlu hava durumu uyarı sistemine göre en çok riske ve tehlikeye işaret eden kırmızı alarmdan sonra (şiddet seviyesine göre sırayla) turuncu, sarı ve mavi alarm seviyeleri bulunuyor.
Bir günde maksimum sıcaklık 40C’yi aştığında veya maksimum sıcaklık art arda iki gün boyunca 37C’nin üzerinde kaldığında turuncu bir uyarı veriliyor.
Çin’in kuzeyindeki ve doğusundaki Pekin, Tianjin, Hebei ve Shandong, geçen hafta sıcak dalgalarının etkisinde kaldı. Sıcak dalgaları, yerel yönetimin ekinleri koruma, turistlerin güvenliğini sağlama ve günün en sıcak saatlerinde açık havada çalışmayı durdurma gibi önlemler almasına neden oldu.
Geçen hafta ise Çin Ulusal Meteoroloji Merkezi, kırılan haziran ayı sıcaklık rekoru nedeniyle önceki yıllardan neredeyse iki hafta önce güneş çarpması için uyarı yayınladı.
Liman kenti Tianjin’de artan klima talebi, elektrik şebekesi yükünü bir önceki yıla göre yüzde 23 artışla 15 Haziran’da 14,54 milyon kilovat’a çıkardı. Yerel elektrik dağıtım şebekeleri ise artan elektrik tüketimi nedeniyle elektrik kablolarının çalışıp çalışmadığını kontrol etmek üzere her gün tünellere devriye gezmeleri için personel göndermek zorunda kaldı.
Çin Meteoroloji İdaresi’ne göre, Çin’deki uzun hafta sonu boyunca Dragon Boat Festivali‘ne denk gelen son sıcak dalgaları Çin’in kuzeyindeki İç Moğolistan bölgesini ve uzak batıdaki Sincan‘ı da vuracak.
Kömürlü termik santraller, bacalarında gerekli filtreler kullanılmadığı takdirde kömürün yakılmasıyla ortaya çıkan zehirli gazları doğrudan atmosfere vererek çevre ve insansağlığı için büyük tehlikeler yaratıyor. Bu nedenle gerekli filtrelerin çalıştırılması zorunlu tutuluyor.
Bir termik santralden yükselen dumanların rengine bakarak filtrenin çalışıp çalışmadığını anlamak mümkün. Gerekli filtrelemeler yapıldığında beyaz olan duman, filtrelenmeden salındığında koyu renkli oluyor. Elbette bu durum gündüzleri daha kolay ayırt edilebilirken, geceleri bu çok mümkün olmuyor.
2019’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ‘torba yasa’nın 50’nci Maddesi’yle birlikte baca filtresi olmayan 15 termik santrale gerekli mevzuata uymaları için tanınan süre 2,5 yıl daha uzatılmıştı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kamuoyu ve iklim aktivistlerinin büyük tepkisini çeken değişikliği veto etmişti.
Öte yandan İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği tarafından hazırlanan Özelleştirilmiş Termik Santraller ve Çevre Mevzuatına Uyum Süreçleri Raporu‘nda özelleştirilmiş kömürlü termik santrallere çevre mevzuatına uymaları için yapılması gereken yatırımlardan muafiyet getiren yasa tasarısının binlerce kişinin tepkisi sonucu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından veto edilmesine rağmen bu yasa tasarısının fiilen hâlâ uygulandığını gözler önüne sermişti.
Raporda öne çıkan bulgular şöyleydi:
Özelleştirilen 13 kömürlü termik santral 1 Ocak 2020 ve öncesinde olduğu gibi çevreyi kirletmeye devam etmektedir ve hala çevre mevzuatına uyumsuzdur.
Tesislerin tamamı toksik atıklarını vahşi depolama yöntemi ile depolamaya devam etmektedir.
2020’nin başından beri 1 yıl içerisinde çevre izni alamadığı için Geçici Faaliyet Belgesi iptal edilen tesisler tekrar Geçici Faaliyet Belgesi’ne başvurarak 1 yıl daha faaliyet sürelerini uzatmışlardır.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın normalde büyük yakma tesislerinin, yani termik santrallerin civarlarında mutlaka hava ölçüm cihazlarının, hava ölçüm istasyonlarının olması gerekiyor. Yatağan ilçesinin merkezinde bir okulun bahçesinde bir hava ölçüm istasyonu olmasına rağmen 2017 yılından beri çalıştırılmıyor ve düzenli veri alınamıyor. Dolayısıyla aslında termik santralin ne büyüklükte bir kirlilik yarattığını ölçmesi gereken bakanlık bunu göz ardı ediyor, ölçmüyor ve sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmıyor.
Bölgede bulunduğumuz sürede görüştüğümüz, ismini vermek istemeyen bir Yeniköy Termik Santrali çalışanı, söz konusu santralde filtrelerin gündüzleri çalıştırıldığını, ancak yarattığı yüksek maliyetten ‘tasarruf’ etmek için geceleri kapatıldığını anlattı.
Yayımlanan raporlar ve uzman görüşleri, bu ifadenin doğru olabileceğine işaret ediyor.
‘İhtimal dışı bir durum değil’
Hava kirliliği ölçümü gerçekleştirmesi gereken resmi kurumlar bu tür veriler paylaşmasa da, Muğla’daki termik santrallerin havayı kirletmeye devam ettiğine dair bağımsız veriler mevcut.
Climate Action Network Europe ve paydaş organizasyonlar tarafından 2019 yılında yayımlanan ‘Kömürün Gerçek Bedeli’ başlıklı rapora göre, 25 yıldır sınırları içinde iki termik santral bulunan Milas’ta hiçbir zaman bir istasyon kurulmamış.
Raporda, yöre halkının hava kirliliğine dair gözlemlerine dayanarak üç santralin de toz filtrelerini ve kükürt arıtma tesislerini sık sık devre dışı bıraktığını düşündüklerine yer veriliyor.
Çalışmanın yazarları, baca gazı arıtma tesislerinin santralin ürettiği elektriğin yüzde 8 ila 10’unu tükettiği, kanunen tanınan çevre muafiyetleri ve iki yıldır ölçülmeyen hava kalitesi verileri düşünüldüğünde; bunun çok da ihtimal dışı bir durum olmadığını vurguluyor.
Ayrıca aynı raporda, her üç santralin de toz tutucu elektrostatik filtrelerinin ve desülfürizasyon ünitelerinin düşük verimle çalıştığı ve rehabilitasyona ihtiyaçları olduğu belirtiliyor. Bu filtrelerin çalıştırıldığında dahi bir miktar zararlı maddenin yine havaya karışacağı anlamına geliyor.
Veriler Yeniköy Termik Santrali’ndeki baca gazı arıtım sistemlerinin yüzde 50 ila 75 verim ile çalıştığını ve sistemlerin rehabilitasyona ihtiyacını gösteriyor. Araştırmanın yazarları ise verilerin kamu kurumları tarafından resmen teyit edilemediği için modelleme çalışmasında, sonuçlarda spekülasyona yol açmamak amacıyla, resmi emisyon verileri kullanıldığını; hava kirliliğine dair gerçek ve güncel durumun modelleme sonucu hesaplanabilenden daha yüksek olabileceğini vurguluyor.
Muğla kükürt dioksit kirliliğinde dünyada on dördüncü sırada
Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi (CREA) ile Greenpeace tarafından 2020’de yayımlanan ‘Dünyanın Kükürt Dioksit (SO2) Sıcak Noktaları Sıralaması’ başlıklı rapor, 2019’da uydu görüntüleri kullanılarak yapılan bir araştırmanın sonuçlarının baca gazı arıtım sistemleri tarafından filtrelenen kükürt dioksitin Muğla’da çok yoğun bir şekilde bulunduğunu gösteriyor.
Veriler, Muğla’nın bir “kükürt dioksit sıcak noktası” olduğunu, hatta dünyanın en yoğun on dördüncü kükürt dioksit sıcak noktası olduğunu ortaya koyuyor.
Yazarlar, “Türk hükümeti halkın karşı çıkmasına ve ekonomik krize rağmen, kapasite mekanizmaları ödemeleri yoluyla ömürlerinin sonuna yaklaşan termik santrallerin hizmet sürelerinin uzatılmasını desteklemeye devam ediyor” ifadelerine yer vererek bu durumun Türkiye’yi gelecek yıllarda kükürt dioksit sıralamasında daha da yukarılara taşıyabileceği uyarısında bulunuyor.
‘Hava kirliliği ölçümleri DSÖ, AB ve Türkiye mevzuatlarına aykırı’
Bağımsız bir araştırma kurumu olan İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği geçen yıl bir mobil ölçüm istasyonunu bir ay süreyle Yatağan’da tutarak havadaki partikül madde miktarını ölçtü.
Türk Akreditasyon Kurumu‘ndan akredite, ölçümleri uluslararası alanda tanınan, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’ndan yetkili bir laboratuvar ile yapılan çalışma sonucu elde edilen ölçümler, Yatağan’daki hava kirliliğinin mevzuatta izin verilen değerlerin, Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Birliği sınır değerlerinin yaklaşık iki buçuk katına ulaşan toz ve kükürt dioksit kirliliği olduğunu gösteriyor.
İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği, çalışmanın elde ettiği verileri Yeşil Gazete ile paylaştı. Buna göre, Dünya Sağlık Örgütü, günlük PM 2,5 değerini 15 mikrogram/m3 ve yıllık ortalamayı 5 mikrogram/m3 olarak belirledi. Avrupa Birliği’nde bu limit 25 mikrogram/m3 yıllık ortalama olarak belirlenmiş durumda.
Ölçümler ise değerlerin günlük 45,24 mikrogram/m3 altına düşmediğini gösteriyor. Aylık ortalama ise 65,66. Üstelik Türkiye’de halen bu kirletici parametreye dair bir düzenleme bulunmuyor.
Partikül Madde 10 (toz) parametresinde ise Dünya Sağlık Örgütü günlük sınır değeri 45 mikrogram/m3; AB ve Türkiye günlük sınır değeri 50 mikrogram/m3. AB ve Türkiye yıllık ortalama sınır değeri 40, Dünya Sağlık Örgütü 15 mikrogram/m3.
Ancak ölçüm sonuçlarının tamamı 50 mikrogram/m3’den fazla.
Aylık ortalama ise 128,25. En düşük ölçüm sonucu ise 70,56. Yağışın, ısınma kaynaklı kirliliğin olmadığı bir dönemde yürütülen ölçümlerde aylık ortalama sınır değerin neredeyse üç katı.
Türk Toraks Derneği de Mart 2023’te yayımladığı çalışmasında, İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği’nin verilerine atıfta bulunarak “Yatağan gerçekten zehir soluyor” ifadelerini kullandı.
Filtreler neden çalıştırılmıyor?
Çevre Mühendisi ve Çevre ve İklim Politikaları Kıdemli Danışmanı Deniz Gümüşel, termik santrallerin söz konusu filtreleri çalıştırmamalarının nedenlerini şöyle açıklıyor:
“O termik santral baca gazı arıtım sistemlerinin çalışması için elektrik tüketmeleri gerekiyor ve Yeniköy gibi bir termik santralde üretilen elektriğin yaklaşık yüzde 12 ile 16’sı arasında bu baca gazı filtrelerini ve arıtma tesislerinin çalışması için elektrik tüketilmesi gerekiyor. Yani ürettiğiniz her 100 megavat/saat elektriğin 12’si ila 16’sını arıtmaya harcamamız gerekiyor. Tabi özel sektör bunu yapmıyor. Satabileceği ve üzerinden kar edebileceği elektrik varken bunu neden baca gazını arıtmak için kullanayım diye düşünüyor.”
Filtreler çalıştırılmazsa ne olur: 35 bin ölüm
Deniz Gümüşel, baca gazı arıtım sistemlerinin çalıştırılmamasının çok ağır bir bilanço doğurabileceğini aktarıyor:
Bu durumun yöre halkı üzerindeki etkisi çok ciddi olur. Kömürün yakılmasından sonra ortaya çıkan gazın içerisinde kükürtdioksit, azotdioksit var, partikül madde olarak adlandırdığımız toz var; bu kirleticilerin en tehlikelilerinden biri olan PM2,5 var.
PM2,5 adı verilen partikül maddelerin üzerine ağır metal atomlarının ve kalıcı organik kirleticilerin yapışabildiğinin altını çizen Gümüşel, bunların kanserojen maddeler olduğunu ve çok küçük maddeler olduğu için hücre zarından geçebildiğini ve akciğerlerden doğrudan kana karışabildiğini, böylelikle kansere neden olduğunu belirtiyor.
Dünya Sağlık Örgütü 2013 yılında yayımladığı “Hava Kirliliği ve Kanser” başlıklı raporunda, partikül maddenin ve hava kirliliğinin genel olarak insanda birinci grup kanser yapıcı etmenlerin arasında sınıflandırılıyor.
Gümüşel de “Bu filtrelerin çalıştırılmaması demek aslında bölge insanının doğrudan kanser başta olmak üzere çok ağır sağlık sorunlarına maruz bırakılması demek. Ve bunun sonucunda da ölümler meydana geliyor” diyor.
Sağlık ve Çevre Birliği‘nin (HEAL) yaptığı bir çalışmaya göre, tek başına Yatağan Termik Santrali kurulduğu 1982 yılından 2020 yılının sonuna kadar, sadece hava kirliliğinden kaynaklı olarak yaklaşık 35 bin insanın ölümüne yol açmış durumda.
Gümüşel, bu sayıyı “iyimser tahminler” olarak değerlendiriyor:
“Aslında ölüm sayıları çok daha yüksek. Üstelik bu yapılan hesaplama, çocukların kanındaki ağır metallerden, bunların suyla, toprakla ve gıdayla insan vücuduna girmesinden kaynaklanan ölümleri kapsamıyor.
Bu durumu bir yaşam hakkı ihlali olarak niteleyen Gümüşel, “Bu filtreleri ve baca gazı arıtma tesislerini çalıştırmayarak 40 yıla yakın süre içerisinde 35 bin kişinin ölümüne neden olmak aslına bakarsanız bir yaşam hakkı ihlali” diyor.
Üstelik termik santrallerin neden olduğu tek ihlal bu olmayabilir. Çalışma koşullarını Yeşil Gazete’ye anlatan Yeniköy Termik Santrali çalışanı, sağlığa zararlı dumanlar nedeniyle işçilerin birkaç ay içerisinde sağlıklarının bozulduğuna işaret ediyor.
‘Gece vardiyasına geçişte filtreyi kapatıyorlar’
Çalışan, bu santralin de baca filtrelerinin yüksek maliyeti nedeniyle geceleri çalıştırmadığını ve zehirli gazları doğrudan havaya verdiğini belirtiyor. Santral çalışanı, bu durumun bölge halkını doğrudan kansere mahkum etmek olarak niteliyor.
“Gece vardiyasına geçişte bu filtreyi kapatıyorlar, acayip duman var” diyen santral işçisi “Bu da insan sağlığını kötü etkiliyor. Oradakilerin [santral işçilerinin] çoğu öksürük şikayetçisi. Çoğu giren de çıkıyor zaten, görüyor zaten buradaki rahatsızlığı. Normalde yasak, ama biraz pahalıya geliyormuş, o yüzden kapatıyorlar, direkt veriyorlar gazı; o da çevreye olsun, çalışanlara olsun hep zarar. … Bir arkadaşımız aşırı öksürük, baş ağrısı, kusma ve ateşten dolayı işten çıktı” diyor.
Santral emekçisi birçok çalışanda kaşıntı ve deri döküntüsü rahatsızlıklarının da bulunduğunu belirterek, şunları ekliyor:
[Çalışanların konakladığı] Kamp yeri santrale yakın, insanlar camı açamıyor mesela, bir sürü zehirlenme oluyor. Baş ağrısı var, aşırı derecede öksürük, aşırı derecede ateşli hastalık var. Astımı olanlar var. Çoğu beş-altı ay çalışıyor, çıkıyor, çünkü çok rahatsızlık veriyor. Bende de ara ara öksürük oluyor, ateşli hastalık geçiriyorum, kusma… Midesi bozulanlar oluyor, ishal de çok hafife alınacak bir şey değil, ölüme de götürebiliyor. Hep bu madenin zararlı dumanları…
En uzun süre çalışan işçilerin yaklaşık iki yıldır santralde çalıştığını belirten çalışan, “Onlarda da var öksürük, olmayan yok. En uzun süre çalışan bir sene iki sene çalışıyor ama o da zorluktan, başka çaresi yok” ifadelerini kullanıyor.
İşçilerin kendi sağlıkları için endişelendiklerini, çoğunun bir süre çalıştıktan sonra ailelerini düşünerek işten ayrıldıklarını aktaran çalışan, şunları kaydediyor:
“Diyorlar ki çoluğumuz çocuğumuz var, bir hastalık falan kaparız. Parayı gözü görmüyor bu durumda. Diyor ki burada 20 bin lira alacağıma memleketimde 15 [bin lira] alırım, hiç olmazsa sağlığımdan olmam, ailemin yanında olur, düzgün şartlarda çalışırım.”
‘Günde 11 saat çalışıp, ayda iki gün tatil yapıyoruz’
İşçi, sağlık risklerine ek olarak çalışma koşullarındaki yasa (ve insanlık) dışı uygulamalara da dikkat çekerek, fazla mesai ücretlerini alamadıklarını, bazı iş güvenliği tedbirlerinin göz ardı edildiğini anlatıyor. Çalışmaya başlamadan önce imzaladıkları sözleşmede günde sekiz saat çalışılacağının belirtildiğini, ancak kendilerinden 06.45 ile 17.45 saatleri arasında çalışmalarının beklendiğini, yalnızca bir saat öğle yemeği molası verdiklerini anlatan çalışana göre, her gün yaptıkları fazla mesai ödenmemesine rağmen, fazla mesaiye kalmanın opsiyonel olmadığını, zorunlu tutulduğunu anlatıyor:
İşe girerken sekiz saat üzerinden imza attık. Şu an 11 saat çalışıyoruz. Mesela normal çalışma saatleri olsa insanlar hiç olmazsa sağlık konusunda, psikolojik vb. her yönden rahat olur. Her gün bu kadar vardiyaya kalıyoruz ve ücretini de almıyoruz.
Santral emekçisi, duruma dikkati çektiklerinde ise “İşine gelen çalışır, işine gelmeyen çalışmaz” yaklaşımıyla karşılaştıklarını belirtiyor.
Bu kadar uzun süre çalışmanın insanların ailelerinden uzak kalmalarına da yol açtığına değinen santral emekçisi, “Dışarıda insanlar kira veriyor, çoğu çalışan şantiyede kalıyor, evden uzak. İki-üç ayda bir izne gidiyor yedi-sekiz gün. Bu da izinlerinden kesiliyor. Ayda iki gün iznin var, 15 günde bir vardiya dönümlerinde tatil oluyor. Taban maaşı da 16,800 TL ama izne çıkmazsan 20’ye çıkıyor. İzne çıkarsan kesiliyor, taban maaşını alıyorsun” diyor.
‘İş güvenliği önlemleri ihlal ediliyor’
Santral çalışanı, bazı iş güvenliği tedbirlerinin ihlal edildiğini, bu nedenle yakın zamanda bir kaza yaşandığını ve işçilerin hayati risklerle karşı karşıya kaldıklarını aktarıyor.
Kömür taşıyan araçların sürücülerinin normalde saatte 40-50 kilometre hızı geçmemesi gerekirken, bazı sürücülerin yöneticilerinin “gözüne girmek” ve böylelikle bir aksilik yaşandığında işten kovulmamak için hız yaptığını, bazen ise yöneticilerinden işlerin daha hızlı yürütülmesi için araçları daha hızlı sürmelerine yönelik uyarılar aldığını ifade ediyor.
Günde 11 saat ağır vasıta araçları kullanmanın vücudu olumsuz etkilediğini ve yorgun araç kullanmanın tehlikelerine değinen işçi, yakın zamanda sürücülerden birinin kaza yaptığını, iyileşip işe döndüğünde ise “şirket malına zarar verme” gerekçesiyle işten çıkarıldığını öne sürüyor.
Yatağan Termik Santrali çalışanlarından bir sürücünün hız yapmaya zorlandığı için yaptığı kazada araç fotoğraftaki hale gelmiş.
“O iş güvenliği tedbirlerinin uygulanması, [kömür taşıyan sürücüler için] radar olması lazım. … Bir hız sınırı olsa, bir radar olsa, denetleme olsa insanlar hayatlarını tehlikeye atmaz. İş ayakkabısı, yelek, palet, bunları vermişler ama iş orada bitmiyor, önemli olan hız sınırı. … Hız sınırını aşan kamyonlar var ama iş güvenliği [uzmanı] görevini yapmıyor. İşe girerken imza atıyorlar 40-50’yi geçmek yasak diye. [Hız sınırı] Önce 30’du, sonra 40-50’ye çıkardılar. Ama 100 yapan var. Hiçbir şey yapmıyorlar. Ben burada olduğum süre içerisinde bir-iki kez gördüm iş güvenliğini [uzmanını], o da emniyet kemerine bazen bakıyor. Önemli olan iş yürüsün. Hızlı git ya da yavaş git diyen yok, ama çalışanlar göze girmeye çalışıyor, belli bir yerim olsun istiyor.”
Bazen son saatlerde çalışanlara acele etmeleri için baskı yapıldığını belirten işçi, “Çok uykusu gelenleri idare ediyorlar şimdi, yalan yok” diyor ama bazen de mesaisi bitmek üzere olan ve aracını parka çeken sürücülere bir sefer daha yapılmasının söylendiğini, bu kez de geç kalındığı için operatörlerin bekletildiğini ve sıkıntı yaşandığını kaydediyor.
‘Seçme hakkımızı kullandık, maaşımızdan kesildi’
Santral çalışanı, bulundukları vardiyaya göre çalışanların ya 14 Mayıs ya da 28 Mayıs’ta yapılan seçimlerde oy kullanarak seçme haklarını kullanmaları için çalışanlara şirket adına bir gün “izin verildiğini”, ancak daha sonra o günkü ücretlerinin maaşlarından kesildiğini kaydediyor ve soruyor:
Santral emekçisi, santralin insan sağlığına ve çevreye verdiği zararlardan dolayı birçok çalışanın rahatsız olduğunu ifade ederek, çalışanların Akbelen Ormanı’nda kömür madenine karşı verilen mücadeleye dair izlenimlerini aktarıyor:
Herkes haklıdan yana ama bazı şartlara insanlar boyun eğiyor, suskun kalıyor. Mesela buraya [Akbelen Ormanı’ndaki nöbet alanı] katılsa ve biri görse, çıkışını verebilirler. O yönden insanlar tedirgin oluyor, yoksa herkes eğriyi doğruyu biliyor. Beş yaşındaki çocuk da yedi yaşındaki çocuk da biliyor.
Ağaçlar adeta gömülüyor
Yeşil Gazete, Yeniköy Termik Santrali’nin çıkan hafriyat topraklarını bertaraf ettiği döküm sahasını görüntüledi.
Görüntüler, burada toprak yığınının yükseltildiğini, bazı noktalarda bir çam ağacının boyuna ulaştığını gözler önüne seriyor.
Santral çalışanı, daha önce çalıştığı yerlerin koşullarına da değinerek, kömür madenleri ve santrallerinin çalışma koşullarına dair izlenimlerini şöyle aktarıyor:
İnsan hayatı ucuz, çalışma koşulları madenlerde hep ucuz. İnsan işçiyi düşünmüyor, orada ölür, kalır… Düşünen şirketler de var, düşünmeyenler de var. Ama burada çoğu olan garibanlara oluyor. Adam asgari ücretle çalışıyor, yer altında o tozda, dumanda ama aldığı asgari ücret. Ne gelecek sağlayacak çocuklarına?
WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), Türkiye sahillerindeki atıkların küresel bir metodolojiye göre toplanıp tasnif edilerek deniz kirliliği hakkında bilimsel veri edinmeyi hedefleyen vatandaş bilimi projesi “Sahil Sahiplen Programı”nı başlattı. 20 Haziran’da tanıtımı gerçekleşen programın örnek uygulaması olarak İstanbul’un Erenköy Plajı‘nda atık toplama ve tasnif çalışması gerçekleştirildi ve elde edilen veriler değerlendirildi.
Program, Türkiye’nin sekiz bin kilometreyi aşkın kıyı şeridinde tüm bölgeleri temsil edecek 150 sahilin sahiplenilmesi ile denizlerdeki kirlilik miktarı ve çeşitliliğiyle ilgili sağlıklı bilgi edinmeyi, ilgili kurum ve kuruluşlara açık kaynak veri tabanı bilgisi sağlanmasını amaçlıyor.
Gönüllü ekiplerin tutarlı ve güvenilir katılımına dayandığı vurgulanan programa herkes başvurarak Türkiye’deki en büyük dinamik atık izleme haritasının oluşturulmasına yardımcı olabiliyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından geliştirilen “Adopt a Beach” vatandaş farkındalığı ve deniz çöpü izleme mekanizmasına dayanan program kapsamında gerçekleştirilecek deniz çöpü izleme süreci, Yunanistan Deniz Araştırmaları Merkezi (HCMR) tarafından kullanılan yönteme göre yapılacak.
Akdeniz havzasında plastik kirliliği sorununun çözümüne katkıda bulunmak amacıyla WWF-Yunanistan, WWF-Tunus ve WWF-Türkiye’nin bir araya gelerek hayata geçireceği projenin Türkiye tanıtım etkinliği 20 Haziran Salı günü, Marmara Yelken Kulübü‘nün ev sahipliğinde yapıldı.
Hedef: 2030’a kadar doğaya karışan plastiğin sıfırlanması
Açılış konuşmasında plastik kirliliğinin yol açtığı tehditlere değinen WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat Kalem, “WWF-Türkiye olarak, bir yandan sürdürülebilir uygulamaları teşvik ederken bir yandan da doğa koruma alanındaki sorunlar hakkında farkındalık yaratmak için çalışıyoruz” dedi.
2030’a kadar doğaya karışan plastiğin sıfırlanması hedeflerine işaret eden Dr. Kalem, “Bu hedefe yönelik ana yollardan biri ise şehirlerden doğaya karışan plastik kirliliğine son vermek. Sahil Sahiplen, denizlerdeki plastik atıkları izlemek ve bu sorunla başa çıkmak için nitel ve nicel verilerin toplanması yoluyla plastik ve kıyı kirliliğini en aza indirmeyi amaçlayan bir girişim. Türkiye’nin dört bir yanında denizlerdeki kirliliği ölçmek ve değerlendirmek için gönüllü grupları, gençleri, okulları; vatandaş bilimi yoluyla katılıma davet ediyoruz” ifadelerini kullanarak şunları dile getirdi:
“Elde edilen verilerle özellikle tek kullanımlık plastiklerin azaltılması için bir yandan politika değişikliklerinin gerçekleşmesini, diğer yandan toplumsal farkındalığı arttırmayı ve vatandaşları harekete geçirmeyi amaçlıyoruz.”
Tanıtım etkinliğinde, WWF-Türkiye Plastik Projeleri Uzmanı Togay Tanyolaç tarafından programın işleyişi hakkında bilgi verildi. Örnek uygulama olarak İstanbul Erenköy Plajı’nda atık toplama ve tasnif çalışması düzenlendi ve elde edilen veriler değerlendirildi.
Van‘da artan sıcaklıklar ve aşırı buharlaşma nedeniyle seviyeleri düşen barajlardaki su miktarı, ilkbaharda etkili olan yağışlara rağmen artış göstermedi, bazı barajlarda kritik seviyede kaydedildi.
Enerji üretimi, içme suyu ve tarımsal sulamada kullanılan kentteki Zernek, Koçköprü, Morgedik ve Sarımehmet barajlarında su seviyesindeki düşüş bu yıl da devam etti.
Kışın yeterli oranda kar yağmaması ve ilkbaharda yağış miktarının kısıtlı olması nedeniyle barajlardaki doluluk geçen yıl aynı dönemdeki rakamların gerisinde kaldı.
AA‘dan Yılmaz Kazandıoğlu‘nun aktardığına göre; Devlet Su İşleri (DSİ) 17. Bölge Müdürü Ayhan Şahna, Van’da kış döneminde istenilen kar yağışının gerçekleşmediğini, mart, nisan ve mayısta da arzu edilen yağışların kısmen gerçekleştiğini söyledi.
Sorumluluk alanlarındaki Van’da dört barajın bulunduğunu ve barajlardaki su seviyesinde gerilemenin söz konusu olduğunu ifade eden Şahna, şu bilgileri verdi:
“Erciş‘teki Koçköprü Barajı‘nın 2022’deki doluluk oranı yüzde 92, bugün ise doluluk oranımız yüzde 90,9. Toplam 58 milyon metreküp civarında suyumuz var. Geçen seneyle mukayese ettiğimizde bir miktar gerilememiz var ancak sulama için bir sorun söz konusu değil. Morgedik Barajı‘nda şu andaki doluluk oranımız yüzde 43 seviyesinde. Bu ne anlama geliyor? Barajın yüzde 50 seviyenin altında olması durumunda kısıntılı sulamayla burada sulama gerçekleşecek. 2022 ile mukayesesini yaptığımızda yüzde 95 seviyelerinde olan barajımızdaki doluluk ne yazık ki bu sene yüzde 43 seviyelerinde. Şu anda 36 milyon metreküp civarında suyumuz var. Kısıntılı sulamayı yapacağız ama tarım için kriz oluşturacak bir sorun söz konusu değil.”
Zernek Barajı’nda 2022’de yüzde 82 olan doluluğun bu yıl yüzde 65 seviyelerinde kaldığını kaydeden Şahna, şöyle konuştu:
“Şu anda barajımızda 56 milyon metreküp suyumuz var. Burada normal sulama yapacağız ama israftan mümkün mertebe kaçınmamız gerekiyor. Sarımehmet Barajı’nın depolaması yaklaşık 200 milyon metreküp. Geçen yıl doluluk oranı yüzde 21 seviyelerindeydi. Ne yazık ki bu sene barajımız en kritik durumda yüzde 16,4 seviyesinde. Suyu israf etmeyelim. Sudan mümkün mertebe maksimum boyutlarda faydalanalım. Önümüzdeki süreçte yağış devam ederse çiftçimizin yüzünü güldürmüş olacağız.”
Muş‘taki Alparslan-1 ve Alparslan-2 barajlarında şu an yaklaşık 1,9 milyar metreküp su bulunduğunu dile getiren Şahna, bu barajların hem sulama hem de enerji üretiminde kullanıldığını söyledi.
Muş’un, Van’ın iki katı yağış ortalamasına sahip olduğunu ve şu anda normalin üstünde yağış aldıklarını belirten Şahna, “Bu barajlarımızda sıkıntı söz konusu değil. Hakkari‘de de Dilimli, Aslandağ ve Beyyurdu barajlarımız var. Burada da yağışlarımız yine Van’a nazaran daha iyi konumda, barajlarımızdaki doluluk seviyeleri yüzde 90 seviyelerinde” dedi.
İnci kefalinin göç yolu
İnci kefalinin üremek için tatlı sulara göçünün yaşandığı dönemle tüm kurumlar gibi DSİ’ye de sorumluluğun düştüğünü vurgulayan Şahna, şöyle devam etti:
“Balıkların tatlı sulardaki yaşamsal faaliyetlerini sürdürmelerinde bir engel ve olumsuzluk olmaması adına bütün şartlarımızı seferber ederek barajdaki doluluk oranımızın kritik seviyede olmasına rağmen su takviyesi yaparak gerekli katkı verilmiş durumdadır. Barajımızda su miktarımız yüksek olsaydı daha fazla su verecektik ama ne yazık ki elimizdeki su imkanları ile uyumlu bir şekilde mansaba su çıkışı yapılmıştır.”
İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi’nin mezuniyet töreni dün (21 Haziran) gerçekleşti. Mezuniyet esnasında Hekimlik Andı okunurken, dekan “cinsel yönelim” ifadesini sansürledi.
Kaos GL‘nin aktardığına göre; andı okuyan tıp fakültesi öğrencileri, sansüre geçit vermeyerek andı eksiksiz okudu.
Türk Tabipleri Birliği Tıp Öğrencileri Kolu (TTB-TÖK), mezuniyet töreninde gerçekleşen bu sansür girişiminin videosunu yayınlayarak “Hekimlik andı üzerinde ayrımcılığa yol açabilecek her değişiklik etik ihlal ve suçtur!” dedi.
Çapa Tıp Fakültesi mezuniyet töreninde Hekimlik Andı okunurken cinsel yönelim ifadesini dekan sansürledi. Tıp öğrencisi sıra arkadaşlarımız sansüre geçit vermedi, andı eksiksiz biçimde okudu.
Hekimlik andı üzerinde ayrımcılığa yol açabilecek her değişiklik etik ihlal ve suçtur! pic.twitter.com/RnTgPqoOdK
Dekanın “cinsel yönelim” ifadesini sansürleme girişiminde bulunduğu Hekimlik Andı’nın tam metni şöyle:
“Hekimlik mesleğinin bir üyesi olarak;
Yaşamımı insanlığın hizmetine adayacağıma,
Hastamın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime,
Hastamın özerkliğine ve onuruna saygı göstereceğime,
İnsan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime,
Görevimle hastam arasına; yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, irk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime,
Hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağıma,
Mesleğimi vicdanımla, onurumla ve iyi hekimlik ilkelerini gözeterek uygulayacağıma,
Hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyup geliştireceğime, Mesleğimi bana öğretenlere, meslektaşlarıma ve öğrencilerime hak ettikleri saygıyı ve minnettarlığı göstereceğime,
Tıbbi bilgimi hastaların yararı ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için paylaşacağıma,
Hizmeti en yüksek düzeyde sunabilmek için kendi sağlığımı, esenliğimi ve mesleki yetkinliğimi korumaya dikkat edeceğime,
Tehdit ediliyor olsam bile, tıbbi bilgimi, insan haklarını ve bireysel özgürlükleri çiğnemek için kullanmayacağıma,
Kararlılıkla, özgürce ve onurum üzerine,
Ant içerim.”
Hekimlik Andı nedir?
Hekimlik Andı, ilk kez Dünya Tabipler Birliği’nin (DTB) Eylül 1948’de Cenevre-İsviçre’de gerçekleşen 2. Genel Kurulu’nda kabul edilmiş, daha sonra DTB’nin 22. Genel Kurulu’nda (Sydney, Avustralya, Ağustos 1968), 35. Genel Kurulu’nda (Venedik, İtalya, Ekim 1983) ve 46. Genel Kurulu’nda (Stockholm, İsveç, 1994) değiştirilmiş, ayrıca Mayıs 2005’te ve Mayıs 2006’da Divonne-les-Bains-Fransa’da gerçekleştirilen 170. ve 173. DTB Genel Kurul toplantılarında gözden geçirilmiştir. Son olarak, Ekim 2017’de Chicago‘da düzenlenen 68. Genel Kurul toplantısında, Türk Tabipleri Birliği’nin de katkılarıyla yapılan değişiklikler kabul edilmiştir.