Dünyanın bir bölgesinde okyanus sıcaklıklarının ortalamanın altında ya da üstünde seyretmesi, tüm dünyanın iklimini etkiliyor.
Ekvatoral Pasifik Okyanusu’nda doğu ile batı Pasifik arasındaki okyanus sıcaklıkları 2 ila 7 yıllık aralıklarla değişim gösteriyor. Doğudan batıya esen ticaret rüzgarlarının yavaşladığı ve okyanus yüzey sularının doğuda aşırı ısındığı dönemler El Niño; tam tersi olarak ticaret rüzgarlarının hızlandığı ve yüzey sularının batıda ısınırken doğuda soğuduğu dönemler de La Niña olarak adlandırılıyor.
Küresel ortalama sıcaklık La Niña yıllarında azalıyor. El Niño yıllarında ise artar ve dünya genelinde birbirini tetikleyen aşırı hava koşulları yaratarak bir yıla kadar etkili olabilir.
Dünya son 3 yıldır uzun süren bir La Niña etkisindeydi ve küresel ortalama sıcaklıklar rekor seviyelere ulaşmadı. Buna rağmen, dünya rekor düzeydeki en sıcak sekiz yılı daha yeni yaşadı. Şimdi ise yeniden El Niño dönemi geliyor. Bir önceki El Niño etkisiyle 2016 yılı insanlığın yaşadığı en sıcak yıl olarak kayıtlara geçmişti.
Önümüzdeki dönemde Güney Amerika gibi bölgeler ortalamanın üzerinde yağış alabilir. Pasifik’te çok daha fazla tropik siklon görülecek; Endonezya ve Güneydoğu Asya gibi bölgelerde ise kuraklık etkili olacak. Bu da yıkıcı orman yangınlarını tetikleyebilir. Dünyanın diğer bölgelerinde yıkıcı seller, mahsul kayıpları,tropikal hastalıklarda artış gibi etkiler gözlemlenebilir.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası’nda ise El Niño’nun etkili olduğu yıllarda kışlar ılıman ve az yağışlı geçer. Bahar ve yaz aylarında da aşırı yağışlar sel ve taşkınlara sebep olabilir. El Nino etkileri görülmeye başladığında ortalama sıcaklıklar dünyanın geri kalanıyla birlikte Türkiye’de de yükselecek.
İklim krizinin El Niño’ları, El Niño’ların da iklim krizini beslediğine dikkat çeken bilim insanları, giderek artan küresel ısınmanın El Niño’yu güçlendirirken, daha kuvvetli El Niño’ların da halihazırda ısınan gezegeni daha da sıcak hale getirdiğini söylüyor. Yaklaşan El Nino etkisiyle önümüzdeki 4 yıl içinde kritik eşik 1,5 derecenin aşılması riski yüksek görülüyor.
Bu nedenle, iklim krizine sebep olan sera gazı salımlarını en hızlı şekilde azaltma çabalarının yanı sıra El Niño’nun etkisi ile artacak sel ve taşkınlar, sıcak dalgaları, ani ve uzun dönemli kuraklıklar gibi aşırı hava olaylarına hazırlıklı olmak gerekiyor.
Yazarımız Sezai Ozan Zeybek‘in Kurban Bayramı’na ilişkin yazısını yeniden yayımlıyoruz.
*
Kurban bayramı geldi. Malum, her kurban bayramında benzer bir tartışma yaşanıyor: Kurban kesimi sırasında yaşanan “manzara”lara (böyle deniyor gazetelerde) toplumun bir kesimi şiddetle itiraz ediyor. Diğer bir kesimse geleneklerden, dini vecibelerden ve bazen hayvan kesmenin (mezbahalarda kesmeye kıyasla) daha az yabancılaşma içerdiğinden bahsediyor. İtiraz edenlerin farklı, hattâ bazen birbiriyle hemen hemen hiç örtüşmeyen gerekçeleri var. Keza, kurban kesen veya kesmeye sıcak bakan insanlar da homojen bir grup oluşturmuyor. İki grup içinde de yaklaşım bakımından önemli farklar var. Bazı durumlarda kurban kesimine itiraz edenler ve kesimi savunanlar arasındaki fark pek büyük değil. Uyuşmazlık daha çok yönteme, prosedürlere yönelik. Bazı durumlardaysa bu tek tartışma, kişilerin hayattaki duruşuna dair daha genel bir ayrışmaya tekabül ediyor.
Bu yazıda, kurbanla ilgili günümüzdeki tartışmaları değişik bir tarihsel perspektiften yeniden değerlendireceğim. Gelişmiş-geri kalmış, inançlı-inançsız, hayvan dostu-zalim gibi ayrımların ötesine geçip daha geniş bir zaman dilimi üzerinden insan-hayvan ilişkilerine bakmak istiyorum. Hayvanların insan toplumları üzerinde ne kadar belirleyici olduğu konusunda genel bir sessizlik hakim. Oysa benim iddiam şu: Hiç alâkası yokmuş gibi gözüken birtakım toplumsal süreçler dahi insanın hayvanla kurduğu (ya da kuramadığı) ilişkilere dayanıyor olabilir. O anlamda, kurban kesimi karşısında gösterilen (olumlu ya da olumsuz) tepkilerin dahil olduğu daha geniş bir bağlam var. İşin aslı, bu tartışma sadece Türkiye ile ya da kurban kesilen müslüman ülkelerle de sınırlı değil. Tartışmanın ana eksenleri (hayvanların konumunun ne olduğu) uzun süredir çeşitli şekillerde tartışılıyor. Niyetim, bu tartışmayı sürdürmek.
Fakat bundan evvel, kurban tartışmaları etrafındaki farklı pozisyonları şöyle bir toparlamak istiyorum. Zira, dediğim gibi, yapılan itirazların hepsi aynı değil, hattâ ilk anda birbiriyle tutarlı bile gözükmüyor. Bunları ayırmak lazım. Ancak baştan söyleyeyim, bu yazıda farkların göründüğü kadar büyük olmadığını savunacağım.
Kısaca, önce kurban tartışmalarındaki çeşitlilik üzerinde duracağım (1. Bölüm). Ardından bu farklı pozisyonları ortaya çıkaran ortak tarihsel eğilimlere bakacağım (2. Bölüm).
1- Kurban Tartışması: Kısa Bir Özet
Kurban kesmek bir ibadet. İnanmayanları bağlamaz; ama inananlar için bu tartışmadaki başlangıç noktası bu. Ancak İslam içinde de bazı ihtilaflar yok değil. “Kurban kesmek tümüyle vahşettir”, denmiyor elbette, ama çeşitli mezhepler vacip mi yoksa sünnet mi olduğu ya da kimlerin mükellef olduğu konusunda farklı uygulamalar geliştirmiş. Son dönemlerde İhsan Eliaçık’ın kurbanla ilgili bir çıkışı oldu. Kurban kesmenin farz olmadığını, özellikle bu zor zamanlarda bu kadar kurban kesmenin israf olduğunu, kurbanın hacca gidenlerce kesilmesi gerektiğini savundu.
İhsan Eliaçık’a göre, Türkiye’de aynen derin bir devlet yapılanması olduğu gibi derin bir din var. Tarhan Erdem’in yaptırdığı ankette, domuz eti yememenin (%98) ve kurban kesmenin (%95) müslümanlığın en büyük emareleri sayıldığı ortaya çıkmış. Kuran’da geçen daha önemli mevzular (mesela faiz ve zekat) sonlarda yer alıyormuş. Eliaçık’a göre bunun sebebi, dinin şaman ritüellerinden sıtkını sıyıramamış olması ve elbette insanın nefsine yenilmesi.[1]
Gerçekten de kurban ayinleri İslam’dan, hattâ semavi dinlerden çok daha önce ortaya çıkmış. Buna “şaman kültürü” demek ne derece açıklayıcı emin değilim; ama Barbara Ehrenreich’a göre kurban etmenin ve kurban kanı akıtmanın tarihi, insanın vahşi hayvanlara karşı savunmasız olduğu dönemlere kadar gidiyor. [2] Kurban, tanrılardan önce vahşi hayvanlara veriliyor. Zaten ilk tanrı figürleri de vahşi hayvanlar olarak resmedilmiş. Ardından semavi dinler bu ritüelleri devralıyor.
Ayrıca Eliaçık’a göre, İslam’daki kurban, doğru şekilde yorumlanmıyor. Allah’a kurban sunma, temel olarak [Allah’a] yakınlaşmaya çalışmak demek. Çünkü “kurban” kelimesi Kur’an’da bir yer hariç (o da Yahudiler’in “yakmalık sunu” emretmediği için peygamberi reddetmelerine istinaden gelmiş, Al-i İmran Suresi: 138), “yakınlaşma, yakınlık” anlamında kullanılmış hep. Eliaçık’tan aynen alıyorum: “Kur’an’da Q-R-B kökünün geçtiği 96 yerde de böyledir. Adem’in iki oğlu kıssasında da bugünkü anlamıyla “kurban kesmek” dediğimiz şey değil; yakın olmak için yakınlaşmak isteği (qarreben qurbânen) dile getirilir. ‘Allah’tan başka yakınlaştırıcı ilahlar (qurbânen âlihe) edindiler’ ayetinde geçtiği gibi.” [3]
Kısaca kurban, Eliaçık’a göre, bilhassa adalete dair can yakıcı meseleler ortada dururken müslümanlığın en önemli emarelerinden biri olarak addedilemez. Üstelik illa ki bir hayvan kesme şartı koşmak durumunda değildir, başka açılımları/yorumları olabilir. O anlamda İslam içinde kurban kesmeye getirilen eleştiriler bir hayli radikal olabiliyor, bambaşka duyarlılıklardan kaynaklansa da…
Buna mukabil, kurban kesmeye getirilen her itiraz ille de kapsamlı bir eleştiriye dayanmak durumunda değil. Örneğin bir kısım insan, kurban kesmeye doğrudan karşı çıkmasa da uluorta kesmenin hijyenik olmadığını savunuyor. Görüntü kirliliğinden, kokulardan hoşlanmıyor. Bu şekilde hayvan kesmeyi “vahşet” olarak niteliyor, hayvanlara eziyet edildiğini düşünüyor. Buna yakın bir başka gerekçe ise çocukların hayvan kesimi sırasında “travmatize” olması. (Çocuk konusuna ikinci bölümde geri geleceğim.) Gazetelerin büyük bölümü ve ders verdiğim sınıftaki öğrencilerin çoğu, kurban meselesini bu şekilde değerlendiriyor.
Sınıfta öğrencilerle mezbahalarda yaşanan vahşete dair belgeseller izledik . İçlerinden biri de Earthlings‘di.[4] Öğrencilerden kimisinin midesi bulandı; hattâ ağlayanlar oldu. Vahşet (eğer bu kelimeyi kullanacaksak) gözden uzak olduğu zaman azalmıyor. Sadece biz görmüyoruz. O anlamda uluorta et kesmek aslında işin doğasını çok da değiştirmiyor: Bir hayvanın bıçakla boğazı kesiliyor. Mezbahalar (eğer vahşetten gerçekten rahatsızsak) yalnızca vicdanları temiz tutmaya yarıyor.
Neyin hijyenik veya güvenli olduğu konusu da ayrıca tartışılabilir. Yakın zamanda eti “entegre tesisler”de kesen Et Balık Kurumu’nun, veremli ve hattâ ölü hayvanların etlerini piyasaya sürdüğü iddia edildi. Çıkan haberlere göre piyasadan toplanan ölü hayvanlar, üstüne EBK amblemi vurularak satılmış.[5] Denebilir ki Türkiye’de kurumlar yoz, zaten her şey aksıyor. Peki “gelişmiş” ülkelerdeki deli dana hastalığına ne diyeceğiz? Sadece tek bir hastalık da değil. Gayet sistemli bir arızadan bahsediyoruz. The Center for Disease Control (CDC) raporuna göre Amerika’da her yıl 325 bin kişi yemek yüzünden hastanelik oluyor, bu hastalıkların çoğu et ürünlerinden kaynaklanıyor. Her yıl beş bin kişi bu yüzden ölüyor.[6] Türkiye’de kurban etinden zehirlenip ölen biri var mı ben bilmiyorum. Üstelik etin yenen kısımları, hayvan uluorta kesilmiş de olsa zannedildiği gibi toprağa-çamura bulaştırılmıyor.
Zerre bilgimizin olmadığı “kurumsal” süreçlerin hijyenik ya da güvenilir olduğuna dair inancı biraz sorgulamak gerekiyor belki de. Daha da önemli husus şu: “Hijyenik” ürünlerin sağlıklı olduğunu neye dayanarak varsayıyoruz? McDonald’s hamburgerleri hijyenik olabilir; ama bu sağlıklı oldukları anlamına gelmiyor.
Geri dönersek, bu ilk gruptaki itirazlar daha ziyade kesim yöntemine veya kesim yerine yönelik.[7] Ancak işin sınıfsal bir boyutu olduğu da aşikâr. Kurbanda “mide bulandırıcı” bir taraf var; ancak bunun kan kokusuna mı, hayvan ölüsüne mi yoksa onu kesenlere mi yöneldiği bazen tam olarak belli olmuyor. Türkiye’deki sınıf nefreti bir hayli derin ne de olsa.[8]
Kimi insansa kurbana karşı olmamakla birlikte ritüel kısmından vazgeçebiliyor. İHH gibi kurumlar aracılığı ile mesela Afrika ülkelerine kendi kesmediği kurban etini yolluyor. Temel gayeleri Allah’a ibadet ve fakirlere yardım etmek, bizatihi kurban kesmek değil. Fakirlere yardım etmenin başka yolları var mıdır, “yardım etmek” dışında başka yollar var mıdır veya kurban eti göndermek ekolojik açıdan anlamlı mıdır gibi tartışmalar önemli; ancak burada bunlara değinmiyorum. Gene de bu şekilde et yollamanın, kurbana getirilen biraz daha farklı bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. İşin ritüel boyutundan ziyade, daha dünyevi olan yardımlaşma gayesi ağır basıyor.
Kurban kesmeyi (gönülsüzce) savunan bir diğer grup ise ehven-i şer diyor. Yani mezbahalarda kesilmiş endüstriyel etleri yemektense bir insanın hayvanı kendi kesmesi daha iyidir, tezini savunuyorlar. Bu görüşe göre, et kesmenin en azından yabancılaşmaya direnen bir tarafı var. Önemli bir iddia bu, zira gerçekten de insanın yediği ile giderek açılan mesafenin üstünde ciddi ciddi düşünmek gerekiyor. Ancak bunun yolunun hayvan kesmeye başlamak olduğunu zannetmiyorum. Pazardan birkaç gün önce satın alınmış bir hayvanı kesmek, hayvanla ancak çok sınırlı bir bağ kurmak anlamına geliyor. Üstelik gizli bir varsayım var burada: “Eski zamanlar daha iyiydi, günümüz toplumu bozuldu.” Bundan emin değilim. Günümüzde pek çok mesele var, evet; ama geçmiş de, hayvanlar açısından pek de romantize edilecek bir yer değil. İnsanlarla hayvanların geçmişte uyum içinde birarada yaşadığını söylemek temelsiz bir genelleme, pek çok tür için geçerli değil. Hattâ aksine, evcil hayvanlarla dahi organik bir uyumdan ziyade, insan ve hayvan arasında gözetilen hiyerarşik ve kesin bir ayrım var. Buna ne derece uyum denebilir bilmiyorum. Dolayısıyla, çeşitli hayvanların soyunun tükenmesinin veya zulme maruz kalmasının bir hayli köklü bir tarihi var, bunu görmek için “modern” zamanlardan çıkıp (yani her şeyi modernlikle bağdaştırmayıp) daha gerilere bakmak gerekiyor. İkinci bölümde buna daha etraflıca değineceğim.
Son olarak ekolojik itirazlar var. Benim de dahil olduğum, giderek büyüyen ve sesi son yıllarda daha çok çıkan bir grup bu. Hayvan yemenin çok masraflı olduğunu, ama bu masrafın fiyat etiketine dahil edilmediğini; petrole, endüstriyel tarıma, bol tüketime dayalı hayvan üretiminin (hayvan yetiştirmek değil) suya, balığa, insana, topluma, havaya zararı olduğunu söylüyorlar. Kurban kesmeye itiraz ediyorlar; ama itirazları sadece manzaranın kötülüğüne ya da bazı kesimlerin kötü uygulamalarına yönelik değil. Hayvanlara işkence yapılmasını istemiyorlar elbette; ama mezbahada bu işin “hallolunduğunu” da düşünmüyorlar. O anlamda yaptıkları itiraz kurban kesmekle sınırlı değil. Daha ziyade bir meta olarak etin üretimi, tüketimi ve dağıtımıyla, bunun çevreye, yani hepimize etkisiyle ilgileniyorlar.
Toparlamak gerekirse, her ne kadar olasılıklar kesmek ve kesmemekle sınırlanmış olsa da, kurban tartışmasında iki kamptan bahsetmek mümkün değil. Tartışmaların kendine özgü dinamik bir seyri ve farklı tarafları var. Bazı durumlarda kurban kesmeyi savunanların ve kesmeyenlerin benzer gerekçeleri olabiliyor. Savunulan fikir kadar, o noktaya nasıl ulaşıldığı da bir hayli önemli aslında.
Peki hayvan kesmekten tiksinmenin veya gösterilen rahatlığın tarihsel kaynakları neler olabilir? İkinci bölümde bunlara değineceğim. Böylelikle yukarıda tarafları sunulan tartışmayı farklı bir ışıkta değerlendirmek mümkün olacak diye umuyorum.
2- Hayvanlar, Seks Filmleri ve Kill Bill
Kazım Öz’ün yönettiği “Son Mevsim: Şavaklar” isimli belgeselde Çemişgezek civarında yaşayan Şavak topluluğunun hayvanlarla ilişkisi anlatılır. Sinemada seyrettiğimde çok etkilenmiştim. Şavaklar’ın hayvanların biyolojik döngülerine uygun bir yaşamları vardı. Bir sene boyunca koyunlarla dağ tepe dolaşıyorlardı. Bir tür şefkatin varlığından bahsetmek dahi mümkündü. Belgeselin sonunda koyunları mezbahaya satan adam, bir koyuna sarılıp hüzünleniyordu mesela.
Bizim bildiğimiz anlamda bir hayvan sevgisi değildi bu. Kimi zaman hayvanlara son derece gaddar davranıyorlardı. Mesela bir sahnede, atlardan biri sırtındaki onlarca kiloyla beraber dik bir yamaçta yığılıp kaldı. Yanında yürüyen kadın ata elindeki sopayla vurmaya başladı. Defalarca. Atın gerçekten acı çektiği her halinden belliydi. Ayağa kalmaya çalıştı, beceremedi, düştü. Bir süre sonra at, denemeyi dahi bıraktı, sopalar karşısında mahzun bir şekilde kafasını eğdi. Fakat kadın dayağa bir türlü son vermedi.
Sinema salonundaki insanların bu sahnede homurdandığını hatırlıyorum. Gerçekten de oldukça rahatsız edici bir sahneydi. Muhtemelen şehirli seyircilerin kafasında kurdukları bütün o uyum, doğal hayat, insanla hayvanın bütünlüğü vs. hayalleri paramparça olmuştu. Hayvanlara en yakın insanlar, eli titremeden bir hayvana doğum yaptıranlar, aynı zamanda hayvanlara en feci şekillerde zulmedebiliyorlardı. Buna mukabil, muhtemelen gösterilen koyunların bakımı konusunda hiçbir fikri olmayan sinemadaki seyirciler ise hayvanları bir şekilde seviyordu. Daha doğrusu başka türlü seviyorlardı. Kılına zarar vermeyecek şekilde… Hayvanların bu şekilde acı çekmeleri onları rahatsız ediyordu.
Richard W. Bulliet, “Hunters, Herders and Hamburgers” [Avcılar, Çobanlar, Hamburgerler] isimli kitabında insanların hayvanlarla olan ilişkilerinden yola çıkarak farklı toplum yapılarının varlığından bahseder.[9] Günümüz şehir hayatı, onun sınıflamasıyla, “postdomestic” dönemdir. Bu dönemin ayırt edici özelliği, insanların hem psikolojik hem fiziksel olarak giyecek ve yemek sağlayan hayvanlarla yaşam alanlarını ayırmış olmasıdır. Hayvana olan bağımlılık, toplumdaki bir kesimin doğrudan deneyimi olmaktan çıkar. (Bağımlılık derken sadece kıyafet-yiyecekten fazlası var aslında. Mesela 1840’lara kadar Londra ve New York gibi şehirlerde çöpleri temizleyen ve ortada serbestçe dolaşan domuzlar geri gelmeyecek şekilde kaybolur.)
Ezici çoğunluk, et ve hayvan ürünleri tüketmeye devam eder; ama giderek daha fazla sayıda insan hayvanlar karşısında utanç, tiksinme, suçluluk gibi duygulardan bahseder. Hayvanlar sevilir. Hattâ kedi köpek gibi ev hayvanları bir aile ferdi gibi, yani insansı özellikler atfedilerek sevilir. Bulliet’e göre bütün bunlar köklü ve görece yakın tarihlerde ortaya çıkan bir kopuşun göstergesidir aslında.
Buna karşılık “domestic” toplumlarda hayvanlar süregiden hayata dahildir; hayvanlarla birarada yaşanır. Bu durum, çocuklar açısından önemli bir fark yaratır. Küçük yaşlardan itibaren hayvanlarla haşır neşir olan çocuklar, hayvan cinselliğine maruz kalırlar ve kesilen hayvanların kanını görmeye alışırlar. Bunları (travmatik olabilecek tek bir deneyimin aksine) tekrar tekrar görmek duyuları yatıştırır. Bulliet, hayvanları gözlemleyerek cinsellikle on iki yaşında tanışanların, altı yaşında tanışanlara kıyasla cinselliğe daha aç bir ergenlik geçirdiğini söyler.[10]
Sonuçta günümüz şehirli toplumları, çocukları kan ve cinsellikten sakınır, en azından sakınmaya çalışır. Cinselliğin ve kanın hayatın parçası olduğu ortam, fiziksel olarak uzaklaştırılmıştır. Ancak bu ikisi bir şekilde başka kanallardan geri döner. “Postdomestic” toplum, cinselliğin ve kanın artık gerçeklikten kopuk bir şekilde teşhir edildiği kendine has bir kültür yaratır. Hemen her ürün cinselliğe bulanır, dev bir porno sektörü oluşur, reklâmlar-gazeteler cinsellikle kafayı bozmuş gibi erotize edilmiş bedenleri sergiler.
Gerçeklikten kopuk derken kasıt şu: Hayvan cinselliğinin kendine has fiziksel bir sınırı vardır. İki hayvan cinsel ilişkiye girer, nokta. Oysa “postdomestic” cinsellik daha ziyade bir fantazidir. Devamlı kışkırtılır, daha fazlası teşhir edilir, tatminsizdir. Sınırlar zorlanır.[11] Cinselliğin bu hali son derece cinsiyetçidir; ama bu durum sadece erkek egemenliği ile açıklanamaz.
Kan için de benzer bir süreç işler. Televizyonlardan, bilgisayar oyunlarından, gazetelerden tabiri caizse kan fışkırır. Kan da cinsellik gibi devamlı biraz daha fazlalaşır, şiddetin raddesi artar. Tarantino filmlerinin bu kadar geniş bir izleyici kitlesi tarafından beğenilmesinin bir hikmeti vardır elbette. Geçmişteki savaş dönemlerinde bile çocukların bu kadar kana maruz kaldıklarını zannetmiyorum. O halde şu sonuca varmak mümkün aslında: Çocukken kan-ölüm görmeden büyümenin kendine has bir “travması” olabilir.
Tekrar ediyorum: Bu şekilde gösterilen kan ve şiddet, gerçek kan ve cinsellikten farklıdır, yerini doldurmaz. Bir kere, estetik kaygılar güdülür, gerçek dışıdır. Şiddeti ve cinselliği kişilerin sınırlı deneyim dünyasından çıkarıp soyut bir imgeye çevirir. Ölüm karşısında üzüntüye imkan tanımaz. Kamera hızla hareket eder. Cinsellik ise doyum sağlanan bir eylem olmaktan çıkar, açlığı çekilen ve hep daha fazlası istenen bir arzuya dönüşür.
Bulliet’e göre hayvan ve insan ilişkisinin bu kapsamlı dönüşümünün başka izdüşümleri de bulunur. Örneğin vejeteryanlığın yaygınlaşması, hayvan dövüşlerinin bazı kesimlerde infial yaratması, politikacıların dış ülke gezilerinde artık ava çıkmamaları ve benzerleri… (Eski Amerikan Başkanı Theodere Roosevelt, başkanlığının bitmesinden hemen sonra [1909] silah arkadaşlarıyla beraber Afrika’ya “bilimsel bir gezi” düzenler. Beraber 11. 397 hayvanı öldürürler. Bunların 512’si fil, su aygırı, gergedan gibi büyük hayvanlardır. Araştırmaları sırasında 262 hayvanı da yerler. Üstelik hepsinin böceklere varıncaya dek kaydını tutarlar.)[12]
Theodore Roosevelt ve öldürdüğü gergedan
Bu anlattıklarım, “domestic” toplumun hayvanlarla daha “doğal” bir ilişkisi olduğu anlamına gelmez. “Domestic” toplum, hayvanlara fiziksel olarak daha yakındır; ancak hayvanlarla insanlar arasında bir özdeşlik kurmaz. Onlar, en nihayetinde insanların kullanması için vardır. Semavi dinlerin hayvana bakış açısı da bu yöndedir. Eziyet etmeye hoş bakılmaz; ama hayvana insan muamelesi de yapılmaz. Hayvanın yaşamı ve ölümü insanın, yani eşref-i mahlukatın tasarrufundadır. Öncelik insanındır. Bir tür uyumdan bahsedilebilir; ama sınırlar belirgindir.
Sonuç
“Domestic” ve “postdomestic” ayrımının kişi kişi izini sürmek, kesin sınırlardan bahsetmek mümkün değil. Her yere tatbik edilebilecek bir sınıflama da değil üstelik. Sadece belli mevzuları (o da kısmen) anlamaya yarayabilir. Gene de bu kategorilerin kurban tartışmasının önemli bir ayağını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Böyle bakıldığında, aslında iki grubun da hayvanlarla ilişkisinde önemli sorunlar olduğu görülür.
“Domestic” toplumlarda hayvanlar, insana olan faydaları bağlamında ele alınır. Faydasız, hattâ “zararlı” olan vahşi hayvan nüfusuna adeta savaş açılır. Bu sadece modern zamanlara has bir olgu değildir. Mezolitik çağda (M.Ö. 10000-8000) avlanmadan ötürü büyük hayvanların sayısında belirgin bir azalma olur. Roma arenalarında günde onlarca aslan ve kaplan öldürülür.[13] Keza evcil hayvanlar da dayaktan, eziyetten azade değildir. Nihayetinde pek çoğunun hayatı bir bıçağın ucunda son bulur.
İkincisinde ise (“postdomestic”) insanın üstünlüğü fikri ciddi şekilde sarsılır; hayvanla insan arasındaki sınırlar muğlaklaşır. Hayvanlar sadece insan şefkatine mazhar olmaz, insanın evrendeki konumu da sorgulanır aynı zamanda. Fakat bir yandan da insanla hayvanın arasındaki mesafenin en fazla olduğu dönemdir belki de bu. Şiddeti gözden uzak tutmaya yarayan toplumsal düzenlemeler, hayvanı hayvan olmaktan çıkarıp paketlenmiş et olarak deneyimlememize yol açar.[14]
O yüzden kurban tartışmasının kökleri derinlere uzanıyor aslında. Sorun kurban kesmekten veya kesmemekten daha büyük bir bağlama oturuyor. Kurduğumuz medeniyette hayvanların konumu ne olmalı mesela? Hayvanla insan arasında farklı ilişkiler hayal etmek mümkün mü? Bunun pratik uygulamaları neler olabilir? Hayvanlarla insanlar ne dereceye kadar bir arada yaşayabilir?
Kolay değil bunları cevaplamak. “Domestic” toplumlar on binlerce yıl önce ortaya çıktı. Kurdukları toplumsal düzenler çok ama çok uzun sürelerde oluştu. O anlamda eğer gerçekten hayvan insan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcındaysak somut olarak cevaplanması gereken çok soru var.
Sonuçta kurbana karşı çıksın çıkmasın, bu toplumda şu an yaşayan herkesin hayvanlarla arasında aşılması güç bariyerler var. Gene de umutlu olmak için sebepler bulunuyor: Binlerce yıllık toplumsal düzenlemelerin sarsıldığı yeni bir dönemin başında olabiliriz. Toplumsal alışkanlıklar, kurumlar kolay değişmiyor. Fakat gün geçtikçe insanların hayvanlar üzerindeki kayıtsız şartsız egemenliğini sürdürmesi zorlaşıyor. Daha doğrusu, insanın dünyanın merkezinde olduğu fikri giderek koca bir yalana dönüşüyor.
Kurban tartışması, işte böyle bir dönüşümün uzantısı.
Kaynakça
[1] http://hayvanozgurluguhareketi.com/2012/10/12/turkiyede-derin-din-ve-kurban/#more-4564 ve http://www.ihsaneliacik.com/2011/08/soylesi-yeni-safak.html [2] Barbara Ehrenreich (2011). Blood Rites: The Origins and History of the Passions of War: Granta Books, Londra. [3] http://hayvanozgurluguhareketi.com/2012/10/12/turkiyede-derin-din-ve-kurban/#more-4564 [4] http://video.google.com/videoplay?docid=6361872964130308142 [5] http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/21214032.asp [6] http://www.pbs.org/wgbh/pages/frontline/shows/meat/safe/foodborne.html [7] Uluorta kesmek konusunda aslında kurban kesenlerin önemli bir bölümü de benzer fikirde. Hayvanlarını, belediye tarafından belirlenmiş yerlerde kasaplara kestiriyorlar. Küçük yerlerde de kesimi genellikle ehil insanlar yapıyor. Yaralanmalar elbette oluyor; ama sanıyorum ki kurban bayramında gazetelerin boy boy verdiği elinde bıçakla hayvan kovalayan adamlar, “haber değeri” taşıdıkları iddiasıyla ağırlığından çok yer buluyor. [8] Kurban tartışmasında kültürcü olarak niteleyebileceğim benzer bir yaklaşım daha var. Kurban kesmek “müslümanlıkla” ve tabii geri kalmışlıkla ilintilendiriliyor. Oysa kurban kültürü veya bir sebeple hayvan kesmek müslümanlığa has değil. Şükran Günü’nde Amerika’daki hıristiyanlar hindi katliamına yol açıyor. Noel’de de keza ağaçlar kesiliyor, gene hindi yeniyor. İşin aslı (müslüman-hıristiyan-ateist) insanların çoğu giderek daha fazla et yiyor. [9] Richard W. Bulliet (2005). Hunters, Herders, and Hamburgers: The Past and Future of Human-Animal Relationships. Columbia University Press, New York. [10] A.g.e., s.10 [11] Bunun monogamik-heteroseksüel cinsel normları ters yüz edebilecek bir potansiyeli de bulunur. [12] http://www.theodore-roosevelt.com/trafrica.html [13] Barbara Ehrenreich (2011). Blood Rites: The Origins and History of the Passions of War. Granta Books, Londra; s 88 ve 123. [14] Şu aralar sokak hayvanlarının da aramızdan ayrılması tehlikesi bulunuyor. Otoban-şehirler, pek çoğunun yaşamasına çok uygun değil şüphesiz; ama bu çerçeveden bakıldığında hiçbir hayvana yaşam imkanı tanımayan şehirler kurmanın, insanla hayvanın temasını tamamen koparmanın da kendi içinde ciddi sorunları var.
Volkswagen artık Avrupa ve ABD‘deki tesislerin kapılarına “tükendi” tabelası da astırsa da olur. Geçtiğimiz ay yapılan açıklamaya bakılırsa, elektrikli otomobil üretiminde dünyanın en büyük ikinci üreticisi, mayıs sonrasında sipariş edilen herhangi bir şarjlı modelin 2023’ten önce müşterilerin garajlarına giremeyeceğini duyurmuştu. Alman otomobil üreticisi yılın ilk çeyreğinde ürettiği 100 bine yakın akülü elektrikli model satışıyla Tesla‘nın gerisinde kalsa da bu yıl içinde üretim bandından indirmeyi öngördüğü 700 bin adetlik satışa ulaşmak konusunda gereken tempodan epey uzak kaldı. Tesla da hemen hemen tüm diğer elektrikli otomobil üreticileri gibi 2022 yılının satış hedeflerine ulaşma ihtimalinin oldukça düşük olduğunu dile getiriyor.
Örneğin, Volkswagen ve Tesla gibi araba üreticileri, aralarında Çin‘in yeni elektrikli araç taleplerine ket vuran Çin ekonomisinin uyguladığı ağır COVID-19 kısıtlamasının da yer aldığı pek çok sorunla baş ettiklerini ifade ediyor. Öte yandan Avrupa’da baş gösteren sorunların, Rusya‘nın Ukrayna‘yı işgali ve elektrikli araç akülerinin yanı sıra rüzgâr türbinlerinden güneş enerjisi panellerine kadar yenilenebilir enerji sektörünün tamamında gerekli olan metallerin başlıca tedarikçisi olarak oynadığı rolün yarattığı etkiyle yakından alakası bulunuyor.
Ukrayna’daki savaş süregelen COVID-19 kaynaklı tedarik zinciri sıkıntıları, yaşanan lojistik darboğazlar ve artan küresel enflasyonla birleştiğinde 10 yıldır düşüşte olan çevre dostu teknoloji sektöründeki fiyatları tersine çevirdi. Üstelik bu tersine dönüş, küresel ölçekte uygulanan düşük karbonlu teknolojilerin yaygınlaşmasını da sekteye uğratma tehlikesi taşıyor.
Her ne kadar Rusya çevre dostu enerji sektöründe gerekli olan metallerin ihracatına kısıtlama getirmemiş olsa da Birleşik Krallık yaşanan savaş dolayısıyla bazı Rus metallerine yönelik gümrük vergisi uygulamaya başladı. Ayrıca Avrupa Birliği‘nin (AB) getireceği – şu ana dek Almanya engeline takılan – ilave gümrük vergilerinin yarattığı korku, bloğun belirlediği 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını yüzde 55 oranında azaltma amacından yalnızca sekiz ay sonra, halihazırda artan talebe karşılık veremeyen yenilenebilir enerji sektörünün üzerinde geziniyor.
İklim değişikliği ile mücadele kapsamında gerekli olan elektrikli arabalar, güneş enerjisi panelleri, akıllı şebekeler ve rüzgâr türbinlerinin üretiminde Rusya’nın ürettiği metaller hayati bir öneme sahip.
Nitekim Barrons‘a göre Rusya’nın 24 Şubat’ta gerçekleştirdiği Ukrayna işgalinin akabinde elektrikli araba akü metallerinin fiyatı yüzde 50 oranında artış gösterdi. Hammaddelerdeki artan fiyatlar ve aksamalar yönündeki tehlike, tam da Avrupa’nın çevre dostu enerjiye dönüşümünü hızlandırmaya ve Rus petrol ile doğalgazına duyduğu yoğun bağımlılıktan kurtulmaya uğraştığı bir döneme tekabül ediyor. Geçtiğimiz dönemde AB liderlerinin 2022 yılı sonuna kadar Rusya’dan ithal edilen petrol miktarının yüzde90‘ının kesilmesi konusunda mutabakata vardıkları bildirilmişti.
Hammadde bakımından oldukça yoksul olan Avrupa, bir yılda Rusya’dan nikel, paladyum, lityum, platin, kobalt, neon gazı, alüminyum ve bakır dâhil olmak üzere7 milyar dolardan fazla miktarda metal, kauçuk ve mineral ithal ediyor. Bu maddelerin tamamı iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında gerekli olan aküler, elektrikli arabalar, güneş enerjisi panelleri, akıllı şebekeler ve rüzgâr türbinleri bakımından hayati önem taşıyor. Örneğin, Putin’in kilit önemdeki müttefiklerinden ve Rusya’nın ilk oligarklarından Vladimir Potanin‘in sahip olduğu Nornickel (Rusça: Норникель) şirketi, dünyanın en büyük yüksek kaliteli nikel üreticisi ve Sibirya‘da çıkarılan nikelin yanı sıra paladyum, kobalt ve bakır ticareti de yapıyor. Almanya’nın araba akülerinde kullandığı nikelin yüzde39‘unu Rusya tedarik ediyor ve bunun büyük bir kısmı da Nornickel şirketinden karşılanıyor.
Brüksel merkezli bir düşünce kuruluşu olan Avrupa Politika Çalışmaları Merkezi‘nde (EPC) sürdürülebilir kaynaklardan ve döngüsel ekonomiden sorumlu Vasileios Rizos, “Bazı malzemelerde [Rusya’ya] bu denli bağımlılık olması oldukça endişe verici. Avrupa’nın bu hammaddelere yönelik kaynaklarının çeşitlendirilmesine ve değiştirilmesine yönelik hâlihazırda sürmekte olan bir arayışa hız kazandırdı. Bu, Putin olsun ya da olmasın, uzun vadede hiçbir suretle sürdürülebilir değil” diyor.
Bugüne kadar yaptırım listesine herhangi bir metal ekleyen tek ülke İngiltere oldu ve geçtiğimiz ay aralarında büyük miktarlarda platin ve paladyumun da bulunduğu 2 milyar dolarlık Rus malına yüzde 35’lik bir ithalat vergisi uygulayacağını duyurdu. Bu kararın gerekçesinin petrol gibi diğer yaptırım uygulanan ürünlerle aynı olduğunu dile getiren İngiliz Uluslararası Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Anne-Marie Trevelyan, “Rus savaş makinesine daha fazla darbe vurmak” olduğunu açıkladı.
Bu çerçevede AB‘nin Rus kömürü, petrolü, havyarı, odunu, kauçuğu, çimentosu ve votkası gibi ürünlere yönelik şimdiden ithalat yasakları getirdiğini duyurdu. Bugüne kadar metallerin, akıllı telefonlardan tutun da uçaklara kadar her şey açısından elzem olmaları gibi basit bir nedenden ötürü, bu konuda serbest geçiş hakkı bulunuyordu. Tıpkı Rusya’nın doğal gazında olduğu gibi, sorunlara nazaran ticaretin akışı orta derecede iyi seyrediyor.
Artan fiyatlar ve piyasa aksamalarından ötürü şimdiden kaygı duyan Avrupa’nın yenilenebilir enerji sektörü olayları dikkatle takip ediyor. HTW Berlin – Uygulamalı Bilimler Üniversitesi‘nde yenilenebilir enerji sistemleri alanında çalışmalar yürüten Volker Quaschning gibi bazı uzmanlara bakılırsa metallere yönelik yaptırımların uygulanması konusunda geç bile kalındığı söylenebilir.
Quaschning, “Rusya’dan her türlü hammaddeyi temin ederek savaşın finanse edilmesine katkı sağlayamayız” diyor: “Eğer darboğazlar söz konusuysa, gerekirse hükümetin hammadde tahsisinde bulunması gerekir. Diğer bir deyişle: Mevcut hammaddeleri öncelikle krizlerin aşılmasının mümkün olduğu en acil yerlerde kullanın.”
Beklendiği üzere, elektrikli araç üretiminde önde gelen şirketlerin başkanları Rus metallerine yönelik yaptırımlara sıcak bakmıyor ve bunun fosil yakıtlardan uzaklaşmaya dönük çabalara ağır bir darbe vuracağını ifade ediyor. Volkswagen CEO’su Herbert Diess geçen ay yaptığı açıklamada “Enerjiye ihtiyaç duyuyoruz, şarj ağlarına ihtiyacımız var, elbette altyapıya ihtiyacımız var, arabalara ihtiyacımız var ama aynı zamanda akülere ve hammaddelere de ihtiyacımız var,” dedi.
Şu anda Avrupa’nın temiz teknoloji sektörü kilit önemdeki hammaddelerin Rus olmayan tedarikçilerine ulaşmaya çalışıyor; ancak bunu yaparken AB içinde bulunduğu rahatsız edici ahlaki ikilemden kurtulamıyor. Söz konusu bu hammaddelere yönelik artan Avrupa talebini karşılayabilecek pazarların pek çoğu, Çin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Zimbabwe gibi, insan hakları konusunda kötü sicillere sahip olan farklı baskıcı rejimlerin etkisi altındadır.
Bir ekonomist, “[Rusya’nın] ihraç ettiği belli başlı metallerin durdurulması durumunda Batı dünyasında endüstriyel bir durgunluk yaşanır” yorumunu yapıyor.
Öte yandan Avrupa Yeşil Mutabakatı adım adım hayata geçirilirken, bu bloğun önümüzdeki dönemde yenilenebilir enerji kaynaklarında kullanılan metallere olan talebinin, nikel ve kobalt söz konusu olduğunda, sırasıyla iki ve üç kat artacağı öngörülmektedir.
Almanya’daki KielDünya Ekonomisi Enstitüsü‘nde ekonomi uzmanı olan Klaus-Jürgen Gern, “Yenilenebilir teknolojinin gerek duyduğu metaller bakımından Rusya, Avrupa’da olduğu kadar dünya çapında da çok büyük bir faktör” diyor: “Nikel ya da paladyum gibi başlıca ihraç ürünlerinden birinin üretiminin durmasının etkisi Batı dünyasında endüstriyel bir durgunluğa yol açacaktır. Örneğin, Rusya’nın yaptığı metal ithalatının belli bir oranı bakır gibi oldukça düşük görünse bile, tamamen durdurulması fiyatların fırlamasına ve dünya piyasalarının altüst olmasına neden olacaktır.”
Rusya, pil üretiminde kullanılan pek çok değerli metal ve gazın (lityum, kobalt ve nikel) yanı sıra katalitik konvertörlerin (egzoz salımlarının azaltılmasında gerekli olan cihazlar) üretiminde kullanılan paladyumun da önemli bir ihracatçısı konumunda. Platin, paladyum ve iridyum, yakıt hücreleri ve elektrolizörlerde, hidrojen ekonomisi teknolojilerinde kullanılan bileşenler arasında. Rusya’nın bir başka ihracatı olan ender toprak elementleri ise rüzgâr türbini jeneratörlerinde ve elektrikle çalışan araçların çekiş motorlarında kullanılan sabit mıknatıslarda bulunuyor.
Türbin ve güneş enerjisi panelleri alüminyum, bakır ve silikon kullanmayı gerektirirken, elektrikli araç aküleri bakımından kritik önem taşıyan yarı iletkenler ya da bilgisayar çipleri Ukrayna neon gazının kullanılmasını gerektiren üretim süreçlerini kapsıyor. (Savaştan önce dünyanın yarısının ve ABD‘nin yarı iletken seviyesindeki neon gazının yüzde 90‘ından fazlası Ukrayna’dan temin ediliyordu. Savaş yüzünden Ukrayna’da bulunan ve dünyadaki neon gazının çoğunu sağlayan iki tesis — biri Mariupol‘de diğeri Odessa‘da — kapanmıştı). Ayrıca, Avrupa’nın nükleer reaktörleri için kullanılan uranyumun beşte biri Rusya’dan gelmektedir.
Savaş, elektrikli araçlar ve şebeke ölçeğinde elektrik depolama için lityum iyon piller gibi temiz teknolojilerin fiyatlarındaki düşüşün tersine dönmesine şimdiden katkıda bulundu. Lityum fiyatı geçen yıl tüm zamanların en yüksek fiyatlarına ek olarak bu yıl iki buçuk kat arttı. Kobalt fiyatı rekor seviyelerde. Nikel ve neon gazının artan maliyeti, elektrikli araç sektörünün araç başına 3 bin dolara kadar daha yüksek fiyatlar öngörmesine neden olan faktörler arasında.
AB’nin Rusya fosil yakıtlarından hızla uzaklaşması, 2025 yılına kadar fotovoltaik ve rüzgâr enerjisi kapasitelerinin iki katına, 2030 yılına kadar ise üç katına çıkartılmasını gerekli kılıyor. Bunun anlamı yılda 3.000 yeni rüzgâr türbininin üretilmesi demektir. Üstelik AB’nin 2030 yılına kadar elektrik depolama kapasitesini yenilenebilir enerjiye dayanan bir sistemi desteklemek üzere üç katına çıkarması gerekecek. Elektrikli araç üretiminin şu anda yılda 1,3 milyon araçtan başlayarak 2040 yılına kadar 6,5 milyon ile 11,9 milyon arasında bir rakama ulaşması öngörülüyor.
Merkezi Brüksel’de bulunan bağımsız bir düşünce kuruluşu olan Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü‘nden (UPA) araştırmacı Tobias Gehrke, önümüzdeki aylarda bu hammaddelerde yaşanabilecek ciddi tedarik sıkıntılarının “Avrupa Birliği’nin (AB) hem ekonomik güvenliği [hem de] AB’nin dönüşüm yaratan çevre dostu ve dijital hedeflerini hayata geçirme kapasitesi bakımından stratejik bir tehdit teşkil edeceğini,” öne sürüyor.
2050’ye kadar karbon salınımlarını sıfırlamak üzere AB’nin günümüzde tükettiğinden yaklaşık yüzde 35 oranında daha fazla bakır ile alüminyuma ve güneş panellerinin önemli bir bileşeni olan ve Rusya tarafında da çıkartılan yaklaşık yüzde 45 oranındaki daha fazla silikona ihtiyacı olacak. Hâlihazırda Rusya, AB’nin paladyum üretiminin yüzde 41’ini, alüminyum ve nikel üretiminin yüzde 17’sini, platin üretiminin yüzde 16’sını, bakır üretiminin yüzde 7’sini, kobalt üretiminin yüzde 5’ini ve lityum üretiminin yüzde 4’ünü karşılıyor.
Konuyla alakalı bir uzman, “Boykota karşıyım; zira bu durumda Avrupa fosil yakıtlara yönelik boykota göğüs germek konusunda çok az hazırlıklı olacaktır” diyor.
Almanya’daki bir düşünce kuruluşu olan Enerji İzleme Grubu‘ndan Hans-Josef Fell gibi bazı uzmanlar, Rus metal ithalatının yasaklanması durumunda, Rusya’nın metal ihracatının tamamının 13 katından fazlasını teşkil eden Rusya fosil yakıtlarına yönelik yaptırımların zedeleneceğini ifade ediyor.
Gern‘e kalırsa ambargo yerine İngiltere’nin paladyum ve platine uyguladığı türden gümrük vergileri tercih edilebilir. Böylelikle Rusya ihracatı sürdürmeyi tercih ederse, İngiliz üreticilerin üretime devam edebileceğini, Rusya’nın ise daha ağır bir bedel ödeyeceğini belirtiyor. Gern, şayet Rusya Birleşik Krallık‘a yaptığı satışları durdurma yönünde bir karar alırsa, üreticiler bu metalleri dünyanın farklı noktalarından tedarik etmek durumunda kalacaklarını ve bunun da her halükârda çeşitlendirmeye gidilmesi anlamına geldiğini ifade ediyor.
Avrupalı uzmanlara bakılırsa, yurtdışında bulunan yeni kaynakların yanı sıra, Avrupa’nın kendi başına bugünkünden daha fazla hammadde çıkarması da söz konusu olabilir. Ayrıca Avrupa Birliği’nin döngüsel ekonomiden sorumlu uzmanları, mevcut sermayenin büyük bir kısmının geri dönüştürülmesiyle Avrupa’nın metal ithalatından kurtulmaya başlaması gerektiğini dile getiriyor.
Ne var ki söz konusu bu stratejilerin hiçbiri kısa vadede Volkswagen ve Tesla gibi şirketlere, tüketicilerin her geçen gün artan oranda talep ettiği yeni elektrikli araçların satış vitrinlerine konulabilmesi amacıyla gerekli olan malzemelerin temin edilmesine olanak sağlamayacaktır.
Makalenin İngilizce orijinalini okumak için tıklayın.
Dünya şu anda (1805 ile 1900 yılları arasındaki ortalama sıcaklık olarak tanımlanan) sanayi öncesi sıcaklık seviyelerinden 1,2°C daha sıcak ve küresel deniz seviyeleri 20 santimetre yükselmiş bir durumda.
Isınmayı 2°C’nin çok sınırlamaya tutmaya yönelik Paris Anlaşması hedefini aşarsak, deniz seviyesinin önemli ölçüde yükselmesi ve aşırı iklim olaylarının daha sık yaşanması söz konusu olacak. Şu anda, 2100 yılına kadar ortalama 3-4℃’lik küresel ısınma yolunda ilerliyoruz.
Once again, as a result of unusually low sea ice conditions at both poles (especially in the Antarctic), global ice extent is currently the lowest on record for the time of year…
Antarktika’da son zamanlarda yaşanan aşırı iklim olayları illa ki kritik eşiklere gelindiği anlamına gelmese de, devam eden ısınma buz kaybını ve okyanus ısınmasını hızlandırarak Antarktika’yı, bir kez aşıldığında geri dönüşü olmayan değişikliklere yol açacak eşiklere doğru itecek. Bu değişimler ise küresel olarak uzun vadeli, nesillerce gözlemlenecek etkilere ve insanlar ve çevre için önemli sonuçlara neden olacak.
Dünya’nın sistemi, iklimin ısınmasına tepki olarak dengeye ulaşabilen bir yapıya sahip. Ancak atmosferdeki karbondioksit (CO₂) seviyelerinin bu denli yüksek (423 ppm) olduğu son zaman, üç milyon yıl önceydi.
İnsanoğlunun evrimi ancak CO₂ seviyeleri 300 ppm’in altına düştükten sonra, yaklaşık 2,7 milyon yıl önce başlayabildi. O zamandan beri, Dünya’nın ortalama sıcaklığı buzul çağlarında 10°C, buzullar arası daha sıcak dönemlerde ise 14°C arasında değişkenlik gösterdi.
İçinde bulunduğumuz buzullar arası dönemin son 10 bin yılı boyunca, Dünya’nın sera gazı termostatı 300 ppm CO₂‘ye sabitlenmişti ve 14℃’lik hoş bir ortalama sıcaklığı korumuştu. Tam bir goldilocks iklimi – ne çok sıcak, ne de çok soğuk: tam da insan uygarlığının gelişimine göre!
Dünya sisteminde her şey birbiriyle bağlantılı
Mevcut küresel ısınma, Dünya sistemini, Antarktika’nın buz sahanlıklarının ve deniz buz tabakalarının artık var olamayacağı ve şu anda kıyıya yakın yaşayan bir milyar insanın yükselen denizler nedeniyle boğulacağı bir iklime, insanların daha önce hiç deneyimlemediği bir eşiğe götürüyor.
Bu dünya, orman yangınlarının, sıcak dalgalarının, atmosferik nehirlerin, aşırı yağışların ve kuraklıkların olağan hale geldiği bir dünya olacak, geçen yaz tüm dünyada gördüklerimiz gibi.
Dünya sistemini oluşturan okyanuslar, atmosfer, kriyosfer ve ekosistemler gibi tüm bileşenler birbiriyle bağlantılı. Bu da enerji akışına izin vererek fiziksel ve ekolojik sistemlerin dengede kalmasını veya yeniden dengeye kavuşmasını sağlıyor. Ancak bağlantılar aynı zamanda tepkilere yol açan, geri bildirimleri ve sonuçları güçlendiren bağımlılıklar anlamına da gelebiliyor. Değişiklikler domino taşlarının devrilmesi gibi zincirleme bir etkiye de sahip.
Geri besleme döngüleri, yani tekrar tekrar yinelenen döngüsel zincirleme reaksiyonlar, iklim değişikliğinin etkilerini daha güçlü veya daha zayıf hale getirebiliyor, bazen sistemi stabilize edebiliyor, ancak daha ziyade olumsuz etkilere sahip tepkileri güçlendiriyor.
Değişim de her zaman doğrusal değil. Aşılan bir kritik eşik, insanlığın zaman cetvelinde ani ve geri döndürülemez etkilere yol açabilir.
Burada, küresel ısınmanın Antarktika’nın buz tabakalarını eritmesi ve bunun sonucunda deniz seviyesinin yükselmesi örneğini kullanarak, geri besleme döngüleri ve eşikler de dahil olmak üzere bir dizi değişiklik ve sonucu özetliyoruz.
Grafik, azaltılmadığı müddetçe iklim değişikliğinin nasıl daha ciddi sonuçlara ve etkilere yol açan ve bazıları gelecek nesiller boyunca geri döndürülemeyecek olan etkiler yarattığını gösteriyor. ReMaster’dan Bec McMaster, CC BY-ND
Gelecekteki 50 yıla bir göz atıyoruz, zira bu hem bugünün politika yapıcılarını ilgilendiriyor hem de çok daha uzun ve çok nesilli sonuçları gözler önüne seriyor. Her ne kadar bu örneğe odaklansak da, Antarktika söz konusu olduğunda buz tabakasının erimesinden kaynaklanan tatlı suyun deniz ekosistemleri üzerindeki etkileri ve Antarktika’daki değişimin Aotearoa’nın sıcaklık ve yağış düzenleri üzerindeki etkileri gibi birçok başka kritik eşik bulunuyor.
Isınan bir dünyada Antarktika
Peki mevcut emisyon gidişatımızı değiştirmediğimiz sürece bizi neler bekliyor?
2070 yılına kadar Antarktika (Te Tiri o te Moana) üzerindeki iklim, endüstri öncesi sıcaklıkların 3℃ üzerine çıkacak. Güney Okyanusu (Te Moana-tāpokopoko-a-Tāwhaki) da 2°C daha sıcak olacak.
Sonuç olarak, yaz mevsiminde deniz buzunun yüzde 45’inden fazlası kaybolacak ve Antarktika üzerindeki yüzey okyanusu ve atmosfer, beyaz deniz buzunun yerini koyu renkli okyanusun alması, daha fazla güneş ışığını emmesi ve ısı olarak yeniden yayması nedeniyle daha da hızlı ısınacak. Bu da tropik bölgelerden gelen atmosferik nehirlerdeki sıcak ve nemli havanın daha güneye nüfuz etmesine neden olacak.
Antarktika iklimindeki bu hızlandırılmış ısınma, kutupsal amplifikasyon olarak bilinen bir olgu. Bu durum, halihazırda 1,2°C’lik küresel ortalamadan iki ila üç kat daha hızlı ısınan Kuzey Kutbu‘nda yaşanırken, deniz buzunun kalıcı kaybı ve Grönland‘ın buz tabakasının erimesi gibi dramatik sonuçlar doğuruyor.
“We basically are saying that it has become too late to save the Arctic summer sea ice,” said Dirk Notz, an author of the study https://t.co/t9Oty6oCVf via @business
Isınan sular, Antarktika buz tabakasını dengeleyen yüzen buz uzantıları olan buz sahanlıklarını eriterek buzun okyanusa akışını yavaşlatıyor.
Buz sahanlıkları, yerel okyanus sıcaklığı eşikleri aşıldığında bir kritik eşiği geçebilir ve öncesinde deniz tabanına temas ederek sabit kalmalarını sağlayan kısımlarda incelerek yüzer hale gelebilir. Yüzeydeki erime de buz tabakalarını zayıflatır. Bazı durumlarda, yüzeydeki su buzdaki çatlakları doldurarak daha sonra geniş alanlara uzanan feci parçalanmalara neden olabilir.
2070 yılına gelindiğinde, okyanus ve atmosferdeki ısı, birçok buz sahanlığının eriyerek buzdağlarına dönüşmesine ve hacimlerinin dörtte birini tatlı su olarak okyanusa bırakmasına neden olacak. 2100 yılına kadar buz sahanlıklarının yüzde 50′si yok olacak. 2150 yılına kadar ise tamamı erimiş olacak.
Doğu Antarktika buz tabakasının büyük bir kısmı ve Batı Antarktika buz tabakasının neredeyse tamamı deniz seviyesinin altındaki derin çukurlarda kayaların üzerine oturuyor. Buz tabakasını tutan buz sahanlıkları olmadan, buzullar yerçekiminin etkisiyle daha da hızlı bir şekilde çökerek okyanus sularına karışacak.
Söz konusu buz kütleleri, deniz buz tabakası istikrarsızlığı (MISI) adı verilen geri dönüşü olmayan bir sürece karşı savunmasız. Buzun kenarları, sıcak okyanus sularının devam eden taşkınıyla derin havzalara doğru çekildikçe, buz kaybı, hepsi yok olana kadar hızlanan bir oranda kendi kendini devam ettiren bir hale gelir.
Deniz buzu uçurum istikrarsızlığı (MICI) olarak adlandırılan bir başka pozitif geri besleme, geri çekilen buz tabakasının kenarlarındaki uçurumların dengesiz hale gelmesi ve devrilmesi, domino taşları gibi sürekli olarak kendi ağırlıkları altında çöken daha uzun uçurumları ortaya çıkarması anlamına gelir.
Buz tabakası modelleri, küresel ısınmanın 2°C’nin altında sınırlanamadığı bir durumda, küresel deniz seviyelerinin artan bir ivmeyle yüzyılda 3 metre kadar yükseleceğini gösteriyor. Gelecek nesiller, Grönland ve Antarktika buz tabakalarının deniz bölümlerinin durdurulamaz bir şekilde geri çekilmesine ve küresel deniz seviyesinin 24 metre kadar yükselmesine maruz kalacak.
Antarktika’nın buz tabakasının bazı kısımları deniz seviyesinin altında yer almaktadır ve belirli eşikler aşıldığında durdurulamaz bir geri çekilmeye karşı savunmasızdır. British Antarctic Survey, CC BY-ND
Bu değişiklikler, emisyonların derhal ve önemli ölçüde azaltılmasının aciliyetini vurguluyor. Antarktika’nın, yükselen denizlerin en kötü etkilerinden kaçınmak için stabil olarak buzla kaplı bir kıta olarak kalması gerekiyor.
Antarktika Bilim Platformu da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki programlar, Antarktika buz tabakasında gelecekte meydana gelebilecek değişikliklerle ilgili araştırmalara öncelik veriyor. Haberler harika olmasa bile, harekete geçmek için hâlâ zaman var.
Makalenin İngilizce orijinalini okumak için tıklayınız.
Avrupa Birliği‘nin (AB) Copernicus Atmosfer İzleme Servisi, Kanada’nın Quebec ve Ontario eyaletlerinde haftalardır süren orman yangınlarının, son bir haftada yoğunlaşmasının ardından atmosfere yayılan duman bulutlarının Atlas Okyanusu‘nun kuzeyinden Avrupa kıtasına ulaştığını açıkladı.
Duman bulutları, İspanya ve Portekiz‘e ulaştı. Copernicus yetkilileri, İspanya’nın Galiçya bölgesindeki Vigo kenti üzerinde beyaz sis şeklinde görünen duman bulutlarının İngiltere, İrlanda ve diğer Batı Avrupa ülkelerine de yayılmasını bekliyor.
Copernicus’un sosyal medya hesabından da dumanın uydu görüntüleri paylaşıldı. Avrupa’ya ulaşan dumanın yeryüzünden çok yüksekte olduğu için karada hava kalitesini etkilemeyeceği de bildirildi.
Kanada’da havaların ısınmasıyla başlayan orman yangınları kayıtlara, ‘ülke tarihindeki en büyük yangınlar’ olarak geçmiş durumda. Mayıs başından beri süren yangınların şu ana kadar 160 megatonluk karbon salımına yol açtığı ifade ediliyor.
‘İklim krizi nedeniyle bu tür durumlar yaşanmaya devam edecek’
Norveç İklim ve Çevre Araştırma Enstitüsü‘nden araştırma direktörü Kjetil Tørseth, iklim krizi nedeniyle artan sıcaklıklarla birlikte orman yangınlarının daha yaygın ve daha büyük boyutta olabileceğini söyledi.
Tørseth, Associated Press’e yaptığı açıklamada şunları kaydetti:
“Bu yüzden bu tür durumların gelecekte daha yaygın olacağını düşünüyorum. Ve elbette iklim üzerinde de bir etkileri var. Kar ve buz üzerinde kurum bırakıntısının aslında yerel ısınmayı gerçekten artırabileceği Kuzey Kutbu üzerindeki etkileriyle özellikle ilgileniyoruz.”
Kanada ve ABD’nin doğu kıyısı, devam eden orman yangınları nedeniyle tehlikeli düzeylerde kirlilik yaşadı. Sağlığı tehdit eden büyük hava kitleleri ABD’nin orta batısına kadar uzandı.
Geçen hafta çarşamba günü yakın zamanlı ABD tarihinde orman yangını kaynaklı hava kirliliği açısından en kötü günü olarak kayıtlara geçmişti. Aynı gün, New York ve Detroit’in dünyadaki en kötü hava kalitesinin kaydedildiği yerlerlolduğu bildirdi.
Dumanlar nedeniyle 110 milyondan fazla Amerikalı için zehirli hava uyarıları yapıldı. Büyük havaalanlarındaki uçuşlarda gecikmeler yaşanırken Major League Baseball maçlarının ertelendi ve insanlar pandemi döneminde kullanılan yüz maskelerini kullanmaya teşvik edildi.
Kanada Kurumlararası Orman Yangın Merkezi verilerine göre, 11 Haziran’da 10 yeni yangının daha bildirilmesiyle bu yıl Kanada’da çıkan toplam orman yangını sayısı 2 bin 405’e ulaştı.
Kanada, ülke çapında devam eden 400’den fazla orman yangınıyla mücadele için yardım talep ediyor.
Rusya, Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) yerel şubesini “istenmeyen kuruluş” olarak tanımlayarak faaliyetini yasakladı.
wwf.ru’nun twitter hesabı da askıya alınmış durumda.
Küresel çevre kampanya grubu WWF’nin Rusya şubesi, geçen hafta alınan kararın ardından geçen perşembe WWF International ile bağlarını kestiğini söyledi.
Yasağı getiren başsavcı WWF-Rusya’yı “ekonomik alanda güvenlik tehditleri” yaratmakla suçlayan, yasağı getiren başsavcı, örgütün, enerji, petrol ve doğal gaz endüstrilerine karşı “yanlı” kampanyalar yürüttüğünü ve bunların Rusya’nın ekonomik kalkınmasını “zincirlemeyi” amaçladığını öne sürdü.
WWF-Rusya öncesinde de casusluk çağrışımları taşıyan bir “yabancı ajan” olarak etiketlenmişti. Söz konusu “etiket”, ülkede halihazırda baskı altında olan yurttaş aktivizmini daha da etkisizleştirmek için sivil toplum gruplarına geniş çapta uygulanıyordu.
1989’dan beri ülkedeydi
WWF International, Rusya şubesinin “gezegenin biyolojik çeşitliliğinin korunmasına yönelik çalışan Rus vatandaşları tarafından tamamen yönetilen ve yönetilen, partizan olmayan bir ulusal kuruluş” olarak faaliyet gösterdiğini söyledi.
WWF, 1989 yılında Rusya’da çalışmaya başlamış ve Sibirya (Amur) kaplanları, kutup ayıları ve Avrupa bizonu gibi nesli tükenmekte olan türleri korumaya yönelik büyük projelerde yer almıştı.
Örgüt, bir güvenlik tehdidi oluşturmakla suçlanmaktan dolayı hayal kırıklığı içinde olduğunu belirterek, “doğal dünyanın korunmasının, özellikle dünya çapında iklim ve biyolojik çeşitlilik krizleri hızlanırken hayati önem taşıdığını” açıkladı.
Greenpeace ve diğer ekoloji örgütleri de yasaklanmıştı
Rusya geçtiğimiz mayıs ayında Greenpeace’i de benzer nedenlerle yasaklamıştı.
Merkezi Rusya’nın kuzeyindeki Arkhangelsk bölgesinde bulunan çevreci grup Movement 42, de “yabancı ajan” olarak tanımlandıktan sonra ocak ayında faaliyetlerini durdurmuştu.
Aralık ayında ise ülkenin uzak doğu bölgesinde çalışan kıdemli bir ekoloji örgütü olan Sakhalin Environment Watch aynı biçimde etiketlenerek kapatılmıştı.
Bu yıl ‘Dönüyoruz’ temasıyla gerçekleşen 21. İstanbul Onur Yürüyüşü’nde gözaltına alınan beş kişi sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya. İranlı bir göstericinin sınır dışı edilirse idam edilme riski bulunuyor.
Polis, 25 Haziran’daki yürüyüşün ardından çevrede bulunan LGBTİ+’ları gözaltına almıştı. KaosGL,şiddet görerek gözaltına alınan 113 kişi içindeki, TC vatandaşı olmayan beş kişinin sınır dışı edilme tehlikesi altında geri gönderilme merkezlerinde tutulduğunu duyurdu.
İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nin paylaştığı bilgiye göre, aralarında kayıtlı ve kayıtsız göçmen statüsü de bulunan kişiler İran, Libya, Rusya, Portekiz ve Avustralya vatandaşları. Avukatlarına ve tedavi hakkına erişemeyen göçmenler arasında bacağından yaralanan bir kişi de bulunuyor:
“Doğru tedaviye ulaşamayan bu kişi, devlet kontrollü işkence koşulları altında hayatta kalmaya çalışmaktadır. Ülkelerine geri gönderilmesi durumunda hayatları güvende de olmayacak arkadaşlarımızın yakından takibinin yapılması için tüm kurumların desteğine ihtiyacımız var.”
İranlı göstericinin idam riski var
Gözaltına alınanlardan İranlı olan kişinin, Türkiye’de uluslararası koruma altında bir mülteci. İran’a geri gönderildiğinde idam riski var. Tuzla Geri Gönderme Merkezi’nde tutuluyor ve komite ile irtibatı da kesilmiş durumda:
“İranlı olan arkadaşımızın İstanbul ilinde Uluslararası Koruma Statüsünde kayıtlı bir mülteci olduğunu, cinsel yöneliminden ötürü İran’a geri gönderilmesi halinde hakkında idam kararı verileceğini biliyor ve bundan ötürü oldukça endişeliyiz. Bu arkadaşımız tüm ailesi ile birlikte menşei ülkelerinde gördükleri işkenceler ve can güvenlikleri tehlikesinden ötürü 2013 yılından beri Türkiye’ye sığınmış olan mülteciler. Mültecilik iddiaları da kabul görmüş olan bu arkadaşımız şu an Tuzla Geri Gönderme Merkezinde tutuluyor ve iletişimimiz tamamen kopmuş durumda. Hakkında nasıl bir işlem yapıldığını veya yapılacağını bilmiyoruz.”
Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye ve Rainforest Alliance mevcut tarımsal üretim modellerinin iklim krizinin etkilerini derinleştirmesi ve biyoçeşitlilik kaybını artırmasından hareketle güçlerini birleştirerek Türkiye için bir onarıcı tarım seferberliğine olan ihtiyacı dile getirdi.
Bu amaçla gıda sektörü temsilcileri ile gerçekleştirilen istişare toplantısında, üretimden tüketime kadar zincirin her aşamasında yer alan katılımcılar ile Türkiye’nin onarıcı tarıma geçmesi için nasıl bir yol haritası izlemesi gerektiği konuşuldu.
WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Nafiz Karadere, WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ve Rainforest Alliance Türkiye Direktörü Osman Yalçın Tekinarslan’ın açılış konuşmaları ile başlayan toplantı; WWF-Türkiye Gıda ve Tarım Programı Müdürü Arzu Balkuv ve WWF-Türkiye Gıda ve Tarım Programı Stratejik Danışmanı Ayşe Ayşin Işıkgece’nin onarıcı tarım yöntemini ve yürütülecek çalışmaların bilgilerini aktardığı detaylı sunumlarıyla devam etti.
‘Mevcut tarımsal üretim modelleri iklim krizini artırıyor’
WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Nafiz Karadere
Mevcut tarımsal üretim modellerinin iklim krizini artırdığını ve biyoçeşitlilik kaybını derinleştirdiğini dile getiren WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Nafiz Karadere şunları kaydetti:
“Sürdürülebilir olmanın ötesinde ekosistemi onaracak ve doğayı geri kazanacak yeni bir başlangıç için onarıcı tarım yöntemleriyle toprağı, suyu ve biyoçeşitliliği korumaktan öte geliştirebilir, sera gazı salımlarını azaltabilir ve iklim krizinin getirdiği yıkıcı etkilere karşı direncimizi artırabiliriz. Aşırı iklim olaylarına dayanıklı ve karbonu toprakta tutan yeni üretim şekilleri ve ekosistemi onaran yöntemlerle daha düşük maliyetli, daha yüksek verimli, sağlıklı ve besleyici ürünler üretebiliriz.”
‘Beş senedir onarıcı tarım konusunda çalışıyoruz’
WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli
WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ise şu ifadeleri kullandı:
“WWF-Türkiye olarak beş senedir onarıcı tarım konusunda çalışıyoruz. Sağlıklı toprak demek, daha az su kullanmak demek, deniz temizliği demek, daha az ilaç demek, daha çok arı, daha çok böcek ve biyoçeşitlilik demek, daha fazla karbon tutmak demek. Çevre meselesi hepimizin varoluş meselesi. Bu nedenle gıda konusu da çalışma alanlarımızın ortasında yer alıyor.”
İklim krizi, afetler gibi kısırdöngülerin içinden çıkabilmek için birlikte çalışmanın önemini vurgulayan Pasinli, “Hiç olmadığı kadar bir arada olmamızı, hiç yapmadığımız şekilde bir arada çalışmamızı yürekten diliyorum” diyerek sektörün tüm oyuncularını işbirliğine davet etti.
‘Yeni çiftçi için yeni iş modelleri oluşturmalıyız’
Rainforest Alliance Türkiye Direktörü Osman Yalçın Tekinarslan
Yeni çiftçiler için yeni iş modelleri oluşturmanın öneminin altını çizen Rainforest Alliance Türkiye Direktörü Osman Yalçın Tekinarslan, şöyle konuştu:
“Yeni çiftçi için yeni iş modelleri oluşturmalıyız. Tedarik zincirini güvence altına almalıyız. Türkiye’deki mevzuatı birlikte şekillendirmeliyiz. Bu nedenle iki kâr amacı gütmeyen kurum olarak tarımı değiştirmek için bir aradayız. Temel amaç küçük üreticiyi biraz daha pazara hazırlamak, direkt ulaşımını sağlamak, onları desteklemek ve tarımın geleceğini kurtarmak. Onarıcı tarımı kurgularken bir geçiş süreci tasarladık. Bu uzun yolculukta planları standartlara oturtmak zorundayız.”
Onarıcı tarım sunumu yapıldı
Etkinlikte, WWF-Türkiye Gıda ve Tarım Programı Müdürü Arzu Balkuv ve WWF-Türkiye Gıda ve Tarım Programı Stratejik Danışmanı Ayşe Ayşin Işıkgece, katılımcılara onarıcı tarım hakkında detaylı bir sunum gerçekleştirdi. Bugünkü tarım yöntemleri sebebiyle canlılığını kaybeden toprağın sağlığını yeniden kazanması için iş yapış şekillerinin değişmesinin gerekliliğinin vurgulandığı sunumlarda, çiftçilere eğitimler düzenleneceği ve onarıcı tarım konusunda bilinçli genç ziraat mühendisleri yetiştirileceğinin altı çizildi.
Sunumların ardından katılımcıların hem sürece hem de gerçekleştirilebilecek iş birliklerine dair soru ve önerileri alındı. Ardından Aslı Pasinli kapanış konuşması gerçekleştirdi
Konuşmasında seferberlik çağrısını yineleyen Pasinli, “Ülkemiz 100’üncü yılına girerken, hep birlikte başka bir biz bilinciyle gelin bunu hayata geçirelim. Hayalimiz bu işi birebir ve toplu görüşmeler yaprak sizlerle birlikte şekillendirmek. Sizlerden herkesi bu işe dahil etme konusunda destek bekliyoruz” dedi.
Toplantıda, kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşları, bankalar, özel sektör, çiftçi ve çiftçi örgütlerinin dahil olacağı; fındık, çay, domates, buğday, baklagil gibi kilit ürünlerle başlayacak bir onarıcı tarım seferberliğine yönelik çağrı ve bu doğrultuda önerilen model katılımcıların desteğini gördü.
Onarıcı Tarım nedir?
Onarıcı tarım, toprak sağlığının ve su kaynaklarının korunması ve iyileştirilmesini, biyolojik çeşitliliğin artırılmasını, karbonun toprakta tutulmasını sağlayarak iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasını ve tarımla uğraşan kişilerin geçim kaynaklarının geliştirilmesini hedefleyen bütünsel bir yaklaşım.
Küresel bir sorun olan düşük toprak organik maddesi miktarını artırmayı, tahribata uğramış toprak sağlığı ve canlılığını iyileştirmeyi, mikro ve makro ölçekteki su kalitesi ve havza sağlığını iyileştirmeyi, tarladaki ve çevresindeki biyoçeşitliliği geliştirmeyi, zehirli tarımsal girdiye duyulan ihtiyacı azaltarak ekolojik ve ekonomik maliyetlerini düşürmeyi, tüm bunları sağlarken de çiftçiye uzun vadeli mali kapasite ve geçim kaynağı yaratmayı hedefleyen onarıcı tarım, tüm bitkisel üretim ve hayvansal otlatma uygulamalarını kapsıyor.
Avrupa Parlamentosu‘nun (AP) Çevre Komitesi (ENVI) Doğa Restorasyonu Yasası’nın değiştirilmiş bir versiyonunu yine kabul etmedi.
Kıtanın bozulan kara ve deniz alanlarını iyileştirerek biyolojik çeşitlilik kaybını tersine çevirmeyi amaçlayan yasa, muhafazakar partilerinin hedefi haline gelmişti. Yapılan bir dizi değişikliğin ardından yeniden yapılan oylamada metin 44 oy aldı, 44 temsilci de aleyhte oy verdi ve yasanın geçmesi için gerekli “basit çoğunluk” elde edilemedi.
Parlamento, Avrupa Yeşil Mutabakatı‘nın bir unsurunu ilk kez reddediyor. Daha önce, iki bağlı komite olan tarım (AGRI) ve balıkçılık (PECH), metinleri de iptal etmişti.
Mevzuat, Avrupa Komisyonu tarafından önerildiği gibi, bütünüyle rafa kaldırılması önerisiyle, orijinal haliyle genel kurula gönderilecek. Belirleyici oylamanın 10 Temmuz haftasında yapılması bekleniyor.
Bir partiye bağlı olmayan milletvekilleri ve bağımsız muhafazakarların, garanti olmaktan çok uzak olsa da, dengeyi bozabileceği ve taslak metni “kurtarabileceği” umuluyor.
Parlamento 88 üyeli komitenin tavsiyelerine uyarsa yasama süreci sona verecek; parlamento üyeleri, halihazırda ortak bir tutum üzerinde anlaşmış olan üye devletlerle müzakerelere giremeyecek ve yasa ölü doğmuş olacak.
Avrupa Komisyonu sözcüsü, “Anladığımız kadarıyla süreç Avrupa Parlamentosu’nda bitmedi. Şu anda devam eden sürece elbette saygı duyuyoruz” dedi. Sözcü Doğayı Restorasyon Yasası bozulursa, yürütmenin ikinci bir teklif sunmayacağını doğruladı.
Sağcı partilerin engeli aşılamadı
Gözlemciler, bugün (27 Haziran Salı) bıçak sırtında yapılan oylamanın, söz konusu taslağa karşı “benzeri görülmemiş husumet içeren” bir siyasi atmosferde gerçekleştirdiğini söylüyor.
Geçen aylarda parlamentodaki en büyük oluşum olan merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP), grubu, Avrupalı çiftçilerin geleneksel geçim kaynaklarına, balıkçılar ve orman çalışanlarına doğrudan bir tehdit olarak gördüğü yasaya karşı sert bir kampanya başlatmıştı.
Euronews‘in edindiği bilgilere göre, EPP yasayı “iyi tasarım, kötü niyet” durumu olarak tanımlıyor ve yasal olarak bağlayıcı olan doğal alanlarını iyileştirme hedeflerinin tedarik zincirlerini bozacağını, gıda üretimini azaltacağını ve günlük tüketiciler için fiyatları artıracağını söylüyor. Parti oylamanın ardından, “Yasayı derhal geri çekin” açıklaması yaptı.
Yasaya Belçika, İrlanda, Hollanda, Danimarka, Avusturya, Romanya ve Polonya gibi ülkelerin şerh düşmesi veya karşı çıkmasının nedenlerinden biri ise bazı hedeflerin “fazla” bulunması.
Muhafazakarların bu iddialarına, doğa restorasyonu ve ekonomik faaliyetin yan yana gelişebilecek iki uyumlu hedef olduğunu savunan solcu partiler, çevre STK’leri, iklim bilimciler ve yenilenebilir enerji endüstrisi karşı çıkıyor.
Yasanın raportörü olarak görev yapan sosyalist AP üyesi César Luena, “Doğa bugün bir savaşı kaybetti, ancak genel kurulda savaşmaya devam edeceğiz. Bu siyasi oyunlar yerine biyolojik çeşitlilik kaybını tersine çevirmeye odaklanmanın tam zamanı” diye konuştu.
Luena, EPP Başkanı Manfred Weber‘i de “aklını başına toplamaya” ve yeşil gündemi hayata geçirmeye çalışan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen‘e karşı yürüttüğü “kişisel haçlı seferini” durdurmaya çağırdı.
Dünya Yaban Hayatı Fonu (WWF), BirdLife ve Greenpeace de sağcı partiyi dezenformasyon yaymakla suçladı. Greenpeace, “Politikacıların ve lobicilerin, doğanın ve çiftçiliğin bir şekilde çatıştığı yalanını yaymaları bir rezalet. Tüm parlamento bu saçmalığı görmezden gelmeli ve Avrupa’nın değerli doğasını eski haline getirmek için oylama yapmalı” açıklamasını yaptı.
Bu ayın başlarında , Bu ayın başlarında aralarında IKEA, Nestlé, H&M, Iberdrola ve Unilever‘in de bulunduğu 50 şirketin CEO’ları ve üst düzey yöneticileri, kanun koyucuları işletmeler için yasal kesinlik oluşturmak, adil rekabeti sağlamak ve teşvik etmek için doğa restorasyonuna ilişkin kuralları “acilen” kabul etmeye çağıran ortak bir mektuba imza atmıştı. CEO’lar “Sağlıklı bir çevreye bağımlılığımız, ekonomilerimizin dayanıklılığı ve nihayetinde uzun vadeli başarımız için temeldir” demişti.
Doğa Restorasyonu Yasası nedir?
Doğa Restorasyonu Yasası ilk olarak Avrupa Komisyonu tarafından Haziran 2022’de Avrupa Yeşil Anlaşması ve 2030 biyoçeşitlilik stratejisinin bir parçası olarak sunuldu. “Kıta çapında, kapsamlı ilk yasa” olarak anılan yasa, insan müdahalesi ve iklim değişikliği nedeniyle bozulan habitatları ve türleri iyileştirmeyi amaçlıyor.
Komisyona göre, Avrupa habitatlarının %81’i kötü durumda ve turbalıklar, otlaklar ve kumullar en çok etkilenenler.
Yasa, 2030 yılına kadar AB’nin kara ve deniz alanlarının en az %20’sini kapsaması gereken tarım arazileri, tozlayıcılar, serbest akan nehirler ve deniz ekosistemleri gibi yedi özel konuda yasal olarak bağlayıcı hedefler koyuyor.
Kabul edilmeyen değiştirilmiş metinde, AP üyelerinin aralık ayında Montreal’de düzenlenen COP15’in sonunda imzaladığı dönüm noktası niteliğindeki anlaşmayla uyumlu hale getirmek için hedef, yüzde 30’a çıkarılmıştı.
Hükümetlerden, kapsayıcı hedeflere ulaşmak için takip etmek istedikleri projeleri ve girişimleri ortaya koyan, doğa restorasyonuna ilişkin uzun vadeli planlar hazırlamaları istenecekti.
TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hakkında İstanbul 7’nci Sulh Ceza Hakimliği’nde görülen duruşmada tutuklama kararı verildi.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Merdan Yanardağ’ın televizyon programında PKK lideri Abdullah Öcalan ile ilgili yaptığı açıklamaları gerekçe göstererek “Suçu ve suçluyu övme” ve “Terör örgütü propagandası yapmak” gerekçeleriyle resen soruşturma başlattı. Yanardağ, dün yayın esnasında kanalın ofisine gelen polis memurları tarafından yayın sonrasında gözaltına alındı. Yanardağ, ifadesi alınmak üzere Vatan Emniyet Müdürlüğü‘ne götürüldü.
BirGün‘ün aktardığına göre, dün öğlen saatlerinde kanaldan gözaltına alınan Merdan Yanardağ, bu sabah Çağlayan Adliyesi‘ne getirildi.
Tutuklama istemi
Yanardağ’ın, savcılıkta işlemlerinin sona ermesinin ardından tutuklama istemiyle Sulh Ceza Hakimliği‘ne sevk edildi ve İstanbul 7’nci Sulh Ceza Hakimliği’ndeki duruşma başladı.
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder, Çiçek Otlu, Ceylan Akça, Heval Bozdağ, Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekili Enis Berberoğlu, ve Avcılar Belediye Başkanı Turan Hançerli adliyede davayı takip etti.
Karar için duruşmaya ara verilmesinin ardından mahkeme heyeti, Merdan Yanardağ’ın tutuklanmasına karar verdi.
Ne olmuştu?
Gazeteci Merdan Yanardağ, TELE1’de yaptığı bir konuşmada, “Abdullah Öcalan’a uygulanan tecritin hukukta hiçbir yeri yoktur. Kaldırılması lazım. Ailesi ve avukatı ile bile görüşemiyor. Böyle bir infaz düzeni olabilir mi? Abdullah Öcalan; çok kitap okuyan, siyaseti doğru okuyan, doğru gören, çözümleyen son derece zeki bir kişidir” demişti.
Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin TELE1 hakkında inceleme başlatıldığını açıklamıştı. Şahin, sosyal medya platformu Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Binlerce kişinin katili terörist başını öven Merdan Yanardağ denilen şahsın açıklamaları üzerine TELE1 hakkında gerekli inceleme başlatılmıştır. Kamuoyuna saygıyla duyurulur” ifadelerini kullanmıştı.
Merdan Yanardağ da sosyal medya hesabından Şahin’e verdiği yanıtta, “Ebubekir Bey, kimseyi öven yok. Tam tersine, Apo’yu öven ve yeni bir çözüm sürecinin yolunu döşeyen AKP [Adalet ve Kalkınma Partisi] milletvekili Galip Ensarioğlu‘nun çözüm sürecine ilişkin açıklamalarını eleştiren bir program var. Seçim sürecindeki gibi, montaj videolara dayanarak bahane aramayın” demişti.
Gözaltı kararı tepkiyle karşılanmıştı
Hakların Demokratik Partisi‘nden yapılan açıklamada Yanardağ hakkında soruşturma açılmasına tepki gösterildi. Partinin Twitter hesabından, “AKP iktidarı özgürlüklerin kullanılmasını engellemek için medya üzerinde ceza politikasını sürdürmektedir. RTÜK, bu tutumundan vazgeçmeli, muhalif kanallara yönelik baskıları sonlandırmalıdır. Yargının ise Sayın Öcalan’a uygulanan tecride eleştiri yapanlara karşı değil, İmralı’da yasaları uygulamayanlara karşı harekete geçmesi gerektiğini bir kez daha hatırlatıyoruz” paylaşımı yapıldı.
Gazeteciler Cemiyeti’nden yapılan açıklamada ise “Merdan Yanardağ’ın bir linç kampanyası sonucu gözaltına alınmasını kınıyoruz! Bu ne demokrasiyle ne yargı bağımsızlığıyla bağdaşır. İfade özgürlüğü önündeki engelleri hep beraber kaldıracağız” denildi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu da, “Merdan Yanardağ, Abdullah Öcalan ile ilgili yaptığı değerlendirmenin gerekçesini paylaşmıştır. Meslektaşımız ifade özgürlüğü hakkını kullanmıştır. Bir an önce meslektaşımızın serbest bırakılmasını istiyoruz” ifadeleri kullanıldı.