Ana Sayfa Blog Sayfa 4010

Yerel seçimler, kent sözleşmeleri ve çevre hareketleri

ist sözleşmeUlusal siyasetin gündeminin yerel siyasetin üzerindeki etkisinin çok büyük olduğu bir dönemden geçiyoruz. Yerel sorunların artarak katlandığı, rant ve imar yolsuzluk iddalarının ayyuka çıktığı bu dönemde toplumsal hareketlerin ve sivil toplum örgütlerinin kent ve doğa bağlamında yerel seçimlere müdahil olmaya çalıştıklarını gözlemliyoruz.Bu müdahil olma kanallarını, adaylar üzerinde baskı oluşturma ve denetim yaratma mekanizmalarını iki bölümde değerlendirebiliriz. Birinci grupta “Kent Sözleşmeleri”ni ikinci grupta da çeşitli toplumsal grupların süre giden kent-doğa mücadeleleri çerçevesinde adaylar üzerinde oy baskısı oluşturmak için düzenledikleri kampanyaları sayabiliriz.

Kent Sözleşmeleri

İstanbul ve İstanbul’dan uyarlanarak İzmir,Antalya ve Batman; Rize; Eskişehir ve Mersin’de örneklerini gördüğümüz kent sözleşmelerini Gezi direnişinin bir dinamiği olarak değerlendirebiliriz. Bu sözleşmelerin ağırlık verdiği konular katılımcılık başta olmak üzere şeffalık ve hesap verebilirlik ve yerindenlik. Merkezi vesayetin kaldırıldığı, yurttaşların tabandan örgütlenip karar mekanizmalarına katılabildiği, inanç, kimlik, parti ayrımı olmaksızın herkesi kent hakkına sahip olabildiği bir yönetim anlayışını oluşturmak sözleşmelerin ortak noktası. Farklı gruplar sözleşmeleri kaleme alıp yaygınlaştırabiliyor. İstanbul’da bir grup yurttaş ve uzman; Eskişehir’de Kent konseyi, Esyo, Eskişehir küçük Millet Meclisi ve Sivil toplum örgütlerinin ortaklaşa oluşturdukları Eskişehir’e Sahip Çıkıyoruz Platformu; Rize’de Saadet Partisi belediye başkan adayı Prof.Dr. Mehmet Bekaroğlu ile birlikte bir grup Rizeli sözleşmeleri hazırlayıp imzaya açtılar. Her ne kadar seçim öncesi sürece yoğunlaşılsa da seçilen adayların taahhütlerini veya genel anlamda yerel yönetimleri takip etmek, denetlemek ve kentsel bir hareket yaratmanın da mücadelenin bir ayağı olduğu vurgulanıyor. İmzacı belediye başkanı adaylarına ve ulaşılan siyasi partilere bakıldığında genelde CHP, HDP/BDP ve az da olsa MHP gözlemleniyor. Aşağıda sözleşmelerden belli başlı örnekleri bulabilirsiniz. Bunların hangi koşullarda ortaya çıktığı, nasıl oluşturulduğu , hangi toplumsal gruplarca üretildiği ve kullanıldığı,şehirler arasında nasıl yayıldığı, hedefleri ve başarı kriterlerinin araştırılması gerekiyor.

Kent talanına oy yok

İkinci grupta doğa ve kent mücadelelerinden belirli grupların adaylara ve seçmenlere yönelik çalışmalarını ele alabiliriz. Bu grup kendi içinde üçe ayrılabilir. İlk olarak özellikle büyükşehirlerde kentsel dönüşümden etkilenen semt/mahalle dayanışmalarının oluşturduğu kampanyalar var. İstanbul Sarıyer ilçesine bağlı Derbent, Kazım Karabekir Paşa, Armutlu, Ferahevler içinde olmak üzere toplam on iki mahallesinden yurttaşlar arazilerinin kendilerine toplu devri için bir taahhütname kaleme aldılar. Arazilerin toplu devri için CHP’li Sarıyer Belediye Başkan Adayı Şükrü Genç, HDP Sarıyer Eş Başkan Adayı Önder Birol Bıyık, TKP Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Aydemir Güler, İşçi Partisi ve Büyük Birlik Partisi adayları taahhütnameyi imzaladı.

Aynı minvalde Kartal-Maltepe-Pendik Dayanışması, yerel seçim öncesi belediye başkan adaylarına yönelik rantı değil toplum yararını gözeten, katılımcı bir kent politikası için çağrıda bulundu. Cevizli Tekel fabrikası, Yunus Çimento Fabrikası gibi alanların tasfiyesiyle birlikte bu sanayi alanlarında çalışan işçi mahallelerinin de kentin çeperlerine itildiğini savunan dayanışma konut ihlaline vurgu yaparak yerel yönetimlerin kamu ve toplum yararını odağına almasını talep etti.

Derelerin Kardeşliği’nden başkan ve muhtar adayları

derelerİkinci olarak çevre mücadelelerinin yerel seçimlerde aday göstermesi veya mücadelelerini desteklemeyen adaylara oy verilmemesine yönelik kampanyalar var. DEKAP adına yapılan çağrıda, “HES’lere, madenlere, nükleere ve benzeri projelere karşı çevre ve yaşam mücadelesi verenler, yerel seçimlerde başta köy ve mahalle muhtarlıkları olmak üzere, belde, ilçe ve il belediye başkanlıkları, belediye ve il genel meclisi üyelikleri için adaylıklarını gündeme almalıdır!” deniliyor. Doğu Karadeniz’de 7 ilçe ve onlarca mahallede Derelerin Kardeşliği Platformu (DEKAP) mücadelesi içinde yer alan isimler aday oldu. CHP’den ve ÖDP’den belediye başkanlıklarına aday olan Karadenizliler’in önem verdiği diğer bir yönetsel kademe de muhtarlık.HES’lerin ÇED sürecinde önemli görev üstlenen muhtarların seçilmelerinde HES karşıtı olup olmamaları sonucu etkileyebiliyor.

 “Nükleer tehlikeye karşı çıkmayana oy yok”

 

Nükleer Karşıtı Platform, Mersin ve Sinop başta olmak üzere Türkiye’de başlattığı “Nükleer tehlikeye karşı nükleerçıkmayana oy yok” kampanyasını sürdürüyor. Nükleer karşıtlarının sesinin yerel yönetimlerde duyulmasına ihtiyaç olduğunu belirten NKP’nin çağrısını Mersin’de MHP adayı Burhanettin Korkmaz, CHP adayı Macit Özcan ve BDP adayı Sibel Yiğit nükleer santrale karşı irade beyanı verirken AKP adayı Mustafa Sever henüz imzalamadı.

Son kategoride ise çevreci sivil toplum kuruluşlarının adaylara ve seçmenlere yönelik yürüttüğü kampanyalar var. TEMA Vakfı, yerel yönetimlerin Anayasa’da ile garanti altına alınan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşam hakkı” konusunda çok önemli bir rol oynadığından hareketle 2014 yılında belediye başkan adaylarına taleplerini tarım arazilerinin korunması; doğal ve kültürel kimliklerin korunması; yeşil alanların korunması başta olmak üzere 14 madde halinde iletiyor.

2009 yılında yani bir önceki yerel seçimde Greenpeace İstanbul Büyükşehir Belediyesi bağımsız başkan adayı olarak tasarlanan “Seyfi Solukal” isimli bir hayali kahraman yaratmış ve belediye başkan adaylarını Türkiye’de planlanan 47 kömür santraline karşı birleştirmek ve iklimi koruyan yerel politikalar geliştirilmesini sağlamakya çalışmıştı. Siyasi parti farkı gözetmeksizin tüm belediye başkan adaylarına imzaya açılan “Güneş için Belediye Başkanları Bildirgesi”ni 34 belediye başkan adayı imzalamıştı. Ayrıca başkan adaylarına iklim konusunda politika geliştirmelerine yardımcı olması için bir kılavuz hazırlanmıştı.

Yrd. Doç. Dr. Barış Gençer Baykan

 

 

 

İstanbul Sözleşmesi

“ İstanbul’un gelişimi, yönetimi ve geleceği ile ilgili kararlar konusunda söz ve sorumluluk sahibi olmak istiyoruz. Kentimize sahip çıkıyoruz ve İstanbul’u yönetmeye aday olanlardan da İstanbul’a sahip çıkmalarını talep ediyoruz. Aday hangi partiden olursa olsun, aşağıda açıkladığımız temel ilkelere uygun çalışmasını sağlamak için birbirimize söz veriyoruz.”

CHP’nin Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Mustafa Sarıgül, HDP Büyükşehir Belediye eşbaşkan adayları Sırrı Süreyya Önder ve Pınar Aydınlar ve MHP Büyükşehir Belediye başkan adayı İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamış. HDP’nin 38 ilçe eşbaşkan adayı (neredeyse ilçelerin tamamı-İstanbul 39 ilçe), MHP’nin sadece Şişli adayı ve CHP’nin Kadıköy,Adalar ve Şişli adayları imza vermişler.

Rize Sözleşmesi

 Biz sözleşmeyi imzalayanlar olarak Rize’nin yönetimi ve geleceği ile ilgili kararlar konusunda söz ve sorumluluk sahibi olmak istiyoruz. Şehrimizin yönetimi için seçilecek aday hangi partiden olursa olsun, aşağıda açıkladığımız temel ilkelere uygun çalışmasını talep ediyoruz.

Şehrin yönetiminde şeffaflık ve denetlenebilirlik esas olmalıdır.

İnsanlara hizmetin her aşamasında adalet ve eşitlik ilkesi gözetilmelidir.

Yöneticiler, şehirde yaşayanların paydaş olduklarını bilerek halkın, mahaller ve ilimizle ilgili tüm kararlara katılımını sağlamalıdır.

Rize sözleşme

Rize, bölük pörçük projelerle değil, doğal, tarihi, sosyo-ekonomik, mimari ve insani tüm değer ve özelliklerini bir bütün olarak düşünen, çevre-insan dengesini merkezine alan planlarla yönetilmelidir. Şehrin tüm paydaşları, uzmanlar, sivil toplum kuruluşları ve üniversitelerin dahil olduğu katılımcı bir süreçle bu planlar düzenli aralıklarla güncellenmelidir.

 

Eskişehir Sözleşmesi

“Her Eskişehirlinin yaşadığı şehir ile ilgili kararlara aktif olarak katılma, bilgi alma ve denetleme hakkı vardır. Yerel yönetimler belediye hizmetlerini dil, din, inanç, mezhep, etnik köken, cinsel yönelim, kimlik ve siyasi parti ayrımı yapmaksızın tüm Eskişehirlilere eşit ve adil bir şekilde sunmakla sorumludur. Yerel yönetimler Eskişehir’in tarihi, mimari ve kültürel kimliğini korumalıdır. Yerel yönetimler sürdürülebilir bir kentleşme için, yenilenebilir enerji kaynakları, bilinçli tüketim, organik ürünlerin teşviki ve çevre dostu geri dönüşüm konusunda çalışmalar yapmalıdır.”

İzmirSözleşmesi

 “Bu sözleşmeyi imzalayanlar olarak İzmir’in gelişimi, yönetimi ve geleceği ile ilgili kararlar konusunda, söz ve sorumluluk sahibi olmak istiyoruz. Kentimize sahip çıkıyoruz ve İzmir’i yönetmeye aday olanlardan da İzmir’e sahip çıkmalarını talep ediyoruz. Aday hangi partiden olursa olsun, aşağıda açıkladığımız temel ilkelere uygun çalışmasını sağlamak için birbirimize söz veriyoruz.”

Adana, ikinci eğitim için ÇEYO (Çukurova Ekolojik Yaşam Okulu) öğrencilerini ağırladı

Buğday Derneği’nin 11-12 Ocak tarihlerinde Adana ve Mersin’de düzenlediği “Türeticiler için Ekolojik Yaşama Giriş” eğitiminden sonra eğitime katılan Adana ve Mersinli ekolojistler tarafından kurulan ve ilk eğitimini 15-16 Şubat’da Mersin’de gerçekleştiren Çukurova Ekolojik Yaşam Okulu (ÇEYO), “Bitki Çoğaltma” başlıklı ikinci eğitim için 16 Mart’da Adana’ya misafir oldu.

Kompost Uzmanı Dr. Huriye Kara tarafından verilen eğitimlerin ilkinde solucan kompostu hakkında bilgi alan öğrenciler, Mersin Çeşmeli’de Huriye Hoca’nın çiftliğinde gerçekleşen eğitimde yanlarında getirdikleri kutular ile solucan kompostu yatakları hazırlamış, evlerinde bulunan organik atıklar ile solucanların nasıl besleneceğine dair bilgiler edinerek hem evdeki atık döngüsünü ekolojik bir temele oturtmak hem de verimli toprağı elde etmek konusunu öğrenmiş olarak eğitimden ayrılmışlardı. Adana’da gerçekleşen ikinci eğitimde ise konu “bitki çoğaltma” olarak belirlendi.

ÇEYO, Adana'da ikinci eğitim için Sema-Serdar İskit'in evine misafir oldu
ÇEYO, Adana’da ikinci eğitim için Sema-Serdar İskit’in evine misafir oldu

Huriye Hoca’nın Yeşil Gazete’ye aktardığına göre ikinci eğitim günü aktarılacak konular şu şekilde sıralandı;

* Temel kompostumuz ne alemde? İlk eğitimde hazırlanan solucan kompostları ile sorun yaşayan öğrenciler var mı?

* İkinci günün ana teması ise, “Çoğaltma”; tohumla çoğaltma, yumru ile çoğaltma, fide ile çoğaltma, çelik ile çoğaltma, soğan ile çoğaltma, dip sürgünlerinden ayırarak çoğaltma

Huriye Kara, ÇEYO eğitimlerinde ana hedefin ise solucan kompostu yapmak ve sonuçta birer  bitki besleme, bitki koruma ajanı haline gelmek olduğunu aktardı.

Saksılardaki Toprak Karıştırılıyor ve Bitki Çoğaltma

ÇEYO'da eğitimleri kompost uzmanı Dr. Huriye Kara veriyor
ÇEYO’da eğitimleri kompost uzmanı Dr. Huriye Kara veriyor

İkinci eğitim öncesi öğrencilerden yanlarında ikamet ettikleri bölgeden elde edecekleri toprak ile doldurulmuş saksı getirmelerini isteyen Huriye Hoca eğitime saksılardaki toprakları inceleyerek başladı. Hepsi başka bir yerden gelen toprağı dikkatle inceledikten sonra kimi kusrular tespit edip tüm saksılardaki toprakları bir yerde toplayıp birbirlerine iyice karıştırıldıktan sonra tekrar saksılara alınmasını istedi.

Saksılardaki topraklar birbirine karıldıktan sonra tekrar saksılara alındı
Saksılardaki topraklar birbirine karıldıktan sonra tekrar saksılara alındı

Toprağı incelerken, eğitimin gerçekleştiği evin bahçesindeki bitkileri kontrol ederken ÇEYO öğrencilerine sürekli bilgiler aktaran Kara, solucan kompostunun yaklaşık 2 aylık zaman zarfında tamamlandığını, kutu dolmadan kompost toprağına elle müdahale edilmemesi gerektiğini, kompost kutusundaki en ufak bir sarsıntının dahi solucanlar için çok şiddetli bir deprem hissi uyandıracağını söyledi. Kompostun tamamlandığını ise kutunun yanlarında otlanmalar başladığında anlayabileceğimizi ifade eden Huriye Kara, bu sürecin ardından makro canlıların da yavaş yavaş kutuda görünmeye başlayacağını belirtti.

Huriye Hoca, Çukuroava Ekolojik Yaşam Okulu katılımcılarına çelik ile bitki çoğaltma konusunu aktarıyor
Huriye Hoca, Çukuroava Ekolojik Yaşam Okulu katılımcılarına çelik ile bitki çoğaltma konusunu aktarıyor

Eğitimin ana teması olarak belirlenen Bitki Çoğaltma konusunu bahçedeki bitkilerin yanında anlatan kompost uzmanı Huriye Kara, öğrencilerin yanlarında getirdiği saksılara tohumdan çoğaltılan roka, tere, maydonoz; çelikten çoğaltılan biberiye, lavanta; fideden çoğaltılan domates, biber ve yumrudan çoğaltılan soğan ekti ve tüm bu bitkilerin gelişimi hakkında öğrencilere bilgi aktardı.

Günün Sürprizi: 10 yaşında mantar uzmanı Kerem Akkaya

Eğtimin öğleden sonraki bölümünde öğrencileri bir sürpriz bekliyordu. ÇEYO öğrencilerinden Emre Karakoç‘un İstanbul’da bir süredir çalışmalarını devam ettiren ve mantar üzerine yoğunlaşan ekoloji grubundan Fatih Akkaya ve 10 yaşındaki oğlu Kerem Akkaya.

ÇEYO'yu sadece Yeşil Gazete takip ediyor. Dr. Huriye Kara ve eğitime katılıp mantarlar hakkında bilgi veren Fatih Akkaya ile birlikteyiz
ÇEYO’yu sadece Yeşil Gazete takip ediyor. Dr. Huriye Kara ve eğitime katılıp mantarlar hakkında bilgi veren Fatih Akkaya ile birlikteyiz

Türkiye’nin Mantarları” kitabının yazarı Jilber Barutçuyan‘ın önayak olduğu mantarla ilgilenmeya başlayan grubun bir süredir İstanbul Belgrat ormanlarında mantar toplama ve sonrasında o mantarlar üzerinden “Mantar Dostları” adı ile eğitimler gerçekleştirdiğini belirten Fatih Akkaya, kendisinin Adana’ya taşındığını ve ÇEYO ile tanışmasının çok güzel bir tesadüf olduğunu sözlerine ekledi.

Jilber Barutçuyan’ı da en yakın zamanda Adana’ya davet ederek ÇEYO ile buluşturmayı planladığını da aktaran Fatih Akkaya’nın oğlu Kerem ise kelimenin tam manası ile bir mantar tutkunu.

Sözlerine, o gördüğümüz şapkalı şekil mantarın kendisi değil asıl mantar yerin altında diyerek başlayan Kerem Akkaya, Yeşil Gazete okurları için asıl mantarın şemasını da çizdi, “Ama bu değil sadece, aklınıza gelebilecek her şekilde olabilir” notunu da ekleyerek.

Büyüdüğünde mikolog (mantar bilimi ile uğraşan bilim insanı) olmak isteyen Kerem Akkaya'dan mantarlar hakkında bilgi de aldık
Büyüdüğünde mikolog (mantar bilimi ile uğraşan bilim insanı) olmak isteyen Kerem Akkaya’dan mantarlar hakkında bilgi de aldık.

Canlıları; hayvanlar, bitkiler ve mantarlar olmak üzere üçe ayıran Kerem, itirazımız üzerine savını şu şekilde destekledi, “Mantarlar diğer canlılar gibi karbondioksit alıp oksijen vermezler. Ayrıca orman dediğimiz yapının temel taşıdır mantarlar. Mantar olmaz ise orman da olmaz”. Mantar bilimi mikoloji hakkında da bizi aydınlatan Kerem’den daha sonraki eğitimlerde ayrıntılı bilgi sözü da aldık.

Üçüncü ÇEYO eğitiminde “Ot Şenliği” ve “41 kere maşallah çorbası”

Çukurova Ekolojik Yaşam Okulu’nun artık bir geleneği haline gelen gün sonunda kollektif olarak diğer eğitimin tarihi ve yeri de belirlendi. Tüm katılımcıların ajandasına uymaya dikkat edilerek Nisan ayının tüm haftasonları tartışıldı ve üçüncü eğitimin 6 Nisan’da Mersin Çeşmeli’de bulunan Huriye Kara’nın çiftliğinde yapılması karara bağlandı.

6 Nisan’da eğitimin yanısıra Ot Şenliği de var. 41 çeşit ottan 41 kere maşallah döğmeli yoğurtlu çorbasının da kaynatılacağı Ot Şenliği; ÇEYO’ya dahil olmayanlara da açık.

Huriye Hoca’dan aldığımız bilgiye göre 41 kere maşallah çorbası Akdeniz ekosistemi içinde yer alan bahçe, bostan, orman, kumul ve dere kenarlarında yetişen tüm yenilebilir otların içlerine tıbbi aromatiklerin de katılması sureti ile hazırlanıyor.

ÇEYO ile ilgili ayrıntı bilgi edinmek isteyen okurlarımız Mersin için Ekolog Derneği’nden Alper Girgeç ile (Tel: 0.532.543 57 33) ; Adana için ise Dr. Serdar İskit ile (Tel: 0.533.684 80 89)  bağlantıya geçebilirler.

 

Fotoğraflar: Sema İskit, Alper Girgeç, Alper Tolga Akkuş

Haber: Alper Tolga Akkuş

 

(Yeşil Gazete)

 

Sahne Cihangir Oyuncuları’ndan YETER! Yetmeli…

Demokrasimizi Cumhuriyet tarihimizin en “ileri” düzeyine çıkardığımız son 10 yılda, Türkiye’de 6.000’e yakın kadın cinayete kurban gitti. Yatıyoruz, kalkıyoruz, işe gidiyoruz… Bu arada geçen 15 saatte bir kadın daha, Türkiye’nin bir köşesinde bir “er kişinin” maktulü olarak kayıtlara geçiyor. Çoğu metazori kocalar ve sevgililerce ya da mütecavizlerce kurban ediliyor bu kadınlar… Kimlik numaraları “adli vaka” notuyla kayıttan düşülen resmi ölüler onlar artık… Ölü kadınlar… Ama o cinayetlerden önce de ölü değiller miydi? Hayatlarına “yaşam” katabilecekleri ne sunmuştu ki toplum – yani bizler – onlara?

Demokrasimizi Cumhuriyet tarihimizin en “ileri” düzeyine çıkardığımız son 10 yılda, Türkiye’nin nüfusu sadece yüzde 12 artarken kadına karşı şiddet yüzde 1.400 arttı. Resmi verilere göre, kadına yönelik şiddet nüfus artışından 110 kat daha hızlı şekilde yaygınlaşıyor, alenileşiyor, normalleşiyor. Bu toplum bir vücut olsaydı bu hızlı çoğalan bir virüs karşısında o bedene 6 ay bile ömür biçilemezdi muhtemelen… Kimileri, kadının ifade hürriyetini daha fazla kullandığı için resmi kayıtlarda artış olduğu tezini savunuyor. Bunun kısmen doğruluk payı olduğu kesin. Ancak, 15 katlık bir artışın salt bu nedenle olabilmesi için gerekecek ve kadınları haklarını arayacak cürete teşvik edecek, ne yaptık ki son 10 yılda? Kusura bakmayın… Bunun altında başka bir çapanoğlu var…

Demokrasimizi Cumhuriyet tarihimizin en “ileri” düzeyine çıkardığımız son 10 yılın sonunda, Türkiye’de artık her iki kadından biri şiddete maruz kalıyor. Tercüme edelim: 20 MİLYON kadından bahsediyoruz… 1 Romanya veya 2 kere İsveç’in tüm nüfusundan bahsediyoruz…

Sayılar… Sayıları, hiç değilse bir kısmımızın ilgisini belki çeker diye umut ettiğimizden kullanıyoruz. Yoksa nicelikler “milyonları” anlatsa da asıl çarpıcı olan “bir”leri anlatmıyorlar… Bireyleri… Kadınları…

7 yeter-afisBu noktada yine devreye kadınlar giriyor. “Cihangir Sahne Oyuncuları” bu istatistiksel detaylarda kaybolmuş “ölü” kadınların hikâyelerini aktarıyor bize… Çünkü “YETER!” demek istiyorlar… Artık, Yeter!

Sebahat Demirtaş ve Engin Yüksel tarafından kaleme alınmış orijinal metin, projeyi geliştiren Demet Engin başta olmak üzere, Gamze İlkılınç, Seyhan Çiftçi, Gül Ersürmeli Yılmaz ve Eylül Kübra Uzun’dan oluşan Cihangir Sahne Oyuncuları ve rejisör Jale Karabekir ile birlikte yorumlanarak “belgesel tiyatro” olarak sınıflandırabileceğimiz bir vasfa bürünmüş. Ancak doğası gereği sarsıcı olmaya aday bu metin, zekice bir reji ile dengelenerek seyirciye şiddeti değil farkındalığı geçiriyor. Toplu bir katarsis (iç boşaltma, arınma) değil bir bilinçlenme çağrısı ulaştırıyor. İşlevsel ve eylemci bir etkiyi, politik bir kışkırtmadan kaçınarak üretiyor.

Oyun, yüze yakın kadının gerçeklere dayanan trajedilerini beş kadın oyuncunun kısa süreli performansı içinde sunuyor. Her biri ayrı ayrı tiyatro eğitim ve geçmişlerine sahip olmalarına karşın beş oyuncunun dördü, inşaat mühendisliği, biyoloji, işletme ve edebiyat gibi farklı branşlarda da eğitim almışlar, kariyerlerini ilerletmişler. Bu açıdan bakıldığında kadının “Yeter!” sesi olmaya duydukları isteğin yanı sıra, farklı disiplinlerle tiyatroyu beraber yaşatabilmenin zorluğundan geçmiş insanlar olarak, ortak hedef ve arzulara sahip uyumlu bir ekip olmalarına yardımcı olmuşa benziyor. Bu uyum devam eden temsillerle, oyunculuk performansının daha da yukarıya çıkacağına işaret ediyor.

Bilgi ve duygunun dengeli seviyede sunulduğu bu oyunu izlemenizi önerir, kocası “rüyasında” onu aldattığını gördüğü içini öldürülen kadınların olmadığı adil ve temiz bir Türkiye dilerim…

http://www.mybilet.com/event/15910/yeter/

Manzum S.

Narsistik / Anti-Sosyal kişilik tipleri ve Liderlik* – Murat Paker

Narsisizmin yoğun ve özel bir alt-türü olarak anti-sosyal (eski dilde psikopatik) kişilik tarzı özellikle siyaset ve iş dünyasında yaygındır. Dünya’da da Türkiye’de de…

Narsisistik özellikler: Empatisizlik, ötekilere uzantı muamelesi, büyüklenmecilik, ben-merkezcilik, hep haklı ve hakkı olduğunu düşünme, rekabetçilik, mükemmeliyetçilik, alınganlık, derinde özdeğer ve özgüven kırılganlıkları, derin utanç, lider/otorite olma ihtiyacı, küstahlık, hayran olunma ihtiyacı, böbürlenme, kendine hayranlık.

Narsisistik yapının üzerine inşa edilen anti-sosyal (psikopatik) kişilik tarzını ele alalım. Nedir bu tarzın temel özellikleri?

Anti-sosyal özellikler: Saldırganlık, tepkisellik, düşünme yerine eylemsellik, duygu tıkanıklıkları, kontrol saplantısı, vicdan eksikliği, utanmazlık, habis büyüklenmecilik, sadizm, kural/norm tanımazlık, hiddet, şiddet eğilimi, manipülasyon eğilimi, çocuklukta ebeveynlerin katı disiplin ile aşırı şımartma tutumlarının şaşırtıcı biçimde içiçe geçmiş olması, bağlanamama, sınırsızlık, ilkel haset, empatisizlik, sevgisizlik, güç ihtiyacı, hezeyan eğilimi.

Bütün kişilik tarzlarında olduğu gibi narsisistik ve anti-sosyal tarzlarda da sıralanan özelliklerin hepsinin ağır dozda olması gerekmez.

Kuzuların Sessizliği filmindeki seri katil, psikotik düzeyde bir anti-sosyaldir ve bu tarzın en ağır örneklerinden biridir. Ama çok daha işlevsel olan, nevrotik düzeyde örgütlenmiş anti-sosyal ağırlıklı kişilikler, çok daha fazla sayıda aramızda yasamaktadırlar.

Nevrotik/üst-sınır düzey anti-sosyallerin şanslı, zeki, yetenekli olanları toplum içinde çok önemli mevkilere gelebilir ve güç kontrolsüz bir şekilde ellerine geçtiğinde, otoriter, vicdansız, sert, kural tanımaz, eleştiriye tahammülsüz bir liderlik tarzı izleyebilirler.

Narsisistik veya anti-sosyal, bir liderin kişilik özellikleri, içinde yer aldığı sosyo-politik bağlamdan bağımsız değerlendirilemez. Liderin kişilik özelliklerinin ancak sınırlı bir görece özerkliği vardır. Liderliğe rıza gösterenler olmasa liderin anlamı/işlevi olmaz. Liderin bütün eylemlerinden/söylemlerinden, kendisi ile birlikte onunla özdeşim içinde olanlar, onu değiştirmeyi düşünmeyenler de sorumludur.

(*) Bu konuda 15-16 Mart 2014’te, Berkin Elvan’ın cenazesi ertesinde yazdığım tweet serisinin kolajı.

Murat Paker

 

Yrd. Doç. Murat Paker
Klinik Psikolog, Psikoterapist

Enerji talebi su kaynaklarını tehdit ederken küresel susuzluk artıyor

Geçtiğimiz cumartesi, Dünya Su Günü’nde Birleşmiş Milletler tarafından dünya su geliştirme raporu yayınlandı.

Rapora göre gelecek on yıllarda artan nüfusun ve büyüyen ekonomilerin ihtiyaçlarını karşılamak, hayat tarzındaki ve tüketim eğilimlerindeki değişiklikler nedeni ile içilebilir su ve enerji talebinin artmaya devam edecek olması kısıtlı olan doğal kaynaklar ve ekosistem üzerindeki var olan baskıyı arttıracak. Ayrıca enerji üreticileri, suya ihtiyacı olanlar ve çevreciler arasındaki çatışmanın şiddetlenme potansiyeli artıyor.

Yoğun su kullanan enerji kaynakları bırakılmalı

Dünya su kullanımının % 15’e yakını enerji üretimi için kullanılıyor. Raporda 2035’e kadar bu oranın %20’lere ulaşacağı aynı zamanda su talebinin de 2050’ye kadar %55 oranında artacağı belirtiliyor. Bu büyüme büyük oranda Çin, Hindistan, Orta Doğu ekonomilerindeki nüfus artışına ve ekonomik büyümeye bağlı. Gelecek yıllarda enerji talebindeki artışın %90’ı Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) ülkeleri dışından gelecek.

Dünya su kullanımının % 15’i enerji üretimi için kullanılıyor. Fotoğraf:Reuters

Enerji üretiminin yaklaşık %90’ının yoğun su kullanımı gerektirdiğinin belirtildiği rapor; fosil kaynaklar, katran kumulları ve hidrolik kırma seçeneklerine dayalı enerji üretimin azaltılması konusunda uyarıda bulunuyor.

Enerji sektörünün “büyük politik güç” olduğunu ancak suyun bir konu ya da endüstri olarak bu etkiden yoksun olduğu, bu iki alanda yani enerji ve su alanında bir koordinasyon olması gerektiği belirtiyor.

Tahminler 768 milyon insanın temiz içme suyuna ulaşamayacağını ve 2,5 milyar insanın temel sağlık hizmetlerine ulaşamayacağını, 1,3 milyar insanın elektrik olmadan ve 2,6 milyara yakın insanın mutfak için katı yakıt ve biyokütle kullanacağını ortaya koyuyor.

Su ve sağlık hizmetleri yardımları yapılmıyor

WaterAid(Su Yardım) adlı sivil toplum kuruluşunun geçtiğimiz cuma günü yayınladığı ayrı bir rapora(pdf) göre ise zengin ülkelerin geçtiğimiz on yıl içerisinde, su ve sağlık hizmetleri için taahhüt ettikleri milyarlarca dolarlık yardımın tamamını henüz yapmadıklarını gösteriyor.

OECD’den edinilen verileri analiz eden WaterAid’in ortaya çıkardığına göre 2002-2012 yılları arasında söz verilen 80 milyar dolarlık yardımın sadece 53,6 milyar dolarlık kısmı yapılırken kalan 27,6 milyar dolarlık kısmı ise ödenmedi.

WaterAid yöneticisi Barbara Frost;

Eğer dünya verdiği yardım sözünü tutsaydı milyonlarca insanın hayatlarını dönüştürmeye yardımcı olacaktı. Ancak sadece verilmiş sözleri tutmak yeterli değil. Bu gibi hayati hizmetlere ulaşılmayı sağlayabilmek için su ve sağlık hizmetleri için toplu yardım akışının iki katına çıkartılması gerekmektedir

şeklinde açıklama yapıyor.

Yardımlar ihtiyaç sahiplerine ulaşamıyor

WaterAid’e göre 2012 yılında, su ve sağlık hizmetleri toplam yardımın sadece %6’sını alabildi. Fotoğraf: AP

WaterAid’e göre su ve sağlık hizmetleri 2012’deki toplam yardımın sadece %6’sını alabildi. WaterAid ayrıca yardım yapanların yardımlarını su ve sağlık hizmetlerine nasıl dağıttığını sorguluyor ve paranın yoksullara ulaşamadığını bunun yerine küresel eşitsizliği şiddetlendirebileceğini belirtiyor.

WaterAid’in hesabına göre örneğin, su ve sağlık hizmetlerine ulaşımın nüfusun %90’ı olduğu Morityus gibi ülkelerde kişi başına düşen yardım 588 dolar iken nüfusun %50’sinden fazlasının temiz suya ve temel sağlık hizmetlerine ulaşma imkanının olmadığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde ise bu miktar sadece 0,80 dolar.

Frost sözlerini şöyle sürdürüyor;

Uluslararası yardımın amacı dünyadaki yoksulların yoksulluktan kurtulmaları ve sağlıklı ve verimli bir hayat yaşamalarına yardım etmek ve temelde eşitsiz bir dünyamız olduğunu işaret etmektir. Sorulması gereken soru şudur; neden su ve sağlık hizmetleri yardımının büyük çoğunluğu, bu temel ihtiyaçlar için çaresizce bekleyenlere ulaşmıyor?

Bin yıllık kalkınma hedeflerinde olan su kaynaklarına erişimi olmayan insanların oranını yarıya indirme hedefine, hedef tarihi olan 2015’den önce ulaşıldı. Ancak yine de, resmin bütününe bakıldığında büyük bir ayrım görülüyor; bazıları için bolluk, hatta gerektiğinden fazla bolluk diğerleri için ise kıtlık ve ayrıca temiz su yokluğu. Bu ayrımın yanlış tarafında olanlar her gün bu temel ihtiyaçlar için mücadele etmek zorunda kalıyor.

(guardian, Yeşil Gazete)

 

BM’den ses kaydı ve Youtube yasağıyla ilgili açıklama

Birleşmiş Milletler sözcü yardımcısı Farhan Haq, Youtube’un yasaklanması ile ilgili kararın ‘Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymayabileceğini’ belirtti. Gün içinde sızdırılan Suriye görüşmesiyle ilgili olarak da “Biz Suriye’de devam eden çatışmada daha fazla silahlandırmaya karşıyız.” dedi.

Suriye sınırları içindeki Türk toprağı Süleyman Şah Saygı Karakolu’na yönelik olası bir saldırıyı değerlendirmek üzere Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Bakanlık Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in yaptıkları görüşmeyle ilgili internete sızan ses kayıtlarını değerlendiren BM Sözcü Yardımcısı Haq, şunları söyledi:

595812-UNSpokespersonFarhanHaq-1377584685-251-640x480

“Suriye’deki diplomatik çabalarımızı herkes biliyor”

“Suriye konusunda BM’nin tavrı açık ve nettir. Suriye konundaki diplomatik çabalarımızı herkes biliyor. Bunlar devam edecek. Biz Suriye’de devam eden çatışmada daha fazla silahlandırmaya karşıyız. Tüm ülkelere, özellikle bölgedeki ülkelere çatışmalara engel olunması konunda yardımcı olmalarını ve hükümet ile muhalifleri barış için masaya oturtacak çabalar göstermeleri için cesaretlendiriyoruz.”

Youtube’un erişime engellenemesi hakkında da konuşan Haq, BM’nin daha önce Twitter’ın erişime engellenmesi ile ilgili olarak yapmış olduğu “Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uymayabileceği” açıklamasını hatırlattı.

“Füle: Türkiye, bu nereye varacak ?”

Öte yandan bugün TİB’in Youtube’u kapatma kararıyla ilgili AB‘den de tepki geldi.

Ekran Resmi 2014-03-27 22.02.51.png

AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Stefan Füle, twitter hesabından twitter ve Youtube kapatmalarını kast ederek :”#Turkiye bu nereye varacak?” diye sordu, “bilgi paylaşma özgürlügüne saygı gösterilmeli, kısıtlama ölçülü olmalı.” dedi.

(T24/Yeşil Gazete)

Fukushima’dan Sinop’a : nükleere hayır!

‘Nükleersiz’ oluşumundan Pınar Demircan, Gazeteci Aktivist Toshiya Morita’nın Fukuşima felaketinin yıldönümünde ‘Yeşil Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak Türkiye’de gerçekleştirdiği panellerden* izlenimini aktardı.

“Bizim başbakanımız yalancıdır!”

Morita sunumlarına hep “Japonya Başbakanı Abe’nin üç yalanı” olduğuyla başladı; birincisi Fukushima Nükleer kazasının kontrol altında olduğu yalanı, ikincisi radyasyon sızıntısının tamamen önlendiği, üçüncüsü ise ne bugün ne de yarın Fukushima Nükleer Santral kazasına bağlı olarak sağlık tehlikesinin bulunduğu yalanı…

Morita açıklamasında, Tokyo’da gerçekleştirilecek olimpiyatlara ayrılacak bütçenin ‘Fukushima’nın kanayan yarasını durdurmaya, zararların tazminine, dünyaya akıttıkları pisliğin temizlenmesine kullanılması gerektiğini, olimpiyatların felaket koşullarında lüksten başka bir şey olmadığını’ söyledi ve bu durumdan çok utandığını belirtti.

Kazanın sebebi deprem
Konuşmasının devamında Fukushima Nükler Santralinin yapısına da değinerek felaketin yaşanmasının esas sebebinin deprem olduğunu belirtti, hükümetin bu gerçeği sakladığını aksi halde Japonya bir deprem ülkesi olduğu için tüm diğer santrallerin de risk altında olduğu hissinin verileceğinden korktuklarını anlattı ve ekledi: “Mesela depremin bu kazadaki rolü, Japonya gibi bir deprem ülkesi olan ülkemizde kurulması planlanan santral için bir tehlike oluşturmaz mıydı?”

1700 kişinin ölüm sebebi tsunami mi?

Hükümete göre kazanın sebebi tsunamiden başkası değil …Ölen 1700 kişinin içinde, yayılan radyasyon nedeniyle ölenlerin sayısının ayrıştırılmadığını, herkesin toptan tsunamide ölmüş gösterildiğine dikkat çekiyor Morita.

Nükleer santraller kapatılınca enerji darboğazı yaşandı mı?

Japonya’da nükleer enerji haricindeki enerji kaynaklarının hidroelektrik ve termik santraller olduğunu belirten Morita, halihazırda ülkedeki 54 nükleer santralin kapalı olmasının şu anda herhangi bir enerji darboğazı yaratmadığını söylüyor.

Morita nükleer kazaya kadar olan dönemde Japonya’da ışıklandırmanın aşırı olduğunu,adeta elektrik tüketiminin devlet eliyle teşvik edildiğini, hep daha fazla elektrik enerjisine ihtiyaç var(mış) gibi yapıldığını da belirtiyor ;öyle ki yaşlılar 24 saat ve aşırı ışıklandırma sebebiyle uykusuzluk çekip doktora bile başvururmuş Japonya’da.

Çevreye verilen zarar

Kaza olmasa dahi denizden devir daim yaptığı su ile deniz sıcaklığını arttıran Nükleer yakıtlar bir de kaza yaşanınca…
Morita kazadan beri her gün denize 400 ton kontamine atık (radyasyon bulaşmış su) atıldığını söylüyor. Saha içinde bir konteynırı da radyasyonlu su atığı denize gitmesin diye depolamak için kullanmaya başlamışlar ama bu konteynırın da sızdırması neticesinde saha içerisinde yerler de kontamine atık su ile yıkanmış durumda.

Fukushima Yerleşkesinde İnsanların hayatı nasıl değişti?

Kazanın üstünden 3 ay geçtikten sonra bölgeye gidebilen Morita öncelikle Fukushima felaketzedelerinin hayatlarının stres ve endişe ile dolu olduğunu, insanlar arasındaki kazaya bakış açısı ve çoklu fikir ayrılıklarının boşanmalara, ailelerin parçalanmasına yol açtığını ifade ediyor. “Öyle ki aynı evin içinde radyasyondan korunmak gerekir mi gerekmez mi, maske takmalı mı takmamalı mı ,Fukushima’dan kaçmalı mı gibi noktalarda kaosa dönüşmüş durumda aile ilişkileri.”

Nükleer kaza sahasında insan çalıştırılıyor mu ?

Nükleer kaza ile yayılan radyasyondan dolayı robotlar bozulduğu için yerine insanın girip çalışması gerekiyorsa da patlayan reaktörlerin içinde bu da mümkün değil, çünkü insanın çok yüksek radyasyona maruz kalması halinde anında ölmesi muhtemel, dolayısıyla sahanın ve reaktörlerin kontrol altında olduğunu söyleyemeyiz diyor Morita.

Morita’nın aktardığına göre sahada çalışanların çoğu mafyanın bulup getirdiği evsiz insanlar veya az paraya çalışan insanlar- ki bu durum son dönemde medyada sıkça yer almış ; sahada çalışanların ücretleri düşürülmüş.

 Olası depremler için tatbikat eksikliği var

Fukushima kazasından hemen sonra, 25 Mart’ta hazırlanan Felaket Senaryosu 250 kmlik bir alanın, dolayısıyla 30 milyon insanın tahliye edilmesini öngörüyor. Başbakan Abe ise ülkedeki nükleer santrallerin tekrar çalıştırılması için uğraşıyor. Morita’nın belirtiğine göre, kazadan sonra tsunamide zarar görenler için tazminat ödemesi başlatılmış fakat bir yandan tazminat ödemesini durdurmak için felaketzedeler “sorun giderildi ,tehlike kalmadı” denilerek  eski konutlarına gönderilmeye çalışılıyor.

Hastalıklar artıyor

Nükleer felaket sonrası, normal şartlarda Japonya’da milyonda bir görülen tiroid kanseri vakasın artış olacağı, milyonda 400’e varacağı tahmin ediliyor. Gazetecinin belirttiğine göre, kazadan sonra üç yıl içinde 226 bin çocuktan 74 ünde tiroid kanseri tespit edilmiş. Üç yıl içinde kalp hastalıklarının da arttığı söyleniyor.

Morita, ‘Japonya’ nın nükleer santrallerle tanışmasını Amerika tarafından yönlendirilen bir politika olduğunu, atom bombasını yiyen bir ülkenin bile nükleer santral kurmasının nükleer sempatizanları için reklam dolu bir mesaj verdiğini’ söyleyerek tamamlıyor sözlerini.

‘İşi politikacılara bıraktığımız için felaket başımıza geldi’

Japonya Başbakanı Abe, Her cuma Tokyo’da Başbakanlık Sarayı önünde onbinler tarafından protesto ediliyor. Morita’ya göre protestoların başlamasına kadınlar önderlik etmiş.

Ve gazetecinin aktardığına göre Japon halkı şimdi kendini suçluyor, “ Biz insiyatifi hep politikacılara bıraktık ,işlerine karışmadık ,bu felaket de bu yüzden başımıza geldi” diyor.

Sözlerini ‘Power to the People!’ ve ‘Faşizme karşı omuz omuza!’ diyerek bitiriyor Morita ve Sinop’un yanında olduğunu Nükler santralin kurulmaması için bizimle çabalayacağı sözünü veriyor.

Alkışlarımız kadar güçlü çarpıyor yüreğimiz …

fft81_mf2039502

* Toshiya Morita, 10 Mart’ta Istanbul’da,11 Mart’ta Sinop’ta ve 13 Mart’ta İzmir’de Fukushima gerçeklerini anlattı.

Pınar Demircan    

 

Yeşil ve yerinden yönetim

Yerinden yönetim kavramı bu yerel seçim döneminde her zamankinden fazla gündemimize girdi. Her ne kadar çoğu siyasi çevrede bu tür kavramlar “halka fikrini sormak” olarak yanlış anlaşılıyor olsa da, yine de sevindirici bir gelişme bu. Türkiye gibi, kuruluşundan bu yana merkeziyetçi idare yapısının neredeyse tabu haline getirildiği bir ülkede, yerinden yönetimi savunabilmek bile demokrasi ve yerelleşme adına önemli bir aşama kaydettiğimizi gösteriyor.

Bu durumu iki temel faktöre bağlayabiliriz. Bunlardan birincisi bölgesel düzeyde özerkliğin, yıllardır sürdürdüğü mücadelenin bir kazanımı olarak Kürt siyasal hareketinin politik taleplerinin odak noktası haline gelmesi. İçeriğine ve ilan ediliş tarzına dair kimi eleştiriler yapılabilir, ancak Kürt siyasi hareketinin “demokratik özerklik” derken, merkeziyetçi devlet yapısının tam tersini, ulus devletin dışına çıkmayı ve yerelde yaşayan insanların söz ve karar haklarının güçlendirilmesini kastetmesi son derece önemli. Bu ima bile tek başına Türkiye’deki pek çok ezberin bozulmasına neden olmuştur denebilir.

Yerinden yönetimin görünür bir yerel seçim teması haline gelmesini sağlayan diğer temel faktör ise bizzat Gezi direnişi oldu. Gezi direnişinin iki çıkış noktası vardı. Bunlardan biri ekoloji, diğeri ise başta kentle ilgili meseleler olmak üzere her konuda demokrasi ve katılım talebiydi. Her ne kadar kısa sürede hükümet karşıtı gösterilere dönüşerek odak noktası değişse de, aylar sonra geriye dönüp baktığımızda direnişin Gezi Parkı’nı yok edilmekten kurtardığı ve genel olarak katılım talebini iyice meşru ve görünür hale getirdiği, yani bu iki anlamda başarılı olduğu açıktır. Dolayısıyla Gezi’nin, bir ekoloji ve demokrasi mücadelesi olarak yerel seçimlere doğrudan bir yansıması oldu: Bütün partilerin kendi meşrebince katılım temasını gündeme alması.

Bununla birlikte Türkiye’de yerinden yönetimin ya da merkeziyetçi yapının değişmesinin son yıllarda herkes tarafından meşru kabul edilen politik talepler haline gelmeye başlaması, daha az göze çarpan bir mücadeleyle daha yakından ilgilidir: Gezi’nin de çıkış noktaları arasında yer alan ekoloji mücadelesiyle.

Ekoloji mücadelelerinin (Bergama’dan bu yana iyice belirgin hale gelecek şekilde) giderek yerelleşmesi çok şeyi değiştirdi. Her şeyden önce, yaşadıkları yerde çevreye, doğaya, yerel ekonomiye ya da kültüre zarar veren bir müdahaleyle onayları alınmadan ve kendilerine sorulmadan tepeden inme bir biçimde karşılaşan insanların direnmesi bir norm halini aldı. Türkiye’de yaşayan diğer insanlar, verilen mücadeleye politik olarak destek verip vermediklerinden bağımsız olarak, bu tür mücadelelerin bir katılım meselesinden kaynaklandığı kanaatini paylaşır hale geldiler. Dolayısıyla demokrasinin sadece seçimlerde oy vermekten (ve ara dönemlerde siyasi çalışma yapmaktan, siyasi çalışma yapanlara onay vermekten veya karşı çıkmaktan veya sadece söylenmekten) ibaret olmadığı, insanların kendi hayatlarıyla doğrudan ilişkili konularda her an itiraz edebilmeleriyle ve kararlara etki edebilmek için yollar aramalarıyla alakalı olduğu pratik hayattan kavranan bir gerçeklik halini aldı.

İnsanlar altın madeni, HES, termik santral gibi konularda da, yaşadıkları yeri etkileyen yol veya yapılaşma gibi projelerde de, sokaklarındaki baz istasyonlarını kaldırtmak gibi iyice yerel meselelerde de karşı çıkmanın, isyan etmenin, ya da mahkemeye gitmenin hak olduğunu ve bunun da yapılan işlerin o işten etkilenen kişiye sorulmadan, onayı alınmadan yapılmasıyla ilgili olduğunu yaşayarak gördüler. Neticede eğer yapılan işlerde “katılım” olsaydı ve kararlar “yerinde” verilseydi, bu karşı çıkışların çok daha az olacağı, yaşanan bunca yıllık tecrübenin mantıki çıkarımı haline geldi.

Dolayısıyla Türkiye’de yerinden demokrasi, yerellik ve katılımın meşruiyet ve yaygınlık kazanması demokrasiyle ilgili kavramsal bir açılımın, ya da hukuki veya idari bir tartışmanın ürünü olarak ortaya çıkmadı. Kürt siyasi hareketinin büyük ön açıcılığı bir yana bırakılırsa, yerinden yönetim talebi büyük ölçüde çevre, ekoloji ve kent meseleleriyle ilgili olarak, derelerden, vadilerden, köylerden , semtlerden, mahallelerden, Gezi’den, yani yerel mücadelenin içinden süzülüp geldi. Yerinden yönetim ve katılım, bu kez büyük harfle başlayan Siyaset’in kazanımı değildi. Bu anlamda bir iktidar mücadelesinden, hatta ironik bir biçimde (neticede idari yapının değişmesinden de bahsediyoruz) bir rejim tartışmasından kaynaklanmadı. Mevcut siyasi sistemi altüst edici bir düzen değişikliğini ima etmedi. Bugün sokaklara inen yerinden yönetim ve katılım talebi tam tersine demokrasi mücadelesinin iyice rafine bir aşaması olarak belirginleşti. Dolayısıyla hem bu yanıyla, hem de çevre, ekoloji ve kent hareketleriyle olan doğrudan bağıyla, yerinden yönetimin özgün bir yeşil politika teması olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz.

Yerinden yönetim dediğimiz zaman bir yandan bölgesel parlamentoların veya mahalle meclislerinin kurulması gibi büyük ölçekli idari reformlardan, diğer yandan alınacak kararların kamuoyunda sistematik bir şekilde müzakere edilmesi için çok aktörlü yapılar ve süreçler kurulmasından bahsediyoruz. Elbette bütün bunlar düşünce ve ifade özgürlğünün güvence altına alınmasıyla, özgür basınla, serbest ve eşit katılımın sağlandığı demokratik bir seçim sistemiyle, idari yapıların ve işlemlerin şeffalığıyla birlikte düşünüldüğünde bir anlam taşır. Türkiye’nin otoriterleşme sürecini tamamlayan ve giderek diktatörlüğe özgü yapıları normalleştirmeye başlayan mevcut siyasi ortamında sağlıklı bir demokrasinin daha da gelişmiş bir modelinin tartışılması güzel bir çelişme yaratıyor. Toplumun geniş kesimlerinin demokratik gündemiyle, iktidarını özgürlüğe ve çoğulculuğa imkan tanıyan bütün siyasi kurumları darmadağın ederek sağlamlaştırmaya çalışan AKP iktidarının gündemi arasındaki devasa farka işaret ediyor. Ama demokrasinin zaten bir durum değil, bir süreç olması da böyle bir şey.

Yerinden yönetimin yeşil politikayla olan bağı da işte tam burada. Merkezi yapıların, otoriter ve hiyerarşik siyasetin, insanın doğa üzerindeki üstünlüğünün ve ister inanca, isterse bilime ya da ideolojiye dayalı olsun farketmez, “mutlak doğruların” değil; yerelliğin, çoğulculuğun, doğayla uyumun ve tabandan gelişen, müzakereyle şekillenen, belirsizliğe ve karmaşıklığa olumlu değer atfeden şenlikli bir siyasetin öngörülmesi anlamında yeşil politika yerindenliği mecbur kılıyor.

Zaten yeşil politikanın geleneksel sol rasyonaliteyle çeliştiği yerlerden biri de budur. Merkezi planlama, bilimsel “doğruların” hakimiyeti ve piyasa ekonomisinin devlet tarafından denetime alınması uğruna merkeziyetçi siyasetin savunulması solun bir kesimi için hâlâ geçerli bir politika. (Kürt siyasi hareketinin Türkiye soluna en büyük katkılarından biri de belki, bunun baskın politika olarak kalmasını kırmak olmuştur.)  Yerinden yönetimin uygulanabilir olması, halkın, kendi yaşamını ilgilendiren bütün meselelerde, her türlü bilgiye erişiminin sağlandığı, manipüle edilmediği, yapılandırılmış süreçlerle, özgür, açık ve yeterli bir süre müzakerede bulunmasının güvence altına alındığı, hatta gerekirse yerel düzeyde referanduma gitmenin de  göze alındığı durumlarda, en doğru kararı verebileceğini kabul etmekle mümkündür. Halkın katılımını sadece bizim istediğimiz sonucun çıkması garanti ise savunmak, elbette ne demokratik olacaktır, hatta ne de siyaset.

Yerel seçimler bağlamına dönersek, bütün bu nedenlerle katılımı ve yerindenliği savunmanın bizi götüreceği yer öncelikli olarak çevre, ekoloji ve kent meselelerine ağırlık vermek olacaktır. İstanbul’da kuzey ormanlarını yok eden üçüncü köprünün, üçüncü havalimanının, Kanal İstanbul çılgınlığının ve şehrin kimliğini ve sosyal adaleti tahrip eden inşaat ve kentsel dönüşüm kararlarının merkezi hükümet tarafından dayatıldığını ve halkın katılımının özellikle önlendiğini unutmayalım.

Dolayısıyla yerel demokrasiden bahseden bir yerinden yönetim anlayışını savunurken, üretilecek politikaların ağırlık noktasını yeşil yerel yönetim politikaları oluşturacaktır: Yeşil alanlar, parklar, kent içi toplu ulaşım, bisikletli ve yaya (dolayısıyla hem ekolojik, hem de bireye alan açan) hareketlilik, çok merkezlilik, sitelere ya da uydu kentlere değil, organik olarak gelişen mahallelere dayalı yerleşimler, mümkün olduğunca yerel ve kendine yeterli olmaya çalışan, çevreye zarar vermeyen, yenilenebilir ve sürdürülebilir bir ekonomik sistem, yerleşim yerlerinden alışveriş mekanlarına kadar her alanda küçük ve uygun ölçekli yapıların hakim hale gelmesi, çoğulcu bir kültür sanat ortamı, doğayı fark eden, tanıyan ve uyum sağlamaya çalışan,doğanın ve tüm canlıların haklarını savunan, ve elbette barışçı ve adil bir toplum. Bütün bunlar da ancak yerindenlik ve yerellikle bir arada olduğu zaman bir anlam taşır.

Kendini yönetmek, yerinden yönetmek, yerellik, yeşil kentler ve yerel yönetimler… Doğrusu bütün bunları tartışmaya başlamış olmak bile güzel.

Ümit Şahin

Bu yazı ilk kez Güncel Hukuk dergisinin Mart 2014 sayısında yayınlanmıştır.

Youtube da kapatıldı

Sosyal paylaşım sitesi twitter’ın kapatılmasından sonra video paylaşım sitesi YouTube da Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) kararıyla Türkiye’den erişime kapatıldı.

Youtube

TİB’in resmi internet sitesinde yer alan açıklamada, sitenin TİB tarafından erişime engellendiği belirtildi.

Hürriyet’in verdiği bilgiye göre, alınan karar az önce 3G internet erişimi sağlayan GSM operatörleri ile internet erişim hizmeti veren TTNET ve Superonline gibi ISP şirketlerine tebliğ edildi. Yasaklama kararı, gün içinde operatörler ve şirketler tarafından aşama aşama uygulamaya konacak.

Mahkeme kararı yok

Kapat, ‘twitter’daki yasaklamada olduğu gibi mahkeme kararı olmadan, idari tedbirle yapıldı.

Siteye Türkiye içinde erişim sağlanamazken, DNS ayarlarını değiştiren ve VPN uygulamalarını kullananlar siteye girebiliyor.

Başbakan Erdoğan, katıldığı bir televizyon programında, twitter’ın kapatılmasıyla ilgili bir soruya, ‘bunların arkasında YouTube var’ demişti.

Neden Suriye toplantısının kayıtları mı?

Youtube’un jet hızıyla kapatılmasının arkasında, bugün sitede yayınlanan Suriye’yle ilgili ortam dinlemelerinin sızdırılması arasında bir ilişki olup olmadığı merak konusu.

Bugün daha öncekilerden farklı bir Youtube hesabından yayınlanan iki kayıtta, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler‘in konuşması var.  Ortam dinlemesi yapıldığı tahmin edilen toplantının tarihi 13 Mart.

Gül, Sinirlioğlu’yla görüşüyor

Dışişleri bakanlığındaki toplantıda Suriye‘deki Türk toprağı Süleyman Şah türbesine yönelik IŞİD tehdidi üzerine Suriye politikasını ve Türkiye’nin olası hamlelerini değerlendiriliyor.

Dışişleri Bakanlığı’nın olayla ilgili yaptığı açıklamada  “Görüşmelerin kamuoyuna servisi Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik alçakça saldırıdır” dendi.

Ortam dinlemelerinin ortaya çıkmasının ardından Köşk kaynakları Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu‘nun farklı bir gündemle bir araya geldiğini, ancak söz konusu kaydın da konuşulduğunu açıkladı.
Gül’ün basın danışmanı Ahmet Sever de, kaydın yayınlanmasının ardından Milli Güvenlik Kurulu’nun olağanüstü toplandığı haberlerini yalanladı.

(Hürriyet/Al Jazeera/Yeşil Gazete)

 

 

 

Van’da bir kişi polis kurşunuyla yaralandı

Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın bugün Van’da yaptığı miting sonrası gerginlik çıktı. Polisin havaya açtığı ateş sonucu bir otelin beşinci katında çaışan Kadir İnan, göğsüne isabet eden kurşunla yaralandı.

Fotoğraf: Evrensel
Fotoğraf: Evrensel

AKP’nin bugün Ferit Melen Meydanı’nda düzenlediği miting de 15.00 sıralarında, Cumhuriyet Caddesi’nde toplanan BDP‘li grup, protesto gösterisine başladı. Miting öncesi şehirde sıkı güvenlik önlemleri alan polis protesto eden kitleye tazyikli su, plastik mermi ve gaz bombasıyla müdahale etti. 

Beşinci kattan vuruldu

AKP’liler ve BDP’liler arasında gerginlik artınca polis protestocu grubu dağıtmak için havaya ateş açmaya başladı. Van Grand Otel’in lokantasında aşçılık yaptığı öğrenilen Kadir İnan isimli vatandaş mitingi izlediği beşinci kattan göğsüne isabet eden kurşunla ağır yaralandı.

Ambulansla Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan İnan’ın durumunun ciddi olduğu belirtildi. Kentte gerginlik devam ediyor.

(DHA/DİHA)