Ana Sayfa Blog Sayfa 3685

Arhavi Doğa Koruma Platformu: “MNG şaşırma, atmacayı kızdırma!”

Artvin tanıtım günlerine Artvin’de çevresel yıkıma sebep olan 2 büyük şirket MNG ve Cengiz İnşaat’ın sponsor olmasına Arhavi Doğa Koruma Platformu (ADOKOP)’tan tepki: “MNG şaşırma, atmacayı kızdırma!”

16-19 Nisan tarihlerinde Feshane’de gerçekleşen Artvin Tanıtım Günleri’nin sponsorlarından MNG Şirketler Topluluğu ve Cengiz İnşaat’ın Artvin’de sürdürdükleri hidroelektrik santrali, altın arama çalışmaları ve yayla yolu projeleri bölgenin ekosistemini tehdit ediyor.

17 nisan’da İstanbul’da Feshane’de düzenlenen Artvin Günleri’ne eylem sırasında yapılan basın açıklamasından bazı bölümler şöyle:

“Dağ ile denizin, gök ile yerin, ovayla zirvenin, ormanla toprağın ve tabiatla insanın ahenkle iç içe geçtiği nadir bir yeryüzü demeti Artvin’in geleceği için sesleniyoruz.

Son iki yıldır düzenlenen ve gururla izlediğimiz Artvin Tanıtım Günlerinde, acı ama gerçek olan bir katliama dikkat çekmek istiyoruz. Cenneti cehenneme çevirmek isteyenlerin sponsorluğunda düzenlenen bu Artvin Tanıtım Günleri’nde durup bir dakika düşünmenizi istiyoruz.

Artvin; deresiyle, havzasıyla enerji adı altında, dağları taş ocağı, ormanları maden adı altında YOK EDİLMEK İSTENİYOR. DSİ verilerine göre yalnızca Çoruh Havzası’nda; 10 adedi ana kolda, 2 adedi Berta kolunda, 2 adedi Oltu kolunda, 1 adedi Barhal kolunda olmak üzere toplam 15 adet baraj ve 166 adet Nehir tipi HES yapılıyor ve yapılmak isteniyor. Üstelik ısrarla havza planlaması yapılmadan ve mahkeme kararları yok sayılarak. Artvin Orman Mühendisliği’nde Hakan Coşkun tarafından hazırlanan tezin verilerine göre, Artvin’in Murgul İlçesi sınırlarında tamamı ormanlık alan içerisinde bulunan Kabaca HES tesisi için yaklaşık 10.989 hektarlık bir ormanlık alanın yok edildiği belirlenmiştir.

Artvin’de toplam 116 HES tesisi projesi var. Araştırmaya göre yalnızca Artvin’in ormanlık alanlarında meydana gelebilecek arazi kullanım değişimi ve tahribat miktarının yaklaşık 1.274,72 hektar olacağı tahmin ediliyor. Ve hükümet ısrarla “Entegre (bütünleşik) Havza Planlaması” yapmadan bir bütün olarak değil tek bir HES üzerinden çevresel etkileri ölçüyor. Oysa bir dere üzerinde 15-20 HES inşa etmek istiyor. Bu, suların BORULURU HAPSEDİLMESİ, Yeşil Artvin’in kuru ve insansız bir hale dönüştürülmesi demektir.

Altın çıkarmak için Artvin’in tam tepesine, yer altı sularının bulunduğu alana siyanür havuzları koymak istiyorlar. “Bugünkü teknolojide o altınları çıkarmak, Artvinliyi siyanürle zehirler” diyen bilimsel raporlara inat, teknolojinin gelişmesini beklemeksizin alel acele, herhangi bir alternatif arayışına gerek duymadan siyanürle altın çıkarmaya kararlı olduklarını açıklıyorlar. Kim için Artvin ve Artvinli feda ediliyor. Cengiz İnşaat için. İhalede hile ile yasalar çiğnenerek, halkı siyasete alet edip bölerek. İşte o Cengiz inşaat, öğrendik ki Artvin Tanıtım Günleri’nin sponsoru!

Arhavi’nin turizm geleceği, şifalı endemik bitki örtüsüyle dünyanın el değmemiş nadir yerlerinden biri olan Kamilet’e, yayla yolu adı altında hileli bir şekilde HES yolu yapmak isteyen MNG, hilede dur durak bilmiyor. Konaklı ve Kemerköprü köy sınırlarındaki dere havzasından aldığı suyu borulara hapseden MNG, dağı aşarak ilçe merkezine HES yapmak istiyor.  Üstelik dere yatağına bırlacağı can suyu miktarından çalarak.

Ve MNG bugün burada Artvin’in tanıtımı için sponsor olmuş.

Bugün burada yapılan bu organizasyonu destekliyoruz ancak; doğa dostu, Artvin sevdalısı ve hukuk devletinden yana olan insana, insanlığa Artvin’in kurtuluşu için sesleniyor, memleketlerine ihanet edenleri kınıyoruz.

Artvin; enerji, maden, taşocağı, kömür tesisi adı altında kanunlar ve insanlar yok sayılarak yok edilmek isteniyor.

Artvin’de adeta bir SOYKIYIM yaşanıyor.

Bizler, doğa talanına izin vermeyecek, hukuk savaşımızı sonuna kadar sürdüreceğiz.

Arhavi Doğa Koruma Platformu”

 

ADOKOP’u facebook ve twitter adreslerinden izleyebilirsiniz.

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

29.yılında Çerno-bill : Dünyaya çıkan maddi-manevi fatura

29 yıl önce bugün  insan, hala bedelini ödediği, tarihinin en büyük hatalarından birini yaptı.

Reaktör patladığı zaman tonlarca radyoaktif madde havaya karıştı, radyoaktif serpinti Beyaz Rusya ve Ukrayna’yı kapladı. Eski Rusya hükümeti politik kaygılarla,  1 Mayıs yürüyüşüne katılımın aksamaması için herhangi bir uyarıda bulunmadı, böylece bir hata daha yaptı ki bu hata tahliye işlemlerine ve dekontaminasyon çalışmalarına başlanmasında büyük zaman kaybettirdi, etkileri  600 yıl devam edecek durumlar yaşandı . Kazanın ağırlıklı etkilerinin Pripyat kasabasına 4 kilometre mesafedeki 30 kilometre yarıçaplı bir  alanda yaşandı ki burası bugün hala girilmesi yasak olan bir bölge . Çevresindeki 200 kilometrekarelik alanda yaşayanlar ise kazadan sonra tahliye edildi ve sözkonusu alanda 100 yıl boyunca kimsenin ikametine izin verilmeyecek. Çernobil kazasını izleyen ilk 10 yıl içerisinde içerisinde kanser oranları felaketin öncesine göre Ukrayna’da %230, Beyaz Rusya’da  %180 arttı. Ortalama insan ömrü  Ukrayna’da 74’ten 58’e düştü. Ukrayna ‘da ders saatleri çocuklar mental sorunlar yaşadığı için 10’ar dakika azaltıldı ve stres olmasınlar diye 9.sınıfa kadar sınavlar kaldırıldı.

Çernobil, Eski Rusya’nın çöküşüne zemin hazırladı mı?

Dünyaya felaketi, İsveçli bilim insanlarından öğrendi. Reaktör patlamasıyla bütün radyoaktif maddeler atmosfere karıştı, milyonlarca insanın hayatına karabulutlar olarak çöktü. Sadece insanların hayatı değil rejim de değişti, unutmayalım ki Çernobil’den 5 sene sonra Eski Rusya (SSCB) yıkıldı. Araştırmacıların Eski Sovyetler birliğinin  Çernobil felaketinden 5 yıl sonra dağıldığına dikkat çektiği, Çernobil felaketi yaşanmasaydı  Ukrayna, Beyaz Rusya ve Litvanya ve Rusya ile diğer devletler arasındaki  bağın zayıfladığına  dair   görüşleri bulunmaktadır .

Esasında insan hatasının bir nükleer santral kazasına sebep olmasının tolere edilemeyecek sonuçları meydana getirdiği göz önüne alınırsa bir nükleer santrali  işletmenin kendisi  bir hatadır. Nasıl ki Fukuşima, Çernobil faciasından 25 yıl sonra meydana gelebilmişse, ileriki bir dönemde dünyanın herhangi bir yerindeki nükleer santrallerden birinde, ikisinde benzer bir sonuç yaşanabilir. Şimdiye dek hükümetin izlediği politika gösteriyor ki Türkiye bu facia potansiyeline dahil olmayı istemektedir.

Çernobil nükleer santralinin üzerine kaplanmaya çalışılan 800 milyon avro maliyetli kubbe
Çernobil nükleer santralinin üzerine kaplanmaya çalışılan 800 milyon avro maliyetli kubbe

Çernobil’in tehlike potansiyeli baki

Ukrayna bugün hala Çernobil kazası sonrasında santral içerisinde bulunan radyoaktif materyallerin (100 tonluk uranyum ve 1 ton plutonyum) dışarıya sızmaması ve uygun şekilde santral dışına taşınması için kaynalarını seferber etmektedir.  Bu amaçla 2010 yılında dev bir mühendislik projesine başlanmıştır. Buna göre  Çernobil nükleer santralinin üstü  31 ton koruyucu çelik kullanılacak, 100 metre yüksekliğinde 165 metre genişliğinde yayı 260 metre dev bir kubbe örtülecektir. Proje bittiğinde patlamanın olduğu reaktör teflon yüzeyle kaplanmış olacak ve üstelik sadece 100 yıl kadar koruma sağlayacaktır . Reaktörün içerisindeki radyoaktif malzemeler ancak bu operasyon sonrasında dışarı  çıkarılabilecektir. Aklıma Finlandiya’da 2020 yılı itibariyle kullanıma açılacak Oikluito Kalıcı depolama tesisi geliyor. Oikluito tesisi hakkındaki yazımıza şurdan ulaşabilirsiniz http://yesilgazete.org/blog/2014/11/15/orayi-unutma-zaruretini-hep-hatirlamak-gerek-onkalo-nukleer-atik-deposu/ Onkalo Atık deposu 100 yıl kadar faaliyet gösterip, Finlandiya’nın nükleer atıklarını saklayacağı bir tünel olarak yer altına inşa edilip 100 bin yıllığına ağzı mühürlenecek bir depolama alanı olacak. Bu yaklaşımın gelecek nesilleri düşünmediği “benden sonra tufan” anlayışını barındırdığı ortada.

Chernobyl%20arch%20movement%20460%20(ChNPP)
100 yıllığına Çernobil nükleer santralinin üzerine kaplanmaya çalışılan 800 milyon Avro maliyetli dev kubbe

 

29 yıl sonra hala 800 milyon Avro’luk yük

Girilemeyen santral alanında sadece dev lahit inşasında çalışan işçiler bulunmaktadır. 2017 yılında tamamlanması planlanan ve toplam bedeli 800 milyon Avro olan projenin 265 milyon Avro’luk kısmı eksiktir, Kiev’den sadece 70 kilometre mesafede olması sebebiyle  Avrupa devletleri proje maliyetine katkıda bulunması beklenmektedir.

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

Ç.E.R.N.O.B.İ.L +29. Yeni Çernobillere izin verecek miyiz?

Bugün Çernobil nükleer felaketinin 29. yıldönümü. Çernobil’de neler olduğunu anlatmak gerek. Anlatmak gerek ki unutulmasın, nükleer endüstrinin ve Akkuyu’ya da nükleer santral yapmaya hazırlanan Rosatom’un tarihindeki en kara lekeyi herkes bilsin. Öyle ya, Türkiye’de nüfusun yüzde ellisi 30 yaşın altında. Demek ki nüfusun yarısı Çernobil’den sonra doğmuş ve doğrudan hatırlamıyor. Ama hâlâ Çernobil’den kaynaklanan serpintinin üzerine yağdığı, yarı ömrü onlarca, yüzlerce, binlerce yıl olan radyoaktif maddelerin kirlettiği topraklarda yaşamaya devam ediyoruz.

VOA_Markosian_-_Chernobyl02

Çernobil’de neler olduğunu anlatayım diye oturunca, birkaç yıl önce, 2008’de yazdığım ve Bianet’te yayımlanan bir yazım aklıma geldi. O yazıyı aynen aktarsam olur diye düşündüm. Ama birkaç güncelleme lazım elbette. Örneğin “Ç” maddesinde bahsedilen ölümcül kazalara o yazıyı yazdıktan üç yıl sonra Fukuşima eklenmiş. Onu da siz ekleyin. “O” maddesinde yapımı uzadıkça uzuyor ve 2011’de açılacağı tahmin ediliyor dediğim Olkiluoto hala bitmemiş. Onu da düzeltin bir zahmet. Bir de Çernobil’den kaynaklanan kanser ve ölüm sayıları elbette artıyor. Gerisi aynı. Sondaki duyuru bile aynı. Zira Çernobil’in etkileri silinmeyecek. Yazılar nasıl değişsin?

Bir de başlığını değişitiriyorum yazının. Ç.E.R.N.O.B.İ.L +22 yerine +29 yapıyorum.

Buyurun.

Ç.E.R.N.O.B.İ.L +29

Ç: Çaresizlik, E: Enkaz, R: Radyasyon, N: Nükleer, O: Olkiluoto, B: Boşaltma, İ: İtfayeciler, L: Lobi.
26 Nisan 2015. Çernobil’in üzerinden 29 yıl geçti. İnsanlar hâlâ kanser oluyor, hâlâ ölüyor. Yeni Çernobillere izin verecek miyiz?

Ç: Çaresizlik

Çernobil Nükleer Santrali’nin 4 numaralı reaktörü 26 Nisan 1986’da, saat 01:23’de infilak etti. Bu, tarihin en büyük nükleer kazasıydı. Ama Çernobil, istisnai bir olay değil, nükleer enerji üretiminin kaçınılmaz sonuçlarından birisidir.

Nükleer silah teknolojisinin enerji üretimi amacıyla kullanılmaya başlandığı 1954’ten bu yana nükleer santrallerde onlarca ciddi kaza meydana gelmiş, sayısız kaza tehlikesi atlatılmıştı.

Çernobil’den sadece yedi yıl önce, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) bulunan ve zamanın en ileri teknolojisi olan Three Miles Island nükleer reaktöründe ciddi bir kaza meydana gelmişti. Çernobil’den 13 yıl sonra, 1999’da Japonya’da yaşanan Tokaimura nükleer kazası da hiçbir ülkenin ve santral tipinin önemli düzeyde kaza olasılığından muaf olmadığını gösteriyordu.

Ciddi bir nükleer kaza riski dünyada halen varolan 439 nükleer reaktörün tümü için hala yüksek ve reaktörler yaşlandıkça risk artıyor. Nükleer teknoloji, atomun çekirdeği parçalandığında çıkan yüksek ısıdan elektrik enerjisi üretme çılgınlığının ayrılmaz bir parçası olan yüksek kaza riski karşısında çaresiz.

E: Enkaz

Patlama sırasında 2 bin dereceye ulaşan sıcaklıkta reaktör kalbinde bulunan 190 ton ağırlığındaki yakıt çubukları eridi ve bunun yüzde 30’u çevreye dağıldı. Reaktörün eriyen kalbinde açığa çıkan radyoaktif maddelerin büyük bir kısmı halen üzeri lahit adı verilen beton bloklarla kapatılan reaktör enkazında bulunuyor.

R: Radyasyon

Patlama sonucunda Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının toplamının 200 katı kadar radyasyon atmosfere yayıldı. Radyasyon bulutu birkaç gün içinde önce Kuzey Avrupa’yı, sonra Avrupa’nın diğer kesimlerini, 2 Mayıs’tan itibaren Türkiye’yi, Ortadoğu’yu, Asya’yı, hatta Kuzey Amerika’yı etkisi altına aldı.

Radyasyonun büyük kısmı ilk 10 gün içinde çevreye dağıldı. Radyasyon sık sık yağan sağanaklarla geniş bir çevreye yayıldı. Hükümet, iyot tableti dağıtımına işe yaramayacak kadar geç bir tarihte, Mayıs’ın 23’ünden sonra başladı. Çoğu çocuk 10 binlerce insan başta tiroid olmak üzere çeşitli türlerde kansere yakalandılar.

Çernobil felaketinde yayılan radyasyon sonucunda 100 binlerce insan öldü. Hâlâ devam eden sakat doğumlardan yaşamla bağdaşanlar zeka geriliği, fiziksel sakatlıklar ve çeşitli sağlık sorunlarıyla birlikte yaşamaya devam etmektedirler.

Radyasyon bulutu yüzünden sadece bölgede değil, Türkiye dahil pek çok ülkede kanser vakaları arttı. Çernobil’den yayılan radyasyona bağlı beklenen kanser ölümü sayısı 30-60 bin arasında.

cernobil-foto1

N: Nükleer

Nükleer endüstri 1970’lerin sonunda itibaren çöküş içine girdi. ABD’de 1970’lerin ortalarından sonra yeni reaktör siparişi verilmedi. Three Miles Island’da 1979’da yaşanan kaza, sektörü büyük sıkıntıya soktu, Çernobil ise sektörün tabutuna son çiviyi çaktı.

Ciddi enerji politikasına sahip hiçbir ülke dünyanın bu en pahalı ve en tehlikeli endüstrisine yatırım yapmıyor, İsveç, Almanya, İspanya gibi ülkeler nükleerden çıkış kararlarına imza atıyor. Sektör yaşlanan ve kapanan reaktörlerin yerine yenilerini koymaktan bile aciz. Ama küresel sermayenin birkaç büyük şirketinin tekelindeki nükleer endüstri pes etmiyor.

Şu anda yapılmakta olan reaktör sayısı 35, bunların 6’sı Çin’de, 6’sı Hindistan’da. Nükleer endüstri Türkiye üzerindeki inadını da sürdürüyor.

O: Olkiluoto

Avrupa’da yapımı süren iki nükleer reaktörden biri Finlandiya’daki Olkiluoto. Yeni teknoloji kullanılan, ama dünyada sadece birkaç örneği olan denenmemiş üçüncü kuşak santrallardan biri olan Olkiluoto’nun masrafı sürekli artıyor, bitiş tarihi sürekli erteleniyor.

Finlandiya hükümetinin elinde gerçek bir belaya dönüşmekte olan Olkiluoto’nun 2005’de başladı. 2009’da bitmesi gerekirken bu yıl yüzlerce güvenlik eksiği bulunması üzerine 2011’e ertelendi. Maliyeti 2,5 milyar Euro olarak tahmin edilirken bugün 4 milyar Euro’yu geçmiş durumda.

Türkiye’de yapılmak istenen santralı düşünürken Brezilya, Arjantin gibi ülkelerde yapımı 20 yıldan uzun süren ve bu ülkelerin ekonomileri üzerine büyük yük oluşturan nükleer santralları da unutmamak gerekiyor.

B: Boşaltma

Pripyat Ukrayna’da, Beyaz Rusya sınırına 7 km, başkent Kiev’e 130 km mesafede, Çernobil’e 3 km uzaklıkta bulunan bir kentti. Daha çok santralda çalışanların ve ailelerinin yaşadığı Pripyat’ın nüfusu 16 bini çocuk olmak üzere 45 bindi.

Pripyat 27 Nisan’da boşaltıldı. Santralın çevresinde halen yasak bölge olan 30 km. çapındaki alanda bulunan 76 yerleşim yerinde 130 bin kişi yaşıyordu. Kazadan sonraki 10 gün içinde bu alan boşaltıldı. Kaza nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalanların toplam sayısı 400 bine yakın.

Ancak kazadan sonra ciddi kirlenmeye uğrayan bölgede 5,5 milyon kişi yaşamaya devam etti. Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’da kazadan ağır biçimde etkilenen nüfusun 3 milyonu çocuk olmak üzere 7 milyon civarında olduğu biliniyor.

Kazadan sonra bölgedeki çalışmalarda radyasyonun izlerini silmek için örneği olmayan bir uygulama gerçekleştirildi. Yakın çevrede bulunan evler, ağaçlar, hatta topraklar yeraltına gömüldü. Halen santral çevresindeki 30 kilometre karelik alan yasak bölge. Bu alanda sadece köylerini terk etmek istemeyen 800 kadar insan yaşıyor.

Yaşamın sürdüğü Gomel bölgesi ve Beyaz Rusya’nın büyük bölümü hâlâ yarı ömrü 30 yıl olan Sezyum-137 kirliliği altında. Ağır düzeyde radyoaktif Sezyum-137 kirlenmesine uğrayan alan 150 bin kilometre kareye yakın (Türkiye yüzölçümünün yaklaşık beşte biri). Beyaz Rusya’da tarım arazisinin yüzde 22’si, ormanların yüzde 21’i radyoaktif kirlenmeye uğradı.

İ: İtfayeciler

Yangının söndürülmesi ve hâlâ radyoaktif duman yaymaya devam eden enkazın kapatılması için çoğu asker olan 800 bin kişi tasfiyeci (temizlikçi) olarak çalıştırıldı. SSCB yetkililerinin o günlerde yaptığı açıklamaya göre bu kişilerin 25 bini kısa süre içinde ölmüş, Çernobil enkazının üzerinin örtülmesi ve beton bir lahit içine alınması altı ay sürmüştür.

Çernobil’in patlamasından sonra başlayan ve sekiz gün süren yangın, itfaiyecilerin ilk saatlerdeki çabaları sonucunda söndürülemeyince helikopterler devreye girmiştir. 26 Nisan’dan 5 Mayıs’a kadar 30 helikopter, santralın üzerinde bin 800 uçuş yaptı ve 2 bin 400 ton kurşun ve bin 800 ton kumu yangının üzerine boşaltmıştır.

L: Lobi

Bu kadar net bir tabloya rağmen hala neden nükleer santrallar üzerimizde Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor?

Bu sorunun yanıtı nükleer lobi. Her yeni gelen hükümetin, enerji bakanlarının peşinde dolaşan, Westinghouse, General Electric, Siemens gibi küresel şirketlerin beslediği, nükleer mühendislerin, “uzmanların”, bürokratların ve politikacıların oluşturduğu bu büyük lobi, her türlü gerçeği saptırarak, her türlü yalanı söyleyerek nükleer endüstrinin çöküşünü yavaşlatmaya çalışıyor, “nükleer rönesans” masalları üretmeye devam ediyor.

+29

26 Nisan 2015. Çernobil’in üzerinden tam 29 yıl geçti.

İnsanlar hâlâ kanser oluyor. Hâlâ ölüyor.

Lobi hâlâ yalan söylüyor.

Yeni Çernobillere izin verecek miyiz?

Ümit Şahin (Yeşil Gazete)

* Nükleer karşıtları bugün (26 Nisan) Kadıköy’de düzenlenen “Nükleer santral istemiyoruz” mitinginde olacaklar.

Yazının orjinali

Çernobil’den Sesler’den: “Tanıklık etmek istiyorum. Ben Nikolai Fomiç Kalugin, babayım.”

Tiyatro Boyalı Kuş’un 2007’de sahneye koyduğu Svetlana Aleksiveyiç’in 1996’da Çernobil tanıklarıyla yaptığı röportajlardan oluşan Çernobil’den Sesler adlı eserinden bir bölümü Çernobil felaketinin 29. yılı nedeniyle tekrar yayımlaıyoruz.

boyalikusKAPILARA YAZILMIŞ YAŞAMLAR ÜZERİNE BİR MONOLOG

Tanıklık etmek istiyorum… On yıl önce olmasına rağmen bir gün bile peşimi bırakmıyor.
Pripyat kentinde yaşıyorduk. Ben yazar değilim. Belki bunları tasvir edemem. Olanları aklım almıyor. Üniversite derecem bile işe yaramıyor. Normal bir insansındır. Küçük bir insan. Herkes gibi işe gidersin, işten dönersin. Orta halli bir ücret alırsın. Yılda bir kere tatile çıkarsın. Normal bir insansındır! Sonra bir gün birdenbire Çernobil insanına dönüşürsün. Herkes gibi olmak istersin; ama olamazsın. Sana farklı gözlerle bakmaya başlarlar. Sorarlar: “Korkutucu muydu? Santral nasıl yandı? Neler gördün?” “Artık çocuğun olabilir mi? Eşin seni terk etti mi?” İlk zamanlar hepimiz bir hayvana dönüştürülmüştük. Herkes başını çevirip bize bakıyordu. “Oradan gelmiş!”

Sadece kenti değil, yaşamlarımızı da terk ettik. Üçüncü gün tahliye edildik. Reaktör hala yanıyordu. Anlatılır bir koku değildi. Gazeteler olayı yazmaya başlamıştı bile. Çernobil’i bir korku filmine çevirdiler; ama sadece bir karikatüre benzedi.

Şerif Bozkurt -
Nikolai Fomiç Kalugin rolünde Şerif Bozkurt

Ben size kendi yaşadıklarımı anlatacağım, kendi gerçeklerimi. Şöyle oldu: Radyodan kedilerimizi yanımıza alamayacağımızı açıkladılar. Biz de kedimizi bavula koyduk. Ama içeri girmek istemedi, dışarı kaçıp herkesi tırmalamaya başladı. Eşyalarınızı alamazsınız! Tamam. Sadece tek bir eşyamı alacaktım. Bir tek. Evimin kapısını söküp yanımda götürmem gerekiyordu, kapıyı bırakamazdım. Kapımız bir muska gibiydi, ailemden kalmaydı. Babam o kapının üstünde yattı. Bunun kimin adeti olduğunu bilmiyorum Ama annem, ölülerin evlerinin kapısına yatırılması gerektiğini söylemişti. Tabut getirilene kadar orada yatmalıydı. Bütün gece babamın yanı başında oturdum, o da kapının üzerinde yattı. Ev açıktı. Bütün gece. Bu kapının üzerinde küçük çentikler vardı. Benim büyüme izlerim: Birinci sınıf, ikinci sınıf, yedinci, askere gitmeden önce. Onun yanında da oğlumun, kızımın izleri. Bütün yaşamım o kapının üzerindeydi. Onu arkamızda bırakıp gidemezdim.

Komşumdan yardım istedim, bir arabası vardı. Aklını mı kaçırdın dercesine bir işaret yaptı. Yine de kapıyı götürmeyi başardım. Bir motosikletin tepesinde, geceleyin, orman yolundan. İki yıl sonrasıydı. Dairemiz çoktan yağmalanmıştı. Polis beni kovalıyordu: “Ateş edeceğiz!”. Hırsız olduğumu sandılar. Kendi evimin kapısını işte böyle çaldım.

Kızımı ve eşimi hastaneye götürdüm. Bütün vücutları kara beneklerle kaplanmıştı. Benekler bir görünüyor, bir yok oluyordu. Ağrıları yoktu. Onlara bazı testler yaptılar. Sonuçları istedim. “Bunlar senin için değil”, dediler. “Peki kimin için?”. Kızım altı yaşındaydı. Onu yatağına yatırırken kulağıma: “Baba ben ölmek istemiyorum, daha çok küçüğüm” demişti. Oysa ben onun olacakları anlamadığını sanmıştım.

Bir odanın içerisinde yedi tane, kafası kazınmış kız çocuğu düşünebiliyor musunuz? Hastanenin her odasında onlardan yedi tane vardı. Artık yeter. Bu kadar yeter. Onlardan ne zaman bahsetsem, içimde onlara ihanet ediyormuşum duygusu oluşuyor; çünkü onları sanki bir yabancıymışım gibi anlatıyorum. Eşim hastaneden döndüğünde, artık dayanamadığını söyledi. “Böyle acı çekmektense ölsün daha iyi. Hatta ben öleyim de, onu bu halde görmekten kurtulayım.” Bu kadar yeter. Daha fazla anlatabilecek durumda değilim.

Onu kapının üstüne yatırdık… Babamın bir zamanlar yattığı kapıya. Neden sonra tabutu getirdiler. Küçüktü, büyükçe bir oyuncak bebek kutusu kadar.

Tanıklık etmek istiyorum, kızım Çernobil nedeniyle öldü. Şimdi de bunu unutmamızı istiyorlar.

Tanıklık etmek istiyorum. Ben Nikolai Fomiç Kalugin, babayım.

(Yeşil Gazete)

Dünya Uranyum Sempozyumu’ndan Uranyuma ve Nükleer Enerjiye Yasak Talebi

Paul Brown tarafından Climate News Network’de yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özge Geyik‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

14-16 Nisan 2015 tarihleri arasında Kanada’nın Quebec eyaletinde gerçekleşen Dünya Uranyum Sempozyumu’ndan çıkan sonuca göre, nükleer enerjinin iklim değişikliğiyle mücadelede uygun maliyetli, uygulanabilir ve güvenli bir alternatif olduğu efsanesinden uyanmanın vakti geldi.

Namibya'daki bir açık urayum maden sahasının ortaya çıkardığı derin yarık. Fotoğraf: jbdodane/ Flickr
Namibya’daki bir açık urayum maden sahasının ortaya çıkardığı derin yarık. Fotoğraf: jbdodane/ Flickr

Bilim insanı, çevreci ve yerli halklardan oluşan bir grup uranyum madenciliğinin durdurulması, nükleer santrallerin kapatılması ve nükleer silahların yasaklanması gerektiğini belirtiyor.

Quebec’te 22 Nisan Dünya Günü sebebiyle gerçekleşen görüşmelerde, nükleer enerji, silah ve tıbbi kullanım için uranyum üreten yirmi ülkeden üç yüz delege, uranyum madenciliğinin durdurulması için imzaladıkları bildiriyi yayımladı.

Dünya Uranyum Sempozyumu’nun gerçekleşmesi için Quebec eyaletininin seçilmesinin sebebi, bu eyalette bulunan tek nükleer santralin 2013 senesinde kapatılmasının beraberinde getirdiği uranyum madenciliği devam etmeli mi tartışmaları.

Sembolik Tercih

Eyaletin başkenti Quebec şehrinin bir diğer sembolik anlamı da 1943 yılında Kanada, ABD ve Birleşik Krallık arasında dünyanın ilk nükleer silah üretiminin yolunu açan anlaşmanın imzalandığı yer olması. Bu anlaşma, 1945’te Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine yapılan saldırılarda kullanılan A-tipi bombaların üretilmesinin önünü açma özelliği taşıyor.

Çok da iyimser olmayan bu geçmişe rağmen sempozyumun öncelikle vurguladığı meseleler, uranyum madenciliğinin yerel halkın refahına olan olumsuz etkileri ve nükleer enerjinin iklim değişikliğine çare olabileceği ‘sanrısıydı’.

Yayımlanan bildiri, yenilenebilir enerji kullanımının artmasının ve iklim değişikliğiyle mücadelede nükleer enerjinin uygun maliyetli, uygulanabilir, yerinde ve güvenli bir seçenek olmadığı bilincinin yaygınlaşmasının önemini vurgulamakta.

Bildiri, uranyum arama çalışmaları, madenciliği ve işlenmesine, nükleer atıkların yeniden işlenmesine ve radyoaktif atıkların sorumsuzca yönetilmesine dünya çapında yasak getirilmesini talep ediyor.

Montreal Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yardımcı profesör, sempozyum eş başkanı ve Kanada Çevre Hekimleri Birliği üyesi Dr. Eric Notebaert, bütün delegelerin “nükleer enerji zincirinin sağlık, güvenlik ve çevre için oluşturduğu risklerin topluma sağlayabileceği yararların çok üzerinde olduğu” konusunda hemfikir olduğunu belirtti.

McGill Üniversitesi’nde hekim ve Küresel Hayatta Kalma için Hekimler başkanı Dr. Jaun Carlos Chrigwin, Dünya Uranyum Bildirisi’nin farklı kültür ve coğrafyalardan katılımcıların daha iyi bir dünya için yıllar süren çalışmasının önemli bir sonucu olduğunu belirtti.

Uranyum, ne iklim değişikliğiyle mücadelede ne de tıbbi kullanım için izotop sağlamada uygulanabilir ve sürdürülebilir bir yaklaşım değildir. Günümüzde daha güvenli ve ucuz pek çok tıbbi seçenek ve enerji kaynağı bulunmaktadır.”

Halihazırda güven kaybı yaşayan nükleer enerji sektörüne baskı yapmak için gerekli olan mücadeleye katkı sağlayan bildiri, internet üzerinden bireysel ve kurumsal imzaları toplamaya devam ediyor.

Pek çok ülkede nükleer santral yapımı planlarının rafa kaldırılması sebebiyle uranyum fiyatı ton başına 2007’de 138 Amerikan doları iken şimdi 40 Amerikan dolarına düşmüş durumda.

Çin’in Afrika’da, ABD’nin ise Grönland’da yeni uranyum yatağı arama çalışmaları devam etse de piyasa koşullarında madenin bu kaynaklardan çıkarılması ekonomik olarak uygulanabilir görünmüyor.

Karbon Ayakizi

Dünya Nükleer Birliği’ne göre, dünyadaki uranyum üretiminin %52’si altı ülkedeki on madenden sağlanıyor. Bunlar, şirket çapında en büyüğü Kanada’da olmakla beraber, Avusturalya, (ülkedeki dört maden işletmesinin de dünya genelinde ilk onda yer almasıyla en büyük uranyum üreticisi olan) Kazakistan, Nijerya ve Namibya’da.

Birleşik Krallık dahil pek çok nükleer yanlısı hükümet nükleer enerjinin temiz ve düşük karbon yoğunluklu olduğunu iddia ederken madenlerin karbon ayakizini ve maden işçilerinin sağlığını gözardı ediyor.

Açık maden işletmeciliği sebebiyle maden işçilerinin ve yerel yönetimlerin en çok etkilendiği ülkeler gelişmekte olan ülkeler. Örneğin, Kazakistan’ın büyük bir bölümü uranyum tortusu ve orta derecede radyoaktif toz yüzünden insan yaşamı için tehlike oluşturmakta.

Sempozyum eş başkanı, Saskatchewan Üniversitesi’nde yardımcı tıp profesörü ve “From Hiroshima to Fukushima to You” kitabının yazarı Dr. Dale Dewar, “Ulusal ve uluslararası platformdan liderlere, gezegenimizi ve hakları yaşanabilecek başka bir nükleer felaketten korumaları için sesleniyoruz. Bunun aksi sorumsuzluktur.” diyerek sempozyumun çıktılarını kısaca özetliyor.

Haberin İngilizce Orjinali

Haber: Paul Brown

Yeşil Gazete için çeviren: Özge Geyik

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

2014 yılında 116 Doğa Savunucusu öldürüldü

Global Witness’ın geçtiğimiz hafta yayınlanan “Kaç Kişi Daha? (How Many More?)” raporuna göre, öldürülen doğa savunucularının sayısı 2014 senesinde artış gösterdi. Bu durumdan en çok yerel topluluklar etkilendi.

Kurumun geçen sene yayınlanan raporu “Ölümcül Doğa (Deadly Environment) da öldürülen doğa savunucusu sayısında son yollarda büyük bir artış eğilimi olduğunu gösteriyordu. Bu sene yayınlanan rapor, bu artışın tüm şiddetiyle devam ettiğini gözler önüne seriyor.

2014 yılında haftada en az iki kişi doğa yıkımına karşı durduğu için öldürüldü. Bazıları polis tarafından protestolar sırasında vuruldu, diğerleri ise kiralık katiller tarafından öldürüldü. Şirketler yatırımları için yeni toprak arayışına girdikçe, insanlara bu şirketlerin önüne çıkmanın karşılığında kan dondurucu yükseklikte bir bedel ödetiliyor.

how_many_more.width-800
Üç yerli Tolupán lideri Kuzey Honduras’ta gerçekleşen bir madencilik karşıtı protestoya saldıran tetikçiler tarafından öldürüldü. Onları doğa savunculuğu çabalarından vaz geçmeleri için uyaran ölüm tehditleri alıyorlardı. ©MADJ

Rapora göre geçen sene 17 ülkede en az 116 doğa savunucusu öldürüldü. Bu aynı dönemde öldürülen gazeteci sayısının neredeyse iki katı. Öldürülenlerin %40’ı yerel topluluklara mensup ve çoğu HES, madencilik ve endüstriyel tarım ihtilafları ile ilintili olarak öldürüldü. Hakkında bilgiye ulaşılabilen cinayetlerin neredeyse dörtte üçü Orta ve Güney Amerika’da işlendi. Durumdan en ağır etkilenen ikinci bölge ise Güneydoğu Asya. Cinayetler ülke bazında değerlendirildiğinde başı Brezilya çekiyor. Onu sırasıyla Kolombiya, Filipinler ve Honduras takip ediyor.

23

Küresel olarak düşünüldüğünde bu sayının çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor. Haber alınan bir çok cinayetin sapa köylerde veya ormanların derinliklerinde işlendiği görülüyor. Buradaki köylülerin iletişim araçlarına ve medyaya ulaşımı oldukça kısıtlı. Devlet arşivlerine girmemiş olan çok sayıda cinayet olması oldukça olası.

“Kaç Tane Daha”da ölümlerin raporlanmasının yanı sıra doğa savunucularının maruz kaldığı risklerin küresel eğilimi de inceleniyor. Bu yapılırken savunucuların tanıklıklarına başvuruluyor. Cinayetler, doğa ve toprak savunucularının karşılaştığı ölüm tehditlerinden fiziksel şiddete, kriminalize edilmekten özgürlüklerin kısıtlanmasına uzanan geniş bir yelpazenin en uç noktası. Birçok savunucu, adalet arayışında iletişim araçlarına ulaşımın güç olduğu ekonomik olarak dezavantajlı sapa köylerde yaşıyor ve bu durum maruz kalınan riskin artmasına sebep oluyor. Savucunulara “kalkınma-karşıtı” etiketinin yapıştırıldığı ve hükümetin ekonomik planlarını bozmak için çalışmakla itham edildiği de az rastlanan bir durum değil. Bazı hükümetler, oldukça kaygı verici bir şekilde, büyük ölçekli projeleri protesto eden aktivistleri hedeflemek amacıyla terörle mücadele kanunları kullanıyor ve hak ihlallerini meşrulaştırmak için aktivistleri “iç düşman” olarak betimliyor.

Mozambik’teki madencilik faaliyetlerinden etkilenen topluluklar yerleştirme sonrası daha iyi toprağa erişim talebinde bulundular. 10 Ocak 2012’da protestocular polis tarafından keyfi olarak göz altında alındı, dövüldü ve işkenceye uğradı. ©HRW
Mozambik’teki madencilik faaliyetlerinden etkilenen topluluklar yerleştirme sonrası daha iyi toprağa erişim talebinde bulundular. 10 Ocak 2012’da protestocular polis tarafından keyfi olarak göz altında alındı, dövüldü ve işkenceye uğradı. ©HRW

Suçların asıl failleri çoğunlukla soruşturmayı başarılı bir şekilde kovuşturuyor. Ancak var olan bilgiler, şiddetin arkasındaki faillerin genellikle büyük arazi sahipleri, ticari çıkar grupları, politik aktörler ve organize suç örgütleri olduğunu ortaya koyuyor.

Global Witness'ın “Kaç Kişi Daha? (How Many More?)” raporunu Billy Kyte hazırladı
Global Witness’ın “Kaç Kişi Daha? (How Many More?)” raporunu Billy Kyte hazırladı

Raporun yazarı ve Global Witness kampanyacısı Billy Kyte, Orta ve Güney Amerika’da işlenen cinayetlerin sayısının yüksekliğini açıklarken bölgede uzun bir toplumsal ihtilaf ve toplumsal hareket geçmişi olmasının ve bölgenin kaynaklar açısından zenginliğinin önemli olduğunu söylüyor. Marjinalize edilen birçok grubun, topraklarının sunduğu ve hem şirketler tarafından hem de politik ve ekonomik çıkarlar için ele geçirilmek istenen kaynaklar nedeniyle hedef gösterildiğini belirtiyor. Burası bir yandan da sivil toplumun da oldukça güçlü olduğu bir alan. Yani bu gruplar bir yandan doğayı ve toprağını savunurken şiddet ve ihtilafa daha çok maruz kalıyor. Bir yandan da bu ihtilafları izlenmede daha deneyimliler. Özetle, sorunun küreselliğine rağmen, Orta ve Güney Amerika’nın meseleden en şiddetli etkilenen bölge olarak öne çıktığını görüyoruz.

2014 yılında küresel ölçekte öldürülen doğa savunucuları sayısında 2013 yılına göre %20 artış yaşandığı görülüyor. Ancak bu konuya yöneltilen ilgi oldukça az. Bu izlenmesi gereken gizli bir krizle karşı karşıya olduğumuz anlamına geliyor. Sorunun sistematik olarak izlenmesi, faillerin sorumlu tutulması ve cezalandırılması, yerel toplulukların rızasını güvence altına alan yasaların uygulanması, hükümet ve şirketler arasındaki (yerel toplulukların pahasına şirket ve politik elitlere fayda sağlayan) gizli kaynak anlaşmalarının sonra erdirilmesi, doğa ve toprak savunucularının giderek artan bir riske maruz kalıyor olduğunun farkına varılması ve savunucuların insan hakları bağlamında korunması için önlemlerin alınması gerekiyor. Raporda, hükümetlerin ancak hem dışarıdan hem de yerel sivil toplumdan gelen baskıyla doğa savunucularını koruma sorumluluğuna dair eylemde bulunma zorunluluğunu hissedecekleri belirtiliyor. Bunun için uluslararası toplumun yapacağı bir uyarı alarmının önemli olduğunu söylüyor.

Bu sene Paris’te düzenlenecek İklim Değişikliği Müzakereleri’nde hükümetler sera gazı salımlarını azaltmak için bağlayıcılığı bulunan küresel bir anlaşma üzerinde uzlaşmaya çalışacaklar. Doğa ve toprak savunucuları iklim krizi ile ilgili çabaların genellikle ön saflarında yer alıyorlar ve bu krizde başarıya ulaşmak için son derece önemli aktörler olma özelliği taşıyorlar. Hükümetler bu aktivistleri korumak için daha fazla çaba göstermediği sürece Paris’te üzerinde uzlaşılacak hiçbir şey inandırıcı gelmeyecek.

Raporun tamamına buradan erişebilirsiniz.

Derleme Haber: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Global Witness, Democracy Now!)

Partiler çevre için ne vaat ediyor? – Pelin Cengiz

7 Haziran seçimleri yaklaşırken üç siyasi partinin seçim beyannamelerinde çevre ve kent sorunlarının nasıl yer aldığını sizin için inceledik

AKP, CHP ve HDP’nin seçim beyannameleri açıklandı. Hepsinin demokratik haklar, yeni anayasa, çözüm süreci, ekonomi gibi alanlarda pek çok vaadi mevcut. Büyük bir bölümü kamuoyunda tartışıldı, tartışılmaya da devam ediyor. Ancak, tüm bu sıcak siyasi gündemin yanı sıra Türkiye coğrafyasının pek çok noktasında çevre, kent ve yaşam alanları mücadeleleri de süregidiyor. Artık muhalefetin belki de siyasetin en temel dinamiklerinden biri çevre ve kent sorunları ile bunların getirdiği mücadeleler. Peki, bu partiler, iklim değişikliği, çevre koruma, nükleer enerji ve fosil enerji yatırımları konusunda ne düşünüyor, ne vaat ediyor? Bu yazıda üç partinin ağırlıklı olarak çevre koruma ve enerji alanlarındaki karşılaştırmalı vaatlerini anlatmaya çalıştım.

İklim değişikliği ve AKP’nin ‘copy paste’ hedefleri

“Yeni Türkiye Yolunda Daima Adalet Daima Kalkınma” başlığı ile açıklanan AKP’nin seçim beyannamesinde çevre alanında yapılanlar ve vaatler 5. Madde olan “Yaşanabilir Şehirler, Sürdürülebilir Çevre” başlığı altında toplanmış. Bu madde altında alt başlıklar olarak Refahın Bölgelere Dengeli Dağılımı, Mekan Planlaması ve İmar, Kentsel Dönüşüm ve Konut, Kentsel Altyapı, Yerel Yönetimler, Kırsal Kalkınma, Çevrenin Korunması ve Afet Yönetimi sıralanıyor.

Daha çok seçim beyannamesinden alıntılarla “Çevrenin Korunması” alt başlığı üzerinde duracağım.

Başlığın girişindeki cümleler şöyle: “Günümüzde insan faaliyetlerinin doğal kaynaklar üzerinde yarattığı baskı giderek artmaktadır. AK Parti olarak, temel yaklaşımlarımızdan biri de her türlü politika ve kararda daha fazla gözetilecek bir öncelik haline gelen çevre konularında uluslararası gelişmeleri yakından takip etme, koruma ve kullanma dengesini gözeten bir anlayışla politika üretmektir. AK Parti olarak, çevrenin korunmasını sadece ulusal ve uluslararası bir sorumluluk gözüyle değil, nesiller arası hakkaniyeti sağlamak açısından da bir zorunluluk olarak görüyor, iklim değişikliği başta olmak üzere, artan çevresel sorunlara karşı hassasiyet ve tabii afetler konusunda hazırlıklı olmayı en önemli sorumluluklarımızdan biri olarak addediyoruz. Nitelikli bir kalkınma ortamının tesisinin ancak sürdürülebilir bir çevre yaklaşımı ile mümkün olacağını benimsiyoruz.”

Cümleler bize tam da olması gerekeni, en ideali sunuyor. Türkiye’nin hemen her köşesinde çevre ve yaşam alanları mücadelesi sürerken, peki ya gerçekler öyle mi, bir göz atalım.

AKP’nin bugüne kadar yaptığı uygulamalardan bahsettiği bölümde şöyle bir cümle de yer alıyor:

“Birinci atılım döneminde başta küresel ısınmaya neden olan sera gazı emisyonlarının kontrolü olmak üzere, yenilenebilir enerji kullanımının ve enerji verimliliğinin artırılması, atık yönetiminin etkinleştirilmesi, içme suyu ve kanalizasyon gibi hizmetlerin yaygınlaştırılması ve kalitesinin yükseltilmesi, orman ve korunan alanların genişletilmesi, biyolojik çeşitliliğin korunması ile ilgili uygulamalara öncelik verdik ve çevresel göstergeleri iyileştirdik.”

Küresel iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında Türkiye’nin 2004’te BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne ve 2009’da Kyoto Protokolü’ne taraf olduğu belirtiliyor. Yine iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi ve İklim Değişikliği Eylem Planı’nın hazırlandığı dile getiriliyor.
Her şeyden önce 1997’de kabul edilen Kyoto Protokolü’ne 2009’da imza koyan Türkiye, bu anlaşmayı en geç imzalamış birkaç ülkeden biridir. İklim değişikliğine neden olan sera gazlarının sınırlandırılması ya da azaltılması yönünde Türkiye’nin herhangi bir sayısallaştırılmış hedefi yoktur.

Üstelik TÜİK rakamlarına göre, Türkiye’nin 2012 yılı toplam sera gazı emisyonu 1990’a kıyasla yüzde 133,4 artış göstererek, rekor kırdı. Emisyon artışında en büyük payı yüzde 70,2 ile enerji kaynaklı emisyonlar alırken, bunu yüzde 14,3 ile endüstriyel faaliyetler ve yüzde 8,2 ile atıklar takip etti.
Ayrıca, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bünyesindeki İklim Değişikliği Daire Başkanlığı 2013’te alınan ani bir kararla kapatıldı. İklim Değişikliği Daire Başkanlığı, 2010’da iklim değişikliğine politika ve strateji belirlemek ve uygulamak üzere kurulmuştu.

Dolayısıyla, uygulama ile seçim beyannamesinde yer alan idealize edilmiş süslü cümleler arasında dağlar kadar fark var. Hedefler belli ki bir yerlerden ‘copy paste,’ çünkü uygulama AKP’nin Yeni Türkiye’si…

Türkiye’de en sıcak gündem maddelerinden biri enerji. AKP, seçim beyannamesinde, “Yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarını mümkün olan ve en üst düzeyde değerlendirmeyi ve nükleer teknolojiyi elektrik üretiminde kullanmayı öngörmekteyiz” diyor. Beyannamede, Mersin ve Sinop’un ardından üçüncü nükleer santral için görüşmeler yapıldığı da ifade edilmiş. Yani, nükleer konusunda AKP bildiğiniz gibi…

Fosil yakıtlara dayalı enerji yatırımları konusunda da aynı zihniyetin devamı beyannamede mevcut:

“Afşin-Elbistan gibi büyük linyit havzaları ile daha düşük kapasiteli diğer rezervlerin değerlendirilmesini sağlayacağız. Kömür aramalarına hız verecek ve rezervleri artıracağız. Yurt içi ve yurt dışı petrol ve doğal gaz aramaları ve üretimini artıracağız. Enerji üretiminde dışa bağımlılığın azaltılması hedefiyle uyumlu olarak; yurtiçi ve yurtdışında petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerini hızlandıracağız. Linyit kömürü ve jeotermal gibi yerli kaynakları potansiyelinin tespitine yönelik arama faaliyetlerini azami düzeye çıkaracağız.”

CHP’nin Yaşanacak bir Türkiye’si ‘nükleer’ diyor

“Yaşanacak bir Türkiye” CHP’nin 2015 seçim bildirgesinin adı. Açıkçası, adını ilk duyduğumda çok hoşuma gitti. Artık gerçekten yaşanacak bir Türkiye’ye ihtiyacımız var. Peki, CHP’nin “Enerji” ile “Doğa ve Kent Hakkı” başlıkları altındaki vaatleri bize yaşanacak bir Türkiye sunuyor mu, bakalım.
Doğa ve Kent Hakkı başlığı altındaki girizgâh kapsayıcı. Türkiye’nin iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden en fazla zarar görecek ülkelerden biri olacağı vurgusu önemli. Doğa Dostu Bir Toplumsal Yaşam başlığı altındaki, “Acil koruma ve yeniden onarma ilkesi ışığında Ekolojik Anayasa hazırlayacağız. Sera gazı salınımlarını azaltmaya yönelik bağlayıcı, ölçülebilir ve uygulanabilir hedefler koyacağız. Genel bütçede yaratacağımız İklim Fonu ile iklim değişikliğiyle mücadele için kaynak oluşturacağız. Çevre davalarında mahkeme masrafı almayacak, bilirkişi masraflarını Hazine üzerinden karşılayacağız” maddeleri gerçekleştirilebilmesi halinde Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadelesinde önemli bir gelişme sağlar.

Ancak, Doğa ve Kent Hakkı başlığının girişinde yer alan, “İklim değişikliğine neden olan sera gazı salınımlarının azaltılması için, enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji yatırımları konusunda gerçekçi hedefler doğrultusunda hareket edilecektir “ cümlesi yine Enerji başlığı altında yer alan fosil yakıt hedefleriyle ciddi çelişki içeriyor.

Enerji başlığı altında yer alan Temel İlkeler’in ilk üç maddesi şöyle:

“Yerli kaynaklara öncelik veren, insan odaklı ve sürdürülebilirliği önceleyen bir enerji politikası benimseyeceğiz. Enerji politikalarını; dış politika, güvenlik ve ekonomi politikaları, sanayi ve tarım politikaları ve çevre politikası ile bütünleşik bir planlama çerçevesinde geliştireceğiz. Enerjinin çeşitlendirilmiş kaynaklardan ve ekosisteme zarar vermeden sağlanmasını gözeteceğiz.”

Devamındaki alt başlıklara baktığımızda anti nükleer bir yaklaşım olmayışı, nükleer enerjiye karşı çıkmak yerine kurumsallaştırılmasına yönelik ifadelerin yer alması bu ilk üç maddeyle çelişiyor. Üstelik, “Çevreye ve Topluma Duyarlı Enerji Politikası” alt başlığı altındaki, “Çevre ve toplumla uyumsuz, yerel paydaşların karşı çıktığı projeleri uygulamaya koymayacağız” cümlesinin yer aldığı bildirgedeki şu ifadeleri anlamak mümkün değil:

“Nükleer teknolojiye, kategorik olarak karşı olmamakla birlikte, mevcut nükleer enerji teknolojilerine dayalı sorunlarını giderememiş riskli santrallerin kısa vadede ülkemizde kurulmasına izin vermeyeceğiz.”

Bu ifadelerin yer aldığı bir seçim bildirgesiyle CHP iktidar olsa nükleer santral projelerini iptal etmesi imkânsız.

Kömüre bakış açısında farklılık yok

Diğer yandan, AKP’nin fosil yakıtlarla ilgili duruşunda bir değişiklik yok: “Kömür aramalarına hız verecek ve rezervleri artıracağız. Linyit kömürü ve jeotermal gibi yerli kaynakların potansiyelinin tespitine yönelik arama faaliyetlerini azami düzeye çıkaracağız” diyor.
CHP’nin vaatleri de AKP’den farksız:

“Önemli kömür alanlarının, havza madenciliği kavramı temelinde yeniden projelendirilerek yapılandırılmasını sağlayacağız. Linyit kaynaklarımızın, öncelikle elektrik enerjisi amaçlı değerlendirilmesini sağlayacağız.”

Bunun yanında, CHP’nin bildirgesinde sık sık yer alan ithal kömürün sınırlandırılması ile ilgili ifadeler, “millilik” üzerinden madencilik ve termik santraller sorununu sadece dışa bağımlılığa indirgeyen bir yaklaşım sunması açısından yetersiz. Kömür alt başlığı altındaki, “Ülkemiz kömür kaynaklarının katma değerinin arttırılmasına yönelik Ar-Ge faaliyetlerini hızla artıracağız” ifadesi zaten bunu teyit ediyor.

HDP’nin vaatleri yeterli mi?

HDP’nin “Biz’ler Meclise” temalı seçim beyannamesinde çevre ile ilgili konular “Ekoloji” başlığı altında toplanmış.
Başlığın girişindeki açıklama şöyle:

“HDP, kapitalizmin doğayı, kültürel ve doğal varlıkları ve yaşamı metalaştırarak sömürmesine karşı ekosistemi koru­mayı ilke edinir. Yaşamı ve yaşam alanlarını korumak için verilen mücadeleyi emek ve sınıf mücadelesinden ayrı dü­şünmez. Kırda ve kentte, doğa ve yaşam haklarını savunma ve koruma mücadelesi verenlerin taleplerini yükseltir ve sahiplenir.”

Üç partinin seçim beyannameleri açıklandıktan sonra genel olarak, CHP ve HDP’nin programlarında doğa haklarının insan odaklı dile getirilmiş olmasının sorunlu olduğu dile getirildi. Burada, CHP ve HDP açısından esas niyet AKP’nin ihtiraslı büyümeci ve kalkınmacı ekonomik modeline karşı bir duruş sergilemek. Kamuya ait olan su kullanım hakkının devredilmesine izin verilmemesiyle ilgili vaatler hem CHP hem de HDP programında yer almış.
HDP’nin nelerin yapılmayacağını, nelere karşı durduklarını söylediği bildirgesi bu açıdan bakıldığında kesin ve net ifadeler içeriyor. Ancak, karşı oldukları enerji ve altyapı yatırımlarının yerine neyi nasıl koyacaklarını belirtmemiş olması bildirgenin temel eksikliği. İklim değişikliği ile mücadele konusunda tek bir cümlenin yer almaması yine bildirgenin en büyük eksikliği olarak göze çarpıyor.

Enerji yatırımları konusunda, “Sermaye birikimi için yapılan HES, termik, nükleer vb. enerji projelerine, ekolojik yıkıma yol açan maden işletmeciliğine, endüstriyel atık ve kirlilik sonucunda yaşam alanlarının tahribine yol açan uygulamalara son verilecek” enerji yatırımlarında yeni bir bakış açısı vaadi sebebiyle olumlu. Ancak, bu projelerin sadece sermaye birikimi açısından yapıldığını söylemek yeterli bir yaklaşım değil.
Diğer yandan, “Enerjinin yerel halkın ihtiyacı için, yerinde üretilmesi sağlanacak ve bu amaçlı projeler desteklenecek, yenilene­bilir enerjiye öncelik verilecek. Nükleere ve radyoaktivite­ye dayalı üretim ve yeniden dönüşüm yapılanmasına, ta­rım alanlarının, meraların, ormanların, kıyıların nükleer atık sahası olmasına izin verilmeyecek” vaadi seçim bildirgeleri arasındaki en net duruşu sergilemesi açısından olumlu.

Yine, “Demokratik Anayasa” başlığı altında yer alan, “HDP, eşitlikçi, cinsiyet özgürlükçü, sosyal, ekolojik ve de­mokratik bir anayasayı yapmak için tüm gücüyle çalışa­cak. HDP’nin öngördüğü anayasa; eşit yurttaşlık temelinde din, inanç ve vicdan özgürlüğü ile ekonomik, sosyal, siya­sal, kültürel, bütün temel hak ve özgürlükleri güvenceye kavuşturan, ekolojik, doğal varlıkların ve hayvanların ko­runmasını esas alan bir anayasa olacak” cümlesi ekolojik bir anayasa vaadi içeriyor.

Madenlerle ilgili olarak da, “Madenlerde işçi sağlığı ve güvenliği önlemleri alınana kadar üretim durdurulacak. Güvenli üretim koşulları sağ­lanana kadar, ücretlerin işveren tarafından ödenmesi ga­ranti altına alınacak. Madenlerde kamu denetimi altında, çağdaş, güvenceli üretim koşulları sağlanacak. Madencilik alanındaki yasa ve mevzuat sendikaların, oda­ların, üniversitelerin görüşleri alınarak yeniden düzenle­necek. Özelleştirme, taşeronlaştırma ve rödovans uygulamasına son verilecek” ifadeleri dikkat çekici.

MHP’nin seçim beyannamesi açıklandığında, orada çevreye nasıl yaklaşıldığını ayrıca ele alacağız.

Pelin Cengiz – platform24.org

Tazminatla yas arasında yeni Türkiye’de soykırım – Nil Mutluer

Sadece son 10 yıldır ağza alınabilmeye başlamış olsa da, Ermeni soykırımı Türkiye siyasi tarihine yüzyıldır damgasını vuran güçlü bir hakikat. 90 yıldır yazılı tarih ve kültür ile şekillenen resmi modern belleğin soykırımın varlığını yok saymasına rağmen, toplumun hafızasının konuyu adım adım gündeme getirebilmesinin nedeni de bu. Nitekim bu hakikatin gücü, resmi söylemi de değişmeye zorladı.

Bugün resmi ve milliyetçi ağızlarda soykırım kavram olarak inkâr edilmeye devam etse de, yaşananların varlığı artık yok sayılamaz halde. “Tazminat ödemek zorunda kalmak” veya “Ermenilerin de yaptıklarına bakmak” gibi milliyetçi argümanlar, soykırımı da yeniden inşa etmeyi hedefliyor. Üstelik bu inşa süreci devletin en üst makamının katılımıyla gerçekleştiriliyor.

Ermeni soykırımı anmasının geleneksel olarak yapıldığı 24 Nisan haftasında, Çanakkale Savaşı’nın yurt dışından devlet temsilcilerinin katılımıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat yer aldığı törenlerde anılması ve hatta anma filminde bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yer almasını sadece tesadüf ile açıklanamaz. ‘Yeni Türkiye’de eski modern ulus devlet değerleri yeniden inşa edilirken, bundan sonra resmi olarak anılmaya ve yok sayılmaya devam edilecek meseleler de bir kez daha anımsatılıyor.

Tazminatın ekonomi-politiği

Ana akım haber kanallarından birinde kendini “liberal demokrat” olarak adlandıran biri, Ermeni soykırımını tartışırken “bunların tazminat isteyeceği günlerin geleceğini biliyorduk, o yüzden onların yaptıklarını da yazmak gerekiyor” diyor. Karşısındaki profesör akademisyen de hararetle onaylıyor. Tartışmanın sonunda milli görevlerini derin analizlerle yapmış aydın edası ile mutlu mesut stüdyodan ayrılıyorlar!

Bu kişilerin kim oldukları önemli değil, zira bu yaklaşım bugün milliyetçi herhangi birinden duyulabilecek klişelerden. Bu gibi klişeler Türklerin mağduriyeti üzerinden şekilleniyor. Mağduriyet, milli kimliği bir arada tutan önemli bir tutkal. Ekonomi ise mağduriyetin akılla açıklanabilir bahanelerinden.

Milli menfaatler, yani ekonomik olarak görülecek zararlar sadece Ermenilere yönelik ayrımcılıkta ortaya çıkmıyor. Kürtlerin iç göçüne, Romanların varlığına, Suriyelilerin mülteciliğine yönelik ayrımcı söylem özelikle gündelik hayatta hep ekonomi ile meşrulaştırılmaya çalışıyor: “Biz Türklerin kaynaklarını ellerinden alıyorlar.” Ekonomik gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılan bu ötekileştirme elbette ekonomi ile doğrudan ilgili değil. İnşa edilen Türk kimliği varlığını böylesi ötekileştirmeler üzerinden kuruyor. Dolayısıyla soykırımı kabul etmek sadece Ermenilerin yaşadığı katliamlar zincirini kabul etmek anlamına gelmiyor. Bu kabul aynı zamanda, cumhuriyetle inşa edilen modern Türk kimliğini de şüpheli hale getiriyor.

Resmi direniş tarihini sorgulamak

Cumhuriyetin resmi tarihi her ulus devlet tarihi gibi bir direniş tarihi olarak inşa edildi: “Emperyalist güçlere karşı savaşan halkın direnişi.”  Bugün özellikle ulusalcı kanadın siyasetinin belirgin bir yaklaşımı olan ve Ermeni meselesini de açıklamak için kullandığı bu söylem, Osmanlı’nın son dönemlerini homojen Türk halkının direniş mücadelesi olarak yansıtır. Bu mücadelede Ermeniler hainlik eden düşmanlar, kurdukları örgütler ise “zararlı cemiyetler” kategorisinde milli tarih kitaplarındaki yerini alır. Oysa, meselenin daha çetrefilli olduğu ve indirgemeci yaklaşımla açıklanamayacağı tarihi bir hakikat.

Osmanlı toplumunun parçası olan Ermenilerin tarihsel hakikatleri ile ilgili birçok örnek verilebilir. Ancak, benim özellikle dikkat çekmek istediğim, Getronogan Ermeni Lisesi’ndeki ‘pazartesi atölyelerimiz’e de zaman zaman konu olan, Osmanlı’nın son dönemindeki özgürlük mücadelesinin içerisindeki feminist ve sosyalist Ermeniler. Melisa Bilal ve Lerna Ekmekçioğlu’nun, Bir Adalet Feryadı: Osmanlı’dan Türkiye’ye Beş Ermeni Feminist Yazar çalışmasında yer alan Elbis Gesaratsyan, Sırpuhi Düsap, Zabel Asadur (Sibil), Zabel Yasayan ve Hayganuş Mark gibi feministlerin cinsiyetçilikle mücadele için eğitim hakkından çalışma yaşamına katılıma, cinsel özgürlüğe kadar dillendirdikleri argümanlar halen geçerliliğini korumakta. Veya Kadir Akın’ın Modern Belleğin Yeniden İnşası: Ermeni Devrimci Paramaz (Matheos Sarkisyan) kitabına konu olan 1915’te ‘vatan hainliği’ gerekçesi ile asılan ancak, her fırsatta sosyalist kimliklerini vurgulayan Hınçak Partililerin programının içeriğindeki yerellik, etnik, dini, sınıf ve cinsiyet çoğulculuğu, işçi hakları, kadınlara yönelik çalışma programı, inanç kurumlarının bağımsızlığı, anadilde eğitim, idamın kaldırılması gibi konular bugün özgürlükler adına halen talep edilmekte.

Resmi tarihte yok sayılan Ermeni feminist ve sosyalistlerin, Türkiye’nin muhalif feminist ve sosyalist tarihinde de ancak son yıllarda yer bulabildiği de Türkiye muhaliflerinin özeleştiriyle yüzleştiği bir gerçek. Resmi tarih yazılı tarih ve kültürü ile kimliği Türk üzerinden inşa ederken, muhalif hareketlerin de bu inşa sürecinden etkilendikleri ortada. İşte bu yüzden soykırımın kabulü sadece Ermenilerin katledildikleri ve mallarının yağmalandığı gerçeğinin ortaya çıkması anlamına gelmiyor. Bu toprakların direniş tarihinin gerçeğini de ortaya çıkarıyor. Bu yüzden daha da tehlikeli.

Ve ortak yas…

Ermeni soykırımını kabul etmek aynı zamanda, bugün Türkiye’ye yabancı ilan edilen Ermenilerin yüzyıllardır bu topraklardaki fiziki ve entelektüel varlıklarının da kabul edilmesi anlamına geliyor. Bu durum, “Türk” üzerinden siyaset yapanların kaldıramayacakları bir maliyet. O yüzden soykırımı kabul etmek bir yana unutturmak gerekiyor. Unutturulamayacaksa da yeniden inşa etmek gerekiyor.

Resmi tarih yeniden inşa edile dursun, toplumsal bellek soykırım gerçeğinde insana dair olanı tüm açıklığıyla ortaya sermeye devam ediyor. Mesela, Antakya çarşıda Ehliddar Kültür Merkezi’nde tiyatrocu Hasan Özgün ile sohbet ederken Özgün annesinin ağlayarak söylediği bir ağıttan bahsetmişti. Ağıtın1941’deki Varlık Yasası’yla mı, yoksa 1915’ten mi sonra yazıldığı bilinmese de, giden Ermeni komşulara söylenmiş.

Son söz olarak ağıtların yerini bir gün neşeli dostluk ve aşk türkülerinin alması dileğiyle paylaşıyorum:

Yağmur yağmur üzerine yağıyordu
Ama gökyüzünde ne yağmur var ne bulut
Garip ağlamaya başladı
“Ben ne yapacağım, nerelere gideceğim?”
Kapısını açıp biri dedi ki
“Ey kardeşim gel gir içeri”
Hep birlikte girelim
Hepimiz bu yolda öleceğiz.
Niye taşarsın, gürül gürül akarsın ey Asi
Gökte ne yağmur var ne bulut.
Anladık ki gözlerimizden akan yaşlarla
Yaralarımızdan akan kanlarla taşar ve bizi de sürükleyip götürürsün
Gidersin Asi

 

Nil Mutluer – t24.com.tr

40 bin kişi Sinop’ta “Nükleere geçit yok!” diye haykırdı.

29 yıl sonra bugün hala etkilerini hissettiren, Türkiye de dahil Avrupa’da milyonlarca insanın sağlığı üzerinde iz bırakan  dünyada yaşanmış en korkunç felaket Çernobil Nükleer Faciası Sinop’ta bugün 40 bin kişilik katılımlı  mitingle anıldı.

sinop-21-nkp
Çernobil’in 29.yılı anmasında Sinop Uğur Mumcu Meydanında 40 bin kişi

40 yıldır verilen nükleer karşıtı mücadelenin üstüne devlet ve hükümet yetkilileri vatandaşın karşı çıkmasına rağmen nükleer santral kurma konusundaki ısrarını nükleerli sözleşmelere attıkları imzalarla, yaptıkları açılış törenleriyle sergiledikçe halk tepkisini sokağa dökülerek veriyor. Bu ülkenin insanları nükler santral istemiyor!

sinop-8-kos

Sadece İstanbul’dan 1000 kişinin katılarak destek verdiği Sinop’taki nükleer karşıtı miting 80’den fazla sivil toplum örgütünün ve halkın destekleriyle çığ gibi büyüdü. Sinop Nükleer Karşıtı Platform ,KESK ve bileşenleri organizasyonunda kent merkezinde oluşturulan kortejler Sinop Uğur Mumcu Meydanı’nda toplandı. Sinop’un balıkçıları da teknelerine astıkları “Sinop Nükleer Santral istemiyor” afişleriyle eyleme katıldı. Sinop genelinde de esnaf ve Sinop halkının evlerinin, dükkanlarının pencerelerinde de aynı afişler göze çarpıyor.

sinop ba

1 Nisan şakası bile olamayacak şekilde tam gün yaşanan elektrik kesintisinden sonra, nükleer santral yapımını öngören anlaşma ertesi gün imzalanmış, Enerji Bakanı tarafından ülkemizdeki “enerji arzı fazlalığı” sebebiyle yapıldığı açıklanan kesinti sonrasında enerji üretimi için neden nükleer santrallere başvurulduğu kafaları daha da karıştırmıştı. Aynı tarihlerde bir de yine bahsi geçen ihtiyaç duymadığımız bu enerji için Akkuyu’da nükleer santral tesisinin temel atma töreni yapılmıştı ki halkın yükselen tepkisini nedensizleştirmek için hemen “çocuklu” nükleer santral reklamları piyasaya sürüldü. Bu kez reklamların kaldırılması uğraşıldı özellikle çocukların reklamlarda oynatılmasına şiddetle karşı çıkıldı. Meslek örgütleri reklamların kaldırılması için hukuki yollara başvurmak zorunda kaldı. Ancak Hükümet nükleer konusunda öyle istekliydi ki 23 Nisan geleneğine göre başbakan/bakan koltuğuna oturan çocuklara fısıltıyla “nükleer santral kurulması gerekir” dedirtildi. Sonuçta 40 bin kişi hep bir ağızdan”Nükleere hayır! Nükleere geçit yok! demek için Sinop’a gitmek zorunda hissetti.

Eylemde çocuklar, kendi gelecekleri için ebeveynleriyle yürürken

 

Çernobil’in 29. Yıldönümü anmasında Sinop’taki eylemin benzerleri yarın İstanbul, Ankara, Mersin gibi çeşitli illerde ve kıyıları  Akkuyu’ya kurulacak nükleer santralden 90 kilometre mesafede uzanan Kıbrıs’ta yapılacak.

Geleceğine ve sağlıklı nesillere sahip çıkmayak isteyen herkes için çağrımızdır,

26 Nisan Pazar (yarın) İstanbul’da Nükleere karşı katılabileceğiniz  2 eylem var:

14:00’da Kadıköy Boğa heykeli önünde

16:00’da Galatasaray Meydanı’nda toplanılacak.

 

(Yeşil Gazete)

Nepal’de deprem, çok sayıda can kaybı

foto: BBC
foto: BBC

Nepal’de başkent Katmandu ile batısındaki Pokhara kenti arasında kalan bölgede meydana gelen 7,9 büyüklüğündeki depremde yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Yetkililer ölü sayısının artmasından ve ölü sayısının binlere ulaşmasından endişe ediyor.

Türkiye saati ile 09.11 sıralarında yaşanan çok şiddetli sarsıntı ülkenin tamamında hissedilirken, komşu ülkeler Hindistan ve Bangladeş’i de etkilediği bildiriliyor. Hindistan’ın Utar Pradeş ve Bihar eyaletlerinde çöken binalarda 18 kişinin öldüğü. Bangladeş’te de bir kişi hayatını kaybettiği açıklandı.

800 bin nüfuslu Katmandu’da yıkılan tarihi yapılar arasında kentin simge yapılarından Dharahara kulesi de bulunuyor ve birçok kişinin bu yapının enkazında mahsur kalmış olmasından korkuluyor. Deprem Himalaya Dağları’nda çığa neden oldu. Dünyanın en yüksek zirvesi Everest’e tırmanmak isteyen dağcıların toplandığı ana kamp çığ altında kaldığı çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği öğrenildi.

Yerin sadece 2 kilometre derinliğinde oluşan deprem ülkede 81 yıldan bu yana yaşanan en büyük deprem. Nepal’da 1934’te meydana gelen 8,3’lük depremde 8 bin 500’den fazla kişi hayatını kaybetmişti.

( BBC, Al Jazeera, Yeşil Gazete )