Ana Sayfa Blog Sayfa 3686

Alttaki Türk’ten Osmanlı Şehzadesine: Mehmet Günsür

Biliyorsunuz, ara ara sanat dünyasından farklı rollerde isimlerle röportajlar yaparak, onların dile getirdiklerini, değerli incelemelerinize taşımaya çalışıyorum. Ancak hepsi birbirinden kıymetli bu sanat insanları arasında bir boşluk olduğunu fark ettim. Hiçbirinin işleri, bazı tarihi türbelerin ziyaretçi akınına uğramasına, hatta rivayet o ki, gıyabi cenaze namazları kılınmasına neden olmamıştı. Elbette bu kabul edilemez bir durumdu ve bu gediği kapatacak tek isim vardı: O da Mehmet Günsür…

Skid Row atletine dikkat edelim. Sıkı bir rokçu olduğunu unutmayalım!
Skid Row atletine dikkat edelim. Sıkı bir rokçu olduğunu unutmayalım!

Ve bir zamanın Mimoza’sı, sonraların Memo’su, yakın zamanların da mağdur şehzadesi, tuvalette ne yaptığından aşklarına kadar, hayatındaki tüm sırları sadece siz Yeşil Gazete okurları için benimle paylaştı… (Allah’ım büyüyünce beni magazin yazarı yap lütfen! Dinimiz Amin!)

Yeşil Gazete: Öncelikle hem akademisyen hem de sanatla iç içe olan entelektüel bir aileden geliyorsun. Oyunculukla erken yaşta reklam filmleriyle tanıştın diye biliyoruz. Sanırım 7 yaşındaymışsın. O döneme dair mutlaka hafızanda bazı izler kalmıştır. Yedi yaşında bir bızdık seti nasıl algılar? Nasıl uyum gösterir? Nasıl oynar? Ağlar mı? Çişi gelir mi? Kendisini televizyonda gören o ilkokul çocuğu nasıl hisseder? Okulda gören arkadaşları ne der? Özetle, bu işin çocuk işçisi olmak ne menem bir şeydir?

Mehmet Günsür: Evet. İlk oynadığım bir margarin reklamıydı ve 7 yaşında olduğum da doğru. Ama o ilk filmde gölge olarak kameranın önünden geçiyordum. O nedenle etrafımdakiler, ailem de dâhil, hiçbir şey anlayamamışlardı. Ama ben sete dair çok güzel şeyler hatırlıyorum. Çok hoşuma gitmişti çünkü bu bir oyun gibiydi. “Gibi gibi” yapıyor, taklit ediyordum. Ben çok uyumlu bir çocuktum. Hala da öyleyim. İkinci çocuk olmanın getirdiği bir şey olsa gerek. Bir cins “survival” (İng. Hayatta kalma) durumu. Çişim gelirse illa ki yapardım belki ama içinde olduğum ortama da mutlaka uyum gösterirdim.

Abi bu bedenci taktı bana ya!

YG: Sonra 12 yaşından itibaren birkaç tane televizyon filmi deneyimin oldu. Özellikle de 1987 yapımı “Geçmiş Bahar Mimozaları” ilk önemli işindi. Önceki soruyu bir de ergenlik üzerinden yorumlamak ister misin? Televizyon artisti bir ergen olmak nasıldı?

MG: Kariyerimin ilk önemli olayı, Geçmiş Bahar Mimozaları’ydı. İnsanlar, beni o zaman görmeye başladılar. Dediğin gibi 12 yaşındaydım ve ortaokuldaydım. Takma adım bir ara “Mimoza” olmuştu. Özellikle tenis kulübünde iken… Okulda ise o kadar ahım şahım bir ilgi yoktu. Aslında o dönemde ben de arkadaşlarım da o kadar çok televizyon seyretmiyorduk. Ben başından beri şanslıydım. Ayaklarım hep bir şekilde yere bastı. Havalanmadım. Neden öyle olduğunu, inan, bilmiyorum. Benim için hepsi bir oyundu ve meşhur olmak ağırlığı olan bir şey değildi. Ben sadece sette eğleniyordum. Hem de bayağı eğleniyordum. Ama hocalar bir enteresandı. Bu kadar küçük yaşta sen ne kadar rahat olursan ol, etrafında rahat olmayan insanlar olduğu zaman, ilginç şeyler olabiliyor. Mesela, bazı hocalar kafayı bana takmışlardı. Beden hocası bile… “Bile” diyorum, çünkü hayatım boyunca spor yaptım. O zamanlarda ENKA’nın tenis takımındaydım. Asla ukalalık, kendini beğenmişlik ya da küstahlık yapmadım, diye de düşünüyorum. Nitekim çoğu insanın tavrı değişmezken, sadece bazılarının ki değişmişti. O yüzden, çocuk işçilik konusunda asıl görev anne-babaya düşüyor sanırım. Bir şekilde o çocuğun ayaklarını yere bastırmak zorundalar. Bende özel bir muameleye pek gerek kalmadı. Diyorum ya… Ayaklarımın yere basması konusunda, şanslıydım.

YG: Yakın zamanda o işlerini izledin mi? O dönemde kendini izleyip değerlendiriyor muydun? O yılları bugün nasıl görüyorsun?

MG: Evet kendimi izleme imkânım oldu. O zaman da kendimi izliyordum ama elbette şu andaki gibi o kadar çok eleştirmiyordum. Daha çok işin eğlencesindeydim. Fakat kendimi izlerken içgüdüsel bir şekilde “şunu iyi yapmışım” ya da “bunu daha iyi yapabilirdim” gibi düşündüğüm oluyordu sanırım. Geçmiş Bahar Mimozaları’nı Okan Uysaler çekiyordu. Müşfik Kenter, Rutkay Aziz, Filiz Akın, Nurseli İdiz ve Musa Uzunlar gibi çok önemli insanlarla birlikte oynuyordum. Ama sonuçta oniki yaşındaydım. Ergen bile değildim ki… Bir de, zaten ben çok geç büyüdüm. Onaltı yaşıma geldiğimde ancak onüç gösteriyordum. Ergenliğim boyunca çok fazla filmde de oynamadım aslında. Belki birkaç reklam filmi olmuştur. Hayatımda binlerce başka şeyler vardı. Müzik, aşk, şu bu… Hayat vardı yani… O nedenle, belki ergenlik döneminde oyunculuk yapıyor olsaydım, daha sıkıntılı olabilirdi. Çünkü ergenlikte daha özgür olmak gerekiyor.

Mehmet Potter (Geçmiş Bahar Mimozaları - Sinema Türk / TRT)
Memo Potter (Geçmiş Bahar Mimozaları – Sinema Türk / TRT)

YG: Bugünkü yetişkin Mehmet’ten de çok farklıydın. O zamanlar Harry Potter filmleri yoktu belki ama olsaymış, lakabın “Mimoza” yerine Harry Potter’ın Türkiye şubesi da olabilirmiş. Öte yandan, bugün ile o günler arasındaki bu açık fark sanatsal boyutta da var gibi. Bambaşka bir oyunculuk ve reji biçimi var o yıllarda. 21nci yüzyıldan geriye bakınca o dönem yapımları nasıl geliyor? Ne farklar görüyorsun?

MG: 1987’de Türk televizyonu çok farklıydı. Pelikül kullanılıyordu. Filmleri kutu kutu çekiyorduk. Dizi dokuz bölümdü. Sadece bu kadardı. Her bölüm 45 dakikaydı ve bu haliyle, dünya standartlarına uygun bir formatta bir projeydi. Şimdilerde ise dijital altyapı var ve bölüm uzunlukları çok değişti. Fark çok fazla! O dönemde çekimler daha çok sinema gibiydi. Kutu hakkın kısıtlıydı, yanında metrelerce film yoktu. Ona göre çekmek zorundaydın. O nedenle, sinema gibi ince elenip sık dokunurdu her şey.

“Türk” çocuk nasıl “altta” olur?

YG: Öğrencilik, müzik vs derken, araya neredeyse bir 10 yıl giriyor. İlk sinema oyunculuğu denemen büyük ses getirdi. Ama dahası Ferzan Özpetek’in de ilk işiydi ve film Cannes Film Festivalinin en prestijli bölümü olan ‘Quinzaine des Réalisateurs’de (Fr. Yönetmenlerin 15 günü) yer aldı. “Hamam” macerası nasıl başladı? Sinemayı ilk kez hem de iddialı bir karaktere can vererek deneyimlemek nasıldı? Sanat camiasından gördüğünüz ilgi, ekipçe beklediğiniz bir başarı mıydı? Yoksa tamamen bir sürpriz mi oldu?

MG: İlk sinema filmim Hamam’dı. 1996’da çektik. Bir arkadaşım Hamam filminin casting’i ile uğraşıyordu. Bana “İtalyanca bilmesi de gereken bir çocuk arıyorlar, denemek ister misin?”, diye sordu. Ben de “İyi olur, bakalım.”, dedim. Ama bayağı yoğun bir hayatım vardı. Müzikle çok ciddi şekilde ilgileniyorduk. Öyle ki, bir grubum vardı, konserler veriyorduk, bestelerimiz vardı ve saçlarım da oldukça uzundu! Bir yandan, İstanbul’daki önemli müzik kulüplerinden birinde bir restoran da işletiyordum. O nedenle, Ferzan’la tanışmak üzere görüşmeye gittiğimde henüz senaryoyu okumamıştım bile. Karşılaştığımızda, “Merhaba! Ben Mehmet! Ama bana ‘Memo’ derler”, dedim. Ferzan’ın gözleri büyümüştü. Önce anlamamıştım. Daha sonra, senaryo elime geçtiğinde gördüm ki, karakterin adı Mehmet’ti ve karakterin filmdeki ilk repliği benim kendimi tanıtma cümlem birebir aynıydı. Tabii ben bunu o an bilmiyordum… Bu arada, o dönemde uzun süredir oyunculukla ilgili bir şey yapmıyordum. Ama çok daha bilinçlenmiştim. Bu işten zevk aldığımın daha da farkındaydım. Senaryoyu okuyunca hoşuma gitti. Hem de, dediğin gibi “iddialı” bir karakterdi, Memo. Bir gey ilişki vardı ve ben böyle challenge’ları (İng. Meydan okuma) her zaman sevmişimdir. Yine de istekli olmamın nedeni bu değildi. “İlla ki bunu ben yapmalıyım”, diye de düşünmedim. Bu bir sinema filmiydi, benim de ilk sinema filmim olacaktı, hem de İtalyan bir ekip işin içindeydi. İtalyan Lisesi mezunuyum ve İtalyan kültürünü de tanıyordum. Yani, her şey ideal görünüyordu. O nedenle, filmin çok güzel olacağını hep biliyordum. Ama ilk filmim olması nedeniyle filmin nereye gideceğine dair bir öngörüm de yoktu. Bu bugün de çok yapmadığım bir şey bu. Yine de başka bazı sürprizler yok değildi. Film vizyona girmeden önce Türkiye’de seyreden bazı sinema idarecileri bana “Sen 15 gün kadar pek dışarı çıkma. ‘Türk’ çocuk nasıl ‘altta’ olur?”, dediler. Ama ben bu saçma sapan şeyleri kafaya takmadım. “Allah” dövmesi olduğu için sokakta insanlar öldürülüyordu. Dönem “enteresan” bir dönemdi…

Televizyonlarda “türkücü dizileri” vardı… İtalya’ya gidiş o gidiş!

YG: Hamam’dan sonra artık çok daha düzenli olarak sinema ve televizyon işlerinde boy göstermeye başladın. İtalyanca yapımlarda oyunculuk nasıldı? Zorlandığın, “ne işim var burda benim?” dediğin anlar oldu mu?

MG: Hamam filmi hem Türkiye’de hem İtalya’da büyük kapılar açtı bana. Türkiye’de Taylan Kardeşlerle “Sır Dosyası” diye bir proje oldu. O aralar televizyonlarda “türkücü” dizileri dönüyordu. Hamam gibi bir projeden sonra kaliteyi düşürmek istemiyordum. Aksi takdirde, yaptığım işten zevk almam mümkün olmayacaktı. O nedenle, 1996’dan 1997’ye kadar iki yıl boyunca sürekli proje reddeden bir adama döndüm. Hayatımı da restoran işletmeciliğine devam ederek kazanabildim. Fakat 1998’de İtalya’dan bir teklif geldi. Bir tiyatro oyunu için İtalyan bir yönetmen ile İstanbul’da buluştuk. Senaryoyu inceledim ve çok beğendim. “Biz seni İtalya’ya götürmek istiyoruz.”, diyorlardı. Teklifi hemen kabul ettim. Her İtalyan liseli gibi benim de, hayatımın bir döneminde İtalya’da yaşamak hayalim vardı. Üstelik bunu hem iş bulmuş olarak hem de tiyatro yaparak gerçekleştirmek fikri çok iyi geldi. Zorlandığım durumlar da oldu, muhakkak. En başta, İtalyan Lisesi mezuniyeti üzerinden dört sene geçmişti. İtalyanca konuşmuyordum. Kaldı ki, okuldayken yabancı dilim de o kadar parlak değildi. Öyle olunca, tekste epeyce çalışmak zorunda kaldım. Bu açılardan zorlandım, evet. Ama “ne işim var burada benim” dediğim bir an asla olmadı. Her şeyi mükemmel bir macera olarak yaşadım. Zaten, çok da ağır şartlar yoktu. Tiyatro paramı ödüyordu, evimi bulmuştum ve kalacak yerim de karşılanıyordu. Derken… Gidiş o gidiş oldu…

Mehmet Günsür (Siyah Beyazlı)
Mehmet Günsür – Siyah beyaz ama yine müzikle…

YG: Hamam’dan sonra Türkiye’deki işler nasıl gitti?

MG: Bahsettiğim “Sır Dosyası” isimli bir dizi projesine 1997’de başladık. Ama beş bölümde patladı. Ondan sonra 1998’de İtalya’ya geldim ve bu tiyatro oyunuyla en az dört beş sene turne yaptım. İki sene Bologna’da yaşadıktan sonra Roma’ya taşındım. Burada, menajerim vasıtasıyla iki reklam işi geldi. Sonra da İsa’nın havarilerinden birini oynadığım çok uzun bir dizi için Fas’a gittim. Tabii, bu çalışmalarım Türkiye’de o kadar fazla bilinmiyordu, benim de bilinmeleri için özellikli bir çabam yoktu. Türkiye’de benim için “Bu çocuk kimmiş acaba?” dedikleri ilk iş, 2001-2002 yıllarındaki “O Şimdi Asker” oldu. Bu filmle bir de ödül aldım. İtalya kariyeri, film ve televizyon yapımlarıyla yan yana devam ediyordu. Türkiye’deki çalışmalar da zenginleşmeye başladı. “Kasırga İnsanları”, “Beyaz Gelincik” adlı diziler ve “Anlat İstanbul” filmi bu dönemdeydi.

YG: Hamam’ı miladın olarak alırsak, H.S. 15 yılında “Aşk Tesadüfleri Sever” geldi. Kadınların “ay ne tatlı çocuk” nidalarıyla sinema salonlarından çıktığı ilk film bu muydu? Bize biraz bu filmin arka plan hikâyesinden bahsetsene…

MG: Haklısın ama şimdiki gibi maksimum düzeyde olmasa da, ilk defa geniş ölçüde tanımam “Beyaz Gelincik” ile başladı, hakkını yemeyelim. “Aşk Tesadüfleri Sever” için, Ömer Faruk Sorak ve eşi İpek’le filmin çekiminden neredeyse iki sene öncesinden başlayan bir hazırlık oldu. Senaryo epeyce değişti. Önceleri, Özgür karakteri müzisyendi, mesela. Sonra, fotoğrafçı oldu… Ben de senaryonun oluşum aşamasının başından beri işin içindeydim. Çok keyifliydi ve onlarla çalışmak çok rahattı. Kameraya “motor” demeden önceki hazırlık aşaması da çok iyiydi. Seni dinliyor, fikirlerine değer veriyorlar. Bir oyuncu için bu kadar öncesinden süreçte yer almak büyük bir lüks. Sadece diziler için değil ama filmler için bile bu gerçekten bir “lüks”. Türkiye’de senaryoyu okuduğunun ertesi haftası, film çekmeye başlıyorsun. Zamanlama durumu böyle…

YG: Güzel konuya gelmişken, “aşk” ve “tesadüfler”in Memo’nun hayatında yeri nasıl?

MG: Tesadüfler herkesin hayatında çok önemlidir, diye düşünüyorum. Tesadüflerin önemi senin onlara verdiğin değerle ortaya çıkıyor. Benim de hayatta bu tip işaretler hep ilgimi çekmiştir. O yüzden, en saçma sapan şeyde bile bir işaret bulurum. Aşk içinse, bir dönem kendimi “âşık olmaya âşık oldum” zannediyordum. Sürekli âşık oluyordum. Gerçi, bütün ilişkilerim de hep uzun sürdü. Üç buçuk yıl süren de var ama hepsi en az iki yıl devam etti. O nedenle aşk hep vardı, tesadüfler de sürekli var. Şu anda bile var: Numaralarda, birisinin anlattığı bir konuda, boş bir yola bakınca bile, sürekli işaretler görebiliyorum. Tabii, benim yorumuma göre bu. Ama bu da minik bir eğlence ve o nedenle de tesadüfler çok önemli…

Bu denli uzun sakalı ilk kez Muhteşem Yüzyıl'da uzattı.
Bu denli uzun sakalı ilk kez Muhteşem Yüzyıl’da uzattı.

Kızım bir metre kala ağlamaya başladı…

YG: Zaten seni yeterince sevimli buldukları yetmiyordu, bir de bîgünah demeden babana boğdurttular. Mağdura kıyamayan halkım, daha da nasıl sevmesin seni? Nasıl bir şey sempati ikonası olmak? Öte yandan, hipsterlığın moda olmaya başladığı vakitlerdi belki ama sakalını o kadar da uzatmış mıydın hiç?

MG: Evet, doğru! Zaten o vakte kadar farklı rollerde; ideal damat, ideal oğul ve ideal eş olmuştum… Muhteşem Yüzyıl ile de ideal şehzade yaptılar beni. Sonra da babama boğdurttular! Sakalı da hiç uzatmamıştım o kadar. Alışmak zordu ilk başlarda ama sonra geçiyor. Muhteşem Yüzyıl boyunca iki yıl sakallı idim. O esnada son kızımız Cloe doğdu. O, beni sakalsız hiç görmemişti. Dizi bittiğinde ben İstanbul’da bir çekimdeydim, o ise İtalya’daydı. Yanına döndüm. Yirmi metre uzaktan beni gördü ve çığlıklar atarak koştu. Son 1 metre kala patinaj yaparak durdu ve ağlamaya başladı. Neyse ki, beş dakika sonra geçti…

YG: Bir yandan ağdalı bir kelam, bir yandan beş top kumaştan hazırlanmış kaftanlarla ağır bir Osmanlı havası içindesiniz. Ama seyirciden farklı olarak kamera arkasını da görüyorsunuz. O açıda 500 yıl ilerisinin teknolojik aletleri… Set ekibi, elinde enerji içeceğiyle çekim yorgunluğuna dayanmaya çalışıyor. Aynı mekânda bu iki paralel evren, kafa karıştırmıyor mu?

MG: Yok, karıştırmıyor. Kameralar o ortamda bugünü sembolize etmiyor artık bizim için. Onları da, set ekibini de görmeyebiliyoruz, işimiz gereği buna alışmışız. İş yaparken kendimizi soyutlayabiliyoruz. Kafa karıştırmıyordu belki ama bolca espri çıkartıyorduk. “Vatsaptan size bir mesaj geldi devletlüm” ya da “Sultanım, af buyurun, aypedinize virüs girmiş”, gibi şeyler çok dönüyordu.

Tuvalette bile…

YG: Sözü günümüzün dizi dünyasına getirince, o cihetten de sorayım… Bir kaç ayda çekilmesi gereken 90 dakika, 50 60 saate sığdırılmaya çalışılırken, role nasıl hazırlanıyorsunuz? Ezber nasıl yetişiyor? Çalışmaların verimli geçmesi nasıl mümkün oluyor? 10 saate yakın çalışınca fiziksel dinçliği ve konsantrasyonu nasıl sağlıyorsunuz? Evde eş çoluk çocuk var… Ruh nasıl kaldırıyor?

MG: Tabii, dizi sektörü çok zor ve acayip bir şey… Sadece 90 dakika da değil bazı bölümler 120 dakika bile oldu. Ama sadece Muhteşem Yüzyıl’dan bahsedecek olursam, çok şanslıydık. Üç ekip çalışıyor, yüzde seksenini stüdyoda çekiyorduk. O yüzden bayağı hızlıydık. Yine de, çalıştığım altı günün ancak ikisinde akşam yemeğine eve gelebiliyordum. Öte yandan, çok fazla insan başrolleri paylaştığı için, iş gücü bölünüyordu. Elbette bu değişim gösteriyordu. Bazı bölümlerde kimileri daha ağır çalışırken, bazılarında daha hafif çalışabiliyordum. Role hazırlanma konusuna gelince, ezberi trafikte ve tuvalette yapıyordum. Zira eve döndüğümde üç tane velet üstüme atlıyordu. O nedenle, en küçük imkân bulduğun anda bile otomatik olarak ezber yapmaya başlıyorsun. Kafan hep bir şekilde meşgul oluyor.

Şili'de bile izlendi...
Şili’de bile izlendi…

YG: Arkadaşım Şili’de görüp çekmiş ve feyste paylaşmış. Muhteşem Yüzyıl oralarda bile oynuyor. Müthiş bir pazar var. İyi güzel de, ne olacak bu Türk dizi sektörü emekçilerinin hali?

MG: Valla bilmiyorum. Bu, en aşağıdan en yukarıya kadar uzanan bir zincir aslında… İnsanlar tabii ki para kazanmak istiyorlar. İşin temelinde bu var ama çok yoruyorlar. Her yirmi dakikada bir reklam kuşağı giriyor televizyonda. O yüzden diziyi en az seksen dakika yapıyorlar ki, dört kez reklam girebilsin. Bu sayede hem kanal hem yapımcı bu işten para kazanabiliyor. Oysa o 90 saat çalışan dizi emekçileri de set işçileri de reklam gelirlerinden bir fayda görmüyorlar. Dediğin gibi dizi Şili’de yayınlandığında, biz oyuncular olarak telif hakkı da iddia edemiyoruz , maalesef. Düşünsene, Muhteşem Yüzyıl 70 ülkeye satıldı… Eğer telif hakkı almış olsaydık… Bu epey “acayip bir şey” demek! Neyse… Sonuçta kat edilmesi gereken çok uzun bir yol var. Ama insanların hepsini aynı anda mutlu etmek nasıl mümkün olabilir, bilemiyorum. Hem sinema, hem televizyon sektöründe tüm tarafların uzlaşması gereken bir durum… Ama öyle olmuyor. Bütün dünyada standart aşağı yukarı aynı… Biz de, inşallah, bu standartlara yavaş yavaş geleceğiz.

Bıçak Kemiğe Dayandı

YG: Kapanışı aile ve memleket hallerinden dem vurarak yapalım… İtalya ve Türkiye arasında biraz geçişken aile olmanıza rağmen sizin için öngörülen 5 kişilik ideal Türk aile nüfusuna kavuştunuz. Yeterince birlikte vakit geçirebiliyor musunuz? Kendin, ailen ve çocukların için İtalya’dan Türkiye’ye baktığında nasıl bir ülke, nasıl bir gelecek görüyorsun? İçinden İtalya nasıl görünüyor? Bir aile olarak geleceğiniz nerede? Öldürülen kadınlarımızla, şiddet sarmalındaki erkeklerimizle, geleceğimiz nerede?

MG: Yeterince vakit geçirebiliyoruz. Ben şanslıyım. Çekimlerde çalışmadığım zamanlarda genelde ailemleyim. Tabii arada başka işler de oluyor. Gidip bir yerde bir şey sunuyorsun ya da bir yerde ödül alıyorsun, gibi. Ama genelde hep ailemleyim ve şanslıyız. İtalya’dan Türkiye’de baktığımda gördüklerim hiç parlak değil. Özgürlükler, adalet, demokrasi, laiklik, insan hakları; Türkiye’nin halletmesi gereken derin mevzular. En başında da eğitim geliyor. Her şey köy enstitülerinin kapatılmasıyla başladı. İtalya’ya gelişimizdeki en büyük neden de, çocuklarımızın eğitimi, zaten. İtalya’daki eğitim sistemi Türkiye’ye nazaran çok daha iyi. Orada devlet okullarının Türkiye’deki birçok özel okuldan bile daha iyi olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki, özgürlük de var. Bunu söylemek çok üzücü ama çocuklarımın sokağa çıkarken ne giyeceğini düşünmesini istemiyorum, mesela. Özellikle iki kız babası olduğum için, içimin rahat olmasını istiyorum. Türkiye’deki kadınlara karşı olan baskı ve tabulardan uzak yetişsinler istiyorum. Ama bir yandan da onlarla sadece Türkçe konuşuyorum. İçinde birçok güzellik olan kültürümüzü de tamamen yok sayamam, saymıyorum da. Geleceğimiz nerede? İnan bana, bilmiyorum. Ama umudumu asla kaybetmedim. Hitler bile, inanılmaz bir sistem kurmuş olmasına karşın bir gecede yok oldu. O yüzden moralimi bozmuyorum ama bu da kolay değil. Ülkede yaşamaz iken motivasyonum bu düzeyde ise, içinde yaşayanlarınınkini düşünmek bile istemiyorum. O yüzden şu an biraz karanlık. Ama bence bu biraz da bütün dünya ile ilgili… Ekonomi, eğitim ve politik sistemler artık çok ilkel kalmaya başladı. Kafalar sistemlerden çok daha hızlı hareket ediyor. Sistemleri değiştirmek elbette ki zor ama tüm dünyada bıçak kemiğe dayandı. Yeni bir insan şekli olmak zorunda. O nedenle umudumu kaybetmiyorum ve umudu asla kaybetmemek gerekiyor. Nerede olursak olalım iyi enerjimizi bir şekilde korumamız ve yaymamız lazım.

Bir de sadece bıyıklı halinden buyrun...
Son olarak sadece bıyıklı halinden de buyrun…

Kendisi ile röportajımız burada bitiyor, ne yazık ki… Bir iki satır da ben eklemek istiyorum…

Duyguları dozunda geçiren bu sayede de oyunculuğunda doğallıktan kopmayan bir yetkinliği var Mehmet Günsür’ün. Bunun yansımasını iletişimindeki samimiyetinden de okuyabiliyorsunuz. Rahat ve eğlenceli davranıyor. Sohbetimizde vurguladıklarına bakınca, bu kibirsiz yalınlığın yanı sıra başarısını, ayaklarını yere sağlam basmayı unutmadan yeri geldiğinde kendine meydan okumaya cesaret bulabilmesine de borçlu olduğunu, düşünüyorum.

Samimiyet… Cesaret… İhtiyat…

Kendimizi gerçekleme mücadelesinde bu üçünü en dengeli haliyle kullanmaya ihtiyacımız var görünüyor… Memo’ya ilkini bizden, diğer ikisini kendisinden esirgemediği için çok teşekkürler!

Sanatla ve barışla kalın…

 

Röportaj: Manzum S.

(Yeşil Gazete)

Ağaçlara şiir okuyan okul: Orhaniye İnci Narin Yerlici – Rümeysa Karaca ve Gaye İlhan

Bu 23 Nisan Haftası’nda biz de çocuklara yer verelim istedik. 9 yıldır Eko Okullar Projesi‘nde yer alan Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu‘nda bu sene de diğer yıllarda olduğu gibi Orman Haftası kapsamında 10 Nisan’da köylüler ve öğrenciler kaynaştı. Seçtikleri ağaç için şiir yazan çocuklar köylülere meyve fideleri dağıttı. Biz de Yeşil Gazete olarak bunun haberini yapmak yerine, Cihan Şen öğretmenimizin de desteği ile etkinliği çocukların kaleminden sizinle paylaşalım istedik. 

7-A sınıfından Gaye (İlhan); Badem Ağacı hakkında yazdığı şiiri bizimle paylaşırken, sınıf arkadaşı Rümeysa (Karaca) ile birlikte 10 Nisan günü hep birlikte yaptıklarını Yeşil Gazete okurları için kaleme aldı. 

* * *

Biz Eko okullar projesi kapsamında her yıl orman haftasıyla ilgili bir etkinlik düzenliyoruz. Bu yıl orman haftasında ağaç dikmek yerine insanların ağaç dikmesini sağlamak için meyve fidanları hediye ettik.

17
Çat kapı gittiğimiz Ramazan amca bizi pijamalarıyla karşıladı ve şaşırdı

 

Okulumuzda bu etkinliğe katılmak isteyen arkadaşlarımız istediği bir ağaç için şiir yazdı ve sadece şiir yazanlar bu yürüyüşe dahil oldu. Mesela ben badem ağacıyla ilgili bir şiir yazdım. Şiirim şöyleydi:

Badem Ağacı

Önce bir fidandım,

Kocaman orman yarattım.

Getirdiğim güzelliklerle,

Ormana neşe kattım.

 

Arada suladılar beni,

Dallarımı budadılar.

Güzelim yapraklarımı,

Dalımdan kopardılar.

 

Çocuklar çıkar üstüme,

Bazen rahatsız olurum.

Onların sesleriyle,

Hep huzur bulurum.

 

Havanızı temizler,

Size nefes veririm.

Övünmek gibi olmasın

En güzeli benim.

 

Kocaman ağaç oldum,

Boyum çok uzadı.

Meyvelerim her gün,

Biraz daha çoğaldı.

 

Ormanlarda arkadaşlarım var,

Etraflarına çöp atmayın.

Onları da benim gibi

Toprağından ayırmayın.

Şiir: Gaye İlhan

 * * *

Bir ağaca şiir okumak 23 Nisan’da şiir okumaktan çok daha farklıydı

Bu etkinliğe şiir yazan yaklaşık 25 kişi katıldı. Bu arkadaşlarımızla beraber 80 tane meyve fidanını köyümüzdeki komşularımıza hediye ettik. Hediye ettiğimiz meyve fidanları erik, ayva, zeytin, armut, şeftali, badem, limon ve portakaldı.

19

Etkinliğimizin başlangıcında toplu halde fotoğraf çektirdik ve meyve fidanlarımızı ellerimize alıp okulumuza en yakın olan evden başladık. Çat kapı gittiğimiz Ramazan amca bizi pijamalarıyla karşıladı ve şaşırdı. Neden geldiğimizi anlattık. Meyve fidanını hediye edince çok sevindi çünkü köyde meyve ağaçları çok sevilir. Onunla küçük bir röportaj bile yaptık. Öğretmenimiz kameraya aldı. Ramazan amcaya “Meyveler olunca yiyebilir miyiz?” diye sorduk. O da “Bi büyüsün, yiyip durusunuz“ dedi. Bize söz verdi. Bazı arkadaşlarımız yoldan geçen arabaları durdurup onlara bile fidan hediye etti. Diğer komşularımıza doğru yürürken bir badem ağacı görünce durup benim şiirimi okuduk.  Bir ağaca şiir okumak 23 Nisan’da şiir okumaktan çok daha farklıydı. İlk defa bir ağaca şiir okudum ve bana çok ilginç geldi.

O gün 15 tane meyve fidanını komşularımıza dağıttık fakat fırtına çıktığı için devam edemedik. Kalan fidanların bir kısmını okula ayırıp diğerlerini caminin önünde arkadaşlarımız Cuma günü dağıttı.

Yaptığımız etkinlik bizi mutlu etti, ayrıca paylaşmanın önemini bir kez daha anlamış olduk. Dağıttığımız fidanların büyüyünce nasıl olacağını merak ettim. Belki bizde bu fidanlardan yetişen meyvelerden yiyeceğiz ya da yemesek bile başkaları yiyecek.

 

Rümeysa Karaca ve Gaye İlhan 

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu – 7A

Kefaret – Ian Mcewan

Booker ödüllü İngiliz yazar Ian McEwan’ın başyapıtı olarak kabul edilen Kefaret 2007 yılında sinemaya da uyarlanmış olup, kitap gibi film de oldukça beğenilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde, on üç yaşındaki Briony Tallis, ablası Cecilia ve ablasının Cambridge’den yeni dönmüş olan çocukluk arkadaşı Robbie Turner hakkında bir yalan söyler. Bu yalanın sonunda üç gencin hayatı bir daha düzelmemek üzere değişir. Briony, bir hata yapmıştır, kendi hayatıyla birlikte başka hayatları da mahvetmiştir ve suçunun kefaretini ödemek için ölene kadar çabalayacaktır.

Kefaret - Ian Mcewan

Suç, ceza, utanç, bağışlama, aşk ve savaşı etkileyici biçimde anlatan kitap çocuklukta yapılan bir hatanın bedelinin kaç hayatı yıkabileceği ya da çocukça yapılan bir hatanın kefaretinin bir ömür boyu sürebileceği üzerine okuru düşüncelere gark ediyor.

Tavsiyem önce kitabı okumanız, sonra kafanızda canlandırdıklarınızın beyaz perdede ne kadar hayat bulduğunu görmek üzere filmi seyretmeniz, ben öyle yaptım.

Not: Bu yazının videosunu aşağıdaki linkten Uzman Tv’den izleyebilirsiniz.

http://www.uzmantv.com/ian-mcewan-kefaret-romaninin-konusu-nedir

 

Mehmet Fırat Pürselim

3mehmet fırat pürselim

“HDP” diyoruz diye BİZ’ler salağız, Bir siz akıllı madem – Can Kazaz

Hayatı boyunca, şimdilerde CHP’nin kalesi diye nitelendirilen bir ilçeden dışarı gerekmedikçe çıkmamış, orada doğmuş büyümüş ve yaşamaya da devam eden biriyim. Devlet okullarında öğrenim gördüm ve üniversite yıllarıma burslu kazandığım bir vakıf üniversitesinde fizik okuyarak başladım. Sonradan müzik okumak için bırakacağım bu okulda, o zamanki kafamla hayran kaldığım bir tarih hocası vardı. Uzun yıllar Güneydoğu’da savaşmış rütbeli bir subaydı ve Güneydoğu’yu, oradaki dağları avcunun içi gibi biliyor olmakla övünürdü derslerinde. Tüm öğrencilerin dikkatini üzerinde toplamak için neredeyse hipnoz seviyesinde geçen dersler yapardı. Herkes gaza gelirdi, vatanı yeniden kurtarırdık derslerde, Atatürk’e doyamazdık. Vatana düşman girse ona neler yapacağımızı hararetle dinlerdik, çıt çıkarmadan. Öyle ki bu hocamız, amfinin ortasına el bombası sallasa orada ne kadar zayiat olacağı gibi örnekler vererek anlatırdı konularını. Ya da komutasında şehit olan askerleri hatırlayıp gözleri dolardı koca sınıfın karşısında, bazen de Adıyaman’lı onbaşının beyninin nasıl üzerine patladığını anlatırdı. Çok kısa hatırlatayım: hepimiz liseden yeni sıyrılmış gençlerdik henüz.

Dediğine göre bir gün üst düzey bir PKK militanını yakalamış ve sorguya çekmişler. Öyle korkmuş ki altına yapmış falan. O sorguda, PKK’nın Büyük Ermenistan projesine hizmet etmekte olan bir örgüt olduğunu öğrenmiş. Kürtlerle falan alakası yokmuş yani PKK’nın. Türklerle Kürtler kardeşmiş, aynıymış hatta ama hep dış güçler, hep Ermenilermiş sorun…

Bu adam, bütün öğrencilerine kendi yazdığı kitapları satın aldırıp, o kitaplardan sınav yapardı. Kaçarımız yoktu yani, YÖK’ün üniversitedeki mecburi inkılap tarihi dersinden geçmek için ne derse yapıyorduk. Kaldı ki hoşnutsuz olamayacağımız kadar da etkisi altına alıyordu bizi. Bol patlamalı bir sinema filminden çıkmış gibi oluyorduk her dersin sonunda.

Ben o dönemden sonra bu tarz bir ideolojiyle yaşamaya devam ettim bir süre. Benzer görüşteki insanlar için ben, okuyan araştıran düşünen ve üreten örnek bir gençtim. Sorgulardım ve desteksiz konuşmazdım. Öyle ki üzerine ölü toprağı serpilmiş gençliğin arasında, topraktan çıkabilmiş nadir bireylerdendim. Liseden beri çeşitli siyasi parti aktivitelerine, üye olmaya, örgütlenmeye davet edildim. Gitmiyordum içgüdüsel olarak, ne kadar yakın hissetsem de bir şeyler beni durduruyordu.

Şimdi arkadaşlar, ben gerizekalıymışım onu öğrendim. Konuştuğum şeyler hakkında bilgim yokmuş, okumamışım. Hatta naif ve saf olduğum için moda diye ne sunulursa onu takip ediyormuşum. Kandırılmışım. Güvenilmez ve samimiyetsiz insanlara inanıyormuşum. Basbaya salağım yani anlayacağınız. Öyle diyorlar, ortaya. Ama aslında ortaya söylenenin ucu bana da dokunuyor tabi. Sebebi de şu; HDP’ye oy vereceğimi açıkça duyuruyorum.

Yani fikirlerim değiştiği için olsa gerek, o eski halimden eser yok şimdi. Eskiden okuyan, düşünen araştıran bir insandım yahu ne oldu bana? Şimdi düşünmeden, sırf moda diye HDP’ye oy vereceğim yani öyle mi? “Senden korkulur” denen ben, ne olduysa birden salaklaştım diye HDP cazip geliyor. Ama bir saniye…

11

Bu şapşal halimle bile bakıyorum şöyle bir… Bir tarafta beni gerizekalı ilan eden kibirli, nefret kusan, devletin en ölümcül söylemlerini bir saniye ağzından eksik etmeyen, bel altı hakaretler savuran, gayet nasyonel sosyalist cümleleri her yerde dile getiren insanlar var. Diğer tarafta HDP; barış diyor, birlikte yaşayalım diyor, mutlu çocuklardan bahsediyor, eşit yurttaşlar diyor, doğanın hakları diyor, özgür Dünya diyor… Bir tarafta sırf HDP barajı geçmesin diye devlet saldırıyor, askerler PKK’nın önüne “yem” niyetine atılıyor. Diğer tarafta halk gidip yaralı askerleri kurtarıyor… Belgesi de yok değil hani, TSK bile teşekkür ediyor.

Tamam doğru, BİZ’ler salağız. Bir kez olsun daha güzel bir Dünya’nın hayali için tüm bu numaraları yutuyoruz. Bir kez olsun, bir siyasi partinin samimi olduğuna inanmak istiyoruz artık. Bize ölüm, kardeşlerimize acı getirmeyecek siyasetçiler olduğuna güvenmek istiyoruz. Arkadaşım anla işte, BİZ barışmaktan bahsediyoruz, sen savaşmaktan. Sen bana küfrediyorsun diye de benim fikrim değişmiyor, söylediklerine ikna olmuyorum. Zira senin terörizmin tanımını bile bilmeden terörist dediğin insanlar sevgiyle kollarını açıyor, sen terör estiriyorsun çıldırmış gibi. Sen Ermenilerin acısına ağzınla gülmüyorsun ama benim Ermeni komşum, bana tebessüm edip selam veriyor her gün…

Ben Anadolu’nun tüm yaralarını beraber sarabileceğimize dair umutlanmak istiyorum. Yoksa senin işin iş, senin işte umut yok, acı var. Büyüme odaklı kalkınmayla, kömüre saplamayı sürdürdüğün kazmayla, dolara endeksli piyasayla, borsayla, maaşıma yapacağını iddia ettiğin iki günlük dünya zammıyla belki karnım doyar da benim zihnim doymuyor da doymuyor. Yoksa kaynak bulunur biliyorum, bu topraklarda neler neler olur hem de.

Haliyle sen ve ben, koca evrende küçücük insanlarız. Dünya’ya kafa tutan lafları, belki de aynı mahalledeki bilgisayarımızdan yazınca kahraman olmuyoruz. İki kişi görüyor belki, yarım kişi beğeniyor. Yarım beğeniyi geç de, bir tane bana ulaş be kardeşim. Merak etme, benim oy vereceğim söylem belli. O söylem değişirse de verdiğim oyun hesabını sorarım. Ben, okullarda bilgiye aç gençlerin, savaş ve ölüm hikayelerini dinlemedikleri bir Dünya istiyorum. Savaşmış bir askerin hikayelerini anlatmasını değil, öğrencileriyle barışık bir hoca, hesaplaşılmış hakiki bir tarih anlatsın istiyorum. Gençlerin geçirdikleri fikirsel dönüşüm benimki kadar sancılı olmasın, onlara hitap eden bir partiye oy verdikleri için başkalarının saldırgan kibirlerine boğulmasınlar, sevgiyle dönüşsünler istiyorum. Peki sen nasıl bir Dünya hayal ediyorsun, bir kez olsun nezaketle biraz ondan bahsetsene.

12.Can Kazaz.Yeşil Gazete

 

 

Can Kazaz

Yeşiller Sol Gelecek Partisinden 100. yıl açıklaması

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Ermeni Soykırımının 100. yılı münasebetiyle bir açıklama yayınladı. Açıklamada “Ermeni Soykırımını büyük bir insanlık suçu olarak değerlendiren partimiz, özür dileme ve tarihimizle yüzleşmeden başlayarak devlet, toplum, resmi ve sivil kurumlar ve yurttaşlar olarak birçok şey yapmamız gerektiğini görmektedir.” deniliyor.

SOYKIRIM-ACIKLAMASIYSGP’nin açıklaması şöyle:

 

Yıkılmaya yüz tutmuş Osmanlı’yı kurtarmak adına, dünya savaşı şartlarını fırsat bilip, Müslümanlık ve Türklük temelinde yükselen tek kimlikli bir devlet peşinde koşan İttihat Terakki Hükümeti, yüz yıl önce, imparatorluğun en büyük Hristiyan ulusu Ermeniler’e bir insanlık suçu olarak soykırım uygulamıştır.

Bizler, bir asırdır bu utançla yaşıyoruz.

Kırımdan kurtulanların yazdıkları yazılarla, türkülerle, şiirlerle, torunları ve çocuklarının hafızasındaki canlı acılarla, bir milletin hafızasının bu kadar uzun zamanda bile yok edilemeyeceğini gördük. Bu yıkım hafızası, bir asır geçse de mağdurun da failin de soykırımın travmatik sonuçlarını atlatamayacağını, haksızlık ve ölüm üzerine bina edilmiş bir cumhuriyette bu zihin dünyasının etkilerinin de olacağını ortaya koydu.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti yenidir, ama böylesi bir insani yıkım üzerinde yükselmiş olup ve devraldığı sistematik toplum mühendisliği politikalarıyla tek kimlikli devlet inşa etme hedefinin pençesinde yurttaşlarını yok etmeye de devam etmiştir. Bu anlayış, devraldığı mirasla Cumhuriyet’in 92 yıllık ömrüne Trakya Pogromu’nu, Dersim Katliamını, Varlık Vergisi ve Aşkale Sürgünü’nü, 6/7 Eylül 1955 Olaylarını, Maraş, Çorum ve Sivas Alevi Kıyımlarını ve nihayet değişik aralıklarla Kürtlere uygulanan baskı, şiddet ve asimilasyonları sığdırmayı başarmıştır.

İmar suçu işlediği gerekçesiyle 12 yıla mahkum edilen Ermeni aydından, üç-beş gün içinde yargılanıp ipe yollanan sosyalist Ermeniye, toplumun ortak vicdanı Ermeni bir gazetecinin bağıra bağıra gelen katline ve bir 24 Nisan günü askerde ‘kaza ile öldürülen’ Ermeni gencine kadar devam eden mağduriyet, o kanlı tarihin bir parçasıyla karşı karşıya olduğumuzu bize göstermektedir.

Soykırımın 100. yılında, dünyanın dört bir tarafına nar tanesi gibi dağılan soykırım mağdurlarının girişimleri ile seslerine dünyanın birçok ülkesinden karşılık geldi ve çığlıklarına kulak verildi. Avrupa Parlamentosu’ndan Katoliklerin ruhani liderine kadar duyurmayı başardıkları bu sesin hala bu ülkede kulaklar tıkanarak karşılanması travmanın ve utancın bir başka sonucudur.

İlkokul kitaplarından başlanarak devam ettirilen ve tarihin tahrifatı ile soyut bir düşman yaratarak susturulmaya çalışılan mağdurların sesinin artık kulakları sağır edeceği ortadadır. Anadolu halklarının mağduru ve faili ile birlikte yürüyebilmek, sağlıklı bir gelecek kurabilmek için bu sesi birlikte duymasının zamanı gelmiştir. İnkâr soykırımın devamıdır ve faili, mağdur haline getirecek psikolojik zeminler yaratır.

Ermeni Soykırımını büyük bir insanlık suçu olarak değerlendiren partimiz, özür dileme ve tarihimizle yüzleşmeden başlayarak devlet, toplum, resmi ve sivil kurumlar ve yurttaşlar olarak birçok şey yapmamız gerektiğini görmektedir.

Yeşiller Ve Sol Gelecek Partisi olarak diyoruz ki;

Ermenistan ve Türkiye hükümetleri arasında yıllara dayanan çaba ile bir noktaya getirilmiş olan ve 2009 yılında imzalanan sözleşme kapsamında başlatılan olumlu sürecin yeniden canlandırılması için çabalayarak, diplomatik diyaloğun da yolunu açarak;

Uluslararası diplomasinin adımlarını hiçe saymadan ve fakat bu suçun işlendiği, derin yaraların açıldığı bu coğrafyada sorunumuza sahip çıkarak, yaraların onarılması için ne yapabiliriz birlikte konuşalım.

Birlikte ve ortak siyasetin zeminini açarak, çoğulcu, eşitlikçi ve adil bir geleceğin inşası için karşılıklı önerilerimizi birbirimizle paylaşalım.

İlkokul kitaplarından başlayarak tüm tarih kitaplarımızı birlikte yeniden yazalım, hakikatten kaçmanın insanlıktan kaçmak olduğunu birlikte hatırlayalım ve herkese bunu hatırlatalım.

Özrün hukuki sonuçlarına katlanmayı deneyelim, bu ülkeden kovduklarımıza tekrar kapıları açalım ve isteyen yine atalarının mezarların bulabilmek için bu topraklara bu ülkenin vatandaşı olarak dönebilsinler.

El koyduğumuz mallarından, tahrip ettiğimiz mezarlarına, okullarına, kiliselerine kadar, özürle birlikte sahip oldukları haklarını teslim edelim.

Biz yüzyıllık bu kan uykusundan uyanarak, önce özürle sonra utançla ve sonra birlikte oluşturacağımız gelecek tahayyülümüzle yolumuza devam edelim.

Ermenilerin acı ve yaslarını paylaşıyor, 100 yıldır devam eden devletin suskunluk utancına ortak olduğumuzu bildiriyoruz.
Sevil Turan & Naci Sönmez
Eş Genel Sözcüler
24.04.2015

Barış için Kadın Girişimi’nden, “Seçim süreçlerinin barışla imtihanı” açıklaması

Barış için Kadın Girişimi’nin barış süreci ve seçimlere ilişkin, “Seçim süreçlerinin barışla imtihanı” başlıklı yazılı bir açıklama yayınladı.

Yüzde 10 barajına rağmen bütün toplumsal kesimlerin temsili düzeyde olsa bile kendisini Meclis’e taşıyabildiği bir seçim sabahına uyanmanın herkesin talebi olduğu belirtilen açıklamada, seçim sathına girildikçe devam etmekte olan barış sürecine zarar verecek hareketlerden kaçınılması gerektiği vurgulanıyor.

34

Barış için Kadın Girişimi’nin açıklamasının tam metni şu şekilde;

SEÇİM SÜREÇLERİNİN BARIŞLA İMTİHANI…

Barışın yeşerdiği, toplumsal grupların birbiriyle konuşabildiği, yüzde 10 barajına rağmen bütün toplumsal kesimlerin temsili düzeyde olsa bile kendisini Meclis’e taşıyabildiği bir seçim sabahına uyanmak hepimizin talebi…

Seçim süreçleri barışı kalıcı kılmak ve örmek açısından hem olanaklar hem de riskler taşır. Seçimlerin gölgesinde kalan müzakere süreçlerinin durması, donması, gerilim üretmesi güçler rekabetinin sonuçları olarak görülebilir. Ama böyle olmak zorunda değildir.

Sandıktan daha güçlü çıkmaya ve yönetmeye yönelik iş yapmak siyasetin doğası olarak görülse de, barış seçimlere kurban edilemeyecek kadar hayatidir.

Seçim, yasal süreçlerle sınırlandırılmış bir rekabet sürecini tanımlar; ancak seçimlerde bu sınırların aşılmasına sıkça rastlarız. Barışı konuşurken, barışı inşa etmeye çalışırken bu sınırları aşmak, “mevzu bahis oy ise gerisi teferruattır,” anlayışına hizmet eder. Asıl risk buradadır ve provokasyon ihtimali de buralardan güçlenir. Maalesef şimdi (Ağrı olaylarında gördüğümüz gibi) bu anlayışın hükümet çevrelerine hakim olduğunu görüyoruz. Ancak bu provokasyonlarda sivil halkın canları pahasına gösterdiği sağduyu ve şiddeti önleme iradesi, barış talebinin ne kadar da toplumsallaşmış olduğunu gösteriyor. Oy devşirmek amacıyla her yolun mubah sayılması barışı tehlikeye atar, bugüne kadar barışın toplumsallaşması için gönül koyan milyonlarca insanın iradesini, emeğini ve umudunu boşa çıkarır.

Bu insanların başında kadınlar gelir.  Süreç başladığından beri Barış İçin Kadın Girişimi’nden kadınlar, silahların susmasının devamını sağlamak için çalıştı, çeşitli gözlem ve temaslarda bulundu. Toplumun her kesimiyle temasa geçti, söyleşiler, konferanslar düzenledi ve gördü ki barış, siyasi düşüncesi ne olursa olsun, tüm kadınların arzusu. Çoğulcu bir meclise olanak tanıyan bir seçim süreci işletmek, daha çok kadını mecliste görmek yalnızca bir temsiliyet sorunu değildir. Bu, barışın toplumsallaşmasına, daha geniş kesimlerce dillendirilmesine zemin sunar. Süreçlerin dışında tutulan ya da süreçlerin dışına itilen her toplumsal kesimin katılımcılığının önünü açar.

İşte bu yüzden içinde olduğumuz seçim sürecinin toplumu barışa doğru yöneltmek için önemli bir fırsat olarak değerlendirilmesinin, barış süreçlerinin ve seçimlerin güç gösterilerine kurban edilmemesi gerektiğinin bir kez daha altını çizmek istiyoruz.

Hatırlatmak isteriz ki barış toplumsal bir taleptir ve bu talebi kışkırtma ve provokasyonlarla harcamak önemli bir fırsatı, kendi ile barışık bir toplum yaratma fırsatını tepmektir.

Adalet duygusunu zedelemeyecek, toplumda yeni gerilimler yaratmayacak bir seçim barışın da teminatı olacaktır.

Barış İçin Kadın Girişimi

(Yeşil Gazete)

[Özel Haber] Atina’daki madenci eylemini Yunanistan Yeşillleri’ne sorduk

Atina, ocak ayı sonunda göreve gelen Syriza hükümetinin gördüğü en büyük protestoya sahne oldu. Hükümet Kanada menşeli Eldorado Gold şirketinin Halkidiki yarımadasındaki Skouries altın madenini işletmek için ihtiyacı olan ağaç kesme ve inşa izinlerinin askıya aldı. 16 Nisan günü yaklaşık 4 bin maden işçisi, kararı işlerini kaybetme endişesiyle sokaktaydı.

kaynak: www.financialpost.com
Atina’da 4 bin madenci Skouries tesisinin kapanmaması için sokaktaydı. kaynak: www.financialpost.com

Yeşil Gazete olarak konuyu ​Yunanistan Yeşiller Partisi’nden (Ekolojist Yeşiller) çevrebilim ve biyoloji doktoru George Blionis’e sorduk. Blionis, medyada yer bulan Eldorado Gold’un Halkidiki’deki tesisle ilgili ruhsatının iptal edildiği iddialarının doğru olmadığını, yalnızca “yatırımın” ertelendiğini ifade etti. “Bölgede yaşayan vatandaşlardan aldığımız bilgiye göre, Eldorado Gold şirketi madencileri şirketin otobüsleriyle Atina’ya gitmeye ve ruhsatın iptal edilme niyetine karşı gösteri yapmaları için zorluyor.” dedi.

euronews’un gösteriler sırasında mikrofonunu uzattığı bir eylemci şöyle diyor: “Solcu bir hükümet 2 bin işçiyi sokağa atıyor. Daha önce dünyanın hiçbir yerinde solcu bir hükümetin bu kadar çok insanın işsiz kalmasına neden olduğunu duydunuz mu?” Hükümet madencileri destekleyeceklerini açıkladı, şirketi ise madencileri kışkırtmakla suçladı. euronews’un haberinde çevre konularının mı ekonomik kalkınmanın mı önem taşıdığını tartışmasının gündemde olduğu, bu konuda Yunanlıların ikiye bölündüğü söyleniyor.

Syriza hükümetinin Eldorado Gold şirketine ve altın madenciliğine bakışının bir önceki Samaras hükümetinden farklı olduğu açık. Eski başbakan Antonis Samaras,  şirketin yatırımlarının ne pahasına olursa olsun devam edeceğini, ülke ekonomisi için yabancı yatırımın korunmasının son derece önemli olduğunu ve Skouries madenlerinin inşasının Yunanistan’ın bu yatırımlara açık olduğunu dünyaya göstermede kritik rolü olduğunu söylemişti.

Yeni İş Müjdesiyle Geldi, En Az 1,7 milyon Euro Zarara Uğrattı

2013 yılında tesisler, yeni iş imkânları ve kalkınma müjdesiyle faaliyete başladı. Aynı zamanda Uşak’taki Kışladağ ve İzmir’deki Efemçukuru altın madenlerini de işleten Eldorado Gold, bugün Yunanistan’daki bütün altın madenlerini işleten tek şirket.

Avrupa Parlamentosu Yeşiller/Özgür İttifak Grubu Eş  Başkanı Rebecca Harms, 2013’te Atina’da Presidential Mansiyon’da yapılan bir toplantıda “Skouries’i kurtarın” yazılı pankartla fotoğraflanmıştı. kaynak: soshalkidiki.gr
Avrupa Parlamentosu Yeşiller/Özgür İttifak Grubu Eş Başkanı Rebecca Harms, 2013’te Atina’da Presidential Mansiyon’da yapılan bir toplantıda “Skouries’i kurtarın” yazılı pankartla. kaynak: soshalkidiki.gr

Ocak sonunda yapılan seçimlerle hükümet  değişince işler de değişti. Yeni hükümetin Verimli Kalkınma, Çevre ve Enerji Bakanı  Panagiotis Lafazanis, geçtiğimiz şubat ayında Skouries’teki altın madenciliğine karşı olduklarını ancak her halükarda  madencileri destekleyeceklerini ve  koruyacaklarını söylemişti. Yeni açıklanan bir rapora göre Eldorado Gold şirketinin Hollanda’daki posta şirketleri üzerinden iş yaparak Yunanistan’a ödeyeceği vergilerden hukuk çerçevesinden çıkmadan kurtulduğu söyleniyor. Rapor şirketin bu politikasının Yunanistan’a en az 1,7 milyon Euro’ya mal olduğunu ortaya çıkardı.

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete, Euronews)

İstanbul Hepimizin Girişimi’nden muhtarınla tanış projesi

“Şeffaf, katılımcı, yerinden yönetilen bir İstanbul” mottosuyla tanıdığımız, İstanbul Sözleşmesi’nin yaratıcısı İstanbul Hepimizin Girişimi (İHG), geçtiğimiz günlerde yine insiyatif alarak yeni bir rapor yayınladı: Muhtarınla Tanış Projesi Raporu. İşe kendi muhtarlarıyla “tanışmak”la başlayan ekip, birçok mahallelinin sürece çeşitli şekillerle katılımı ve konu hakkında uzmanların da görüşleri eşliğinde benzerine az rastlanır bir sosyal girişim örneği ortaya koydu. Rapor, muhtarlıklar ve mahalle meclisleri hakkında bilgilerimizi tazeliyor, eksiklerimizi tamamlıyor ve aynı zamanda İstanbul’daki bazı muhtarların diğer odaklarla ilişkisinin güncel durumunu değerlendiriyor, bu bağlamda sorunları işaret ediyor ve öneriler getiriyor.

Yeşil Gazete olarak raporla ilgili ayrıntıları ve merak ettiklerimizi Muhtarlık ve Mahalle Meclisle Çalışma Grubu’ndan Ali Vatansever’e sorduk.

İstanbul Hepimizin Girişimi Muhtarlık ve Mahalle Meclisle Çalışma Grubu’nu tanıyabilir miyiz?

İstanbul Hepimizin Girişimi gönüllüleri, yerel yönetimlere katılım –izleme – denetleme konularında alt çalışma grupları oluşturdular. Muhtarlık ve Mahalle Meclisleri Çalışma Grubu’muz,  yerel yönetimde mahalle ölçeğini temel alarak vatandaşların yerel yönetime katılmaları için var olan mahalle yerel yönetim mekanizmalarını bilinir kılmak, tartışmaya açmak ve geliştirilmesi hususunda projeler üretmek amacıyla kuruldu. Projelerimiz ekseninde düzenli toplantılar gerçekleştiriyor ve İHG haftalık toplantılarında rapor veriyor ve öneri ve yorumları değerlendiriyoruz. Çalışma grubumuzda akademisyen, iletişimci, mimar, özel sektör emeklisi, kent konseyi yürütme kurulu üyesi vb. farklı alanlardan gönüllüler var.

Bütçeniz var mıydı bu raporu hazırlarken?

Çalışma grubumuzun bir bütçesi yok, masrafları kendimiz karşılıyoruz. Aslında bu İstanbul Hepimizin Girişimi’nin bugün kadar ki tüm faaliyetleri için geçerli. Giderlerimizi olabildiğince kendi olanaklarımızla ve çalışmalarımıza yakınlık duyan dostlarımızın katkılarıyla karşılamaya çalışıyoruz.

Sosyal medyada yaptığınız çağrıya vatandaşlar tarafından katılım nasıl oldu? Online destek verenler, ziyaretinize katılanlar, …

İHG çalışma grubu olarak İstanbul’un iyi yönetilmesi için mahallenin iyi yönetilmesi gerekliliğine ve dolayısıyla vatandaşlar olarak mahalle ölçeğinde çalışmanın önemine inanıyoruz. Fakat İstanbul’da bunca şey olurken insanları mahalleleri için çalışmaya, büyük hedefler için mücadele yerine küçük başarıların peşine düşmeye ikna etmek çok zor. İlk başlarda her ziyaretimizde o mahalle sakinlerinden de etkin katılım bekliyorduk, bir veya iki kişinin katıldığını görünce işimizin tahminimizden de zor olduğunu gördük. Ama asıl konteyner ya da tek göz odalarda çalışan muhtarlıkları gördükten sonra yoğun katılımın ziyaretin samimiyetine de zarar vereceğini düşünerek strateji değiştirdik. Sosyal medyada ziyaretlerimizi duyurup vatandaşları bize katılmaya değil kendi muhtarlarını ziyarete teşvik ettik. Ziyaretlerimizde konuşmalarımızı sosyal medyada anında aktardık, çokça paylaşım ve geri dönüş aldık. Çeşitli mahallelerde vatandaşların organize olup muhtarlarını ziyaret ettiği haberlerini alınca memnun olduk. Asıl olan da bu bizce, bize katılmak yerine, herkes kendi mahallesinin yönetimine katılmalı. Vatandaşlarımızdan gelen soruları yerel yönetim uzmanlarına yöneltiyoruz, yanıtlarını videolar haline getirip internet sitemizde ve sosyal medyada duyuruyoruz.

Raporun çıktılarının ana teması muhtarların işlevsiz bırakılması ve belediyelerden yeterli desteği alamıyor olmaları. Muhtarlık kanunu “inisiyatif” temalı, öneriler kısmında geçen Türkiye Muhtarlar Konfederasyonu’nun (TMK) üstünde çalıştığı kanun tasarıdan bahsedebilir misiniz, neler içeriyor, neler öneriyor?

Tasarı taslak metni muhtarların özlük haklarını genişletiyor; muhtarların sadece mahallesine hizmet ederek geçinmesinin önü açılıyor. Bizi asıl heyecanlandıran mahallenin katılımı ve temsil alanına dair öneriler barındırması. İlk defa mahalle meclisinden bahsediliyor. Geliştirilmeye açık olsa da mahallenin temsil alanının genişlemesi adına çok önemli. Ayrıca muhtarların ilçe belediye meclislerinde temsil edilmesi de öneriler arasında. Belediye meclisi üyeleri siyasi parti listelerinden atanmış kişiler; onlara dokunamıyoruz; ulaşamıyoruz. Mahallelilerden uzak, daha çok siyasi iradeyi yansıtan kişiler. İlçemiz adına karar vericilerin mahalleye temas etmesi muhtarların belediye meclisinin doğal üyesi olmasıyla daha etkin sağlanabilir. TMK’nin bu tasarısı muhtarlıkların mevcut durumu dikkate alınarak değerlendirilmeli ve tartışılmalı diye düşünüyoruz.

Raporda belediye ile efektif işbirliği yapabilen Kadıköy Sarayıcedit Mahallesi örneğini görüyoruz, başka başarılı örnekler de var mı?

Muhtarlıklar belediyelere değil, İçişleri Bakanlığı’na bağlı. Yıllar içerisinde belediyeler, kendi ve bağlı bulundukları siyasi parti teşkilatları üzerinden mahalleliye ulaşmayı tercih etmişler. Muhtarlıkların işlevsizleşmesiyle paralel olarak ilerlemiş bu süreç. Bu açmazı kırmak muhtarlara düşüyor. Bir muhtar azimli ve gayretli ise proje geliştirip belediyeden bütçe talep edebiliyor; belediyeye zaman içerisinde sözünü dinletebiliyor; karşılıklı verimli ilişki oturtabiliyor. Maltepe Çınar Mahalle Muhtarı, Beyoğlu Cihangir Mahalle Muhtarı kendi üsluplarıyla bunu başarabiliyorlar. Şişli Belediyesi’nin (özellikle önceki dönemlerde) muhtarlıklarla düzenli bir ilişki sürdürdüğünü dinledik. Kadıköy’de belediyenin mahalle meclisleri oluşturma çabası muhtarlarla daha etkin bir ilişki içerisinde olmalarını sağlamış görünüyor. Aslında durum belediye başkanları ile muhtarların niyetine kalıyor. Sorunu kişilerden kurtarıp mahallede katılımcı bir yönetim için vatandaşların talepkar olmasının hizmetin sürdürülebilir olmasının önünü açacağı kanısındayız.

Merkeze karşı âdemi merkeziyet açısından muhtarlar kendilerini nerede/ nasıl konumlandırıyorlar?

Muhtarlar merkezi yapı içerisinde kendilerini yalnızlaşmış hissediyorlar. Karar mercilerinden uzaktalar; sürece dâhil değiller. Mahallesine hizmet etmek arzusuyla canla başla çalışan muhtarlar ise mahalleliden karşılığını fazlasıyla görüyor; yerelleşme adına umut veren birliktelikler kuruluyor. Mahalleli, muhtarlarıyla beraber mahallesinin iyiliği için ortak kararlar aldıkça, muhtar kendini yalnız hissetmiyor ve bu kararların uygulanması için üst birimleri zorluyor. Zaten bizce âdemi merkeziyeti önce mahalleli talep etmeli. Mahallede katılımcı yönetim, üst birimlerin işini kolaylaştıracak, hizmetin etkinliğini arttıracak ve yerel yönetimlerin her kademesinde rahatlık sağlayacak. Merkez, mahalleye ve onun kararlarına güvenmeyi öğrenecek.

Büyükşehir / bütün şehir yasasıyla köy muhtarlıklarının mahalle  muhtarlıklarına dönüştürülmesinin muhtarların yetki ve sorumlulukları açısından sonuçları ne oldu?

Bütün şehir yasası muhtar ziyaretlerimizde öncelik olarak öne çıkmadı, dolayısıyla raporumuzda belirgin bir yer almadı. Kamu yönetimi uzmanları ve İstanbul Muhtarlar Derneği ile yapığımız toplantılarda konuşma fırsatımız oldu. Köy muhtarlığı tüzel kişiliğe sahip, kendi bütçe ve mallarıyla belirli bir oranda özerk bir yerinden yönetim kurumuyken, bu değişiklikle mahalle muhtarı olarak İçişleri Bakanlığı’na bağlı olacaklar. Şu andaki giderek işlevsizleşen yapının içerisine eklemlenecekler. Buna bağlı olarak sunabildikleri hizmetler kısıtlanacak. Öte yandan bu değişiklikle mahalle muhtarı olan köy muhtarları belediye kanunundaki 9. maddenin sunduğu mahalle hizmetleri için belediye bütçesinden ayni destek alma imkânından yararlanabilecekler. Bizim gözlemimiz, bütün şehir yasası, yerelleşme adına fazla bir kazanımı olmayan bir değişiklik olsa da hizmet sunmayı vazife edinen ve inisiyatif almak isteyen eskinin köy şimdinin mahalle muhtarları için farklı imkanlar sunabilir.

Rapora ve İHG’nin diğer çalışmalarına ulaşmak için internet sitelerini ve aşağıdaki sosyal medya hesaplarını ziyaret edebilirsiniz.

Facebook: isthepimizin

Twitter: @isthepimizin

Youtube: istanbulhepimiz

 

Haber: Pelin Atakan

(Yeşil Gazete)

İda Dayanışma Derneği’nden baz istasyonu tepkisi

Çanakkale’de halkın yaşam alanlarında kurulu baz istasyonları protesto edildi. Çarşamba günü Çanakkale’nin İsmetpaşa Mahallesi, Sarı Çay bölgesindeki bir çocuk parkında yer alan baz istasyonunun önünde toplanan İda Dayanışma Derneği üyeleri, bundan iki yıl önce de aynı baz istasyonunun mahalle sakinleri tarafından protesto edildiğini, iki yılda değişen bir şey olmadığını söyledi. Geçtiğimiz günlerde kentin reklam panolarına asılan Akkuyu Nükleer Santrali afişlerine tepki gösteren ve Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’ın afişleri sökme talimatı vermesiyle eylemleri başarıyla sonuçlanan İda Dayanışma Derneği, nükleer santral reklamı afişleri gibi şehir merkezindeki baz istasyonlarının da sökülmesini istedi.

29

Çanakkale’nin CHP’li Belediye Başkanı Ülgür Gökhan’ın, baz istasyonlarını şehir dışına taşıma sözünü hatırlatan grup, sık sık “Başkan, bazları da söktür” sloganları attı. Bundan birkaç yıl önce kentin Esenler Mahallesi’nde kurulmak istenen ve yapımına başlanan bir baz istasyonu, mahalle sakinlerinin karşı çıkması ve Belediye Başkanının destek vermesiyle kaldırılmıştı.

Baz istasyonları şehir dışına taşınsın

28O dönem belediyeye gelen bazı şikayetler dikkate alınmış, 9 baz istasyonu mühürlenmiş, halktan yaşam alanlarında kurulu baz istasyonlarını ihbar etmeleri istenmişti. Verilen sözün tutulmadığını öne süren grup, çatılarda, üniversite, hastane, spor sahası yakınlarında, çocuk parklarında hala baz istasyonları olduğunu ve sayılarının gittikçe arttığını  iddia etti.

Basın açıklamasında, “ Halkın sağlığını başta kanser olmak üzere birçok konuda olumsuz etkileyen baz istasyonlarının evlerimizin tepesinden, yaşam alanlarımızdan, okullarımızdan, hastane yakınından, çocuk oyun alanlarından derhal kaldırılmasını istiyoruz. Çanakkale’yi baz istasyonu cehennemi haline getiren tüm kurum ve kuruluşları uyarıyoruz. Bırakın yeni baz istasyonlarını kurdurmayı, tüm baz istasyonlarının sökülüp şehir dışına çıkarılmasını istiyoruz.” denildi.

Çam ağaçları neden kesildi?

İda Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hicri Nalbant, Çanakkale’nin en yeşil alanlarından biri olan Radar Tepesi’nde, bundan 6 ay önce yüzlerce çam ağacının kesildiğine dikkat çekti. Orman İşletme Müdürlüğüne kesilen ağaçların hesabını sorduklarında, telekomünikasyon kurulunun Radar Tepesi’ne büyük bir baz istasyonu yaparak kentin bu konudaki sorunlarının çözüleceği yanıtını aldıklarını söyledi. Hicri Nalbant, “Şehrin dışındaki Radar Tepesi’nde, toplamak istedikleri baz istasyonu yapısının bir an evvel tamamlanmasını, kentteki baz istasyonlarının oraya taşınmasını, sağlığımız üzerindeki baz istasyonu riskinden artık kurtulmayı istiyoruz.” diyerek, belediye başkanını ve ilgili tüm kurumları göreve çağırdı.

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Unutma beni çiçeği

100. YIL YAZILARI ÖZEL BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

Bugün 24 Nisan 2015… Yüzyılın ilk büyük soykırımı olan Ermeni soykırımının yüzüncü yıldönümü.

Bugün 100 yıl önce bu topraklarda birlikte yaşadığımız, ancak yüz binlercesi Osmanlı hükümetinin kararıyla sürülen, öldürülen, yok edilen Ermeni halkının acısını paylaşma, ölenleri anma günü.

CDS3BGGWYAAKf84Bu büyük insanlık trajedisinin çıkar hesaplarıyla, politika ve hukuk görününtüsü verilmiş tartışmalarla karartılmaya çalışılmasından huzursuzuz… İnsanlığın büyük trajedileri inkar edilmesin, unutulmasın ve tarih karartılmasın ki aynı acıları yeniden yaşamayalım istiyoruz… Resmi ideolojinin bu ülkenin insanlarına giydirdiği deli gömlekleri yırtılsın artık…

Bu aynı zamanda sayıları artık çok azalan, ama hâlâ yurttaşımız, komşumuz, dostumuz, arkadaşımız olan Ermeni halkının yaşadığı acılara ve tarihlerine saygının da bir gereği.

Ermeni soykırımının bu yılki sembolü unutmabeni çiçeği… Agos gazetesinden alıntılayalım:

“Renkleriyle geçmişi, bugünü ve geleceği simgeleyen ‘unutmabeni çiçeği’, Ermenilerin hayatında her geçen gün büyüyen bir yere sahip oluyor. Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı anma etkinliklerinin sembolü olarak seçilen beş yapraklı ‘unutmabeni’ çiçeğinin her bir yaprağı, 1915’ten sonra Ermenilerin dağıldığı farklı kıtaları temsil ediyor.

Unutmabeni çiçeği, Orta Çağ’dan beri pek çok dilde benzer anlamda isimlerle anılıyor. Farklı dillerdeki bu isimlerin etimolojik kökeni ‘hatırlamak’la ilgili ki, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılı anma etkinlikleri için seçilen ana mesajla da uyumlu: “Hatırlıyor ve talep ediyorum.”

Hatırlayalım ve acıları paylaşalım.

100. YIL YAZILARI ÖZEL BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

Yeşil Gazete